Grafik Roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Grafik Roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cumartesi, Temmuz 18, 2026

Dijital Cepheler

Javier Cercas’ın Salamina Askerlerinin çizgi roman uyarlamasında hoşuma giden bir bölüm var. Yaşlı bir adam, savaşların romanlardaki gibi hikâyelerle dolu olup olmadığını soran yazara itiraz ediyor:

Savaşmak için değil. Savaşı anlatmak için savaşa gidenler açısından öyle.”

Tek cümlede önemli bir ayrım yapıyor.

Savaşı yaşayan biri için savaş, korku, açlık, ölüm, bekleyiş ve belirsizlik demektir. Günler, kaçınılmaz olarak birbirine karışır. Kahramanlık kadar rastlantı da vardır işin içinde. Yaşayan için olayın merkezinde deneyim bulunur.

Ama savaş yazıya dönüştüğünde artık başka bir şeye evrilir. Anlatının hammaddesi yaşanmışlıktır. Dağınık ve farklı  olan tecrübeler seçilir, ayıklanır, anlamlandırılır ve sonunda bir hikâye ortaya çıkar. Hemingway bu yüzden hatırlatılıyor. İkili arasındaki konuşmanın odağı, savaşın kendisi değil onun nasıl anlatıldığı.

Okurken aklıma ister istemez çocukluğum geldi. Büyüdüğüm mahallede sıklıkla kavga çıkardı. Teke tek kavgalar olurdu, gruplar sözleşir, boş arsada ya da okulun arkasında birbirine girerdi. Ne ki kimsenin aklına kavganın fotoğrafını çekmek ya da sonradan anlatısını kurmak gelmezdi. Kavga biterdi, en fazla ertesi gün abartılarak yeniden anlatılırdı.

Bugün durum tersine döndü.

Fiziksel çatışmaların yerini büyük ölçüde dijital çatışmalar aldı. Sosyal medyadaki birçok tartışmanın amacı artık karşı tarafı ikna etmek (!) değil. Tartışma, daha sonra paylaşılacak bir ekran görüntüsü üretmek için yapılıyor. Bir sonraki tweet’e, köşe yazısına, YouTube videosuna ya da “Bakın bana ne yazdı” paylaşımına malzeme çıkarılıyor.

Haliyle anlatı, deneyimin önüne geçiyor. İnsanlar yaşadıkları için anlatmıyor, biraz ileri gideceğim, anlatacakları şey olsun diye yaşıyorlar. Hatta kimi zaman tartışmayı çözmek istemiyorlar. Çünkü çözülürse hikâye de bitiyor.

Kışkırtıcı paylaşımlar, hedef gösteren çağrılar, bitmek bilmeyen linçler çoğu zaman bir fikri savunmaktan çok görünürlük üretmenin araçlarına dönüşüyor. Algoritmalar da bunu ödüllendiriyor.

Öfke, itiraz ve kavga daha fazla dikkat çektiği için, tartışmanın kendisi değil, tartışmanın dolaşıma girecek hikâyesi değer kazanıyor. Böylece insanlar haklı çıkmaya değil, paylaşılabilir bir an üretmeye, ikna etmeye değil, anlatacak bir çatışmaya sahip olmaya yöneliyor.

Dijital cephelerin en tuhaf yanı da bu. Cercas’ın yaşlı adamı bugün yaşasaydı belki de aynı cümleyi şöyle kuracaktı: “Tartışmak için değil, tartışmayı anlatmak için dijital cephelere koşanlar açısından öyle.”

Çarşamba, Temmuz 08, 2026

Son Okuduklarım 115

Aj Dungo’nun Dalga Dalga adlı grafik romanı, bir yandan sörfün tarihini anlatırken bir yandan da kaybettiği kız arkadaşıyla ilişkisini merkeze alan oldukça duygusal bir anlatı kuruyor. Albümün estetik dengesi ve çizgi performansı gerçekten dikkat çekici. İlk bakışta sörf tarihi nedeniyle enformatik bir çalışma gibi görünse de, yas ve aşk hikâyesi bu mesafeli dili giderek dönüştürüyor; anlatıya buruk bir derinlik katıyor. Yine de bana göre bu albümde çizgiler, hikâyenin önüne geçmeyi başarıyor. 

Köşecik ile Kısacık, Cervantes’in Örnek Alınacak Hikâyeler kitabındaki öykülerden biri. Başlangıçta iki genç hırsızın serüvenini okuyacağınızı düşünüyorsunuz. Fakat Cervantes’in anlatma iştahı ağır basınca metin, hırsızlar loncasında karşılaşılan tiplerin geçit törenine dönüşüyor. Karakterler birer birer sahneye çıkıyor; neredeyse bir Molière oyunu izliyormuş hissi veriyor. Çok etkilendiğimi söyleyemem ama merakla okudum. Yalnız, arkaik bir metin olduğunu baştan hatırlatmak gerekir.

Annie Ernaux’un Yalın Tutku novellası, isminden de anlaşılacağı üzere erotik bir anlatı. Evli bir erkekle yaşadığı ilişkiyi merkeze alan anlatıcı, hayatını neredeyse bütünüyle bu tutkunun etrafında kuruyor. Saplantılı, tek odaklı ve marazi denebilecek bir yoğunlukla sadece onu bekliyor, onu düşünüyor, onu hayal ediyor. Öyle ki, hayatı yaşamaktan çok beklemeye dönüşüyor. Tek taraflı bir günlük havasında ilerlediği için metin, olay anlatmaktan çok tutkunun ruh hâlini aktarmaya çalışıyor. 

23:30 Baguio Seferi, pek aşina olmadığımız bir dünyadan seslenen bir anlatıcının hikâyesi. Sayfa tasarımı, paneller arasındaki geçişler ve görsel ritim oldukça başarılı; ciddi bir emek olduğu hissediliyor. Hikâye ise bilinçli olarak muammalı kurulmuş. Ancak bu kadar uzatılmasına gerçekten gerek var mıydı emin olamadım. Sonunda “O otobüsteki bütün yolcular meğerse uzaylılar tarafından…” diye başlayan bir açıklama geliyor. Bana kalırsa çizeri asıl cezbeden şey bu fikri anlatmaktan çok, o gizem ve gerilim atmosferini görselleştirmek olmuş.

Bob Dylan’ın Nobel Konuşması birkaç açıdan hoşuma gitti. Dylan, kendisini etkileyen üç kitabı; Moby Dick, Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok ve Odysseia üzerinden anlatıyor. Bunları yalnızca şarkılarına ilham veren metinler olarak anmıyor; doğru yerlerden girerek, güçlü gözlemlerle yorumluyor. Özellikle Moby Dick üzerine söyledikleri, sanki bir Bob Dylan şarkısı gibi ritmik ve lezzetli akıyor.

Nada’nın yeni kapsül albümü, Nicolas Pegon imzalı Humma. Yine bir “trip” hikâyesi okuyoruz. Önsözden öğrendiğimize göre Pegon, Orta Çağ’da “çavdar mahmuzu” mantarından zehirlenen bir din adamıyla günümüzde LSD kullanan bir bağımlıyı aynı halüsinasyonun içinde buluşturmayı denemiş. Aynı rüyada uyanıp karşılaşan bu iki karakter önce şaşırıyor, ardından büyük laflar etmeye başlıyor. Kapsül albümleri  biraz böyle ilerliyor: underground bir tavırla üretiliyor, sınırlı bir okura sesleniyor, dünyayla hesaplaşmayı estetik bir manifesto olarak benimsiyor. Herkes için değil belki ama kendi dilini kurmaya çalışan ilginç bir seri. Okumaya devam.

Pazartesi, Temmuz 06, 2026

Çizgilere Derkenar 44

Benden bir haber… Fatma Berber’in Taştan Düş Yaratmak adlı röportaj kitabında, Ankara üçlemesi ve grafik roman üzerine kısa bir söyleşim yer alıyor. Meraklısına.

Arada sahaflardan daha önce hiç görmediğim çizgi dergiler çıkıyor; şaşırıyorum, seviniyorum. Bu kez karşıma 1969 tarihli, Ankara’da yayımlanmış Zaloğlu Rüstem çıktı. Yayıncılığın bütünüyle İstanbul merkezli olduğu bir dönemde hayli cesur bir girişim. Büyük ihtimalle dağıtılamadı ve tek sayıda kaldı. Orhan Selen yazmış, Engin Uç çizmiş. İkisini de bugün neredeyse kimse hatırlamıyor. Tarihî bir çizgi roman; dönemine göre amatör ama çizerin ciddi bir potansiyeli var. İçeride Engin Uç’un çizdiği Yüzbaşı Balamir de bulunuyor. Onu görünce aklıma ister istemez Yüzbaşı Volkan geldi. Demek ki yerli, güncel bir kahraman yaratma fikri o yıllarda da filizlenmeye başlamış.

İsmail Gülgeç’e gönderilmiş ilginç bir okur mektubu. Baştan sona ironik ve siyaseten oyunbaz bir dille yazılmış. Okur, Gülgeç’in çizdiği Özal karikatürünü üç yaşındaki oğluna “kaka yapan adam” diye tanıtıyor. Çocuk da Özal’ı televizyonda her gördüğünde aynı sözü söylüyor. Mektup, “Çocuklara siyasileri kötü tanıtıyorsunuz Sayın Gülgeç” cümlesiyle esprili biçimde sonlanıyor.

Bu birkaç satır, yalnızca bir okur mektubu değil; 1980’lerin sonunda Cumhuriyet çevresinde oluşan muhalif okur kültürünün, dünyayı sürekli siyaset üzerinden okuma iştahının küçük ama çok canlı bir belgesi. Karikatürün yalnızca güldürmediğini, gündelik hayatın dilini de şekillendirdiğini gösteren hoş bir belge.

