fotoroman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fotoroman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazar, Mayıs 11, 2025

Asılacak Adam

Asılacak Adam, Yılmaz Güney'in yazdığı (ve muhtemelen yönettiği) bir fotoroman. Güney,  kaç tane fotoromanda oynadı bilmiyorum, mutlaka ilgilisi vardır, yorum yazarsa biz de öğreniriz. Bir dönemin çok satar yayınları oldukları için yerli fotoromanları denk düştükçe okuyorum. Güney bile oynamış demek gerekiyor aslında, o ölçüde ilgi görüyor, az buz değil, bir çeyrek asır popüler kalıyorlar... Özel televizyonların ortaya çıkmasıyla unutulup giden yayın türlerinden oluyorlar.

Asılacak Adam, Güney oynadığı için özel bir okuru olmuş olabilir, Adana ve Kürt coğrafyasında ayrı bir ilgi gördüğü tahmin edilebilir. Fotoromanlarla ilgili akademik bir çalışma yapılsa, en azından çıkan yayınları birileri derlese, Asılacak Adam'ın ayrıksı bir örnek olduğunu teslim edecektir. Benzerlerine göre edebi bir dile sahip, sadece göstermek değil "okutmak" isteyen, hatta bazen "gevezeleşmiş" bir metin yazılmış. 

O yılların deyişiyle, kör bir kadınla idam mahkumu trende karşılaşıyorlar ve birbirlerine aşık oluyorlar. Mahkum idam oluyor, kız geçirdiği ameliyatta ölüyor vs, onların yerine arkadaşları, onlarmış gibi "birbirlerine" kavuşuyorlar filan... Klişenin dibi derler ya o ölçüde bayık bir romantizmi var ama okutuyor, fotoromanların vasatlığının üstüne kolayca çıkıyor. Abartılı bir sembolizmi var; tren, hayatın akışını (kaderi) geri dönülemezliği vurgulayan bir yolculuk hissi üretir. Körlük, hakikati bilme-hissetme anlamında bir içgörüdür, idam ise nihai bir son'dur. İki karakterin kısa ama masum aşkı, ölümlerin kaçınılmazlığıyla birleşerek okura yüksek gerilim ve haz veriyor. Aşk, geçici bir süreliğine bir kurtuluş aracı ya da varoluşun anlamı haline geliyor demek istiyorum. E, o fasıl ilginç.

Pazar, Şubat 16, 2025

Kalbim Duracakmış Gibi


Kalbim Duracakmış Gibi'nin ilginç ve popüler hikayelere göre zor bir konusu var. Üniversite öğrencisi bir genç, yaşlı teyzeleriyle yaşayan iki genç kadının evine oda kiracısı olarak giriyor ve haliyle kızların ikisi de ona aşık oluyor. Zor dediğim bu, iki arkadaş hadi olur, melodram klişesidir ama iki kardeş külfetlidir. Bi de aynı evde üç kadın bir erkek, konu komşu ne der Sevim...

Abla daha en baştan delikanlıya göz koyuyor, evlenmek istiyor, küçüğü ise ablasının meylini sineye çekiyor. Esas oğlan ise küçüğe gönlünü kaptırıyor filan. Hikaye açısından bu çatışma yeterli görülmüş, ne anlatmalı bahsi ise fasılasız ve rabıtasız geçiştirilmiş. Oğlumuz, küçük kardeşi kıskandırmak için büyüğüyle nişanlanıyor, sonra "yeter artık çık odamdan" filan diyerek onu kovuyor, o niye oldu, bu niye oldu, çok anlayamıyoruz. Sonra küçük kardeşle evlenmek isteyen ve kabul görmeyen bir başka erkek, bizim kiracıyı gösterip, niyeyse artık, bu çocuk seni seviyor filan diyor, onlar da o gazla sarılıp vuslata eriyorlar. Abla ne oldu bilmiyoruz, olup bitenler yaşlı teyzenin kalbine vurdu mu onu da öğrenemiyoruz... 

