Pazar, Haziran 30, 2024

Anneaa


Kırklı yıllardan bir kapak, kapakta çocuklarıyla bir anne. Derginin adıyla birlikte düşününce, e bu dergi, devletin bir yayını olunca, hayal edilenin bir Türk annesi olduğu anlaşılıyor. O niyetle resmedilmiş. Annemiz yaşları birbirine yakın iki çocuğunu  maşallah neşe içinde omuzlarında taşıyor veya onların neşesiyle gücüne güç katılarak coşuyor.

Gülme ve neşe meselesi, oldum olası ilgimi çeker. Kadın niye güleç resmedilmiş onu düşünüyorum. İnönü döneminde kadınlar afişlerde-siyasi uygulamalarda annelik görevine  indirgeniyor aslında, ilk dönemin özgür, mağrur, vakur ve meydan okuyan genç kadını daha muhafazakar bir tonda revize ediliyor, o kadın, daha kadınsı bir anne oluyor ve eve dönüyor.

Malumunuz otuzlu yıllarda Alman gürbüzlüğünden etkilenerek, o erkek savaşçıları yetiştirecek dirayetli, sert, hafif testeron olmasında beis görülmeyen bir kadın hayal edilir. Kırklı yıllarda ise biçki dikiş yapan, "ensdidülü" kadına rağbet edildi demek istiyorum. 

Soruya dönersek, kadın neden gülüyor, çocuklarıyla olduğu için elbet...Vakur, vakur olduğu için gülmemeyi tercih eden kadından başka bir ruh haline  geçilmesi, neşeyi seven biri olarak bana iyi geliyor...Yoksa bakmayın, her iki örnekte de kadın ve kadın bedenine dayanarak siyaset ve ahlak tartışması yapılıyor, çok değişmiyor yani. 

Meraklısı için ilüstrasyonu Ferit Apa çizmiş, daha çok matbaacılıkla uğraşmış akıllı bir sanatçıydı, az ürettiği için üzülmemiz gerekenlerden.

Cumartesi, Haziran 29, 2024

Rezilyans


Denk gelince paylaşayım istedim, "resilience" sözcüğü, dilimizde rezilyans olarak kullanılır olmuş, gugıllayınca daha iyi anlıyorsunuz yaygınlaşmış da... Resilience, psikolojide koşullara uyum sağlayabilme, krizlerle baş edebilme, kriz öncesine hızla dönebilme mahareti sayılıyor. Arada yazarım, "ipek gibi yumuşak, ipek gibi sağlam ol" gibi bir şey aslına bakarsanız. 

Geniş anlamıyla tıpçıların kendi aralarında kullandıkları sözcükler ve tanımlamalar var, haliyle bir kısmı gündelik dile de sirayet ediyor... Veya bir sözcüğü gündelik dildeki anlamın dışında bir durumu açıklamak için kullanıyorlar. 

Karşılaştığım bir iki örnek var, yoğun bakımda yatan bir hastanın yaşadığı bir hareketlilik haline-öfke patlamasına "ajitasyon" demişlerdi, bilmiyordum, ilgimi çekmişti...Veya ağrı kesici demiyor, "analjezik" diyebiliyorlar. Eksiklik anlamında "defekt" demeyi tercih edebiliyorlar. Bir doktor "fatal bir yara değil" demişti, ölümcül değil demek istiyormuş.

Neden resilience sözcüğüne bir karşılık bulamamışlar ve okunuş biçimiyle dilimize aktarmışlar insan merak ediyor, psikoloji ve psikiyatri, entelektüel bir uğraş olarak sosyal bilimlere, edebiyat ve sanata, cerrahlardan çok daha yakındır halbuki...Bir karşılık aradılar mı bilemiyorum ama  "rezil" ile başlayınca insana tuhaf geliyor.

Cuma, Haziran 28, 2024

Duymak istiyorum


Benim etrafımda var, sizin de vardır... Hemen her şeyi aktüel haberlere-gelişmelere göre yaşayan birilerinden söz ediyorum... Son dakika manyaklığı mı demeli, tam adını bilemiyorum,  herhangi bir "önemli" gelişmeyi bir an evvel-süratle duyurmak isteyen yüzbinlerce internet kullanıcısıyla birlikte yaşıyoruz... 

Gazetecilik, aktüel haber mantığı üzerine kuruludur, insanlar gazeteyi gündemi öğrenmek ve ıskalamamak için satın alır. Manşet en önemli haberdir. En çok konuşulan ve konuşulması istenen-beklenen haber, ilk sayfadan çarpıcı bir cümleyle ve büyük harflerle öne çıkartılır.

Hepimiz o en önemli haberin bağımlısıyızdır... Televizyonlarda son dakika uyarısıyla paylaşılan alt yazıya ya da yayın akışı kesilip duyurulan habere büyük bir dikkat kesiliriz. 

O sebeple "son dakika" gelişmesini paylaşan internet kullanıcılarının " o manşeti atmak", günün moda deyişiyle neden "trafik çekmek" istediklerini görebiliyorum, anlamıyor değilim. 

Ne ki, vardıkları yerin farkında olmamalarını aptalca buluyorum. Dezenformasyon çağındayız, yalanın komikleştirildiği, ilgi çekmek için taklalar aşıldığı, ölmeyenlerin öldürüldüğü, konuşmayanların konuşturulduğu, enformasyonun çarpıtıldığı bir zamanda, hadi biraz abartayım içinde yaşadığımız "freak show"da,  insanlar gelen bilgiyi olduğu gibi aktarmanın saçmalığını göremiyor olamazlar. 

Hatırlayanlar olacaktır, Münir Özkul kim bilir kaç kere "öldürüldü" sosyal medyada, en son da Chomsky...

Sorsanız herkes bu durumdan şikayetçi... Sahte ve kandırıkçı haber başlıklarını, uydurma ve tek bir yeni şey söylemeyen, gelir elde etmek için istiflenmiş içerikleri eleştirip duruyoruz. 

Bir kullanıcı olarak sosyal medyanın içinde nerede durduğumuz, nasıl bir "dünya" izlediğimiz unutuluyor sanki... Yapay zeka ve algoritma bizim adımıza - bize özgü trendytopicler listeliyor ve karşımıza çıkarıyor, kişisel beğeni ve ilgilerimize göre bizi benzer nitelikte örüntülere yönlendiriyor. Duymak ve görmek istediklerimizi görüyoruz, okuyoruz, benzer sorunlara benzer tepkiler verenlerle karşılaşıyoruz. Haliyle bu çokluğu, sahici bir çokluk sanarak o abartıya eşlik ediyoruz ve hatta çokluğu çoğaltıyoruz. 

Faili ve mağduru olduğu bir sistemin içinde, aktaranları ciddiye almamayı, onları gözardı etmeyi, tekrar eden enformasyona şüpheyle yaklaşmayı öğrenebilecek miyiz emin değilim. Mesele, pek çok insanın Chomsky'nin öldüğünü sanması değil, onun öldüğü haberini paylaşırken, gerçekten onun ölüp ölmemesiyle ilgilenmemesi. 

Perşembe, Haziran 27, 2024

Aşk dediğin laftır derler



Kenar mahallelerden birinde büyüdüm, üzerinden seneler geçti; insan, insanın muallimi olmaya teşnedir, bir abimiz, biz çocuklara şöyle demişti, sigarasını somurarak: “Aşkını anlatan yavşaktır.” Çocuksun, dinliyorsun. Anlatmak istediği, kadının illa ki korunup kollanmasıydı. Erkek, çapkın sayılır, maşuk olur ama iş sevdiceğine gelince ve olur ya vuslata erilmezse, kadın "hoppa" sayılırdı. Delikanlı adam bile isteye susacaktı. William Blake’in dizelerinde geçer; “aşkını anlatmaya yeltenme sakın/ Ancak söylenmemiş aşklar aşktır!” Mahalleli abimizle Blake, aynı racon havasını teneffüs etmiş olabilir mi? Bilerek abartıyorum ama aşkı sevgiyi korumak için sessiz kalmak, nazardan, gıybetten uzak tutmak hiç de önemsiz değildir. Aşkın gösteriye dönüşmesi, ele güne duyurulması, sevgililerin reçel gibi birbirine akması, ilişkilerini göz önünde yaşaması bana da oldum olası garip gelir. Büyüsü kaçar, kokusu çıkar, çabucak bozulur hissiyle bakarım gördüklerime. Ne desek boş, aşk bu kadar konuşulunca, bu denli yazılıp çizilince pozu ve palavrası, edebiyatı ve temaşası hiç eksilmiyor. Herkesin fikri olduğu konularda hemfikir olmak kolay değildir, ondan galiba. Ana akım hikayeler mutlu sonlarla sarmaş dolaşken, gişeye ve çoksatarlığa muhalefet edenler mutsuz aşkları resmediyorlar filan.