Sedat Simavi’nin Karikatür dergisinden, Ramiz imzalı bir kapak… 1942 yılında, savaş koşullarında mizahçılar ve aslında neredeyse bütün gazeteciler, kadınların ipek çoraplarını mesele ediyor; israf üzerine yazıp çiziyorlardı. Daha doğrusu, tüketim ve savurganlığı kadınlarla özdeşleştiriyorlardı. Yukarıdaki kapak da o fasıldan.

Bugün için epeyce tuhaf görünen bir erkek esprisi kurulmuş. Memur görünümlü, orta yaşlı, halim selim bir beyefendi, ipek çorabın yasaklanmasına sevinerek şöyle diyor: Allah razı olsun şu kanunu çıkarandan, bu sayede et yüzü gördük.” Kapağı bütünüyle kaplayan bacaklar düşünülürse, “et yüzü”nden kastedilenin kadın bedeni olduğu açık. Adam, gözünü diktiği bacaklara bakarak konuşuyor çünkü.

İlginç olan şu: Mizah dergileri elli yıl sonra, doksanlarda, bu türden bir kadın açlığını artık kendileriyle özdeşleştirmeyecek; onu “maganda”, “kıro”, “şehre yeni gelmiş göçmen” tipine yükleyecekti. Yani bu kapağın mahcup memuru, birkaç on yıl sonra aynı dergilerin karikatürlerinde o magandalardan ürken, onlardan rahatsız olan kentli beyefendiye dönüşecekti. Demem o ki, erkek bakışı ortadan kalkmıyor sadece taşıyıcısı değişiyordu. Aynı mizah, kendi arzusunu önce normalleştiriyor, sonra onu başka bir toplumsal tipe ihale ediyordu.

Cuma, Haziran 05, 2026

Ardından

Marjane Satrapi vefat etmiş, aynı yaştaydık, hiç tanışmadık, tanışabilirdik, bir ihtimal olmuştu, olamadı. Sorumlusu benim. İlgilerim nedeniyle yıllar içinde ondan ve Persepolis’ten çok söz ettim. Hep şundan rahatsız oldum: Satrapi hakkında konuşurken çoğu kez onun anlattığı hikâyeden çok temsil ettiği şeylerden söz ediyorduk. İranlı bir kadın olması, İslam Devrimi’ni yaşamış olması, sürgünü deneyimlemesi, ifade özgürlüğünü savunması… Bunların hepsi önemli. Ama bana kalırsa Satrapi’nin kalıcılığını açıklamaya yetmiyorlar.

Persepolis uzun süre bir tür siyasi tanıklık metni gibi okundu. Özellikle Batı dünyasında, İran’ı ve İslamcı radikalizmi anlamak isteyenlerin başvurduğu bir kitaba dönüştü. Satrapi’nin başarısını yalnızca bu ilgiyle açıklamaya kalktığımızda, kitabın asıl gücünü gözden kaçırıyoruz.

Satrapi, Persepolis’te kendisini bir kahraman gibi anlatmaz. Haklı çıkmaya çalışmaz. Korkularını, kibirlerini, bencilliklerini, pişmanlıklarını gizlemez. Çocuk gevezeliğini, genç taşkınlığını, kimi zaman başkalarını inciten ergen hoyratlığını saklamaz. Okurla arasına mesafe koymaz. Belki de bu yüzden kitap, İran hakkında yazılmış pek çok kitaptan daha fazla insana ulaşabildi. İnsanlar o sayfalarda yalnızca İran’ı değil, kendilerini de gördüler.

Ölümünden sonra onun hakkında yine İran’dan, siyasetten ve yasaklardan söz edeceğiz. Bunlar kaçınılmaz. Ama ben Satrapi’yi kendisini kahramanlaştırmayan, kusurlarını saklamayan, okuruna tepeden bakmayan nadir auteurlerden biri olduğu için hatırlayacağım.

Persepolis’te karşımıza büyük bir siyasi manifesto çıkmıyor, aksine, hayata karşı merakını hiç kaybetmemiş, inatçı, hınzır ve canlı bir ses yükseliyor. Onun yazarını, sevdiği adamı kaybedince hayata küstüğü söylenen bir Fars masal kahramanını kaybettik.

Pazartesi, Mayıs 18, 2026

Balonların Sessizliği

Çocukken çizgi romanlarda herkesin ünlem işaretiyle biten cümlelerle konuşması ilgimi çekerdi. Herkes heyecanlıydı, birazdan daha büyük bir şey olacakmış gibi konuşuyordu. Edebiyatta bu kadar çok ünlem yoktu, çizgi romanlar “adeta” bağırıyordu. Yaşım ilerledikçe, türe daha farklı bir gözle baktıkça, okuduğum balonları orijinalleriyle kıyaslamaya başladım. Batı’daki nitelikli metin işçiliğini ve esere doğrudan katkı sunan kaligrafi tercihlerini gördükçe, bizde uzun yıllar “kafaya göre” yapılan çeviri ve balonlamanın yerli çizgi romana ne denli irtifa kaybettirdiğini daha iyi anlıyorsunuz.

Bizim çizgi roman geleneğimizin kaligrafiyi anlatımın organik bir parçası olarak kullandığını söylemek kolay değil. Önemli eserlerimizin ilk olarak gazetelerde tefrika edilmesi, asıl amacı okuru o köşede daha fazla tutmak olan bir yayıncılık refleksi doğurdu. Bu yüzden de “anlatım kutusu” dediğimiz, metne dayalı betimleyiciliğe fazlasıyla yüklenildi. Öyle ki, çizerin binbir emekle resmettiği sahne, hemen altındaki kutuda ayrıca yazıyla anlatılıyordu.

Yıllar içinde konuştuğum pek çok yerli çizerin, okurun metin olmadan sadece panellere (karelere) bakarak sahneyi anlayamayacağına inandığını fark ettim. Sırf “okur anlamaz” kaygısıyla, görsele sürekli anlam pekiştirici metinler boca ediliyordu. Çizim, tek başına yeterli bir anlatıcı sayılmıyordu. Yazı, resmi denetleyen ve ona güvenmeyen ikinci bir otorite gibi çalışıyordu.

Örneğin Sezgin Burak’ın Tarkan’ında görseli geliştiren değil, onu harfiyen açıklayan uzun betimlemeler vardır. Çizgi roman teorisindeki karşılığıyla bunlar “tekrarlayıcı (duplicative) metinlerdir.” Aslında gereksiz birer fazlalıktırlar. O betimleme kutularını çıkarsanız bile eser anlamından hiçbir şey kaybetmez, çünkü görsel ardışıklık zaten kendi hikâyesini doğru biçimde kurmaktadır.

Benim kuşağım, çizgi romanda anlatım kutularının vasiliği olmadan da hikâye anlatılabileceğini ilk kez Giancarlo Berardi’nin Ken Parker’ından öğrendi desek yeridir. Berardi, “az sonra”, “tam o esnada” gibi okuru çocuk yerine koyan bağlayıcı anlatım kutularını kullanmadan, daha sinematografik (Visual Ellipsis) bir anlatım kurmuştu. Zamanın ve mekânın değişimini gösteren o didaktik ibareler olmadan da paneller arasında pekâlâ geçiş yapılabiliyordu.

Anlatım kutularının bu ilkel işlevi değiştikçe, “iç ses” kullanımı da evrildi. Önce düşünce balonunun yerini alan bir geçiş dönemi yaşandı, ardından çizgi romanı daha edebi hale getiren yeni bir estetik gelişti. 1980 sonrası Amerikan çizgi romanında, o eski düşünce balonları ve kuru anlatım kutuları artık fazla “karikatürize”(cartoony)  bulunuyordu. Sertleşen, yetişkinleşen ve kara film estetiğine yaklaşan grafik romanlar, kahramanın iç sesini öne çıkardı. Anlatım kutuları, artık sinemadaki dış ses (voice over) tekniği gibi, karakterlerin kendileriyle hesaplaştığı edebi itiraf alanlarına dönüştü.

Seksenli yıllarla birlikte düşünce balonları, yerini bu iç ses kutularına bırakarak arkaik bir anlatım biçimi haline geldi. Eskiden okura karakterin zihnini doğrudan açma kolaylığı sağladığı düşünülürdü, oysa fazla açıklayıcıydı ve zamanla anlatıyı hantallaştırdığı kabul edildi. Karakterin ne düşündüğünü yazarak dikte etmek yerine, bunu göstermenin daha rafine yolları vardı. Bu yeni yaklaşımda sinema dilinin etkisini göz ardı edemeyiz. Malum, kamera karakterin zihnini tepesinde beliren bulutlarla açıklamaz, bakışla, sessizlikle ya da kadrajla ima eder.

İşin bir de “lettering grammar” (kaligrafi grameri) denilen teknik boyutu var ki, doğrudan okurun algısını yönetir. Çizgi romanda gözün panel içindeki hareketi önceden hesaplanır. İlk konuşan karakterin balonu genellikle sol üste yerleştirilir, yanıt veren karakterinki ise sağa ve biraz daha aşağıya istiflenir. Bu okuma yönü ve hiyerarşi bozulursa, sahnenin ritmi de çöker. Balon içindeki metin, ovalin merkezine dengeli oturmalı, harfler nefes almalıdır. Balonun kuyruğu karakteri işaret eder ama ağzının içine kadar girmemelidir. Unutulmamalıdır ki iyi bir çizgi romanda metin balona değil, balon metne göre çizilir. Balonlar mümkün olduğunca yukarıda tutulur ki alt taraftaki görsel dünya boğulmasın. Fısıltılar kesik çizgilerle, bağırmalar ise patlayan asimetrik formlarla verilir.

Temelde konuşma balonu “şimdi”ye ve karaktere aittir, dramatik anın, diyalog ritminin ta kendisidir. Anlatım kutusu ise geçmiş zamana veya dışarıya aittir, bir anlatıcıya ait yorumlar barındırabilir, zaman atlatabilir, daha edebi bir ton taşıyabilir. Kısacası balon sahnenin içindeki sesi temsil eder, anlatım kutusu ise sahnenin dışından gelen yankıyı.

