![]() |
Cumartesi, Temmuz 18, 2026
Dijital Cepheler
Çarşamba, Temmuz 08, 2026
Son Okuduklarım 115
![]() |
![]() |
![]() |
Bob Dylan’ın Nobel Konuşması birkaç açıdan hoşuma gitti. Dylan, kendisini etkileyen üç kitabı; Moby Dick, Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok ve Odysseia üzerinden anlatıyor. Bunları yalnızca şarkılarına ilham veren metinler olarak anmıyor; doğru yerlerden girerek, güçlü gözlemlerle yorumluyor. Özellikle Moby Dick üzerine söyledikleri, sanki bir Bob Dylan şarkısı gibi ritmik ve lezzetli akıyor.
Nada’nın yeni kapsül albümü, Nicolas Pegon imzalı Humma. Yine bir “trip” hikâyesi okuyoruz. Önsözden öğrendiğimize göre Pegon, Orta Çağ’da “çavdar mahmuzu” mantarından zehirlenen bir din adamıyla günümüzde LSD kullanan bir bağımlıyı aynı halüsinasyonun içinde buluşturmayı denemiş. Aynı rüyada uyanıp karşılaşan bu iki karakter önce şaşırıyor, ardından büyük laflar etmeye başlıyor. Kapsül albümleri biraz böyle ilerliyor: underground bir tavırla üretiliyor, sınırlı bir okura sesleniyor, dünyayla hesaplaşmayı estetik bir manifesto olarak benimsiyor. Herkes için değil belki ama kendi dilini kurmaya çalışan ilginç bir seri. Okumaya devam.
Pazartesi, Temmuz 06, 2026
Çizgilere Derkenar 44
![]() |
![]() |
![]() |
Bu birkaç satır, yalnızca bir okur mektubu değil; 1980’lerin sonunda Cumhuriyet çevresinde oluşan muhalif okur kültürünün, dünyayı sürekli siyaset üzerinden okuma iştahının küçük ama çok canlı bir belgesi. Karikatürün yalnızca güldürmediğini, gündelik hayatın dilini de şekillendirdiğini gösteren hoş bir belge.
![]() |
Bugün için epeyce tuhaf görünen bir erkek
esprisi kurulmuş. Memur görünümlü, orta yaşlı, halim selim bir beyefendi, ipek
çorabın yasaklanmasına sevinerek şöyle diyor: “Allah razı
olsun şu kanunu çıkarandan, bu sayede et yüzü gördük.”
Kapağı bütünüyle kaplayan bacaklar düşünülürse, “et yüzü”nden kastedilenin
kadın bedeni olduğu açık. Adam, gözünü diktiği bacaklara bakarak konuşuyor
çünkü.
İlginç olan şu: Mizah dergileri elli yıl sonra, doksanlarda, bu türden bir kadın açlığını artık kendileriyle özdeşleştirmeyecek; onu “maganda”, “kıro”, “şehre yeni gelmiş göçmen” tipine yükleyecekti. Yani bu kapağın mahcup memuru, birkaç on yıl sonra aynı dergilerin karikatürlerinde o magandalardan ürken, onlardan rahatsız olan kentli beyefendiye dönüşecekti. Demem o ki, erkek bakışı ortadan kalkmıyor sadece taşıyıcısı değişiyordu. Aynı mizah, kendi arzusunu önce normalleştiriyor, sonra onu başka bir toplumsal tipe ihale ediyordu.
Cuma, Haziran 05, 2026
Ardından
![]() |
Persepolis uzun süre bir tür siyasi tanıklık metni gibi okundu. Özellikle Batı dünyasında, İran’ı ve İslamcı radikalizmi anlamak isteyenlerin başvurduğu bir kitaba dönüştü. Satrapi’nin başarısını yalnızca bu ilgiyle açıklamaya kalktığımızda, kitabın asıl gücünü gözden kaçırıyoruz.