Çizgi romanlar çocuksu saflıklarıyla aşk-meşk işlerine oldum olası mesafeli dururlar. Çocuk okurların, büyüdükten sonra, var mı yok mu belli olmayan çizgili aşkları sarkastik bir abartıyla esprileştirmesi sizi aldatmasın. Çizgi roman kahramanları dünyayı kurtarmakla uğraştıkları için öyle “kızsal şeylerle” hakkını vererek ilgilenemezler. Bizimkisi gibi ergen zekalı ve underground eğilimli çizgi roman ekolleri ise aşktan çok cinselliği konuşur, kadın hayranları olan erkekleri kahramanlaştırırlar. Karaoğlan’la sevişince perperişan(!) olan kadını niteleyen tek bir cümle sanıyorum ne demek istediğimi anlatacaktır: “Haşad olmuştu kadıncağız.” Grafik roman ise yine ayrı bir merhale. Muktedir erkekleri, frapan bir erotizmi ya da piyasa romantizmini öteledikleri için aşkı da farklı anlatmak istiyorlar haliyle. Gerçekçi, mesafeli, daha minimal ve muğlak hikayelerle uğraşıyorlar. Çizgi romanların süper kahramanları, olağanüstü yaratıkları, kıyametlerle dolu tahkiyelerine hiç bulaşmadan sıradan olanın gücüne yoğunlaşmalarından söz ediyorum. Manuele Fior’un Batı Avrupa’da hatırı sayılır ölçüde rağbet gören kült çalışması, Saniyede Beş Bin Kilometre (Cinq mille kilomètres par seconde, 2010) adıyla Türkçede de yayımlandı yakın bir zaman önce. Söze aşktan girmemin sebebi de o.

Fior, zamana yenilmiş bir ergen aşkını anlatıyor bize. Pek çok ilk aşk hikayesi gibi yarım kalmış, farklı yollara savrulmuş, başka hayatlar yaşamış bir çifti resmediyor. İlk karşılaşmalarına gidiyoruz önce. Kız (Lucy), apartmana yeni taşınan komşu teyzenin kızı. Oğlan (Piero), kızlarla arası iyi olan yakışıklı yakın arkadaşıyla (Nicola) birlikte dikizliyor onu. Nicola cıvıltılı, göz alıcı, neşe dolu biri. Piero ise akıllı uslu iyi bir öğrenci; yaşadıkları taşra beldesinden kopup iyi bir üniversiteye gideceği, itibarlı bir meslek sahibi olacağı aşikar. Nicola, onu kızla konuşması için gaza getiriyor. İki arkadaş birbirlerini tamamlasalar da aralarında gizli bir rekabet var kıza karşı. İki erkek bir kız, sahil kasabası, taşra yeknesaklığı… Fior, nostaljik ve buruk bir tadı olan klişelerle dolu tipik bir gençlik hikayesi anlatacak sanırken pıt diye direksiyonu başka tarafa büküyor. Fior, klişeleri biliyor ama yinelemek gibi bir niyeti yok.

Birlikte yaşama hayali kurulan bütün ilişkiler, özellikle birlikte büyürken öğrenilen aşklar, nihayete ermezse ki genellikle ermez, gün gelir hatırlanır. Taraflar, birlikte nasıl bir hayat yaşardık diye merak eder, mutlaka gizli saklı bir araya gelerek şimdiki hayatlarıyla kıyaslama yaparlar. Fior, finali o safhayla yapıyor, o tatlı kızla oğlanı, yirmi yıl sonra bir masaya oturtuyor. İlk karşılaştıkları beldede bir akşam yemeğinde buluşuyorlar. Şişmanlamış, yaşlanmışlar, tazelik ve enerjilerini yitirmişler. Başka insanlar olmuşlar aslında, tarihin bir anında yolları kesişmiş ve tam o zamanda, hayat donmuş gibi o günleri tekrar ve tekrar konuşmak istemişler. “Eski defterleri konuşmayalım,” deseler de küçük büyük itiraflar, hayıflanmalar, iltifatlar, arsızlıklar, merak ve sakınmalar yaşanıyor aralarında. Başarılı sahneler, iyi seçilmiş diyaloglar okuyoruz hep. Saniyede Beş Bin Kilometre, kendini anlatma biçimi, yumuşaklığı ve zekasıyla az bulunur nitelikte güzel bir hikaye.

Fior, 1975 doğumlu, Fransa’da yaşayan bir İtalyan çizgi romancı. Venedik’te mimarlık eğitimi alıyor ve çizgi romana Berlin’de başlıyor. The New Yorker’dan Le Monde’a kadar pek çok yerde eş zamanlı olarak illüstrasyonları yayımlanıyor. İlk dönemlerinde bir başka İtalyan çizeri, Mattotti’yi andıran bir çizgisi, kare istiflerinde arka planı önemsemeyen, “olduğu gibi” göstermeyen akışkan bir çini kullanımı vardı. Son çalışmalarında mimarlığını hissettirir oldu. Senaryoya göre düşünen-biçim değiştiren bir tarza sahip. Bu albümde suluboya-ekolin kullanarak bir yumuşaklık katmak istemiş. Hikayenin insancıllığını pekiştiren bir tercihte bulunmuş. Lucy ve Piero ya da aşkın kendisi hayatın rüzgarına nasıl kapılıp gidiyorsa, renkler ve konturlar flu, eskizvari ve hatta ıslak gibi duruyorlar. Arada ışıldıyor, bazen de finaldeki gibi mor bir karanlığa gömülüyorlar. Saniyede Beş Bin Kilometre, kaçırılmaması gereken bir grafik roman, abartmıyorum.

Sabit Fikir, Nisan 2018.

Salı, Haziran 25, 2024

Dünyaya açılan operatör

Üstünden çok zaman geçti, 2008 yılında Frankfurt Kitap Fuarı'nda çizgili sanatlarımızla ilgili bir sergi ve çeşitli etkinlikler düzenlemiştik. Fuar, genel olarak bir telif pazarı olduğu için, sergiyi ve etkinlikleri izleyen yabancı yayıncılar, ilgilendikleri çizerlerimizle ilgili benimle konuşuyorlardı. 

O konuşmalardan birinde, İskandinav kökenli bir iletişim ve operatör şirketi, bizdeki Turkcell gibi bir firma diye tarif edeyim,  çalışmalarından örnekler gördükleri Erdil Yaşaroğlu ile irtibat kurmak istedi. Onunla iş yapmak-çalışmak, koşullarını öğrenmek istiyorlardı. Erdil de fuardaydı, kolaylık oldu, aralarında konuştular, nereye vardı, nasıl sonuçlandı bilmiyorum ama "kitap" dışında bir mantık ve arayışla bir şey isteyen birileriyle karşılaşmak ilgimi çekmişti.

Arada merak edilir, bu kadar çizerimiz var, hele Gırgır döneminde yaşadığımız altın çağı hesap ederek sorulurdu, neden yurt dışına açılamıyoruz, neden işlerimiz dışarıda da yayımlanamıyor diye... Geçmişte bir cevap verirdim, Frankfurt'ta pek çok yabancı yayıncı ile konuştuğum için daha doğrudan bir fikrim-deneyimim oldu... 