Bu kuralların kusursuz işlemesi, okurun onları fark etmemesi içindir. İyi bir balonlama ve kaligrafi, doğası gereği görünmez olmak zorundadır. Eğer okur hikâyeyi takip ederken balonun biçimine, yerleşimine ya da hatasına takılıyorsa, orada anlatıyı sakatlayan bir zaafiyet var demektir.

Belki de bu yüzden, çocukluğumuzun o durmaksızın bağıran çizgi romanlarından sonra, balonların yerini doğru tasarlanmış bir sessizliğe bıraktığı modern çizgi romanları okumak bizi sanata biraz daha yaklaştırıyor.

Not: Yazıyı çizgi romanlarımın kaligrafisini yapan arkadaşım Elif (Kut) için yazdım. Bu konunun konuşulmamasına içerliyordu. Kendi adıma ileride meseleyi geliştirebilir, devam edebilirim gibi geliyor. Bir de yanlış olmasın, düşünce balonları mizahi çizgi romanlarda ve mangalarda kullanılmaya devam ediyor. Ben biraz "bize" ve bizi etkileyenlere bakarak bir yorum yaptım. 

Pazar, Mayıs 17, 2026

Devamını yazıyorum


Otuz yıl önce “Türkiye’de Çizgi Roman” isimli bir kitabım yayımlandı. İlk çalışmam olduğu için türlü naiflikler ve yavanlıklar içeriyordu ama bana sahiden akademi yolunu açtı. Hayatımın uzunca bir dönemini üniversitede çalışarak sürdürebildiysem, o ilk kitabın sayesinde oldu. En azından ben  “minnetle” öyle hissettim.

Yıllar içinde o kitabın devamını yazmak, başka türlü yorumlamak, aynı metne daha farklı bir “tarih” dizgesi kurabilmeyi hep istedim. İnsan zamanla yalnızca bilgi biriktirmiyor, bakışı da değişiyor çünkü. Otuz yıl önce gördüğünüzle bugün gördüğünüz aynı olmuyor. Ama iş yoğunluğu, hayatın savrulmaları, ilgilerin değişmesi, belki de planlı çalışamamak yüzünden bunu bir türlü gerçekleştiremedim.

Bu ayın başında bu kitabın bir tür devamı ya da yeni bir yorumunu yazmaya giriştim. Bir borç ya da mecburiyet gibi hissettiğim şeyi, yazarak “kapatmak” istiyordum. Nihayet başlayabildim.

Bilenler için yeni değil ama ben hemen her metnimi elle ve deftere yazarak tamamlıyorum. İşler beklediğim gibi giderse, Temmuz sonunda bitirmeyi, kitap olarak bu yıl içinde yayımlatmayı hedefliyorum. Böyleyken böyle Romalılar…

Çarşamba, Nisan 29, 2026

Vitray, Bir Bilinç Haritası

Çizgi roman, son çeyrek yüzyılda satışları düşerken garip bir ironiyle itibar kazandı. Okur kaybeden mecra, prestij kazanan nesneye dönüştü. Bir zamanların düşük maliyetli, çok basılan popüler kültür malzemesi, bugün sert kapaklı, kuşe kâğıtlı, sınırlı baskılı, pahalı bir kültür ürününe çevrildi. Orijinal sayfaları galerilerde sergileniyor, özel baskıları koleksiyon piyasasında dolaşıyor, hakkında akademik metinler yazılıyor. Bir zamanlar çocuksu ya da bayağı sayılan alanın, sonunda sanat vitrine taşınması biraz ironik, biraz da tanıdık bir hikâye. Kapitalizm, her koşulda pazarlıyor, premium ambalajla da olsa satmaya devam ediyor.

Bu dönüşümün olumlu bir sonucu da oldu elbette. Eskiden anaakımın dışında kalan kişisel, tuhaf, deneysel anlatılar bugün daha görünür olabildiler. Yeraltı fanzinlerinin, bağımsız çizerlerin, arthouse damarlı işlerin bir zamanlar marjinalize edilen enerjisi artık merkeze daha yakın durabiliyor. Bunu romantik bir zafer öyküsü gibi değil, pazarın daralınca nişleşmesi olarak okumak daha doğru olur. Kitle küçüldükçe ürün özelleşti; çizgi roman da buna uyum sağladı.

Vitray, bu yeni dönemin dikkat çekici örneklerinden biri. Joe Kessler cilalı, pürüzsüz ve profesyonel görünmek isteyen bir albüm yapmamış. Tam tersine, fanzin ruhunu özellikle koruyan bir çizgi dili seçmiş. Eskiz gibi bırakılmış yüzeyler, fazla çizilmiş hissi veren konturlar, yer yer karalanmış alanlar, taşan enerjiler… Sayfalar bitmiş değil de hâlâ oluşuyormuş gibi duruyor. Bu önemli; çünkü anlatılan dünya da tamamlanmış bir dünya değil. Düzenli, berrak ve kendinden emin bir hayat anlatılmıyor...

Karakterler çoğu zaman bir yere gitmekten çok sürükleniyor gibiler. Yürüyorlar, dolaşıyorlar, sapıyorlar, oyalanıyorlar. Bir hedefleri var mı, emin olamıyorsunuz. Bu da albüme güçlü bir rüya hissi veriyor. Mekânların gerçekliği kaygan, zaman duygusu belirsiz görünüyor. Kessler açıklamayı değil, sezdirmeyi tercih ediyor. Bazı çizerler hikâye anlatır; bazıları ruh hali kurar. Kessler ikincilerden.

Renk kullanımı da bunun parçası. Pek çok çizgi romanda renk, estetik makyajdan ibarettir. Burada ise psikolojik bir aygıt gibi çalışıyor. Gerilimleri, kırılmaları, iç sıkışmalarını, geçici ferahlıkları görünür hale getiriyor. Kimi sahnelerde ne olduğundan çok, nasıl hissedildiği önem kazanıyor. Bu da albümü olay odaklı değil deneyim odaklı bir okuma nesnesine dönüştürüyor.

Vitray dört ayrı hikâyeden oluşuyor. İlk bakışta bunların birbirine bağlanmadığı düşünülebilir. Aynı karakterler yok, tek bir olay örgüsü yok, finalde düğümlerin çözüldüğü geleneksel bir bütünlük de yok. Ama kitap başka türden bir birlik öneriyor: tema birliği. Çocukluk, ergenlik, yetişkinlik ve üretimle gelen olgunluk evresi… Yani hikâyeler karakterler üzerinden değil, insan hayatının dönemleri üzerinden konuşuyor.

David Lynch çağrışımları var, mantığın tam işlemediği sahneler, rüyayı andıran geçişler, sembolik ama açıklanmayan yoğunluk, bir yere varamayan hareket duygusu… Ancak önemli bir ayrım var. Lynch çoğu zaman seyirciyi karanlık bir tünele sokar ve ışığı kapatır. Kessler ise daha nefes alınabilir, hatta yer yer umutlu bir yere ulaşıyor.

Günümüz alternatif anlatılarında sık rastlanan nihilist ya da umutsuz kapanışlar yerine, daha açık, daha iyimser bir son tercih edilmiş. Bugün için umudu ciddiye almak bazen karamsarlıktan daha cesur bir tavır sayılabilir. Kessler, çizgi romanı bu yönde kullanabilmeyi denemiş, pürüzlü, kaotik ve tam da bu yüzden akılda kalıcı bir iş ortaya koymuş.

Yanlış anlaşılmasın, ben albümü bir imkânı kullandığı için sevdim, piyasa ve yüksek sanat algısına karşı farklı bir şey denediği için önemsiyor ve ilham verici buluyorum. 


Pazar, Şubat 01, 2026

Son Okuduklarım 110

Timuçin ismi yanıltmasın, beni yanılttı. Cengiz Han’a dair biyografik bir çalışma sanmıştım, oysa aynı adı taşıyan başka bir Moğol karakterin hikâyesiyle karşılaştım. Üstelik anlatı, Cengiz’in hayatından epeyce besleniyor. Sanki farklı bir Cengiz yorumu yapılacakken, olası tepkilerden çekinilip yan bir yola sapılmış. Herkes de bunun farkında gibi duruyor. Türkçe edisyonun yayıncısı da, anlaşılan bu benzerliği ticari bir avantaja çevirmek istemiş, albüm oldukça iddialı bir baskıyla sunulmuş. Görsel tasarım başarılı: göz alıcı çizgiler, ritmi olan ve süreklilik duygusu taşıyan bölümlere sahip. Hikâye ise beni hiç sarmadı. “Bağnazlık mı ediyorum?” diye kendime sorup defalarca baştan başladım, kendimi zorladım. Nafile. Orta Asya steplerinin gerçekçiliğinden eser yok. Bilenler için söyleyeyim: Timuçin’i sanki Jodorowsky yazmış gibi okuyoruz; fantastik tripler, astral yolculuklar, âlemler arası medcezirler, şamanik çıkarımlar… Hepsi var, ama “toprak” yok diyeceğim. 

Moon Deer – Ay Geyiği, Yoann Kavege’in bilim kurgu çizgi romanı. Metnin neredeyse tamamen geri çekildiği, görsel aksiyona yaslanan bir anlatı. Bir kahramanın ve onu izleyen bir başkasının kovalamacasını izliyoruz: biri elindeki yumurtayı korumaya çalışıyor, diğeri onu yok etmeye. Finalde “meğer o yumurta dünyaymış” esprisiyle karşılaşıyoruz, dünyanın yaratımına dair bir mesel okumuş oluyoruz. Eserin görsellikle ciddi bir iddiası var; bunu ne ölçüde karşıladığı tartışmalı. Kapağa iliştirilen “en iyi bilim kurgu çizgi romanı 2022” etiketi, belli ki fikrin parlaklığına oynuyor. Bana kalırsa fikir fazla uzatılmış; buna rağmen derinleşememiş.