Satrapi, Persepolis’te kendisini bir kahraman gibi anlatmaz. Haklı çıkmaya çalışmaz. Korkularını, kibirlerini, bencilliklerini, pişmanlıklarını gizlemez. Çocuk gevezeliğini, genç taşkınlığını, kimi zaman başkalarını inciten ergen hoyratlığını saklamaz. Okurla arasına mesafe koymaz. Belki de bu yüzden kitap, İran hakkında yazılmış pek çok kitaptan daha fazla insana ulaşabildi. İnsanlar o sayfalarda yalnızca İran’ı değil, kendilerini de gördüler.
Ölümünden sonra onun hakkında yine İran’dan, siyasetten ve yasaklardan söz edeceğiz. Bunlar kaçınılmaz. Ama ben Satrapi’yi kendisini kahramanlaştırmayan, kusurlarını saklamayan, okuruna tepeden bakmayan nadir auteurlerden biri olduğu için hatırlayacağım.
Persepolis’te karşımıza büyük bir siyasi manifesto çıkmıyor, aksine, hayata karşı merakını hiç kaybetmemiş, inatçı, hınzır ve canlı bir ses yükseliyor. Onun yazarını, sevdiği adamı kaybedince hayata küstüğü söylenen bir Fars masal kahramanını kaybettik.
![]() |
Pazartesi, Mayıs 18, 2026
Balonların Sessizliği
![]() |
Bizim çizgi roman geleneğimizin kaligrafiyi anlatımın organik bir parçası olarak kullandığını söylemek kolay değil. Önemli eserlerimizin ilk olarak gazetelerde tefrika edilmesi, asıl amacı okuru o köşede daha fazla tutmak olan bir yayıncılık refleksi doğurdu. Bu yüzden de “anlatım kutusu” dediğimiz, metne dayalı betimleyiciliğe fazlasıyla yüklenildi. Öyle ki, çizerin binbir emekle resmettiği sahne, hemen altındaki kutuda ayrıca yazıyla anlatılıyordu.
Yıllar içinde konuştuğum pek çok yerli çizerin, okurun metin olmadan sadece panellere (karelere) bakarak sahneyi anlayamayacağına inandığını fark ettim. Sırf “okur anlamaz” kaygısıyla, görsele sürekli anlam pekiştirici metinler boca ediliyordu. Çizim, tek başına yeterli bir anlatıcı sayılmıyordu. Yazı, resmi denetleyen ve ona güvenmeyen ikinci bir otorite gibi çalışıyordu.
Örneğin Sezgin Burak’ın Tarkan’ında görseli geliştiren değil, onu harfiyen açıklayan uzun betimlemeler vardır. Çizgi roman teorisindeki karşılığıyla bunlar “tekrarlayıcı (duplicative) metinlerdir.” Aslında gereksiz birer fazlalıktırlar. O betimleme kutularını çıkarsanız bile eser anlamından hiçbir şey kaybetmez, çünkü görsel ardışıklık zaten kendi hikâyesini doğru biçimde kurmaktadır.
Benim kuşağım, çizgi romanda anlatım kutularının vasiliği olmadan da hikâye anlatılabileceğini ilk kez Giancarlo Berardi’nin Ken Parker’ından öğrendi desek yeridir. Berardi, “az sonra”, “tam o esnada” gibi okuru çocuk yerine koyan bağlayıcı anlatım kutularını kullanmadan, daha sinematografik (Visual Ellipsis) bir anlatım kurmuştu. Zamanın ve mekânın değişimini gösteren o didaktik ibareler olmadan da paneller arasında pekâlâ geçiş yapılabiliyordu.
Anlatım kutularının bu ilkel işlevi değiştikçe, “iç ses” kullanımı da evrildi. Önce düşünce balonunun yerini alan bir geçiş dönemi yaşandı, ardından çizgi romanı daha edebi hale getiren yeni bir estetik gelişti. 1980 sonrası Amerikan çizgi romanında, o eski düşünce balonları ve kuru anlatım kutuları artık fazla “karikatürize”(cartoony) bulunuyordu. Sertleşen, yetişkinleşen ve kara film estetiğine yaklaşan grafik romanlar, kahramanın iç sesini öne çıkardı. Anlatım kutuları, artık sinemadaki dış ses (voice over) tekniği gibi, karakterlerin kendileriyle hesaplaştığı edebi itiraf alanlarına dönüştü.