Yabancıların hikayelerini çizebileceğimizi, buna karşın kendi hikayelerimizin ve anlatma tarzımızın talep görmeyeceğini biliyordum. Gurbetçilerin bizim hikayelerimize özel bir ilgi göstereceği sanılıyor, ne yazık ki bu bir yanılsama... Önemli olan networke girebilmek... Eserin yayınlandığı ülkenin anaakımında bir şeye denk düşmesi gerekiyor. Gurbetçiler de o anaakımla beğenilerini geliştiriyorlar zaten...Yayıncılar öncelikle kendi piyasalarını ve beğenileri akıllarında tutuyorlar. 

Bizde çok beğenilen bir işin dışarıda tutmasını beklemek bir yanılgı o yüzden... Hele popüler mizah, bize benzemek durumunda olan bir mecra...Neye neden güldüğümüzü bile anlamıyorlar, biz de onları anlamıyoruz.

Diğer yandan Erdil Yaşaroğlu ve Selçuk Erdem gibi isimlerin mizahı, zaten çok da "yerli" değildi ve global mizaha yakın duran işlerdi. Fuara giderken "kimler ilgi çekecek?" diye bana sorulunca iki isimden bu tonda bahsediyordum. Oraya gidince yabancı yayınların kendi piyasalarına yakın olanı daha çok aradıklarını görüyorsunuz...

Türkiye'de döndükten sonra Selçuk Erdem de Turkcell ile çalışmaya başladı, onlar için üretim yapması, kuşkusuz tesadüf değildi. Global popüler kültürün seçimleri ve beğeni kıstasları da benzeşiyordu. Biri Erdil'i diğeri Selçuk Erdem'i yok yere seçmiyordu. 

Yukarıdaki görsel, Erdem'in çizdiği hazır kartları biriktiren bir koleksiyoncuya ait...

Pazartesi, Haziran 24, 2024

Kaçış

Yaptığım iş nedeniyle eve kapanmam-dış dünyadan uzaklaşmam gerekiyor, başka türlü iş bitmiyor çünkü, uzun ve tempolu çalışmalar olunca, herhangi bir dağılmayı, odak sapmasını kaldırmıyor yaptığım işler demek daha doğru... Buna "saplantılı" kişiliğimi, şu işi bitireyim de hayatımdan çıksın-rahatlayayım takıntımı da ekleyeyim... 

Hal bu olunca, iş bitene kadar çok az sayıda insan görüyor-sosyal hayata sahiden çok az karışıyorum. Yakınmak gibi anlaşılmasın, bir hayat tercihi olarak bunu bile isteye "yaşıyorum". 

Yaşıyorum dedim, yaşlanıyorum da... Eskiden aynı anda birkaç işi birden sürdürür, bunu çok insanlı-çok etkileşimli sürdürürdüm, artık istemiyor ve galiba yapamıyorum.

İç dökme gibi oldu ama derdim o değil, yeni gelişen ve yoğunlaşan bir alışkanlığımdan söz edeceğim... İş bittiği zaman, genellikle bir bölüm senaryosunu ve sezon yazımını bitirdiğimde yapar oldum bunu... Rahatlamak, aklımı başka bir tarafa evriltmek beni ferahlatıyor, oksijen almak gibi hatta...

İş bittiğinde beni tanımayan ve esasen çevremden olmayan birileriyle konuşuyorum... Aralıklarla sosyal medyadan birileriyle yazıştığım filan da oldu ama sonradan fark ettim ki, dolaylı bir iletişim olması beni kesmiyor ve daha önemlisi, beni tanımayan biri olması çok daha iyi geliyor bana... 

İş konuşmak, dizilerden filmlerden konuşmak filan istemiyorum çünkü... Bir "yazar", bir "akademisyen" ya da bir "senarist" olarak beni bilmeyen birileriyle muhabbet etmek, yaptığım işlerle ilgilenmeyen ve önemsemeyen bambaşka birileriyle lakırdı çevirmek baktım ki beni rahatlatıyor... 

Kulağa tuhaf gelebilir ama evime dönmeden-yeniden çalışmaya başlamadan önce "başkalarıyla" konuşmak-tanışmak-karşılaşmak istiyorum, üstelik bunu uzun dostluklara çevirmek gibi bir niyetle de yapmıyorum, bir aylak gibi geziniyorum, bir voyör gibi izliyorum, bir yolcu gibi laf açıp-kısa kesip yoluma devam ediyorum... 

Hayatımın bir döneminde yapabilirsem eğer, tüm ülkeyi özellikle taşrayı gezeceğim, yollara-uzak şehirlere, dağ başlarına, kenarlara gideceğim...Galiba diyorum bunu yapacak vakti ve enerjiyi bulamayıp, onun hayaliyle yaşadığımdan... şehrin kenarlarıyla yetiniyorum.

Pazar, Haziran 23, 2024

Kafka’ya Gri Yakışır


-->Kafka, sözcük seçimleri, oyunbaz cümleleri ve farklı göndermeleri nedeniyle çevirmenleri her zaman zorlamıştır. Die Verwandlung adlı kısa romanı, tercüme edildiği her dilde küçük ya da büyük bir tartışma yaratmıştır örneğin. Türkçede Değişim ya da Dönüşüm adıyla yayınlandığını hatırlatırım. Bir tür başkalaşmadan söz edildiği için ‘dönüşüm’ daha uygun görünüyor ama farklı adlandırmalar yapılmış. Yakınlarda aynı romanın Dönüşüm adıyla bir çizgi roman uyarlaması çıktı (Yurt Yayınları, 2010), İngilizceden çevrildiğinden, alt başlık olarak The Metamorphosis yazılmış. Türkçede başkalaşım anlamında kullanılıyor metamorfoz.

Romanın ilk cümlesinde geçen ‘ungeziefer’ sözcüğünün çevirisi de tartışmalıdır. Kafka, bir haşereden belki bir böcekten söz ediyor ama insekt dememiş özellikle. İğrenilen, uzak durulan, insanı rahatsız eden bir ‘şeyle’ okuru baş başa bırakıyor. Türkçe çevirilerde böcek denilmiş genellikle, bunu eksik bulan ve uzun uzadıya tartışan çevirmenler vardır. Çizgi roman uyarlamasının böylesi bir sorunu yok. Çünkü Gregor Samsa’nın sıkıntılı rüyasından uyandığında neye dönüştüğü zaten ‘gösteriliyor’. Zırh gibi sert sırtı, boğum boğum karnı olan şeyi, uyarlamayı yapan çizer Peter Kuper’in tahayyülüyle görüyoruz. Bir hamamböceği mi? Evet, olabilir.

Çocukluğumda, yetmişli yılların TRT günlerinde, hafızamda yer eden bir tartışma programı izlemiştim. Tartışmacılardan biri, beni düşündüren ve yıllarca aklımda cevap yetiştirdiğim bir iddia öne sürmüştü. Çizgi roman çocukların hayal kurmasını engelliyordu, ‘öyle güzel kar yağıyordu ki’ cümlesi resmedilmemeliydi ve zaten resmedilemezdi buna göre. Dünyanın en iyi ressamı bile bunu başaramazdı, çizgi roman edebiyata ikame edilirse çocukların hayal güçleri kadükleşecekti. İlkokuldaydım, Adana’da yaşayan bir mektup arkadaşım hiç kar görmediğini, hep kartopu oynamak istediğini yazmış, bana kar yağdığında neler yaptığımı sormuştu. Arkadaşımın hayalindeki kış resmine ne kadar katkım olmuştur bilemem ama uzun uzadıya anlatmıştım kızakla nasıl kaydığımı, buz yüzünden yokuş çıkamayan otomobilleri, zincirleri… Kardanadam’ın kömür karası gözlerini… Yıllar sonra, aklım başka türden bir feylesofluğa meylettiğinde fark etmiştim. Dil, ne kadar kapsayabilir ki gerçekliği? Benim kış hikâyem gerçeği mi ‘resmediyordu’ yoksa okuduğum kitaplar, seyrettiğim filmler ya da dinlediğim hatıralardan damıtılmış melez bir tahayyül müydü? Bilirsiniz, Don Quijote başka bir gerçeklikte yaşadığı için komiktir. Hayal âleminde dolanır, olağandışı olana hemencecik seyirtiverir. Oysa ‘hay Allah nelere inanıyor’ dediğimiz trajikomik adam bir edebiyat kahramanıdır; romanların içinde kaybolan ‘şövalyeyi’ anlatan bir romanı okumaktayızdır, bunu unuturuz. Çünkü roman kendi gerçeklik düzlemini kurmuş, yarattığı vehimle bizi fethetmiştir. ‘Öyle güzel bir gerçeklik yağmaktadır ki’ Don Quijote’nin üstüne, ince ince…