Maksadım, kötü bir hikayeyi sarakaya almak değil. Ortada bir vasat var ve bu vasat, çok satıyor. Nesi ilginç gelmiş de satmış veya ilgi görmüş onu merak ederek bakıyorum. Sahneler var, aşkın açığa çıkması, kucaklaşma, birdenbire ortaya çıkan ayrılık, fedakarlık, tereddüt, telaş ve endişe filan... Tek tek bir şeyler. Bu sahneler nasıl yetebilir ki? Yetmiş ama...

Çünkü fotoromanın yayıncısı ve dağıtım şirketi sahibi Hürriyet gazetesi, bu kitapları çok basıyor, her yere dağıtıyor, fiyatı ucuz ve arkasını getiriyor... Arka kapaktaki gelecek sayı duyurusunda Muazzez Tahsin Berkant'tan bir uyarlama yapılacağı yazılmış mesela. Yatırım yapılmış, para harcanmış, devamlılık kurulmuş. Popüler olmak için her zaman iyi hikayeye, ünlü isimlere gerek var diyemem, asıl hayati olan o dağıtım ağının parçası olmak. Orada olursanız, o devamlılıkla popüler olmamanız, satmamanız çok zor. 

Çok izlenen televizyon kanalında prime time saatlerinde dizi olmak gibi... diyemem çünkü daha fazlası. Herhangi bir yayıncı, fotoroman yayımlamak istese, Hürriyet'le dağıtım için anlaşmak zorunda, onun izniyle dağıtım ağına giriyor ve haksız bir rekabetle varolmaya çalışıyor, ne kadar yeterse artık... 

Gazete-dergi tarihimizin en çok satan yayınlarının Simavi kardeşler tarafından çıkartılması tesadüf değil... 

Perşembe, Aralık 19, 2024

Meltem Rüzgarı Gibi


Meltem Rüzgarı Gibi'nin kendi içinde tutarlı ama bağlamın dışına çıkıldığında (hani birine anlatmaya kalktığınızda)  "saçma" olan bir hikaye mantığı var, bakmayın tabii, "pulp" dediğimiz şey tam da buralardan doğar ve gelişir. İnanarak yazanı oluyor, kanarak okuyanı...

Kadir (İnanır) ile Hülya (Darcan) bir sahil kenarında tanışıp kısa sürede (birkaç sayfada) evleniyorlar. E evlilik bu kadar erken olursa, melodram o dengenin bozulacağını müjdeler bize... Hülya'nın takıntısı büyük şehirden kaçmak, oralardan uzakta yaşamak filan... Kadir, işlerini yoluna koymak üzere İstanbul'a gidince melodramın şahane ve pembe dengesi tarumar oluyor. Kadir'in dönüşü gecikince Hülya kocasının peşinden İstanbul'a geliyor ve -buraya dikkat- kendini Hülya'nın kızkardeşi Rüya olarak tanıtıp -biz daha niye demeden- Kadir kardeşimizi baştan çıkarıyor. Öyle ki, Kadir, Hülya'dan boşanacak raddeye geliyor, hislerini anlatmak üzere karısının yanına, aşkın başladığı yere geri gidiyor ve çok şükür ki, pembe düzen yeniden tesis ediliyor. Moda deyişle, olaylar olaylar...

Ne ilginç derseniz, hikayenin kendine inanan zekası ilginç. Yetmişli yılların gündelikliği içinde kadın erkek ilişkileri, flörtözlük ve eğlence hayatına dair romantik yakınlıklar ilginç. Bir de ağdalı büyük laflar tabii... Kadir, Hülya'ya şöyle diyor: " Ev haliyle Hülya, cemiyet haliyle Rüya olmanı istiyorum" Cevap güzel: "Olmaz öyle şey. Ben neysem oyum. Değişemem."

Melodramın zaferi, erkeğin (sevgilinin) kadının istediği yönde değişim geçirmesidir. Kadının fendi.. oluyor yani

Cuma, Haziran 21, 2024

Resimdeki Kadın


Yukarıdaki kitap görseli fotoromanın popüler olduğu günlerden... Hürriyet'in yan yayınlarından olan magazin gazetesi Kelebek'ten çıkan fotoromanlardan biri...Muhtemelen 1977 yılından... Haldun Dormen yazıp yönettiği için aldım. Melodram sanmıştım meğer polisiyeymiş... Üstelik, başroldeki polis komiseri rolünde çizgi romancı olarak hayatı boyunca benzer nitelikte işler üreten Süleyman Turan varmış...