Omzumda Kahramanların Yükü, otobiyografik nitelikli  bir ailesi hikâyesi. David Sala, aile anlatısını kullanarak büyümenin yükünü, kaybını ve sessiz kırılmalarını resmediyor. Seçimleri bakımında dili ağır, tonu kederli. Resimlerin donukluğu ve fragmante anlatım, hikâyeyi bilinçli biçimde yavaşlatıyor, okurdan sabır talep eden, kolay teslim olmayan bir anlatı bu. Dede’nin trajedisinin yarattığı yük ve o ağırlığın getirdiği bıkkınlık albüme isim olmuş. Geçmişten sızan küçük anlar var: tortular, yemekli toplantılardan geriye kalan tatlar, yarım bırakılmış bir büyükbaba hikâyesi. Mutluluğun geçiciliği ve hayat yollarının ansızın çatallanması, albümün ruhuna uygun bir atmosfer yaratmış. Çocukluğa ait mutlu aile fotoğraflarının bir anda bozulması ve her birinin farklı yönlere savrulması, duygusal olarak etkileyici olmuş. Üstelik bunu hiç de altını çizmeden yapabilmiş. Albüm, tek tek resim olarak çok “güzel” ama ben akışkanlık arıyorum, benlik değilmiş diyeyim.

Cumartesi, Ocak 24, 2026

Borges, bu kadar temiz miydi?


Borges hakkında Sonsuz Labirent alt başlığını taşıyan biyografik bir çizgi roman yayımlandı. Bizde daha önce çıkan, Márquez’in hayatının anlatıldığı Gabo’nun (Desen Yayınları, 2015) yazarı Pantoja’nın (d. 1971) senaryosunu yazdığı, genç İspanyol çizer Castell’in (d. 1988) çizdiği albüm, geçtiğimiz yıl İspanyolca yayımlanmıştı. Borges ile ilgili geniş bir literatür olduğu için, biyografisini “resmetmek,” pek çok başka yazara göre kolay görünebilir. Konuşmayı çok seven Borges, sayısız kez verdiği mülakatlarında kendisini ve hayat hikayesini anlatmaktan geri durmamıştı. Diğer yandan söz konusu mülakatları dikkatle okursanız tekrara düştüğünü, hatıralarını yinelediğini fark ediyordunuz. Albümü okurken, Borges’in biyografisiyle ilgili ezberlenen ayrıntıları mı görselleştirecekler yoksa yeni bir hikaye mi üretmişler sorusu vardı aklımda. Yeni hikayeden kastım, hep söylüyorum, bir sanatçının, önemli bir insanın biyografisini “yazarken,” bir eşik noktası üretiliyor. Anlatılan kişi, tahkiye gereği o eşiği/büyük engeli aşıyor ve ancak o sayede olması gereken kişi oluyor vs.

Borges, 1899 doğumlu; iyi bir çevreden, savaş çıkınca Cenevre’ye yerleşebilecek kadar zengin ve itibarlı bir aileden geliyor. 15’ine geldiğinde ana dili dışında üç ayrı dili konuşabilen bir çocuk oluyor. Kütüphanenin ve kitapların çok sevildiği bir evde büyüyor. O yılların pek çok entelektüeli gibi genç yaşlardan itibaren şiirle uğraşıyor ve galiba, hayatının sonuna kadar da asıl olarak kendisini şair sayıyor. Şöhretini fantastik hikayelerinden ve bibliyomanlığından alan birinin şiirle anılmak istemesi ona özgü bir ironi. Kalıtımsal nedenlerle tıpkı babası gibi sonradan kör oluyor. Oldukça geç bir yaşta, 60’lı yaşlarda global bir şöhrete ulaşıyor. İmgesi, sohbeti, bilgisi şaşırtıcı bir ilgi görüyor, kısa evliliği, annesiyle olan ilişkisi, kütüphane müdürlüğü anekdotlarla anlatılıyor. “Borgesvari” deyişi edebiyat literatürüne dahil ediliyor.

Eşik demiştim, çizgi roman uyarlaması daha en baştan bir eşik göstermiş bize. Borges’in yirmili yaşlarında âşık olduğu, Inquisiciones (Öteki Soruşturmalar, İletişim Yayınları) kitabını ithaf ettiği yazar Norah Lange’ın bir başka şair için onu terk etmesini, onu sevmemesini bir hayal kırıklığı eşiği olarak kullanmışlar. Borges bunun üzerine şiiri bırakıyor, intihar etmeye kalkıyor... Bir anlatım tercihi bu, böylesi bir eşiğin dramatik etkisini fazlasıyla önemsemişler bana kalırsa, yoksa Borges şiiri bırakmadı, 85 yaşındayken bile şiir kitabı yayımlamıştı. Şunu da yapabilirlerdi; 67 yaşındayken üç yıl süren bir evlilik yaşıyor, bu da bir hayal kırıklığı olabilirdi. O yaşta yaşanan bir birlikteliğin heyecanı ve bıkkınlığı belirginleştirilebilirdi. Annesiyle uzun ama çok uzun yıllar bir arada yaşadı ve görme yetisini yitirerek onun bakımına da muhtaç biri oldu. Annesiyle ilişkisi koyulaştırılabilirdi. Ne dersek diyelim, bu ilişki, sadakat ve çaresizlik gibi birbiriyle çelişen duyguları içeriyordu. Borges, kitaplar arasında gezinen, alelacayip mesellere ilgi gösteren, tarihten edebiyattan, farklı kültür ve geleneklerden beslenen biriydi. Kendi ifadesiyle kitaplara ve edebiyata sığınıyordu. Bu sığınmayı da kaçmaktan çok nefes almak gibi görüyordu. Kitap okumak, onun için aşık olmak ya da seyahat etmek gibiydi. Kültürel melezliği, diller arasındaki seyyahlığı, okuryazar muzipliği öyküleriyle birlikte daha doğrudan harmanlanabilirdi. Pantoja’nın Gabo’suyla kıyaslarsam, albüm, hikayeden çok görselliğe yüklenen, illüstrasyon kitabı gibi duran bir yön içeriyor. Castell’in uzunca bir süredir kitap resimleme işi yaptığını düşünürsek, birdenbire rüyaya dönen “psychedelic” sayfalar istiflediğini söylemek mümkün. Borges’in hayalleri ve karakterleri, onun rüyalarında yaşıyor gibi betimlenmişler. Hakkını teslim edelim, güzel toparlanmış, amaca hizmet eden pek çok sayfa içeriyor albüm. Borges’in kitaplığı, altıgenleri, labirentleri, uzayıp giden masalsı çölleri es geçilmemiş.

Galiba, beni huzursuz eden Borges’in bir karakter olarak derinleşmemesi; steril bir enformatik iyimserlik de diyebilirdim okuduklarıma. Albümde görselleştirilmiş, Borges uyur uyanık yatağında yatarken, aile tarihinden ecdadı tek tek sahne alıyor, çocukluğuyla bir şeyler konuşuyorlar filan. Şurdaydım, şurdan geldim’den öteye gitmiyor söyledikleri. Borges, “hepinizin karışımıyım,” diye mırıldanarak bölümü tamamlıyor. Ne ki, hiçbirinin eksiğini gediğini, “yarasını” görmüyoruz. Hepimiz ailelerimizin yaralarıyla yaralanıyoruz halbuki, öyle şekilleniyoruz. İyi ve kötüyü, eksiği ve fazlayı, tıpkı Borges’in ustalıkla kurguladığı gibi bir arada hissediyor ve yaşıyoruz. Edebiyatın gücü de bu kanayan ve kabuk bağlayan yaralardan çıkmıyor mu? Mesele dönüp dolaşıp kırık bir aşk hikayesine getirilince bu iyimserlik de anlaşılmıyor. Öykülerine göndermeler yapıldığını kabul ediyorum ama biyografi söz konusu olunca “yorum” da bekliyor insan. En azından Borges’in bilinçli muğlaklığı biyografisinin merkezine oturabilir, düş ile gerçek, şayia ile şahitlikler arasında anlatılanlar okurun yorumuna bırakılabilirdi sanki.


Çizgi romancılar, Borges hikayeleriyle pek ilgilenmezler, eksik söyledim, Borges’te onların ilgisini çeken kör kütüphaneci, yaşlı kahin ve hayat dersleri veren ermiş gibi popüler klişeleridir. O imgeleri çeşitli biçimlerde kullanırlar. Oysa Borges, serüven edebiyatını çok iyi bilen ve paylaşan bir yazardı, ilham verici bir memba olabilirdi çizerlere. Grafik roman tür olarak yaygınlaştıkça giderek ve daha çok yorumlanacaktır diye düşünüyorum. Sonsuz Labirent, fena bir albüm değil sadece fazla “temiz.” Biliyoruz ki iyi hikayeler, hafif kirli olmak zorundalar. Yine de Borges’i konuşmak güzel, hoşuma giderek tartışıyorum. Çizgi roman, yaşadığımız çağda, madem geriliyor, kendisini ve anlatım biçimlerini değiştirmek zorunda; görünen o ki edebiyata yaklaştıkça, hassasiyetlerini geliştirecek, bu da onu hem yenileyecek hem de güçlendirecek. Grafik roman bu sebeple yükseliyor. Borges, bu yüzden zihin açıcı.

Sabit Fikir, Ağustos 2018

Çarşamba, Ocak 21, 2026

Uzak Şehir Söyleşisi

Eserlerinizin sosyopolitik bir okuma içinde ele alınması sizce metni açan bir imkân mı yoksa anlatıyı belirli bir çerçeveye sıkıştırma riski de taşıyor mu? Bu tür okumalarla yazar olarak kurduğunuz mesafeyi nasıl tanımlıyorsunuz?