Samsa’nın bir sabah birdenbire bir ‘ungeziefer’e dönüşmesi olağandışıdır. Onun sahiden bir böcek olup olmaması çok da önemli değildir Kafka için. Bize bu dönüşümün gerekçesini anlatmaz, her nasılsa olmuştur işte. Samsa, durumunu kabullenir, yeni hayat şartlarına göre yaşamaya başlar. Ailesi başlangıçta bu felakete üzülse de giderek arka odadaki o böcekten kurtulmaya çalışır olur, acıma hislerini kaybetmişlerdir. Roman öyle bir yönlendirir ki bizi başlangıçtaki olağandışı dönüşümü önemsemez oluruz, dönüşüm ‘gerçektir’, hepimizin başına gelecek kadar sıradandır. Lukacs, Macaristan 1956’da tutuklanınca, yorumlarında yanıldığını fark ederek yanı başında dikilen subaya dönüp “Kafka ne kadar gerçekçiymiş” dediği rivayet edilir, bu hadisenin sahiden yaşanmış olması gerekir mi doğrusu emin değilim.

Çizgi romanlar, fantastik olanın içinde büyüyüp serpilmiştir. ‘Gerçeği başka yerde arayın’ diyen bir düzlemde var olmuşlardır. Samsa’nın neye dönüştüğünü okura bırakan bir muğlâklığa başvurulmaz o sebeple, basit ya da sakil diyelim, o ölçüde teşhircidirler. Kafka’nın Dönüşüm’deki olağanüstülükle başlayıp normalleşen anlatım seyri çizgi romanlarda genellikle ters yönde işler. Peter Parker’ı laboratuardaki örümcek ısırdığı için olağanüstü birine dönüşmüştür vs. Kafka’nın çevirisini tartışanlar ya da çizgi romanı azımsayanlar, uyarlamadan muhtemelen hoşlanmayacaklardır ama ben yine de onlara alternatif çizgi roman dünyasındaki Kafka ilgisinden söz etmek isterim. 1970’li yıllardan itibaren yükselen entelektüel arayışlarda, sonraki Grafik Roman akımında önemli referanslardan biri olmuştur Kafka. Örneğin uyarlamanın çizeri 1958 doğumlu Peter Kuper, neredeyse otuzbeş yıldır çizgi roman dünyasında varolan bir sanatçı, Kafkaesk olarak tanımlanabilecek bir tarzı var. Zaten sadece Dönüşüm’ü değil Kafka’nın pek çok hikâyesinin çizgi roman uyarlamasını da yaptı (Give İt Up, 1995). Bir fikir verir mi bilmiyorum ama Upton Sinclair uyarlamaları da yaptı. Bizde Şikago Mezbahaları adıyla yayınlanan The Jungle’ın nasıl bir roman olduğunu bilenler bilmeyenlere anlatsın. Kuper, anaakım çizgi roman anlatılarının dışında duran, modern medyanın bizi içine gömdüğü klişelerle didişen, otoriteyle uzlaşmayan, galipler ve yönetenlere güvenmeyen bir yerde durarak anlatır anlatacağını. Bir başka ifadeyle Kafka ya da Sinclar’i, tarzına yakın bulduğu için uyarlıyor çizgi romana. Çalışması, Kafka ve Dönüşüm olduğu için Türkçede yayınlanıyor ama Peter Kuper’in de bir yaratıcı olduğu unutulmamalı. Bu uyarlamaları ticari nedenlerle kotarmış değil, ilk günlerinden itibaren benzer nitelikte hikâyeler üretiyor. Doğrusu hiçbir zaman çok satar bir isim olmadı, röportajlarından ve üretimlerinden anlaşıldığı kadarıyla bunu da pek umursamıyor. Karanlık kareleri seviyor, özellikli bir sevimsizlik kullanıyor. Korku, endişe, sıkıntı, kasvet çıkıyor sayfalarından. Bana sorarsanız Kuper, ‘öyle güzel yağıyordu ki kar” resmini çizemez (!) ama onun için huzursuzluğun ressamıdır diyebilirim, üstelik Kafka’ya da yakışır bu grilik.

Radikal Kitap, 13.8.2010

Cumartesi, Haziran 22, 2024

Doktor


İnsan gençken, dünyayı değiştireceğine inanıyor, sanıyor ki neşeyle iştahla azimle çalışarak geçer gideriz, altederiz... Vasatların her zaman galip geldiğini öğrenmek de büyümek faslından halbuki... Büyümek, büyük laflarla, büyük siyasetle...pozla ve aslında hiç öğrenmeden...

Yeats diyor ya, "genç olsaydım yeniden diyor..." sarılsaydım o genç kıza...

Sanat olmasa delirirdik doktor, idare ediyoruz...

Cuma, Haziran 21, 2024

Resimdeki Kadın


Yukarıdaki kitap görseli fotoromanın popüler olduğu günlerden... Hürriyet'in yan yayınlarından olan magazin gazetesi Kelebek'ten çıkan fotoromanlardan biri...Muhtemelen 1977 yılından... Haldun Dormen yazıp yönettiği için aldım. Melodram sanmıştım meğer polisiyeymiş... Üstelik, başroldeki polis komiseri rolünde çizgi romancı olarak hayatı boyunca benzer nitelikte işler üreten Süleyman Turan varmış...


Hikaye ünlü bir mankenin (Sezer Güvenirgil) evinde (yüzü tanınmayacak biçimde yaralanmış bir halde) ölü bulunmasıyla başlıyor, Komiserimiz geliyor ve önce cesedi bulan evin hizmetçisiyle sonra nişanlısı ve yakın bir erkek arkadaşıyla konuşarak "tahkikata" başlıyor. Karşı komşunun aşkına karşılık bulamadığı için kalbi kırılmış delikanlı oğlu da dahil oluyor işin içine...

Dormen, garip bir şey yapmış, tiyatrodan gelme bir alışkanlıkla, bütün hikayeyi, kısa flashbackler dışında evin salonunda geçirmiş. Komiserimiz, cinayeti araştırdıkça, salondaki fotoğrafa aşık oluyor, evden bir türlü gidemiyor, orada sabahlamaya, hafif hafif içmeye dahi başlıyor. İyi anlatılamamış olsa da enteresan...

Derken, kız bir gece ortaya çıkıyor, meğer ölmemiş, meğer ölen bir başka manken arkadaşıymış... Resme aşık olan sarhoş komiserimiz onu kanlı canlı karşısında görünce hayal gördüğünü sanıyor, arkadaşı onu görünce düşüp bayılıyor, hizmetçi fenalaşıyor vs vs...

Dormen, teatral bir sürpriz yapmakla birlikte finali yükseltememiş, olduramamış... Pek de güçlü olmayan bir öldürme motivasyonu olan bir katil çıkartmış ortaya...

Maksadım, onca yıl sonra "pulp" bir işi "eleştirmek" değil, doğal olarak yüksek bir beklentiyle okumadım kitabı... İlginç yönleri olmakla birlikte kaçırılmış bir hikaye olarak ilgimi çektiği için yazdım bunları...

Perşembe, Haziran 20, 2024

Jurnalci


Ataç'ı "Jurnalci" olarak damgalayan bir yazı çıkıyor Son Mavi dergisinde... Attila İlhan imzasıyla çıktığına göre onu Milli Şef İnönü ile özdeştiren "kıyıcı" bir yazı olmalı. Ataç, Jurnalci sayılmaktan hoşlanmadığı gibi öfkeyle karışık bir mutsuzluk duyuyor. 