Hikaye ünlü bir mankenin (Sezer Güvenirgil) evinde (yüzü tanınmayacak biçimde yaralanmış bir halde) ölü bulunmasıyla başlıyor, Komiserimiz geliyor ve önce cesedi bulan evin hizmetçisiyle sonra nişanlısı ve yakın bir erkek arkadaşıyla konuşarak "tahkikata" başlıyor. Karşı komşunun aşkına karşılık bulamadığı için kalbi kırılmış delikanlı oğlu da dahil oluyor işin içine...

Dormen, garip bir şey yapmış, tiyatrodan gelme bir alışkanlıkla, bütün hikayeyi, kısa flashbackler dışında evin salonunda geçirmiş. Komiserimiz, cinayeti araştırdıkça, salondaki fotoğrafa aşık oluyor, evden bir türlü gidemiyor, orada sabahlamaya, hafif hafif içmeye dahi başlıyor. İyi anlatılamamış olsa da enteresan...

Derken, kız bir gece ortaya çıkıyor, meğer ölmemiş, meğer ölen bir başka manken arkadaşıymış... Resme aşık olan sarhoş komiserimiz onu kanlı canlı karşısında görünce hayal gördüğünü sanıyor, arkadaşı onu görünce düşüp bayılıyor, hizmetçi fenalaşıyor vs vs...

Dormen, teatral bir sürpriz yapmakla birlikte finali yükseltememiş, olduramamış... Pek de güçlü olmayan bir öldürme motivasyonu olan bir katil çıkartmış ortaya...

Maksadım, onca yıl sonra "pulp" bir işi "eleştirmek" değil, doğal olarak yüksek bir beklentiyle okumadım kitabı... İlginç yönleri olmakla birlikte kaçırılmış bir hikaye olarak ilgimi çektiği için yazdım bunları...

Çarşamba, Eylül 20, 2023

Tamircinin Hayali

Tamircimiz, hikayenin en başından itibaren işinde gücünde biri gibi çıkmıyor karşımıza, zengin olmak isteyen pragmatik biri,  sınıf atlasam da yırtsam derdinde, hal bu olunca masum nişanlısı ve kendi halinde yaşayan çalışma arkadaşları onu kesmiyor. Zengin bir genç kadının arabasını tamir edince "şansı" dönüyor, akordu değiştiriyor, o "halecanlı"  genç kadının da nişanlısı filan var ama o da "önüne geçilemez" biçimde esas oğlana gönlünü kaptırıyor. 

Ah minel aşk diyerek birlikte yaşamaya başlasalar da  bu "günah" önce tamircinin nişanlısını, sonra zengin kızın jantiyom babasını ve en nihayet yine tamircinin  biçare annesinin kalp krizi geçirerek "gitti gider" ölmesine veya yatak döşek hastalanıp ahret yolculuğuna çıkmasına sebep oluyor. Zengin kızın nişanlısı da silahı çekip iki sevgiliyi öldürüyor...Hikâye bu kadar. Yani kapaktaki üç karakter, Allah size uzun ömür versin, ölüler... Hikayemiz tam bir ölüm makinesi! Kimse sağ kalamıyor...

Arada fotoromanların hikaye özetlerini yazıyorum, gırgıra alıyorum filan ama olağanüstüyü arayan yazar iştahı beni çok etkiliyor. Her defasında trajik bir şeylerin aranıp bulunması bana inanılmaz geliyor... Beklenmedik bir ölüm, intihar, ya benimsin ya toprağın cinayetleri, kalp krizleri, aşk acıları, biteviye tekrar eden seni seviyorum nakaratı şu bu... Hepsi hiç hız kesmeden peşisıra kullanılıyor...  Tekrar ediyorum, hikaye değil yazar enteresan...

Ha bir de, tamircinin nişanlısı verem oluyor, galiba hızlı başlayan-ilerleyen (akut) anlamında bir vurgu yapabilmek için hastalıktan tezverem diye bahsediliyor. O adlandırma hoşuma gitti. Gerçi, öldü ölecek denilen genç kadına bir doktor bakıyor ve iyileşiyor diyor, iki sayfa sonra yine "ölüyor". Araya o doktor niye girdi bilemiyoruz. Tezverem'in kandırıkçı bir düzelmesi olmalı...Geçti-geçiyor sanıyorsun, tez elden geçmiyor....canalıpgidiyor...