Bir “eser” üretiyorsanız, nasıl alımlanacağını kontrol edemezsiniz. Okur hayal edersiniz ama o okurla karşılaşacağınızın garantisi yoktur, hatta çoğu zaman karşılaşmazsınız. Doğrudan politik hikâye anlatmayı sevmiyorum. Siyaset metnin içinde slogan gibi değil, iklim gibi dolaşsın isterim: zamanın panoraması, bir aura olarak hissedilsin.

Kahramanlarım çoğu kez apolitik (hatta anti-politik) taraflarıyla sıradan insanlar olur: yaşadığı dönemi koklayan, ürkek, pragmatik, zaaflarının farkında insanlar. Ben “mesaj” peşinde koşmuyorum. Bir şeyi doğrulatmak için roman yazmak bana göre değil. Ama kahramanlarım hikâye içinde dolaşırken okurun o dönemin basıncını hissetmesini isterim.

Tek biçimli okunmak hoşuma gitmez. “Şunu demiş” diye etiketlenen metin, zaten metin olmaktan çıkar. Ben klişe akışların dışında, farklı okumaları mümkün kılan bir derinlik kurmaya çalışıyorum. Muktedir erkeklerin her şeyi başardığı anaakım çizgi roman kalıplarından bilinçli biçimde uzak duruyorum. Grafik romanla bu kadar uğraşmamın nedeni de bu: edebiyata yaslanan, edebiyatla aynı ağırlıkta duran bir iş çıkarmaya çalışıyorum.

Tarihsel gerçekliğe belirli gönderimler içeren eserlerinizde kurmaca ile tarih arasındaki ilişkiyi nasıl kuruyorsunuz? Belirli bir dönemin siyasi atmosferi, hikâyeyi kurarken sizin için baştan belirlenmiş bir çerçeve mi yoksa anlatı ilerledikçe kendini dayatan bir zemin mi oluyor?

Formül yok. Birikiminiz neyse, hikâye onunla yoğruluyor. Ama “dönem işi” yapıyorsanız romantik sezgiler yetmez, dersinize çalışmanız gerekir. Kenar mahalleyi anlatıyorsanız da bu masa başından kurulamaz: sahaya gidersiniz, literatürü de öğrenirsiniz. Ben üniversiteden istifa ederek ayrılmış bir akademisyenim, araştırma disiplinim var, neyi nasıl bulacağımı biliyorum.

Grafik roman senaryosu yazarken, özellikle Uzak Şehir gibi işler için, çizerin elini güçlendirecek bir arşiv kurarım. Sürekli konuşuruz: dünya nasıl görünüyor, kim nasıl giyiniyor, mekânlar nasıl kuruluyor? Çünkü grafik roman, “anlattığını gerçek göstermek” zorunda. Politik ve kültürel göndermeleri olan bir hikâye yazıyorsanız, atmosfer kurmak bir süs değil, inandırıcılığın omurgasıdır. Hatta çoğu zaman, olay akışı kadar belirleyicidir.

Ceyhan Usanmaz, Uzak Şehir’i “Ankara Üçlemesi”ne yakışan “kara (noir) bir nokta” olarak tanımlıyor ve kara (noir) anlatıların grafik romana doğası gereği daha fazla yakıştığını dile getiriyor. Noir estetik ile grafik roman arasındaki bu ilişkiyi siz nasıl değerlendiriyorsunuz? Eserlerinizdeki noir ton, grafik romanın türsel imkânlarından mı yoksa anlatının kendi ihtiyaçlarından doğan bir estetik sonuç mu?

Uzak Şehir bir üçlemenin finali. Finalin karanlık olması gerekiyordu, çünkü “şimdiki zaman” dediğimiz şey zaten steril bir yer değil. Ankara hikâyesini böyle bitirmek tasarım gereğiydi: yüzyıllık bir dönemden kesit anlatıyorsanız, son ayağın “kara” olması neredeyse kaçınılmazdır.

Noir’ı muhalif bir tasarım olarak görürsek, grafik romanla doğal bir akrabalığı var, bana da uzak değil, edebiyata da uzak değil. Uzak Şehir “muktedirler kazanır” fikriyle gelişip sonlanıyor. Anaakım anlatı bu fikri rahatsız edici bulur, çoğu zaman da törpüler. Grafik roman ise bu sertliği taşıyabiliyor, çünkü türün estetik imkânları ve okur beklentisi daha ağır yük kaldırıyor.

O yüzden noir ton, iki yerden birden geliyor: hem anlatının ihtiyacından, hem grafik romanın imkânlarından. Kısacası: “karanlık” bir efekt değil, hikâyenin ahlaki/toplumsal sonucu.

Kenar mahallelerde yaşayan marjinalize karakterleri yalın bir dille anlatmanız, eserlerinizin “kirli gerçekçilik” (dirty realism) geleneğiyle birlikte okunmasına imkân tanıyor. Bu tanımlamanın eserlerinizi ne ölçüde temsil ettiğini düşünüyorsunuz? Bu sadelik sizin için estetik bir tercih mi yoksa anlattığınız hayatların ve karakterlerin dünyasından kaynaklanan bir anlatım biçimi mi?

Yoksulları ve kenar mahalleleri “özellikle seçmiyorum.” Benim bildiğim dünya o, iyi tanıyorum. Bir yazarın en önemli becerilerinden biri, neyi iyi anlatamayacağını bilmesidir. Yaşar Kemal’in dediği gibi “her yazarın bir Çukurovası olmalı.” Ben de bildiğim yerden yazıyorum, yaşadıklarımı da “içeriye” taşıyorum.

Gerçekçi bir dil arıyorum. Bu hayatlar zaten yeterince “temizlenmiş” bir dille anlatılıyor, steril bir Türkçe, edepli bir kadraj… Doğal olarak, gerçekliğe yaklaşınca “kirli” diye etiketleniyorsunuz. Bu yüzden “kirli gerçekçilik” okumasına itiraz etmiyorum ama mesele etiket değil: dil, o hayatın hakikatini taşıyor mu, taşımıyor mu?

 [Bir Tübitak Projesi kapsamında Fatıma Ertürk-Sema Aydın'ın Uzak Şehir'le ilgili olarak benimle yaptığı söyleşiden kısa bir bölüm]

Cuma, Ocak 16, 2026

Botlar

Üzerinden on yıl geçmiş,  Uzak Şehir grafik romanımdan bir sayfa bu... Berat'ın (Pekmezci) tatlı çizgileri...Sosyal medyada hatırlatıldı. Kitap çıktıktan sonra ister istemez sunumlar yapmıştım, bu sayfa ile ilgili güzel hatırladığım bir tartışma olmuştu. İnsanın yazdığı şeyleri "açıklamak" zorunda kalması kadar tatsız bir şey yok bence...Bu kerre öyle olmamıştı.

Sayfayı okursanız,  ilk bakışta israfın meşrulaştırılması ile zenginliği, buluntuya razı olmakla yoksulluğu tartıştığım anlaşılabilir. “Bot”un sadece maddi bir nesne değil,  sembolik bir değer taşıdığını vurgulamak istemiştim. “Sen fakirsin, onlar zengin” gibi repliklerin, sınıf bilincinin oluşma/oluşamama sürecine işaret etmesini hayal etmiştim. 

İnsan üniversitede konuşma yapınca birileri konuyu bir yerinden Pierre Bourdieu'ya getiriyordu o yıllarda. Şimdi nasıl bilmiyorum. Konu, oralara gelince herkesin anlayamadığı bir bağlam da oluşuyor ki ben popüler anlatıları bir mücadele mevziisi olarak görüyorum, zihin açmak benim için basit görünmekten daha önemlidir. Burdiyo denince mamboya jamboyla karşılık verip Zizek demiştim. Tatlı bir mavra yapmıştım kendimce. 

Zizek, mealen yazıyorum, şöyle bir şeyler söylüyordu: "İdeoloji gözlük gibidir; onunla bakmayız, onunla görürüz". Bu şu demek, çocuklardan biri, zenginliğin israf hakkını, yani “atabilme” özgürlüğünü doğal ve hatta meşru bir hak olarak görüyordu. Onun ideolojik gözlüğü, zenginliğin keyfini değil, yoksulluğun suçunu imliyor. Bot çöpte olabilir, çünkü zengin öyle istemiştir. E o zaman mesele kapanmıştır. Bu, ideolojinin tam da Žižek’in anlattığı şekilde işlediği bir ana tekabül eder: yani çocuk, yalnızca olan biteni değil, olması gerekeni de ideolojik bir bakışla algılar. Zenginin atma hakkını sorgulamaz; çünkü düzenin öyle işlediğine çoktan ikna edilmiştir. Diğer çocuk ise öfkeyle sistemi teşhir ederken başka bir ideolojik pozisyondan konuşur. Bir hak arayışı içinde değildir, daha çok isyan ediyordur. Bu da bize şunu gösterir: ideoloji, taraf seçtirerek değil, gerçeklik algımızı biçimlendirerek işler.

Salı, Aralık 30, 2025

Son Okuduklarım 109

Kopenhag, Denizkızı Vakası iyimser bir albüm, fikri de sağlam bir yerden açılıyor. Bir denizkızı ölü bulunuyor ve ülkenin sembolü olduğu için Danimarka ile Kopenhag bir anda panik ve akıl tutulması yaşıyor. Buradan politik bir alegori, kültürel bir paranoya, turizm üzerinden bir “imaj krizi” bile çıkacak sanırken... Albüm bunu seçmiyor. Hikâyeyi şehre gelen turist kadınla, otelde çalışan naif bir erkeğin romantik hattına yatırıyor, gerilimi de, sosyal zemini de “sevimlilik” uğruna buduyor. Sonuçta olay büyük, tepki küçük kalıyor. Netflix standardı “light” bir akış: sürükleniyor ama iz bırakmıyor. Bu kadar iyi bir çıkış fikri için daha sert bir kavrayış ve daha cesur bir dramaturji gerekirdi.