Bir iki gün sonra dergiyi çıkartan genç ile yolda tesadüfen karşılaşıyor. Geçip gidecekken genç ısrarla selam veriyor, dayanamayıp geri dönüyor ve dergisinde kendisine niçin Jurnalci dedirttiğini soruyor. Son Mavi'nin sahibi yazıyı İlhan'ın gönderdiğini, yayımlamamazlık edemediğini söyleyip sorumluluğu üzerinden atıyor. Ataç, haliyle buna daha fazla içerliyor. Özetliyorum, ahlaksızım ki bana Jurnalci diyorsun ama sonra da selamı eksik etmiyorsun. Eğer öyleysem niye selam veriyorsun, yok değilsem niye beni itham ediyorsun...diyerek söyleniyor. 

Mesele orada kalmıyor, bir ay sonra Attila İlhan yeni çıkan şiir kitabını imzalayıp Ataç'a yolluyor. Yine özetliyorum, jurnalci yaftasıyla beni ahlaksız sayıyorsun ama tanıtımını yapmam için kitabını yolluyor, bana "sayın" diyerek ithafta bulunuyorsun diyerek tekrar kızıyor.


Tartışmayı okuyunca bir iki şey düşündüm: birincisi, evet, Ataç polemikçiydi, hatta sinirliydi ama bir başka yazarı (kendisine yapıldığı gibi) siyaseten ihbar ettiğini hatırlamıyorum. İkincisi, Ataç'ın başka yazılarında rastlarız bu duruma, sırf polemik olsun diye, sırf hoşlarına gitti diye tartışanları, söz söyleyenleri ciddiye almıyordu. Bunu nasıl tarif etmeli bilmiyorum, "kayıkçı kavgası" mı, "pozörlük" mü emin değilim... gerek basın tarihi gerek edebiyat tarihi bu tür sözde "kavgalarla" doludur, kavgacılar için bu saatten sonra yanyana gelmezler sanırsınız, bir bakarsınız canciğer kol koladırlar. Dikkat çekmek, tasarlanmış bir kavganın yıldızı olmak, kavgadan daha hayatidir onlar için... 

Meraklısı,  Ataç'ın 1953-55 Güncesinde bu tartışmanın ayrıntıları okuyabilir veya Turgay Gönenç, Dost'un Eylül 1972 sayısında yazmıştı bu polemiği...ayrıca bakabilir.

Tartışmanın enikonu ne olduğunu tam bilmiyorum, ama kendimi Ataç'a yakın hissettim, ne desek boş, kavganın haysiyetli bir tarafı vardır, kavga ediyorsan, söylediğinin arkasında duracaksın, veya "hasmına" kitabını göndermeyeceksin, ayıp çünkü, hiç olmadı, meramını anlatacak bir mektup yazacak veya gidip yüz yüze görüşeceksin... Yoksa böyle "rezil" ederler seni. 

İtiraf ediyorum, kendinden "Kaptan" diye bahseden biri bana oldum olası komik gelir. O da ayrı lakırdı...Geçelim.

Çarşamba, Haziran 19, 2024

O kadar çok

Çizgi: Berat Pekmezci
 

Günlük tutmak


15 ya da 16 yaşımdan beri günlük tutuyorum. Epeyce zaman sonra fark ettim ki bana terapi türü bir faydası oluyordu, pek çok şeyin üstesinden yazarak geliyordum.

Üç dört gündür, evde ofiste bir seri kitap arıyor ve bulamıyorum. Doğal olarak aradıkça, geçmişten kalan, kutulayıp kaldırdığım, unuttuğum bir dünya malzemeyle karşılaştım. Askerlikte yazdığım defterlerimi de o hengamede buldum, bir sayfasını hafif sansürleyerek paylaşacağım.


Günlük yazmak neyse de ... o yazdığını tekrar okumak insana şöyle iyi geliyor, nelere üzülmüşüm, ne abartmışım diyebiliyorsunuz...Bu da kötü değil, "yenisi de geçer" hissi veriyor insana...

Salı, Haziran 18, 2024

Balıkçı


Halikarnas Balıkçısı, ne desem eksik kalacak ama "tuhaf" bir ailenin bir o kadar "acayip" bir parçasıdır. Merak edenler aileyi bir okusunlar... Cevat Şakir'in yeteneği ve meydan okuyuculuğu, hele ilk gençliğimde beni çok etkilemişti. Babam bir seyahat dönüşünde Uluç Reis'i getirmiş, günlerce roman hakkında konuşmuştu. Çevremizden birilerine isim koyması istendiğinde sonradan farkına varmıştım, romandan isimler seçmişti. Gerçi yazarla değil "serüvenle" ilgilenen okurlardandı, Cevat Şakir filan ayrıca takip etmedi. 

Bana gelince, sonraki yıllarda yazdıklarından çok çizdikleri ilgimi çekmeye başladı. İlk çizgi romancılarımızdan sayılır, resimle-görselle anlatma arzusu hayli güçlüdür. Yukarıdaki kitabına kapağı kendisi çizmiş, içeride de ilüstrasyonlar kullanmış örneğin. 

Yeri gelmişken, not düşeyim, öykülerinde yine bir coşku var, bugünden bakınca "kesin" bir öfke hissediliyor, insanları "kötü" bulduğu da anlaşılıyor. 

Çizgilerse her zaman aynı ortalamayla üretilmemiş, savrulmaları var, hikaye betimlemek, çarpıcı bir anı seçip resmetmek, bir ülüstrasyoncu zanaatıdır, yetenek kadar tekrarı gerektirir. Nasıl demeli, o kadar çizmediği anlaşılıyor. Tabii ki özgün ve benim için ilgi çekici, o ayrı...

Pazartesi, Haziran 17, 2024

Hürmüz




Cafer ile Hürmüz'den iki ayrı orijinal bant çizimini paylaştım, dizinin iki kahramanından biri olan Hürmüz, meğer maharetli ve güçlü bir at binicisiymiş. Ata sirk çalışanı gibi hoplayıp biniyor, kocasını kolundan tuttuğu gibi terkisine atıyor filan... 

Şaşırdım, çünkü, hele ellili yıllarda çizgi romanımızdaki kadın karakterler sevgili ve annelik dışında bir karakter özelliği taşımazlardı. Bu denli güçlü ve atak değillerdi. 

Kötü ve meşum kadınları ayrı tutarsam, sosyal hayatın içinde en faal oldukları zamanlar ergenlikleriydi. Yaşıtları olan erkek kahramanla itişir, ağız kavgası yapar, komik bir biçimde kıskanır ve başka kadınlarla onun için rekabete girerlerdi. Sadece o kadardı yani. Yolun sonu, evlilikle biten bir annelik sağduyusu ve sakinliğiydi. Erkek kahramandan rol çalamaz, onunla rekabete giremezlerdi. Zaten akla gelmezdi de, istenmeyen bir şeydi demek istiyorum. 

Mizahi hikaye, ister istemez "dünyayı" ters yüz etmeye yarar, bunu yaparken klişeleri kullanırsınız ama onlarla oynamak da gerekir. Hürmüz'ün lafazanlığı, meydan okuması, girişkenliği o sebeple işlevsel, çünkü Cafer'in nikahlı karısı... Hikaye böylece statikleşmemiş oluyor...

Hoş, çizgi bantlarımız, uzun uzadıya tasarlanmış işler değiller, günbegün çiziliyor ve üretiliyorlar. Hürmüz'ün bırak eylemi, hareket edemeyip kalakaldığını da okudum veya Cafer'in komik bir aptalken  önüne geleni yumruklayıp rakiplerini yendiğini de gördüm.

Yukarıdaki sayfalar, "çizgi romanımızda kadın" faslında hatırlanmalı ve anlatılmalı diye paylaştım.

Pazar, Haziran 16, 2024

Bayram tebriği

Bugün bayramın ilk günü, arada kartpostallarla ilgili yazıyorum, benim çocukluğumda bayram, herkesin birbirine bayram tebriği göndermesi demekti... Önce telefon sonra internet hızı, bayramlaşmanın biçimini değiştirdi.