Salı, Mayıs 16, 2023

Nefret

Hikâye, kahramanımız Ahmet'in telaşlı koşmasıyla başlıyor, niye koştuğunu anlamıyoruz, biri yolda çevirip soruyor, meğer patronu çağırmış... Koşmasa da olurmuş, onu daha sonra anlıyoruz. Yani bir karakter özelliği değilmiş, yetişilecek-kaçırılacak, telaşlanacak bir şey yokmuş, patronu yeni evlendiği karısıyla tanıştıracakmış... Aa yeni gelin, Ahmet'in eski sevgilisi Çiğdem çıkmaz mı ... 

Flaşbeklerle geçmişe gidiyoruz, Ahmet "ya ben ya müzik" diyerek resti çekmiş, sahiden tokadı basıp Çiğdem'den ayrılmış... Ahmet'in koşması gibi Çiğdem'in şarkı söylemesi hikâyeye herhangi bir katkı sağlamıyor, şarkı da söylemiyor zaten. Müziği bırakmayan Çiğdem, Ahmet'in patronuyla evlenmiş filan...Ne ki Ahmet'i görünce bir kalbî depreşme yaşanıyor ve iki eski sevgili gizlice buluşmaya başlıyorlar, tabii ki bu gerilim bize yetmiyor ve patron, hippilerle takılan kızkardeşi Alev'le Ahmet'le evlendirmeye kalkıyor. Çiğdem'in kalbi cızlıyor haliyle...

Hippi demişken, aklınıza geleni biliyorum, Ahmet, bu modern ve dejenere hippileri dövmüştür mutlaka diyeceksiniz, isabet buyurdunuz, e yani illaki diyeceğim... Melodram tarihimiz, garip garip müziklere kıçını kıvıran, sulu sulu hareketler yapan yavşak hipileri ve pipileri güzelce sopalamasıyla meşhurdur, kahramanlığın ve erkekliğin şanındandır. 

Dayak yiyen hipiler, işleri karıştırıyorlar diyeceğim ama her şey zaten karışık, Ahmet ile Çiğdem'i birlikte görünce, önce Alev'e söylüyorlar, sonra kocana söyleriz diye tehdit ediyorlar şu bu...Ahmet, hippileri bi daha dövüyor, sonra patron durumdan haberdar oluyor, karısını pataklıyor, e daha da sonra kızkardeş Alev, abisini, evde ölü buluyor ve polise gitmeyip Ahmet ile buluşuyor, birlikte eve dönüyorlar, bir de ne görsünler, ortada ceset yok, tek gördükleri duvarda kanla yazılmış, "beni karım öldürdü" ihbarı...

Finalde, patronun ölmediği ortaya çıkıyor, karısını öldürüyor, Ahmet de onu öldürüyor, hapse giriyor filan...Kötü anlatılmış bir hikâyeden söz ettim size... 

Anlattığım hikâye, bütün iddiasına rağmen bir fan metni aslında, hisle yazılmış, kanarak seyredilmiş melodramlardan iz bırakan sahneleri yineliyor... Yinelenen sahneler hep yüksek ve bağırtılı... Sezgisel olarak yineliyor zaten. Tahkiye değil sahneler var demek istiyorum...

Çarşamba, Haziran 09, 2021

Ellerin günahı ne?

Ellerin günahı ne? bir aldatma hikayesi, o bakımdan ilginç sayılabilir. Karışık başlıyor, başroldeki Zuhal Aktan, eniştesinin ricasıyla ablasını ikna etmek-barıştırmak amacıyla Ankara'dan İstanbul'a geliyor, evli ve bir çocuk annesi biri, Fikret Hakan'ın annesiyle uçakta tanışmışlar filan... Aaa bir bakıyoruz, enişte ile doktor Fikret de arkadaşmışlar, havaalanında böylece karşılaşıyorlar. 

Bu başlangıç, erkek kardeşiyle yengesinin arasını düzeltmek için Moskova'ya gelen Karanina'yı hatırlattı değil mi?