![]() |
İşin bir de “lettering grammar” (kaligrafi grameri) denilen teknik boyutu var ki, doğrudan okurun algısını yönetir. Çizgi romanda gözün panel içindeki hareketi önceden hesaplanır. İlk konuşan karakterin balonu genellikle sol üste yerleştirilir, yanıt veren karakterinki ise sağa ve biraz daha aşağıya istiflenir. Bu okuma yönü ve hiyerarşi bozulursa, sahnenin ritmi de çöker. Balon içindeki metin, ovalin merkezine dengeli oturmalı, harfler nefes almalıdır. Balonun kuyruğu karakteri işaret eder ama ağzının içine kadar girmemelidir. Unutulmamalıdır ki iyi bir çizgi romanda metin balona değil, balon metne göre çizilir. Balonlar mümkün olduğunca yukarıda tutulur ki alt taraftaki görsel dünya boğulmasın. Fısıltılar kesik çizgilerle, bağırmalar ise patlayan asimetrik formlarla verilir.
Temelde konuşma balonu “şimdi”ye ve karaktere aittir, dramatik anın, diyalog ritminin ta kendisidir. Anlatım kutusu ise geçmiş zamana veya dışarıya aittir, bir anlatıcıya ait yorumlar barındırabilir, zaman atlatabilir, daha edebi bir ton taşıyabilir. Kısacası balon sahnenin içindeki sesi temsil eder, anlatım kutusu ise sahnenin dışından gelen yankıyı.
Bu kuralların kusursuz işlemesi, okurun onları fark etmemesi içindir. İyi bir balonlama ve kaligrafi, doğası gereği görünmez olmak zorundadır. Eğer okur hikâyeyi takip ederken balonun biçimine, yerleşimine ya da hatasına takılıyorsa, orada anlatıyı sakatlayan bir zaafiyet var demektir.
Belki de bu yüzden, çocukluğumuzun o durmaksızın bağıran çizgi romanlarından sonra, balonların yerini doğru tasarlanmış bir sessizliğe bıraktığı modern çizgi romanları okumak bizi sanata biraz daha yaklaştırıyor.
Pazar, Mayıs 17, 2026
Devamını yazıyorum
![]() |
Otuz yıl önce “Türkiye’de Çizgi Roman” isimli bir kitabım yayımlandı. İlk çalışmam olduğu için türlü naiflikler ve yavanlıklar içeriyordu ama bana sahiden akademi yolunu açtı. Hayatımın uzunca bir dönemini üniversitede çalışarak sürdürebildiysem, o ilk kitabın sayesinde oldu. En azından ben “minnetle” öyle hissettim.
Yıllar içinde o kitabın devamını yazmak, başka türlü
yorumlamak, aynı metne daha farklı bir “tarih” dizgesi kurabilmeyi hep istedim.
İnsan zamanla yalnızca bilgi biriktirmiyor, bakışı da değişiyor çünkü. Otuz yıl
önce gördüğünüzle bugün gördüğünüz aynı olmuyor. Ama iş yoğunluğu, hayatın
savrulmaları, ilgilerin değişmesi, belki de planlı çalışamamak yüzünden bunu
bir türlü gerçekleştiremedim.
Bu ayın başında bu kitabın bir tür devamı ya da yeni bir
yorumunu yazmaya giriştim. Bir borç ya da mecburiyet gibi hissettiğim şeyi,
yazarak “kapatmak” istiyordum. Nihayet başlayabildim.
Bilenler için yeni değil ama ben hemen her metnimi elle
ve deftere yazarak tamamlıyorum. İşler beklediğim gibi giderse, Temmuz sonunda
bitirmeyi, kitap olarak bu yıl içinde yayımlatmayı hedefliyorum. Böyleyken
böyle Romalılar…
Çarşamba, Nisan 29, 2026
Vitray, Bir Bilinç Haritası
![]() |
Bu dönüşümün olumlu bir sonucu da oldu elbette. Eskiden anaakımın dışında kalan kişisel, tuhaf, deneysel anlatılar bugün daha görünür olabildiler. Yeraltı fanzinlerinin, bağımsız çizerlerin, arthouse damarlı işlerin bir zamanlar marjinalize edilen enerjisi artık merkeze daha yakın durabiliyor. Bunu romantik bir zafer öyküsü gibi değil, pazarın daralınca nişleşmesi olarak okumak daha doğru olur. Kitle küçüldükçe ürün özelleşti; çizgi roman da buna uyum sağladı.