Geçmişte, bayramdan bir hafta önce filan, PTT şubelerinin yakınlarında tezgahlar kurulur,  binlerce çeşit kartpostal işportacılar eliyle satılmak üzere sergilenirdi. Görsele o yaşlardan marazi bir ilgim vardı, aylak aylak o tezgahlar arasında gezinir, kendimce keşifler yapardım. İlgim var dediysem, çizgi romanlardan-onların kapaklarından gelen bir beğenim vardı, benzerlerini arıyordum demek daha doğru...

Yazı için iki örneğini paylaştığım dini temalı kartpostallar, Hazreti Ali ilüstrasyonlarını hariç tutuyorum, ki orada da İranlıları modellediğimiz anlaşılıyor, pek zengin bir çeşitliliğe sahip değildi, çoğunlukla amatör ressamlar elinden çıktığı için "naive" ve primitif duruyor, mizansenler ve renkler sakil görünüyordu... Günümüzde değişti-olumlu anlamda gelişti diyemiyorum, dinsel-dine özgü ilüstrasyon geleneğimiz pek olamadı.

Sizler de görür görmez anlamışsınızdır, zihniyetler bakımından zaman çok değişti, bugün, paylaştığım ilüstrasyonlar kolayca üretilemez ve paylaşılamaz, haliyle "satılamaz", normal görülemez, "siyaseten doğru" bulunamaz. Çok tartışma çıkarır demek istiyorum. Hem de çeyrek asırlık AKP iktidarına rağmen... Tüm dünyayı etkileyen ve dönüştüren yeme-içme kültürü değişimi, yeni dindarlık ve ruhani arayışlar "kurban" olgusunun bu versiyonunu arkaikleştirdi. Bizzat dindarlar paylaşmazlar bu ilüstrasyonları.

Cumartesi, Haziran 15, 2024

Tarih dolma yutmaz!

Kırklı yılların sonunda çıkan sağcı mizah gazetelerinden biri olan Tırpan'ın sürmanşeti "Tarih Dolma Yutmaz!"... Artık kullanılmayan, o günler için popüler bir argo deyişi görünce paylaşayım istedim. Dolma, argoda "yalan ve hile amaçlı konuşma" anlamına geliyor; o yıllarda palavracılık, yersiz övünme, kandırmaca ve dolandırma için dolma-dolmacılık nitelemesi tercih ediliyor. Bir benzeri mantar ve mantarcılık...

"Biz dolma yemeyiz-yutmayız" cümlesi, kanmayız-kandırılmayız demek oluyor. Tırpan, "Tarih, dolma yutmaz" derken tarih kandırılmaz demek istemiş. Tırpan bıçkın, alaycı ve delikanlı büyüklenmesiyle konuşuyor demek daha doğru. 

Söz konusu yazı aslında epeyce ilginç bir rejim (o yıllar için CHP) eleştirisi içeriyor, önce bağlamını aktarayım. 1950 yılında kamuoyu bir genel af konuşuyor,  haksız yere  yıllarca hapsedilmiş olan Nazım Hikmet ile ilgili bir siyasi kampanya başlatılıyor. Genç solcular, liberterler ve CHP karşıtları biraraya geliyorlar, uluslararası bir ilgi oluşuyor, Nazım affedilmesi için hapiste açlık grevine giriyor, ona destek olmak amacıyla Garipçiler de benzer bir eyleme kalkışıyor... O günün koşullarında ciddi bir karşıtlık ve kaos çıkıyor ortaya. Anti-komünist bir karşı kampanya da oluyor elbette.

Tırpan ne yapmış? "Bu mahkumları ne zaman affedeceğiz?" diyerek kamuoyunu meşgul eden affı başka tarafından tutarak, sözü farklı bir noktaya, türbelerin açılmasına (yasağın kaldırılmasına), kendi meselesine getirmiş, türbede yatanlara (tarihe ve tarihi kişiliklere) hitap ederek şöyle demiş mesela: "Biz inkılap nesli dikiş tutturabilmek için sizi unutturmaya çalıştık. Kendi şöhretimiz sizin şöhretinizi gölgede bırakamayınca öfkemizi sandukalarınızdan aldık. "(...) "Ne o? İrtica hortlarmış. Vay demek hala bundan korkuyoruz. Ey ne oldu, çeyrek asırlık inkılap hep masal mı söylemişti. Bu millet bu türbeleri ziyaretlerinden ötürü ne kötülük gördü?" 

Dolma, yine o yıllarda siyasetçi nutukları için de kullanılıyordu,  o laf kalabalığına "inanmıyorum-kanmıyorum" demek sarkastik bir üstünlük hissettiriyordu sıradan insanlara.

Cuma, Haziran 14, 2024

Niye kopya?

Sigara İçmeyenler Derneği (kuruluşu 1978) Dışbank'ın sponsorluğunda Red Kit'in sigarayı bırakmasını esprileştiren bir afiş hazırlatmış...Sahaflardan aldım, bant izlerinden anlaşılıyor, muhtemelen bir ofisin duvarında asılıymış...

Şöyle bir bakındım,  Red Kit 1983 yılında sigarayı "bırakmış", bize sirayeti hemen olmamıştır diye tahmin ediyorum, anca üç beş yıl sonra, Dünya Sağlık Örgütü dizinin çizeri Morris'e ödül vermiş, yine haber olmuş, yine konuşulmuştur. 

Sigara karşıtlığının dünyadaki ömrü yarım asrı biraz geçmiş olabilir, gündelik hayatta etkisi bakımından bizde de yirmi yıldır daha yoğun biçimde kendini hissettiriyor. O yüzden bu afiş erken örneklerden biri aslında... 

Afişin Doğan Grubun Dışbank'ı satın aldığı doksanlı yıllarda üretildiğini tahmin ediyorum. Yayın hakkı yine Milliyet ve Doğan grubunda olan bir çizgi kahramanı kullanmışlar çünkü...

Afişi ilk gördüğümde Red Kit'in orijinal çizgilerinin kullanılmadığını, bizim buralardan birine çizdirildiğini fark ettim. Yayın hakları nedeniyle Red Kit'i gerekçesi ne olursa olsun hak sahiplerinin izni olmadan kullanamazsınız, mutlaka ilanın bir köşesinde izinle kullanıldığına dair bir ibare yer alması gerekir. 

Ellerinde orijinali varken bunu yapmamışlar, Türkçe yayın hakkı sahibi olmalarını bu kopya için hak gibi görmüşler,  kamu yararını gözettiklerini düşünmüşler, önemsememişler diyelim... Halk ağzıyla söylersek, "hayır işi" diyerek geçiştirmişler.

Telif meselesi arada yazıyorum, o kadar pervasızca ve tuhaf kullanılıyor ve kullanılmıyor ki, insan bir noktadan sonra şaşıramıyor bile...

Perşembe, Haziran 13, 2024

Öteki Kadın



Yetmişli yılların şöhretli çiftlerini her zaman ilginç bulduğumu bir kaç kez yazdım. Sansasyona olan eğilimleri, teşhircilikleri, radikal tutumları, mahrem olanı deşifre etme arzuları benzersizdir. Lennon-Yoko Ono çifti bunlardan biri. Yukarıdaki kadın ise bir başkası, magazin dünyasında öteki kadın diye anılan May Pang.

Lennon ile Ono, 1973'te bir süre ayrı yaşamaya karar verirler ve o arada, Ono yanlarında çalışan, asistanları olan henüz yirmi üç yaşındaki Pang'i, Lennon'a partner olarak önerir. Bir başka ifadeyle, Ono, yokluğunda Lennon'un kimle yaşayacağına karar vermiştir. Cerzebeli, kamuoyunu meşgul eden bir ilişki yaşamaya başlar Pang ve Lennon. Dönemin tuhaf atmosferi nedeniyle teşhirciliklerini sürdürürler, saklanmazlar, meydan okuyucudurlar. Lennon, Yoko Ono ile ne yapıyorsa, özellikle medya karşısında hayatını nasıl yaşıyorsa, Pang ile onu yapmaya devam eder.