Perhiz erotik bir saplantı hikâyesi. Yetmişleri hatırlatan bir saykodelik damar var, ama malzemesi bugünün diliyle işliyor. Sosyal medyada tanışan bir çift, aralıklarla sexting ve cinsellik üzerinden birbirini yokluyor, sonra aralıklarla buluşup birbirleri üzerinde kontrol kurmaya çalışıyorlar. Erkek karakterin video artist olması, yaşananların üretime sızmasını sağlıyor: sergi hazırlıklarıyla saplantılar paralel biçimde büyüyor. Bu tür anlatılarda bir yerden sonra “ne oldu” değil “neye dönüştüler” izlersiniz, Perhiz orada iyi çalışıyor. Diyaloglar yer yer ortalama üstü, ritim doğru olunca metin kendini taşıyor. Diğer yandan bana “yeni” gelmedi, ama “tam bu zamanda” memlekette böylesi bir anlatının dolaşıma girebilmesi, metnin kendisinden bağımsız bir gösterge değeri taşıyor.

Parker bir suç uyarlaması. Bildiğim bir yazar ve seri değil, tek metinden kesin hüküm çıkarmam yanlış olur. Uyarlama sert bir dünya kuruyor, fakat anlatım tercihleri tutarsız olmuş. Bazen neredeyse hiç yazı yok: atmosferi çizgiye bırakıyor. Sonra birden metne abanıp özet geçer gibi açıklıyor. İki uç arasında gidip gelince okur neye tutunacağını şaşırıyor. Üstelik dil de akmıyor, takır tukur bir mekanik var, içine çağırmıyor (orijinali bilmiyorum). Çizgiler daha başarılı: sayfa tasarımı ve ardışıklık bazı yerlerde gerçekten iyi. Buna rağmen bütün olarak “yeni” değil, intikam hikâyesi de, o hikâyeyi taşıyan arkaik erkeklik repertuarı da eskimiş duruyor: yumruklarıyla konuşan, dudaklarıyla dövüşen sert adamlar ve onların “kızları” çok gerilerde kaldı… Bugün aynı figürler, aynı ciddiyetle zor. Çok zor.

Al Capone bir gangster biyografisi. Kurucu fikir basit ve işe yarar görünüyor: Capone, hayatını annesine anlatıyor, onu kandırıyor, yanında çocuklaşıyor, itiraf eder gibi yapıyor, anlatı ile gerçek arasındaki çatlaklar üzerinden bir karakter okuması çıkabilir diyorsunuz. Albüm ise bunu derinleştirmiyor. Capone anlatınca, kronolojik bir suç listesine dönüşüyor, sahne, bakış, karşı-aktör yok. Rakiplerin gözünden mesele açılmıyor, mağdurun, tanığın, polisin, gazetecinin bakışıyla çatallanmadığı için psikoloji de siyasî bağlam da büyümüyor. Çizgi ise “kendine özgü” ama iyi anlamda değil: mainstream ölçülerle “güzel” değil, hatta hayli itici. Ben editör olsaydım, bu çizgiyi albümün nihai dili olarak bırakmazdım. Çünkü burada “üslup” bir tercih değil, okurun yüzüne kapanan bir kapı gibi çalışıyor.

Cumartesi, Aralık 20, 2025

Son Okuduklarım 108

Kazazedeler, ilgi çekici bir aşk hikâyesi. Anlatım dilini fragmanlar üzerinden kuruyor. Erkekle kadını ayrı ayrı izliyor gibi olsak da en azından final itibarıyla hikâye daha çok kadının hikâyesine dönüşüyor. Mutsuzluğu doğru hissettirdiği epey yer var. Herkes mutluluktan söz ediyor ama mutluluğu korumak, sürdürmek kolay iş değil: bir anda bozuluveren bir şey. Bunu anlatmak bile hikâyeyi “ağırlaştırıyor” çünkü okur “mutlu son” ister, piyasa da onu paketleyip satar. Albümdeki romantizmin gerçekçi bir ağırlığı var. Dil yer yer tökezliyor; bu orijinal metinden mi geliyor, çeviriden mi, karşılaştıramadığım için emin olamadım.

Erkek Bedeni ise doğrusu hiç haberdar olmadığım, çok ödüllü bir albüm; o yüzden biraz şaşırarak okudum. Karşıma Decameron havasında bir fars çıktı. Haliyle erotik ve meydan okuyucu bir tarafı var, hatta anaakım değerlerle bakıldığında, “iddialı” bir rahatsız edicilik taşıdığı bile söylenebilir. Çizgi roman zaten yeterince ilgi görmediği için pek konuşulmuyor ama yayıncılık adına cesur bir iş çıkmış. Başta bunu “kadın özgürleşmesi” hikâyesi sanmıştım, ilerledikçe daha fazlası olduğunu anladım. Tanımadığı bir adamla evlendirileceği için mutsuz olan genç bir kadın, erkek bedenini bir kostüm gibi giyerek başka bir dünyaya adım atıyor; yalnız erkekleri değil, bütün cinsiyet rollerini tanımaya ve sınamaya başlıyor…

Magritte, sanatçının müzesinde satılacak nitelikte iddialı bir albüm. Hatta müzenin doğrudan desteklemiş olması bile şaşırtmaz, sergiyi tamamlayan bir kılavuz gibi duruyor. Magritte’in hayatını ve eserlerini “anlatmaktan” çok, onun izleri üzerinden yürüyen, görsel estetiği farklı bir denemeye kalkışıp bunu da becermiş bir iş okuyoruz. Magritte’in halüsinatif dünyasına yapılan göndermeler yerli yerinde ve etkileyici. “Auteur”ün kendisini değil, eserlerinde kurmaya çalıştığı anlamı kovalamışlar. Zaten Magritte, yaşadığı hayat bakımından pek de hikâye fışkıran biri değil, bir yaştan sonra münzevileşiyor, neredeyse “amca”laşıyor. Eserleri ise yaşadığı hayatla tezat biçimde fantastik hatta tekinsiz bir hatta devam ediyor. Magritte’i seviyorsanız bu albüm büyük ihtimalle ilginizi çeker.

Yastık Adam ise sevimli bir fikirden yola çıkan bir hikâye: insanların uyumasına yardımcı olan, gövdesiyle kendini yastık yapan bir adam. Ne var ki biraz geveze, kolay akmayan bir tarafı da var. Gerilimi tam netleştiremiyor, demek daha doğru. Temel fikir şu: “İşsiz bir adam tuhaf bir iş bulur ve bunu eşinden gizler.” Değişen müşteriler, tuhaf talepler her seferinde hikâyeyi başka yöne çekiyor. Patronu ve iş arkadaşları da enteresan. Asıl gerilimin, adamın ne iş yaptığını karısı öğrenince başlayacağını biliyoruz, fakat o eşiğe gelene kadar olan fasıl hem kolay geçmiyor hem de sonrasında beklediğimiz kadar germiyor. Öte yandan bu kitaptan kime söz etsem, yerli dizilerden birinde benzer bir hikâye anlatıldığını söylüyorlar. Uyarlanmış mı, aşırılmış mı bilemiyorum.

Perşembe, Aralık 11, 2025

Son Okuduklarım 107

Yerdeniz Büyücüsü, pirimiz Ursula Le Guin’in ünlü romanının çizgi roman uyarlaması. Fordham, anlaşılan o ki mirasçıların özellikle tercih ettiği bir çizer ve ortaya çıkan işle onları memnun etmiş görünüyor. Hakkını teslim edelim: Zor bir işe girişmiş, romanı sevenlerin hoşlanacağı epey bölüm var. Metne büyük ölçüde sadık kalınmış; romanı yeniden kurmaktan ziyade resimlemeye odaklanmış. Kişisel olarak “akabilen”, kare içinde akış ve ritim yaratabilen çizerleri seviyorum. Burada çizgiler bana çok donuk geldi; özellikle aksiyon anlarında bu durgunluk iyice hissediliyor. Eskisi kadar güçlü çizerlerin çıkmamasından da olabilir, bazen tip devamlılığı da yitiriliyor. “Kim kimdi, niye bu kadar çok figür birbirine benziyor?” sorusunu en azından editörlerin sorması gerekirmiş. Öte yandan, bütün bu itirazlarıma rağmen, yılın en ilgi çekici işlerinden biri olduğunu söylemem gerekiyor. Romanı yeniden okumuş gibi oldum. Hoşuma gitti.

Yedi Ölümcül Gün, Turgut Yüksel’in son çizgi romanı. Turgut’un kendine özgü bir karamsarlığı vardır; kederli bir bıkkınlık ve keskin bir eleştirellik taşır. Hikâye, bu tonu koruyarak ilerliyor. Bir plaza çalışanını, otobiyografik bir benzerlikle, tıpkı Turgut gibi bir grafikeri, büyük bir medya şirketinde dergi işlerinde çalışan orta yaşlı bir erkeği anlatıyor. Turgut, grafik olarak “rutin” istiflemeyi, kare tekrarlarıyla yeknesaklık kurmayı seven bir anlatıcı. Kahramanının sıkıntısını bu tür tekrarlarla görünür kılıyor. Onu bize sevdirmeye çalışmıyor; soğuk ve yalıtılmış plaza yapaylığını, mesafeli ardışıklığıyla çoğaltıyor. Tahkiyesi itibarıyla en iyi çalışması olabilir.