Fikret, kadına görür görmez çarpılıyor, Zuhal de yok mok dese de, kayıtsız kalamıyor ve gel zaman git zaman, gemileri yakıyorlar. Kadının kocası Ankara'dan geliyor ve daha ilk andan bir tuhaflık olduğunu seziyor ama o saatten sonra sular durulmuyor.

Geçmiş zamanın aldatma hikayeleri mutlaka "mutsuz" biter, önce kadın sonra adam intihar ediyorlar. Yetmişli yılların özgür ruhu, bir aldatma hikayesi anlatmaya yetmiş ama finali başkalaştırmaya... ıhh o kadarına benzin bulamamışlar. Hele iş fotoroman olunca...

Vronski-Karanina'nın trajik hikayesi, bizim melodramımızı çok etkilemiş, hele mesele evli kadının aşkı olunca klişe olarak sayısız kez kullanılmıştır, anlayacağınız Zuhal Aktan da kendini trenin önüne atıyor.

Karışık başlıyor demiştim, kısacık hikayede gereksiz biçimde ne işe yaradıkları anlaşılmayan karakterleri okuyoruz önce... e bir yere varıyor mu, varmıyor...Romanı taklit edince, neresinden sadeleştireceklerini bilememişler diyelim. 

Salı, Ocak 26, 2021

Öldüren Aşk

Sinemacı Baha Gelenbevi'nin ilk fotoroman üreticilerimizden olduğu söylenir. Doğrusu, biliyorum-diyemem, teyit edemem, türe özgü arkeolojik bir ilgim olmadı çünkü... Ama Gelenbevi, bana deneyen-arayan biri gibi gelmiştir hep, yukarıdaki görsel İnci dergisinin arka kapağındaki bir "foto-roman"dan (1952)... 

Gelenbevi, bu fotoromanı kendi çektiği bir filminden mi uyarlamış yoksa bizatihi dergi için özel olarak mı üretmiş yine bilemiyorum, tam bir koleksiyon görmüş değilim, meraklısı arayıp bulabilir, karşılaştırabilir. 

İlginç bulduğum iki noktaya değineyim. Birincisi foto-roman denmiş, yani -tire kullanılmış, sıfat tamlaması gibi düşünülmemiş adlandırmada. İkincisi, konuşma balonu tercih edilmemiş. Anlatım ve diyaloglara kutu içinde birarada yer verilmiş. O yıllarda yayımlanan çizgi romanları tarz olarak izlediklerini gösteriyor bu... 

Cumartesi, Mart 21, 2020

Hatırla Yavrum


Senaryosunu kim yazmış bilmiyorum, fikir ve iddia olarak ilginç çünkü, ne yazık ki tek bir isim belirtilmemiş... Belirtilmediği için acaba diyorsun "çalıntı" mı?

Hikaye şöyle, Hale (Soygazi), yakın arkadaşı Oya (Uraz) ile tatile çıkıyor, anlıyoruz ki, Hale yakın bir geçmişte büyük bir kaza geçirmiş... ve sonradan ortaya çıkıyor ki hafızasını yitirmiş...

 
Eşzamanlı olarak, hafif bir muammayla iki erkek ortaya çıkıyor... Biri, kazadan önceki sevgilisi; diğeri, kazadan önce evlendiklerini söyleyen kocası (ve doktoru)... Hale, hatırlayamadıkça aşkın önüne engeller çıkıyor... Hatırlama-unutma bahsi, iyi kurulsa, sıkı bir muamma çıkarmış ama... hikaye ana karakterlerle değil, Oya sayesinde ilerliyor...hızlanıyor, yavaşlaması gereken yerleri iyi seçememiş filan...mutlu sonla bitiyor. 

Bu arada Oya Uraz'ı hiç bilmiyordum, ilginç bir yüzü ve fiziği varmış... 

Pazartesi, Mart 09, 2020

Asker Oldum Piyade


Akad ismi nedeniyle aldım kitabı... Fotoroman üretimlerimizi düşünürsek ortalamanın üzerinde bir iş çıkarıldığını en baştan söylemek gerekiyor. Sahne seçim ve tasarımları kalbırüstü olmuş. Akad'ın bir "kamera gözü" olduğu hemen anlaşılıyor. Diğer yandan, niye bu işe girmiş insan merak ediyor, ilk akla gelen "ekmek parası" ve "hayat mücadelesi" elbette ama... Yetmişli yıllarda aranan, rağbet ve itibar gören bir isim...Nasıl ikna edilmiş acaba... Akad olduğu için işin içine Müşfik Kenter de girmiş...ve sonra diğer tiyatrocular...