Vitray, bu yeni dönemin dikkat çekici örneklerinden biri. Joe Kessler cilalı, pürüzsüz ve profesyonel görünmek isteyen bir albüm yapmamış. Tam tersine, fanzin ruhunu özellikle koruyan bir çizgi dili seçmiş. Eskiz gibi bırakılmış yüzeyler, fazla çizilmiş hissi veren konturlar, yer yer karalanmış alanlar, taşan enerjiler… Sayfalar bitmiş değil de hâlâ oluşuyormuş gibi duruyor. Bu önemli; çünkü anlatılan dünya da tamamlanmış bir dünya değil. Düzenli, berrak ve kendinden emin bir hayat anlatılmıyor...
Karakterler çoğu zaman bir yere gitmekten çok sürükleniyor gibiler. Yürüyorlar, dolaşıyorlar, sapıyorlar, oyalanıyorlar. Bir hedefleri var mı, emin olamıyorsunuz. Bu da albüme güçlü bir rüya hissi veriyor. Mekânların gerçekliği kaygan, zaman duygusu belirsiz görünüyor. Kessler açıklamayı değil, sezdirmeyi tercih ediyor. Bazı çizerler hikâye anlatır; bazıları ruh hali kurar. Kessler ikincilerden.
Renk kullanımı da bunun parçası. Pek çok çizgi romanda renk, estetik makyajdan ibarettir. Burada ise psikolojik bir aygıt gibi çalışıyor. Gerilimleri, kırılmaları, iç sıkışmalarını, geçici ferahlıkları görünür hale getiriyor. Kimi sahnelerde ne olduğundan çok, nasıl hissedildiği önem kazanıyor. Bu da albümü olay odaklı değil deneyim odaklı bir okuma nesnesine dönüştürüyor.
Vitray dört ayrı hikâyeden oluşuyor. İlk bakışta bunların birbirine bağlanmadığı düşünülebilir. Aynı karakterler yok, tek bir olay örgüsü yok, finalde düğümlerin çözüldüğü geleneksel bir bütünlük de yok. Ama kitap başka türden bir birlik öneriyor: tema birliği. Çocukluk, ergenlik, yetişkinlik ve üretimle gelen olgunluk evresi… Yani hikâyeler karakterler üzerinden değil, insan hayatının dönemleri üzerinden konuşuyor.
David Lynch çağrışımları var, mantığın tam işlemediği sahneler, rüyayı andıran geçişler, sembolik ama açıklanmayan yoğunluk, bir yere varamayan hareket duygusu… Ancak önemli bir ayrım var. Lynch çoğu zaman seyirciyi karanlık bir tünele sokar ve ışığı kapatır. Kessler ise daha nefes alınabilir, hatta yer yer umutlu bir yere ulaşıyor.
Günümüz alternatif anlatılarında sık rastlanan nihilist ya da umutsuz kapanışlar yerine, daha açık, daha iyimser bir son tercih edilmiş. Bugün için umudu ciddiye almak bazen karamsarlıktan daha cesur bir tavır sayılabilir. Kessler, çizgi romanı bu yönde kullanabilmeyi denemiş, pürüzlü, kaotik ve tam da bu yüzden akılda kalıcı bir iş ortaya koymuş.
Yanlış anlaşılmasın, ben albümü bir imkânı kullandığı için sevdim, piyasa ve yüksek sanat algısına karşı farklı bir şey denediği için önemsiyor ve ilham verici buluyorum.
![]() |
Pazar, Şubat 01, 2026
Son Okuduklarım 110
![]() |
![]() |
Cumartesi, Ocak 24, 2026
Borges, bu kadar temiz miydi?