Tavşan Yılı, Fransa’da yaşayan Kamboçyalı çizer Tian’ın, Kızıl Kmerler’in 1975’te Kamboçya’da iktidarı ele geçirerek ülkeyi bir hapishaneye çevirmesini aile hikâyesi üzerinden anlatıyor. Albüm, tam da bu dönemde, toplama kamplarında geçiyor; hayli trajik, hayli sert bir anlatı. Epey uzun ve yer yer tekrara düşüyor ama yaşananları düşününce az bile anlatıldığını fark ediyorsunuz. Tian, ailenin ülkeden kaçış serüveni içinde doğmuş… O kabustan çıkmak ailesi için hiç kolay olmasa gerek; ne yapsanız konuşur, tekrar tekrar hatırlarsınız, hem şükreder hem kahrolursunuz. Yok yere ölenlerle dolu, inanılmaz bir şiddet hikâyesi bu bakımdan. Diğer yandan, bütün bu şeditliğine karşın, albümün karikatürize ve “komik” bir çizgi evreni var. Bilemiyorum; bazen “kim kimdir” sorusunda kayboluyorsunuz ama bu bile hikâyeye tuhaf bir katkı sağlıyor olabilir.

Bela Lugosi, ünlü oyuncunun biyografisi. Tatlı ve matrak bir dili var. Lugosi’nin başka roller hayal ederken oyuncu olarak nelere razı geldiğini, pragmatizmini, narsistik manevralarını, hayatın tadını çıkarma iştahını, kadınlarla ilişkilerini, yalanlarını – daha doğrusu mitomanlığını (her koşulda ve her zaman rol yapışını) çok iyi anlatıyor. Hızlı bir kurgusu var; ilk bakışta derinleşmiyor gibi görünen ama aslında epey “akıllı” bir derinlik bu. Başarılı bir albüm. Editöryel olarak not düşmüş olayım: Bazen özellikle durup yavaşlaması gereken yerleri varmış hikâyenin. Çizgi olarak da bunu yapması, başka bir estetik katman kurabilmesi iyi olurmuş. Hikâyenin “şimdiki zamanı” ile geri dönüşler kimi yerde karışabiliyor çünkü.

Çarşamba, Ocak 22, 2025

Son Okuduklarım 103

Yağmur, Joe Hill'in bir öyküsünden uyarlanan çizgi roman serisiymiş. Distopik bir hikaye okuyoruz, bir anda "çivi" yağmurları başlıyor ve gökyüzünden yere düşen o şeyler açıktaki tüm canlıları öldürüyor vs. Ben fikri de (tahkiyeyi pekiştirmesi için belirginleştirilen) duygusal arka planı da beğenmedim. Hakeza güzel sayfalar ve kareler olmakla birlikte ardışıklığı da...Aşk ve olup bitene "sebep" olan entrika bile işlenebilmiş diyemem. Sokrates ise isminden tahmin edileceği gibi Sokrates'in ölümüyle sonuçlanan davasını anlatıyor. Arendt, Popper, Rancière ve Foucault gibi pek önemli düşünürün yorumladığı, demokrasinin sınırlarını tartışmaya açan  ilginç bir davadır Sokrates'in ölümü. Tartışma, çizgi romana uyarlanabilir mi, akıcılıkla anlatılabilir mi doğrusu emin değildim... Albümü okuduktan sonra fikrim değişmedi, akıcılığı, temposu ve gerilimi olan bir hikaye okudum gibi gelmedi bana.


Richard McGuire’in çok konuşulan "Here" adlı (Burada) grafik romanı dilimizde de yayımlandı. Anlatım dili açısından hayli ilginç olan çalışma, çizgi romanın (geniş anlamıyla çizgili anlatıların) pek de alışık olmadığı bir üslupla geliştirilmiş. Bu kadar konuşulmasının nedeni de bu zaten, hikaye (tam da bir hikaye denemez) fragmanlar halinde daha çok bir evin salonunda geçiyor, öyle ki günümüzden yıllar ve yüzyıllar öncesine - sonrasına gidiyoruz,  mekânın zaman içindeki dönüşümünü izliyoruz. Evin yaşayanları değişiyor, küçük büyük olaylar yaşanıyor vs... 

Zamanın doğrusal olmadığı anlatılmak istenmiş, bilemiyorum, mekan üzerinden anlatınca yaşadığımız hayatın beyhudeliği apaçıklaşıyor belki de...İnsanlar bir şeyler konuşuyor, büyüyor, yaşlanıyor, heyecanlanıyorlar ama anlatı bize hepsinin gelip geçici olduğunu hissettiriyor. Görsel olarak yanyana iki sayfa tek sayfa gibi kullanılmış, aynı anda farklı tarihlerde olup biteni birlikte görmemiz sağlanmış... Bile isteye diyelim, yinelenen tarihler arasında ardışıklık kurulmamış, karakterler her zaman belirginleştirilmemiş vesaire... Otobiyografik unsurlar var ama olmuş ve olmamış olaylar, geçmiş ile gelecek, bireysel hatıralar ile kolektif tarihe daha çok atıfta bulunulmuş. McGuire’in minimalist çizgileri anlatının dünyasını "anonimleştirmiş" ve "soğutmuş"... Filme de uyarlanmış ama onu seyredemedim. En azından senaryo olarak nasıl uyarlandığını görmek isterdim. Çok sevdim diyemem ama ilham verici bir albüm. 

Cumartesi, Kasım 30, 2024

Son Okuduklarım 99

Shirley Jackson'u uzun uzadıya konuşabilecek kadar çok bilmiyorum, daha önce Biz Hep Şatoda Yaşadık'ı okumuştum, nasıl desem, insanın içine çöken, atmosfer kuran sabırlı bir yavaşlığa sahipti... Piyango da bu üsluba uygun, hayli ünlü bir hikayesiydi, çizgi romana uyarlanmış... Tekinsizliği koyulaştıran, ayrıntılarla çapını büyüten, anlattığı her karakteri finalde toplayan, sürpriz ve huzursuz edici sonuyla bizi şaşırtan bir hikaye Piyango. Şunu söylemesem olmaz, çizgi roman dünyasının aşina olduğu, bizim EC dediğimiz bir tarzın içinde ilerliyor. Yani, bu öykü Ec Comics dergilerinde kullanılabilirdi. Jackson'u farklı kılan edebi tarzı, maharetli dili... Çizgi roman olunca "suyunun suyu" bir şey çıkabilir endişesi taşıyor insan.  Bu endişe, yayıncı ve editörlerde de varmış ki, farklı bir çizer aramışlar, Miles Hyman, soğuk ve hareketsiz duran, o soğukluk ve hareketsizlikle atmosfer kuran bir üslupla ilerlemiş uyarlamayı yaparken... Okuru kendine yakınlaştırmamayı seçmiş, tek tek bakılınca güzel kareler görüyoruz ama ardışıklık her zaman başarılı olmamış. İddiası nedeniyle ilgimi çekerek inceledim o ayrı.

Lucas'ın Savaşları, Star Wars filminin yapım hikayesini anlatıyor. Ciddi bir emek sarfedilmiş, güzel anlatılmış bir belgesel çizgi roman. Serinin fanlarının bayılarak okuyacağı bir iş çıkartılmış. Çizgiler güzel, devamlılık başarılı, ne yaptığını bilen bir senaryoya sahip, dönemi, o günün ünlüleri iyi resmedilmiş, tempolu anlatılmış... Malum, başarı hikayelerinin "kötü adamları" vardır, burada da yaşlılar ve yapım şirketi olmuş... George Lucas'ın saplantılı ve içe kapanık kişiliğini bilmediğim için epeyce eğlenerek okudum. Çok çalışması, başarısız oldukça saçını ufak ufak kesmesi filan, karısıyla ilişkisi, iş odaklı hayatı, karamsarlığı, sadeleştirmeyi öğrenmesi vs ilginçmiş...Mesleki olarak hikaye ve yapımla ilgili sürtüşmeleri, maliyet kavgalarını bir parça bilip yaşadığımdan dikkatli bir merakla da okudum. Yakınlarda okuduğum en iyi albümlerden biri.

Pazar, Kasım 24, 2024

Son Okuduklarım 98

Sineklerin Tanrısı, Golding'in ünlü romanının resmi grafik roman uyarlamasıymış... Romanı çok sevdiğim ve etkilendiğim için ister istemez çizerin sadakat gösterip göstermediğine dikkat kesildim. Bence tempo ve sahne ardışıklığı bakımından temiz ve romanı bilen (iyi çalışılmış) bir uyarlama olmuş. Diğer yandan en azından ben daha gerçekçi ve foto realistik bir üslup beklerdim, kimi sahnelerde bir kontrast olarak sanki bu yöne evrilebilirmiş... Romanın rahatsız edici yönü, masumluğun "iğfaliyle" ilgilidir, o bakımdan naif çizginin yanına sert gözüken bir gerçekçilik boyutu eklenebilirmiş. Bu tercih anlatımı doğru anlamda şiddetlendirirmiş... Hobbes'un "State of Nature" düşüncesiyle karşılaştığımda romanı hatırlamış, daha önce anlayamadığım kadar anlamıştım, kastettiğim şiddet, Hobbes'un kaos ve anarşi nitelemesiyle koşut demek istiyorum...Nasty, brutish, and short... Uyarlamayla karşılaşmak ve romanı bir biçimde tekrar okumak hoşuma gitti. 

Cihan Kılıç'ın Ve Sinem dizisinin son albümü çıktı. Bir başka yayınevinden tekrar yayına başladığı için bu albümü görebilmek epey zaman aldı. Albüm, hikayenin genel seyri bakımından büyük değişiklikler içermiyor, radikal kopuşlar olmuyor. Diğer yandan Kılıç bir süredir, karakterlerini hikaye gereği fiziken (espri olarak) biçim değiştirtiyor... Bir nedenden ötürü, Sinem, Alper veya Engin'in bölüm finalinde çok zayıflıyor, çok şişmanlıyor, kısalıyor ya da büyüyor, görünümleri değişiyor... Buna karşın bir sonraki bölümde öyle kalmıyor, tıpkı çizgi filmlerdeki gibi eski hallerine dönüyorlar vs...Kılıç'ın gerçekçi şimdiki zaman tespitlerine karşın bu esprisi bana önceleri uyumsuz gibi gözüküyordu. Sonra fitness ve fatness dualizmini sıklıkla vurguladığı için beden esprisini ziyadesiyle yaptığını hatırladım. Malumunuz sağlıklı beden her bakımdan başarının sembolü haline geldi. İnsanlar delirmiş biçimde bedenlerine, kilolarına, kaslarına, esnekliklerine taktılar... 