Bundan sonrasıysa epeyce karışık.

Rivayete göre Ono, ilişkinin denetimi dışına çıktığını görüp, Pang'ten Lennon'dan ayrılmasını ister. O bunu istediğinde olmasa bile Lennon, Ono'ya döner ve Pang, bir buçuk yıllık beraberlik sonunda evden ayrılır. Günümüzde iki kadın arasındaki nefret, hezeyan, habislik ve tek kelimeyle alelacayiplik dolu ruh hali varlığını koruyor. O yaşanmışlık, hiçbir biçimde unutulmuş değil. Uzun yıllar, iki kadının karşılaşma ihtimalleri dahi haber oluyordu. Pang, başka müzisyenlerle de çalıştı, halkla ilişkiler türü bir iş yapıyordu, bunu sürdürdü. Lennon ile yaşadıklarını kitap yaptı vs vs...Lost Weekend adıyla yaşadıkları film de oldu. Bugün, doksan yaşına merdiven dayamış Ono ile konuşmuyorlar, röportajlarında ya da yazdıklarında birbirleri hakkında kem sözler ettiler vs


Başa dönersem, bu skandal ilişki ve medya önünde yaşama halini elbette ve son kertede tatsız buluyorum. İlginç bulduğum, aktörlerin medya karşısında kendilerini savunma biçimleri. Cesurlar, geri adım atmıyorlar ve eylemlerini mevcut ahlak kriterleriyle savunmuyorlar. Seksenlerde muhafazakarlaşan dünya bu türden ilişkileri bütünüyle karaladı, medya başka kurbanlar buldu ama o kurbanların hiç biri 70'li yıllardaki benzerleri gibi kendini savunamadı. Öylesi bir derinliğe sahip değillerdi, donanımsızdılar. Global ölçekli popüler kültür, bireyci Madonna'yla yetinmek zorunda kaldı. [2020]

Çarşamba, Haziran 12, 2024

Hammal

Görsel, ünlü çevirmenlerimizden Rasih Güran'ın Ağaoğlu Yayınevine, Mustafa Kemal Ağaoğlu'na yazdığı mektuptan bir bölümü gösteriyor... Elimde aralarındaki mektuplardan bir iki örnek var. Sözleşmeden, daha çok paradan, alacak verecekten söz ediyorlar. 

Mektubun bir kısmını aktarıyorum: "on altı aydır devam eden bu işde aylık gelirim ortalama olarak 800 lira dolaylarında, yani günde 25 ile 30 lira arasındadır. Bu günkü durumda bir hammalın bile bu bedele çalıştırılamayacağı açık olduğuna göre, benim yeteneğimde bir insanın günde 7-8 saat bu fiata çalıştırılmasına ne deneceğini siz en aşağı benim kadar bilirsiniz."

Özen etiği, beşeri münasebetlerdeki asgari saygı zaten olması gerekenler, onları konuşmayalım, Güran ile Ağaoğlu bir müşterekte anlaşmışlar... Meraklısı için iş tatlıya bağlanmış, Güran lehine daha iyi bir sözleşme yapılmış filan. 

Çevirmenin-yazarın, üreticinin durumunu anlatmak zorunda olması, mücadele etmesi yürek burkucu...Okurken en çok bunu hissettim. Mektuplar 1968'de yazılmış, "sıkıntı" elli yıl sonra hiç değişmedi...

Tek tek başka nedenler konuşabiliriz ama ne yazık ki iş dönüp dolaşıp okur sayısının azlığına geliyor. 

Salı, Haziran 11, 2024

Ekstre


 Çizgi: Berat Pekmezci

Sean Denney

https://www.deviantart.com/karmichorror/art/Twisted-Trees-and-Foxy-Terrors-1054491341
 
https://www.deviantart.com/karmichorror/art/The-Forest-s-Secret-Pact-1039114418

https://www.deviantart.com/karmichorror/art/Shadowplay-on-Doomsday-Frequency-1040902835

https://www.deviantart.com/karmichorror/art/Ink-Eyed-Watcher-of-the-Night-1051646500

https://www.deviantart.com/karmichorror/art/Lesser-Mortals-Tremble-1047103534

Pazartesi, Haziran 10, 2024

Whataboutism

Hepimizi etkileyen bir konuşma biçimi Whataboutism... Tam bir Türkçe karşılığı yok galiba, "peki ya şuna ne diyorsun-şunun hakkında ne diyorsun" gibi bir şey demek aslında... Hemen her yerde, istisnasız hepimizi etkileyen, bütün konuşmaları belirleyen bir iddialaşma biçimi-konuşma tarzı... 

Kavramın ortaya çıkışı, soğuk savaş dönemine, Sovyet siyasetine ve angajmanına atfediliyor ve bir milat olarak gösteriliyor. İddiaya göre, Sovyet rejimi kendisine yöneltilen her eleştiriye  "peki sen şuna ne diyorsun" tonunda suçlayıcı bir karşılık veriyormuş... Önce buna cevap ver ölçüsünde bir kısır döngü...

Sovyetlerle çok ilgisini kuramıyorum, daha doğrusu bir tartışma biçimi olarak o dönemin bir milat olduğunu sanmıyorum. Hemen her milli kurtuluş hareketi sonrası kullanılır örneğin, "savaşta nerdeydin?", "devrimde ne yapıyordun" şeklinde çoğaltılacak bir tür "ahret" sorusu olarak kendini gösterir, O kadar uzağa gitmeye de gerek yok, "12 Eylül'de niye sustun?", "28 Şubat'ta nerdeydin?" "Ergenekon'da niye sessizdin?", "Müslümanlar öldürülürken niye konuşmadın?" "15 Temmuz'da niye sokağa çıkmadın" gibi örnekleri bizzat yaşadık, biliyoruz... 

Şimdi yapılıyor mu bilmiyorum, ortaöğretimde münazara yapılırdı ve samimi söylüyorum, seyirci önünde tartışırken benzer taktikler, salvolar ve saldırılar olurdu. "Sen onu bırak da şuna ne diyeceksin" tadında bir konuşma biçimi vardı, karşımızdaki rakibini azımsayarak, daha önemli olanı söyleyen biri olurduk.

Bir arkadaşımla konuşuyorduk, "oğlum biz ona bel altından vurmak" diyorduk dedi, e evet dedim.

Bence tartışma kültürünün temelinde bir hasmanelik var ve konuşmanın seyri mutlaka bir suçlamaya dönüşüyor. "O penaltı değil", "ofsayttı", "kırmızı kart verilmeliydi" dediğinizde tartışma "değildi-verilmemeliydi" diye gelişmiyor, sizin maçınızda şöyle-böyle olmuştu diye seyrediyor. 

Elbette hiçbir biçimde bir sonuca ulaşmıyor, bitimsiz bir deveran içinde, hasmaneliği çoğaltacak biçimde büyüyor, sönümlenmiyor, bağlam değil hatipler konuşuluyor, tartışmanın kendisi o vasatlıkta bir gösteriye dönüşüyor. Yargı dağıttı, bitirdi, son sözü söyledi biçiminde reel ve tiktok videosu olarak dolaşımda kalıyor.

Bence bu hep vardı, dönemlere-milletlere özgü olmadı, ne yazık ki bir Türk Safsatası hiç değildi, nereye gitseniz karşılaşacağınız bir argüman bu. Çünkü kolay anlaşılır bir klişe. 

Pazar, Haziran 09, 2024

Bir gösteri sanatçısı olarak "ben"


Tam tarih veremiyorum ama altmışlı yılların ikinci yarısından bir fotoğraf bu... Senarist Bülent Oran, Pazar sinema-magazin dergisine poz vermiş...Şapkası, bilekteki iki ayrı kol saati... telefonla konuşur gibi yapması filan...