![]() |
![]() |
Sabit Fikir, Ağustos 2018
Çarşamba, Ocak 21, 2026
Uzak Şehir Söyleşisi
![]() |
Bir “eser” üretiyorsanız, nasıl alımlanacağını kontrol edemezsiniz. Okur hayal edersiniz ama o okurla karşılaşacağınızın garantisi yoktur, hatta çoğu zaman karşılaşmazsınız. Doğrudan politik hikâye anlatmayı sevmiyorum. Siyaset metnin içinde slogan gibi değil, iklim gibi dolaşsın isterim: zamanın panoraması, bir aura olarak hissedilsin.
Kahramanlarım çoğu kez apolitik (hatta anti-politik) taraflarıyla sıradan insanlar olur: yaşadığı dönemi koklayan, ürkek, pragmatik, zaaflarının farkında insanlar. Ben “mesaj” peşinde koşmuyorum. Bir şeyi doğrulatmak için roman yazmak bana göre değil. Ama kahramanlarım hikâye içinde dolaşırken okurun o dönemin basıncını hissetmesini isterim.
Tek biçimli okunmak hoşuma gitmez. “Şunu demiş” diye etiketlenen metin, zaten metin olmaktan çıkar. Ben klişe akışların dışında, farklı okumaları mümkün kılan bir derinlik kurmaya çalışıyorum. Muktedir erkeklerin her şeyi başardığı anaakım çizgi roman kalıplarından bilinçli biçimde uzak duruyorum. Grafik romanla bu kadar uğraşmamın nedeni de bu: edebiyata yaslanan, edebiyatla aynı ağırlıkta duran bir iş çıkarmaya çalışıyorum.
Tarihsel gerçekliğe belirli gönderimler içeren eserlerinizde kurmaca ile tarih arasındaki ilişkiyi nasıl kuruyorsunuz? Belirli bir dönemin siyasi atmosferi, hikâyeyi kurarken sizin için baştan belirlenmiş bir çerçeve mi yoksa anlatı ilerledikçe kendini dayatan bir zemin mi oluyor?
Formül yok. Birikiminiz neyse, hikâye onunla yoğruluyor. Ama “dönem işi” yapıyorsanız romantik sezgiler yetmez, dersinize çalışmanız gerekir. Kenar mahalleyi anlatıyorsanız da bu masa başından kurulamaz: sahaya gidersiniz, literatürü de öğrenirsiniz. Ben üniversiteden istifa ederek ayrılmış bir akademisyenim, araştırma disiplinim var, neyi nasıl bulacağımı biliyorum.
Grafik roman senaryosu yazarken, özellikle Uzak Şehir gibi işler için, çizerin elini güçlendirecek bir arşiv kurarım. Sürekli konuşuruz: dünya nasıl görünüyor, kim nasıl giyiniyor, mekânlar nasıl kuruluyor? Çünkü grafik roman, “anlattığını gerçek göstermek” zorunda. Politik ve kültürel göndermeleri olan bir hikâye yazıyorsanız, atmosfer kurmak bir süs değil, inandırıcılığın omurgasıdır. Hatta çoğu zaman, olay akışı kadar belirleyicidir.
![]() |
Ceyhan Usanmaz, Uzak Şehir’i “Ankara Üçlemesi”ne yakışan “kara (noir) bir nokta” olarak tanımlıyor ve kara (noir) anlatıların grafik romana doğası gereği daha fazla yakıştığını dile getiriyor. Noir estetik ile grafik roman arasındaki bu ilişkiyi siz nasıl değerlendiriyorsunuz? Eserlerinizdeki noir ton, grafik romanın türsel imkânlarından mı yoksa anlatının kendi ihtiyaçlarından doğan bir estetik sonuç mu?
Uzak Şehir bir üçlemenin finali. Finalin karanlık olması gerekiyordu, çünkü “şimdiki zaman” dediğimiz şey zaten steril bir yer değil. Ankara hikâyesini böyle bitirmek tasarım gereğiydi: yüzyıllık bir dönemden kesit anlatıyorsanız, son ayağın “kara” olması neredeyse kaçınılmazdır.