Perşembe, Eylül 26, 2024

Son Okuduklarım 95

Jason, Norveçli bir çizgi romancı. Global şöhretini Amerikalı yayıncı Fantagraphics'e borçlu olabilir. Hikaye evrenini insan dışındaki canlılara insan karakteri atfederek kuruyor. Adolf Hitler'i Öldürdüm en ünlü albümü sayılabilir. Jason, çeyrek asırdır itibarlı çizgi roman ödüllerinin kıyılarında dolaşıyor, kazanıyor-kaybediyor ama mutlaka adaylardan biri oluyor. Bizde bu kadar geç yayımlanması bana oldum olası tuhaf gelirdi, çünkü bizim Gırgır'la oluşan çizgi roman geleneğimize oldukça yakın işler üretiyor, yanlış anlaşılmasın, biz sıkış-tıkış hikayeyi o hafta-o köşede bitirmeye çalışıyorduk, Jason ise ferah ferah kurguyla oynayarak daha özgür ve avangart hikayelerle uğraşıyordu ama  bizim çizgi romancılarımızın da teşne olduğu, anlatmak isteyeceği türden anlatılar üretiyordu. Adolf Hitler'i Öldürdüm, bir kiralık katilin başından geçenleri anlatıyor. Hikayesi (işleyişi) tuhaf ve rahatsız edici bir mutsuzluk taşıyor ama komik çizgilerle hayvanlar arasında anlatılması sebebiyle o denli "ağır" kaçmıyor ve esprili duruyor. Önemli bir albüm, son çeyrek asrın en çok konuşulan ve farklı dillerde yayımlanan grafik romanlarından biri. +++ Bulutlar Kimindir? için savaştan, ailesiyle birlikte kaçmak zorunda kalan küçük bir kızın hatırladıkları-sayıkladıkları olarak nitelenebilir. Çok iyi çizilmiş ilüstrasyonlara eşlik eden şiirimsi bir metin okuyoruz. O metin, çizgiler kadar benzersiz değil ama oldukça işlevsel.... Bulutlar Kimindir? eskilerin deyişiyle "yetişkinlere yönelik" bir resimli kitap", çizgi roman değil...

Geçen yıl çıktı Grip, anne tarafından Türk olan Lale Westvind'e ait bir grafik roman albümü. Piyasa kodlarıyla bakıldığında hemen her yerde azınlıkta kalacak, pek çok bakımdan kolay anlaşılmayacak bir çalışma. Öncelikle çizgiler "street art" ve "graffiti" havasında belirginleştirilmiş, hikayenin kahramanı olan kadın, siyasal karikatürlerin omnipotent erkek işçi klişesini andırıyor. Yetmişli yılların underground çizgi romanlarını izleyen bir anaakım çizgi karşıtlığı var, "güzel kadın" estetiğini reddediyor mesela. Crumb da iri ve güçlü, hatta "çirkince" kadınlar çizerdi ama oradan bir fantezi ve erotizm çıkarmaya çalışırdı. Lale, böyle bir şey denemiyor, aseksüel görünüyor hatta, kadın kahramanının hiç öyle bir derdi yok, aşksız-hazsız trip hikayesi okuyoruz . Feminist bir okumayla yorumlanabilecek vurgular eklenmiş, bizi buna yönlendiriyor... Böyle olunca erkekleri nasıl çizmiş diye baktım ister istemez, özenli bir kadın dostluğu vurgulanmış çünkü... Erkek işçilere, ellerini kullanarak çalışanlara karşı sempati gösterilmiş. Mekanizme, kapitalizme muhalefet ettiğini de anlıyorsunuz ama bunu çok doğrudan istiflememiş. Jodorowsky havasında retro bir kaçış fantezisi dedi bir arkadaşım... Olabilir dedim. Az bulunur ve az satacak, ilgi görmeyecek bir "arthouse" çizgi roman. +++ Hilda, çocuklar için üretilmiş bir çizgi roman dizisi ama genel eğilimleri itibarıyla çocuklara çocuksu bakmayan,  hikayesine yetişkin ölçüsünde hafif korku ve gerilim katan, kendi evrenini oluşturan bir anlatı. Pedagojiyi yeniden yorumlayan çocuk literatüründen bir örnek de sayılabilir. İskandinav mitolojisi yüksek reytingli dizilerle global anaakıma dahil oldu, bu da o dalgayla gelen anlatılardan biri de diyebilirdim. Sevimli çizgileri, akıllı bir hikayeciğe sahip.

Pazartesi, Ağustos 26, 2024

Son Okuduklarım 94

Bir Kediyi Terk Etmek, Murakami'nin babasını anlattığı, Gao Yan'ın güzel çizgileriyle bezediği bir kitap. İsim yanıltmasın,  ismini vermekle birlikte "kedili" bir anlatı değil, çocuk yaşta epeyce uzağa bırakılan bir kedinin evlerine geri dönüşünü, başka bir aileye büyütmesi için verilen babasının iade edilmesine benzetmiş Murakami. Babasının evlilik öncesi biyografisine odaklanmış, askerliği, dindarlığı, şairliği derken yanılsamalar, tesadüfler, aile tarihindeki "what if"lerden söz ediyor. Babaya özlem metni gibi de durmuyor, hatta epeyce soğuk ve mesafeli yazdıkları, öyle ki nedenini açıklamıyor, yirmi yıl kadar hiç görüşmedikleri olmuş. Bir hayalim vardı, onu gerçekleştirmek için uzak durdum dese de bana sadece o değilmiş gibi geldi... 

Nahid Sırrı Örik'in Ankara Yazıları, yazarın kitaplaşmamış denemelerinden-köşe yazılarından derlenmiş...Örik, ne yazsa bana ilginç gelen yazarlardan. Ankara ile ilgili yazdıklarının şöyle bir ilginçliği var, şehrin geçmişinin (mimari ve kültürel kodlarının) muhafaza edilmesini hayal ediyor diyelim. Oysa bizim oldum olası böyle bir kültürümüz olmadı... Yıkıp yeniden yapalım istiyoruz. Ki Ankara, 1916 Yangınından sonra harap ve bitap bir şehirken, muhalif İttihatçı subaylar eliyle modern ve yeni bir şehre dönüştürülüyor. En azından iddiaları bu yönde. Süreklilik değil kopma inadındalar ve geçmişi andıran her şeyi düzlüyorlar. Örik, şehrin (günümüz Ankara'sında nostaljiyle yadedilen) kübik binalarla doldurulmasına (onları çirkin bularak) hayıflanıyor, yerleşim planının başka türlü geliştirilmesi gerektiğine inanıyor. Siyaseten romantik olduğundan kendince sesini yükseltiyor ama o dönem pek etkisi olduğunu sanmıyorum. Yazıların geneli estetik şikayetlerinden oluşuyor...Bir de bana hissiyat olarak ilginç gelen kısım şu, entelektüeller-gençler-bürokratlar Ankara'ya "gitmek" için geliyorlar. Vazife uğruna-İnkılap adına geliyorlar ama akıllarında yaşadıkları şehre İstanbul'a dönmek var, daha büyük hayal ise oradan Avrupa'ya görevli olarak gitmek... Ankara'nın kaderi, gitmek isteyenler, gitmek istediğini söyleyemeyenler ve gitmek isteyenleri hainlikle yaftalayanlar arasında salınıyor aslında. O kadar söyleniyor, muhalefet ediyor ama Örik de gidiyor sonunda... 

Uygur Türkleri, Ölüme Kafa Tutan bir Halk, ajitatif ismine karşın tipik bir gazetecilik kitabı, Türk hinterlandı dolayısıyla ucundan kıyısından bildiğimiz, siyaseten yakın ya da uzak durduğumuz bir meseleyi, bir Fransız gazetecinin gözünden anlatıyor. Çizgileri beğenmediğim için zorlanarak okudum, yaşlılıkla beraber kimi meselelerde "elitist" oldum galiba, ilgimi çekmeyen, hele vasat altı, oturmamış bir çizgiyle karşılaşırsam o çizgi romanı okuyamıyorum. Eserin kendisi ilginç mi derseniz, iddiasına karşın pek değil, ajitatif ve provakatif olmak istememiş, olabilir ve doğrusu da o bence, ne ki, mesafeli davrandığını düşünerek bana kalırsa asıl hikayesinden uzaklaşmış, albüm bittiğinde ne hikayenin odağındaki direnişi, ne soykırımı, ne de gazetecilik deneyimlerini tam olarak görmüş-okumuş olmuyoruz. 

Akademi İçin bir Rapor, Kafka'dan yapılmış bir uyarlama. Enerjik ve akıllı, iyi anlatılmış-iyi resmedilmiş bir albüm olmuş. Daha çok tiyatroya uyarlanan öykü, bana kalırsa Dönüşüm'den daha canlı bir anlatıdır, onun kadar bilinmemesini, insanın maymunla ilişkisinin popüler kültürde rağbet görmemesine, dinen tartışma yaratmasına, Darwin'in şaytanileştirilmesine bağlamak mümkün. Öyküyü, insanlaşmış bir maymun anlatıyor. Tatlı bir dile, akıllı mecazlara sahip, sınırları ihlal eden, insanlık (!) koşullarını parodileştiren, pragmatizmin işleyişini güzel betimleyen çıkarımları var. Gözden kaçmış bir grafik roman.

Related Posts with Thumbnails