Asker Oldum Piyade, bir köy hikayesi olarak nitelenebilir... Kırık bir kavuşamama hikayesi anlatılmış, tabii ki baştan ayağa klişe... Esas oğlan, sevdiği kızı bırakıp askere gidiyor, bunu fırsat bilen Ağa, kıza tecavüz edip onunla evleniyor. Müşfik Kenter askerden dönüp de durumu öğrenince  meseleyi tam da anlamadan kahrederek  terki diyar ediyor.

Epey yıl sonra bakıyoruz ki, o tecavüzden olan oğul büyümüş, delikanlı olmuş, Suna Keskin kendini oğluna adayarak yaşamaya bakmış... Ağa, İstanbul'a gittiğinde pavyonda çalışan bir artistin tuzağına düşüp, kumardı hovardalıktı derken  çiftliği satmak zorunda kalıyor...

Çiftliğin yeni sahibiyse seneler önce kaybolup giden Kenter çıkıyor. Suna Keskin'de gözü olan kahya Aydemir Akbaş, o eski münasebeti fark ederek İstanbul'a gidiyor, olup biteni tek tek anlatarak ağasını azmettirecek ölçüde dolduruyor... Gaza gelen KötüAdam Müşfik'i öldürmek isterken kendi oğlunu vuruyor vs...

Final "yok ya! daha çocuğumuz olur" filan diyerek Müşfik ile Suna'nın mutlu sonu olarak nihayetleniyor...

Melodramın şaşmaz kurallarından biri, esas kızın bir başkasıyla cinsel ilişkiye girememesi... böyle bir şey olursa illa iki ölüm oluyor, erkek failden başka ya çocuk ya da kadın hikayeden ölerek ayrılıyor.

Askere giden Müşfik Kenter'in bıyıklarının kesilmemesi, bütün askerlik sahnelerinin hapisaneyi andıran (!) bir koğuşta geçmesi, hoşuma giden tuhaflıklar...

Perşembe, Mart 05, 2020

Köprü Altı Çocukları


Bir süredir, nerden kapıldım bilmiyorum, fotoroman okumaya başladım. Arada oluyor, bir şeylere takıyor, sürükleniyorum. Yukarıda kapak görselini paylaştığım Köprü Altı Çocukları, eskiden vıcık vıcık melodram derlerdi, hah işte onlardan bir tanesi, tek kelimeyle şahane bir şey...

Köprüaltı çocuğu diye, şimdilerde kullanılmıyor ama eskiden başıboş, evsiz barksız, suça meyilli gariban çocuklara denirdi, köprü altında yatıp kalktıkları düşünülürdü... Muhtemelen İstanbul'dan
(Galata'dan) dilimize sirayet ederek yaygınlık kazanmıştı. Sonradan "Sokak Çocukları" denmeye başladı, Köprüaltı deyişi handiyse unutuldu...

Fotoromanın ismi bu olunca tahmin etmiş olmalısınız, sokağa düşmüş, bahtsız-şanssız biri erkek diğeri kız çocuğunun hikayesi anlatılıyor. İkisi de babalarının öldüğünü (artık nasılsa) bilmiyorlarmış, okurla birlikte öğreniyorlar.

Erol, annesine "Benim babam nerde?" diye sorduğunda bir iki sayfa içinde ölecek olan çamaşırcı annesi mantıklı bir cevap veriyor, bayıldım :" "Yavrum, baban olsaydı çamaşır yıkıyarak yaşarmıydık?". Erol, elini kalbinin üstünde tutarak "Yoksa, yoksa babam öldümü anne?" dediğinde (sahiden) cerbezeli bir başa dönmesi geçiyorum.