Noir’ı muhalif bir tasarım olarak görürsek, grafik romanla doğal bir akrabalığı var, bana da uzak değil, edebiyata da uzak değil. Uzak Şehir “muktedirler kazanır” fikriyle gelişip sonlanıyor. Anaakım anlatı bu fikri rahatsız edici bulur, çoğu zaman da törpüler. Grafik roman ise bu sertliği taşıyabiliyor, çünkü türün estetik imkânları ve okur beklentisi daha ağır yük kaldırıyor.
O yüzden noir ton, iki yerden birden geliyor: hem anlatının ihtiyacından, hem grafik romanın imkânlarından. Kısacası: “karanlık” bir efekt değil, hikâyenin ahlaki/toplumsal sonucu.
Kenar mahallelerde yaşayan marjinalize karakterleri yalın bir dille anlatmanız, eserlerinizin “kirli gerçekçilik” (dirty realism) geleneğiyle birlikte okunmasına imkân tanıyor. Bu tanımlamanın eserlerinizi ne ölçüde temsil ettiğini düşünüyorsunuz? Bu sadelik sizin için estetik bir tercih mi yoksa anlattığınız hayatların ve karakterlerin dünyasından kaynaklanan bir anlatım biçimi mi?
Yoksulları ve kenar mahalleleri “özellikle seçmiyorum.” Benim bildiğim dünya o, iyi tanıyorum. Bir yazarın en önemli becerilerinden biri, neyi iyi anlatamayacağını bilmesidir. Yaşar Kemal’in dediği gibi “her yazarın bir Çukurovası olmalı.” Ben de bildiğim yerden yazıyorum, yaşadıklarımı da “içeriye” taşıyorum.
Gerçekçi bir dil arıyorum. Bu hayatlar zaten yeterince “temizlenmiş” bir dille anlatılıyor, steril bir Türkçe, edepli bir kadraj… Doğal olarak, gerçekliğe yaklaşınca “kirli” diye etiketleniyorsunuz. Bu yüzden “kirli gerçekçilik” okumasına itiraz etmiyorum ama mesele etiket değil: dil, o hayatın hakikatini taşıyor mu, taşımıyor mu?
![]() |
Cuma, Ocak 16, 2026
Botlar
![]() |
Salı, Aralık 30, 2025
Son Okuduklarım 109
![]() |
![]() |
Cumartesi, Aralık 20, 2025
Son Okuduklarım 108
![]() |
![]() |
Perşembe, Aralık 11, 2025
Son Okuduklarım 107
![]() |
![]() |
Bela Lugosi, ünlü oyuncunun biyografisi. Tatlı ve matrak bir dili var. Lugosi’nin başka roller hayal ederken oyuncu olarak nelere razı geldiğini, pragmatizmini, narsistik manevralarını, hayatın tadını çıkarma iştahını, kadınlarla ilişkilerini, yalanlarını – daha doğrusu mitomanlığını (her koşulda ve her zaman rol yapışını) çok iyi anlatıyor. Hızlı bir kurgusu var; ilk bakışta derinleşmiyor gibi görünen ama aslında epey “akıllı” bir derinlik bu. Başarılı bir albüm. Editöryel olarak not düşmüş olayım: Bazen özellikle durup yavaşlaması gereken yerleri varmış hikâyenin. Çizgi olarak da bunu yapması, başka bir estetik katman kurabilmesi iyi olurmuş. Hikâyenin “şimdiki zamanı” ile geri dönüşler kimi yerde karışabiliyor çünkü.
Çarşamba, Ocak 22, 2025
Son Okuduklarım 103
![]() |
Yağmur, Joe Hill'in bir öyküsünden uyarlanan çizgi roman
serisiymiş. Distopik bir hikaye okuyoruz, bir anda "çivi" yağmurları
başlıyor ve gökyüzünden yere düşen o şeyler açıktaki tüm canlıları öldürüyor
vs. Ben fikri de (tahkiyeyi pekiştirmesi için belirginleştirilen) duygusal arka
planı da beğenmedim. Hakeza güzel sayfalar ve kareler olmakla birlikte
ardışıklığı da...Aşk ve olup bitene "sebep" olan entrika bile
işlenebilmiş diyemem. Sokrates ise isminden tahmin edileceği gibi
Sokrates'in ölümüyle sonuçlanan davasını anlatıyor. Arendt, Popper, Rancière
ve Foucault gibi pek önemli düşünürün yorumladığı, demokrasinin sınırlarını
tartışmaya açan ilginç bir davadır Sokrates'in ölümü. Tartışma, çizgi
romana uyarlanabilir mi, akıcılıkla anlatılabilir mi doğrusu emin değildim...