Hikayenin diğer kısmında Sibel var, onun da perperişan annesi işsiz... Bir eve hizmetçi oluyor, patron sulanıyor, sonra üzüntüyle sahilde şarkı söylerken kendisini duyan (ve sesini beğenen, müşfik) bir pavyon sahibinden iş teklifi alıyor ama Sibel'i duymasından korkarak kızını yatılı okula veriyor.


Gözleri dolarak kızına niyetini açıkladığı sahne pek güzel: "Kızım yatılı okula yatman lazım" diyor, Sibel de garibim, yatılı okula yatmaya gidiyor. Gel gör ki, sınıftaki kötü kalpli bir başka kız (nalet olsun ona) gerçeği tıslıyıveriyor, "anan kötü yola düşmüş" manasında bir şeyler geveliyor. Sibel bu iftirayla yaşayamam diyerek pavyona gidiyor ve annesini şarkı söylerken görüyor. Bu eşsiz sahneyi aşağıdaki görselde paylaştım, arz ederim...

Siz de takdir edersiniz ki, Sibel yedi sekiz yaşında bir sabi, kolay ve katlanılır bir şey değil, resmen şarkı söylüyor annesi, bu dehşetli sahnenin ardından doğal olarak sokaklara düşüyor ve daha evvel Erol'u bir örümcek gibi tuzağına düşüren haysiyetsiz bir pislikle, Sansar Nuri ile karşılaşıyor...


Ve Sansar Nuri, elinde Sibel'le köprü altına çıkageliyor... Neyse ki Erol, ileride mert bir delikanlı olacak bir çocuk, Sibel'i hemmen sahipleniyor ve te polise neyim giderek hikayeyi mutlu sona bağlıyor.

Böyle bir hikaye ancak inanarak anlatılabilir, üreticileri benim parodi olarak gördüğüm ayrıntıların farkında bile değillerdir, hep söylüyorum, Dünyayı Kurtaran Adam'ın "remake" yapılması mümkün değildir...

Salı, Şubat 25, 2020

Kuyucaklı Yusuf ve Acı Aşk


Fotoromanı Sabahattin Ali'den yapılan bir uyarlama olduğu için aldım, hangi eseri filan derken bir baktım meğer Kuyucaklı Yusuf'muş...

Bugünden bakınca neden Kuyucaklı Yusuf ismini kullanmadıkları anlaşılmayabilir. Görünen o ki, Acı Aşk ismi fotoromanların melodramatik mantığına daha uygun bulunmuş... Sene 1978, o tarihte Sabahattin Ali pek bilinmiyor, yoksa Hürriyet'in çıkardığı bir fotoromanın popüler itibarı olan bir eseri öyle kolayca es geçmesi mümkün değil. Örneğin Yaşar Kemal söz konusu olduğunda yazarın ismini hemen öne çıkartıyorlardı.

Siyaseten geri durduklarını sanmıyorum, kostüme bir iş, başka işlere nazaran masraflı olduğu da aşikar. Bir etkisi olsaydı daha çok satabilmek-harcanan parayı çıkartmak adına mutlaka öne çıkartırlardı. Galiba diyorum, Sabahattin Ali... ancak seksenli yıllarda Sezen Aksu şarkılarıyla daha çok bilinir oldu, başka türden bir bilinirlik kazandı...

Bugün, memleketin en çok satan yazarlarından biri olmasıysa kolay açıklanabilir bir şey değil. Hak edip etmemesiyle ilgili bir yorum yapmıyorum, neye denk düştü, hangi hislere tercüman oldu da son on yıldır çok satar oldu sorusunun cevabını bence kimse bilmiyor...

Kuyucaklı Yusuf'un fotoroman uyarlaması da varmış diyelim ve "geçelim"

Cumartesi, Ocak 18, 2020

Grev


Fotoromanlar bir dönemin en popüler yayınlarıydı, öncesi de var ama matbaa teknolojilerinin değiştiği 1960'larda ilk önemli çıkışlarını yaptılar. İlk kez o yıllarda ülkenin en çok satar yayınları oldular. Benim hatırladığım örneğin Hayat Resimli Roman yüzbinin üzerinde satıyordu. Yetmişli yıllarda çıkan cep fotoroman serileri de daima yüksek satışlarda seyretti. Kadın okura yönelik ilginç ve incelenmesi gereken bir başarı kazanmışlardı. Seksenli yıllarda Yeşilçam'ın düşüşüyle birlikte büyük gazeteler ünlü oyuncularla, hiç de fena olmayan bütçelerle fotoroman yayımlamaya başladılar filan...Kayboluşları televizyon kanallarının artmasıyla oldu, eğlence değerleri kalmamıştı... Kadın okura yönelik "Beyaz diziler" de o yıllarda gaiplere karışmıştı, tesadüf bir denk düşme değildi. Ha, diğer yandan fotoğraf az bulunur bir şeydi, ucuzladıkça, tür de cazibesini yitirdi.