Albümü okuduktan sonra fikrim değişmedi, akıcılığı, temposu ve gerilimi olan
bir hikaye okudum gibi gelmedi bana.
![]() |
Richard McGuire’in çok konuşulan "Here" adlı (Burada) grafik romanı dilimizde de yayımlandı. Anlatım dili açısından hayli ilginç olan çalışma, çizgi romanın (geniş anlamıyla çizgili anlatıların) pek de alışık olmadığı bir üslupla geliştirilmiş. Bu kadar konuşulmasının nedeni de bu zaten, hikaye (tam da bir hikaye denemez) fragmanlar halinde daha çok bir evin salonunda geçiyor, öyle ki günümüzden yıllar ve yüzyıllar öncesine - sonrasına gidiyoruz, mekânın zaman içindeki dönüşümünü izliyoruz. Evin yaşayanları değişiyor, küçük büyük olaylar yaşanıyor vs...
Zamanın doğrusal olmadığı anlatılmak istenmiş, bilemiyorum, mekan üzerinden anlatınca yaşadığımız hayatın beyhudeliği apaçıklaşıyor belki de...İnsanlar bir şeyler konuşuyor, büyüyor, yaşlanıyor, heyecanlanıyorlar ama anlatı bize hepsinin gelip geçici olduğunu hissettiriyor. Görsel olarak yanyana iki sayfa tek sayfa gibi kullanılmış, aynı anda farklı tarihlerde olup biteni birlikte görmemiz sağlanmış... Bile isteye diyelim, yinelenen tarihler arasında ardışıklık kurulmamış, karakterler her zaman belirginleştirilmemiş vesaire... Otobiyografik unsurlar var ama olmuş ve olmamış olaylar, geçmiş ile gelecek, bireysel hatıralar ile kolektif tarihe daha çok atıfta bulunulmuş. McGuire’in minimalist çizgileri anlatının dünyasını "anonimleştirmiş" ve "soğutmuş"... Filme de uyarlanmış ama onu seyredemedim. En azından senaryo olarak nasıl uyarlandığını görmek isterdim. Çok sevdim diyemem ama ilham verici bir albüm.
Cumartesi, Kasım 30, 2024
Son Okuduklarım 99
![]() |
Lucas'ın Savaşları, Star Wars filminin yapım hikayesini anlatıyor. Ciddi bir emek sarfedilmiş, güzel anlatılmış bir belgesel çizgi roman. Serinin fanlarının bayılarak okuyacağı bir iş çıkartılmış. Çizgiler güzel, devamlılık başarılı, ne yaptığını bilen bir senaryoya sahip, dönemi, o günün ünlüleri iyi resmedilmiş, tempolu anlatılmış... Malum, başarı hikayelerinin "kötü adamları" vardır, burada da yaşlılar ve yapım şirketi olmuş... George Lucas'ın saplantılı ve içe kapanık kişiliğini bilmediğim için epeyce eğlenerek okudum. Çok çalışması, başarısız oldukça saçını ufak ufak kesmesi filan, karısıyla ilişkisi, iş odaklı hayatı, karamsarlığı, sadeleştirmeyi öğrenmesi vs ilginçmiş...Mesleki olarak hikaye ve yapımla ilgili sürtüşmeleri, maliyet kavgalarını bir parça bilip yaşadığımdan dikkatli bir merakla da okudum. Yakınlarda okuduğum en iyi albümlerden biri.
Pazar, Kasım 24, 2024
Son Okuduklarım 98
![]() |
Perşembe, Eylül 26, 2024
Son Okuduklarım 95
![]() |
![]() |
Pazartesi, Ağustos 26, 2024
Son Okuduklarım 94
![]() |
![]() |














.jpg)






-horz.jpg)