Fotoroman okuyucusu olmadım, görmemek veya karşılaşmamak imkansızdı ama çok az okuduğumu, hayatımda (rağbet gördüğü zamanlarda) tek bir sayı satın almadığımı itiraf edeyim.

Yıllar sonra, akademik bir merakla yeniden baktım elbet...Popüler kültür tarihimizde, bir çeyrek asır çok etkili oldu fotoromanlar. Bir "tür" popüler olduğunda onu kontrol ve tanzim etmeye, evirip çevirmeye yönelik bir iştah ve azim zuhur ediyor, işte o benim ilgimi çekiyor. O yıllarda sağcısı, solcusu,esnafı, sanatkarı fotoroman çektiler. Ne bileyim, Bugün gazetesini açtığınızda anti komünist ve İslamcı bir fotoroman görebiliyordunuz veya Okey'e baktığınızda erotik bir başkasını...Oynamayan veya çekmeyen yok gibiydi.

Yukarıda kapağını gördüğünüz Grev, 1978'de cep boyutunda çıkmış bir dergi/kitap. Fotoromanın yönetmeni Muharrem Gürses... İsmini görünce duraladım zaten... Bence MG'nin benzeri olmayan bir melodram "gözü" vardır, Arap filmleri etkisi, mutlaka ağlatma arzusu ve ne anlatırsa anlatsın, tahkiyenin belli yerlerinde bir kanırtma refleksi...Hepsinden derlenmiş bir garip içgüdü... Finalde ölümleri sever ama araya da illa ki yürek parçalayan bir başka ölüm daha katar. Doğumda anne ölmüştür, iyi kalpli birisi öldürülür, çocuklar sokağa düşer, sevenler kavuşamaz, engeller bir türlü bitmez filan...

Grev, haliyle diyelim, Gürses'in etkisiyle melodramatik vurgularla dolu... Doğrusu ajit prop bir anlatı bekliyordum, MG olunca beklediğim gibi çıkmadı, aralıklarla hatra gelen bir siyaset ve mücadele fikri olsa da ortaya başka bir şey çıkmış, final şöyle bitiyor örneğin...


Esas kız, sevmediği zengin bir çocukla evlenmek üzere ama bir yandan da sevdiği işçi gençten haber bekliyor... İşçinin beklediği ise patronla yapılan sözleşme görüşmelerinin sonuçlanması... İşte, o sonuçlanırsa grev bitecek... Maaşlar artacak, koşullar değişecek vs... Grev bitince çocuk evlenmek üzere olan sevdiği kızın yanına koşacak... Kızın evlenmesine gerek kalmayacak, mutlu mesut kaçacaklar... MG, kamerasını bir fabrika önüne bir düğün evine çeviriyor. Grev bitse de gelin kızımız, gerdek ile grev arasındaki gerilime  daha fazla dayanamıyor, melodramın hakkını vererek, bileklerini kesip intihar ediyor. İşçi Erol, müjdeyi vermeye geldiğinde sevdiği kadının cesediyle karşılaşıyor, intihar etmiş genç gelini kucağına alıp evden çıkarıyor... "Grev bir kurban daha aldı" filan diyor...

Nereye varmak istenmiş, mesaj neymiş, o fasıl karışık...


Gürses, geçmişte ne anlatıyorsa, nasıl biliyorsa öyle anlatmayı sürdürmüş...Kavuşamayan aşıklar fikrini yinelemek için bu kerre işin içine Grev meselesini katmış... Sene 1978, her yerde grevler, hak arama tartışmaları var, ticari olarak faydalanmak istemişler... Kapak zaten bunu anlatıyor.

Yine de ilginç diyelim.
Related Posts with Thumbnails