Malum, cinsiyet rolleri gereği, erkekler pek kendilerini "tasarlama" gereği duymazlar, süslenmek, boyanmak, renkli elbiseler giymek kadınlara özgü sayılır... Seksenli yıllarda bile kırmızı pantolon giyen bir erkeğe insanlar dönüp dönüp bakarlardı, alışılmadık sayılırdı. 

Aziz Nesin, çocuklarına telkinde bulunurmuş, bir erkeğin siyah, kahverengi, gri gibi renkler dışında giyinmesini "efemine" sayar, müdahale edermiş... 

Yetmişli yıllarda sağdan ve soldan erkekler neredeyse militanca üniforma gibi benzer şeyler giyerlerdi, parkaları, ceketleri düşünün... Fakültede öğrenciyken ilk iki yıl ceketle dolandım, meğer sağcı çocuklar arkamdan Fransız Sosyalistleri gibi dolanıyor derlermiş... bu etikette ceketimin katkısı büyüktü! 

Üniversitede ilk çalıştığım yıllarda Ülkücüler, saçlarına jöle süren erkek öğrencileri döverlerdi...Erkek değin karı gibi süslenmezdi. Meramımı biraz karışık anlatmış olabilirim, geçen birisi yazmış, geçmişte erkeklerin tek aksesuarı kol saatleriydi filan demiş... E Bülent Oran iki tane takmış işte! 

Nesin'le aynı dönemin insanı Bülent Oran... Resme bakınca kendini ilginç göstermek istediği anlaşılıyor... Bir tık farklısı, dikkat çekicisi... Başka bir çağda yaşıyoruz, herkes her gün kendini anlatıyor ve sunuyor, teşhir ediyor, fav'larla yaşıyor. Oran, bugünden bakınca çok da acayip bir şey yapmamış ama e işte o dönem için ayrıksı durmuş, durmak istemiş... 

Meraklısı için not, Oran çok senaryo yazıyor ya, alt yazıda o sebeple "dünya şampiyonu" demişler...

Cumartesi, Haziran 08, 2024

Seyrüsefer Defteri 160-161

++ War Pony (2022) "bağımsız" film ve hikayelerden, gevşekliğini sevdim (31 Mayıs).++ Kolory zla Czerwien (2024) bir fikri var ama onu büyütemiyor, Netflix filmi olup çıkıyor (30 Mayıs).++ The Last Rifleman (2023) iyicil bir yaşlı adam filmi, oyunculuk seyrediyorsun, senaryosu sürprizsiz (29 Mayıs).++ Asteroid City (2023) renk ve ışık şahane, sahne istifi göz alıcı, teatralliği izletebiliyor, bir defa herkes orada, Holivut oynamak için sıraya girmiş, hasılı, tatlı diyaloglarıyla güzel ve "sıkıcı" bir Wes Anderson filmi daha (28 Mayıs).++ Der Fuchs (2022) savaş ortamında bir tilkiyle arkadaş olan bir askerin hikayesi, insancıllığı ve savaşa olan mesafesi tamam ama bana daha başka bir geçmiş arızası kurulmalıymış gibi geldi (27 Mayıs).++ The Dissident (2020) Cemal Kaşıkçı belgeseli, polisiye kısmı nedeniyle seyrettim, geneli American size mainstream gazetecilik işi (26 Mayıs).++ Furiosa: a Mad Max Saga (2024) Tuna ile gittik, beklentimin altında kaldı (25 Mayıs).++ Io Capitano (2023) iyicil bir mülteci hikayesi, dokunaklı, bazen belgesel gibi (22 Mayıs).++ El Correo (2024) tempolu ve enerjik ama mesaj kaygısı filmi aşağıya çekmiş, ders verme arzusu gerilimi düşürmüş  (21 Mayıs).++ Dracula müzikaline D. ile gittik, zor iş, bazen çok çeviri, ve vasat altı duruyor ama Dracula ve kızlarının performansı takdire şayan (20 Mayıs).++ Liebes Kind Sea1 Ep1 ve 2'yi seyrettim (19 Mayıs).++ Kingdom of the planet of the Apes (2024) Tuna ile gittik, serinin genel ortalamasının gerisinde, senaryo dağılmış bir yerden sonra (18 Mayıs).++ Senaryo kampı (17-28 Mayıs).++ Geçen Yaz (2021) güzel bir yaz filmi olmuş, bizim dizi dünyamızda pek olmayan bir mesafesi var (16 Mayıs).++ Dogville oyununa D. ile gittik, şu ara Ankara'daki en iyi oyun olabilir, tempolu, yeni ve iddialı bir sesi var (15 Mayıs).++ Bodkin Sea1 Ep1 ve 2'yi seyrettim (12 Mayıs).++ Treason Sea1 Ep1 ve 2'yi seyrettim (7 Mayıs)..++ Beckham Ep3 ve 4'ü seyrettim (6 Mayıs).++ The Fall Guy (2024) Tuna ile gittik, ilk yarısı türün tüm iddiasını ve eğlencesini taşıyordu (5 Mayıs).++ 3 Body Problem Sea1 Ep1 ve 2'yi seyrettim (4 Mayıs).++ Beckham Ep1 ve 2'yi seyrettim (3 Mayıs).++ Argylle (2024) senaryo eğlenceli, komedi avantür tür olarak oyuncu enerjisi ve inandırıcılığı istiyor, oradan kaybetmiş (2 Mayıs).++ Fallout Sea1 Ep 7 ve 8'i seyrettim (30 Nisan).++ Senaryo Kampı (27-29 Nisan).++ Fallout Sea1 Ep 5 ve 6'yı seyrettim (26 Nisan).++ D. ile Zengin Mutfağı oyununa gittik (25 Nisan).++ Jaebeoljib Maknaeadeul Sea1 Ep.1 ve 2'yi seyrettim (24 Nisan).++ Bên trong vo kén vàngi (2023) insan bu kadar zaman harcayınca bazı sahnelerden özel anlamlar ve güzellikler çıkarabiliyor (23 Nisan).++  Fallout Sea1 Ep 3 ve 4'ü seyrettim (22 Nisan).++ Tuna ile Civil War filmine gittik, finale kadar (ki final zayıf) hem havasını koruyor, hem de bir iki sahnesi çok güçlü, ne ki yeni değil anlatımı(21 Nisan).++ Crime Scene Berlin: Nightlife Killer (2024) çok da enteresan olmayan, kolay çözülen-yakalanan bir seri katil hikayesini güzel anlatmışlar, çerez nasıl yapılır, 101 dersi örneği (20 Nisan).++ Düğüm Sea1 Ep.1, 2, 3 ve 4'ü seyrettim (19 Nisan).++ Fallout Sea1 Ep 1 ve 2'yi seyrettim (18 Nisan).++ Bap Jal Sajuneun Yeppeun Nuna Sea1 Ep1 ve 2'yi seyrettim (14 Nisan).++ Guranmezon Tokyo Sea1 ve 2'yi seyrettim (13 Nisan).++ Ripley Sea1 Ep.1 ve 2'yi seyrettim (12 Nisan).++ The Talented Mr.Ripley (1999) dizinin hatırına izledim, ışıltılı oyuncu seçimleri, ne yapsa kötü olmayacak senaryosuyla halen yaşayan film (11 Nisan).++ Tulsa King Sea1 Ep.5 ve 6'yı seyrettim (10 Nisan).++ Zhou chu chu san hai (2023) hantallığı var, muhafazakarlığı var ama ikinci yarıdaki tarikat bölümü çok başarılı (9 Nisan).++ Tulsa King Sea1 Ep.3 ve 4'ü seyrettim (8 Nisan).++ Monkey Man (2024) Tuna ile gittik, kamera başarılı, hikayesi oturmuyor ama aksiyonu iyi (7 Nisan).++ Çok Aşk (2023) parçapinçik senaryo, sahne ardışıklığı bile yok, o bakımdan çok ilginç, oyuncu enerjisiyle yürür diye inanılmış, yatırım yapılmış (6 Nisan).++ Tulsa King Sea1 Ep.1 ve 2'yi seyrettim (3 Nisan).++ Kel Diva oyununa D. ile gittik (2 Nisan).++ Güven Bana (2022) ikinci yarı dağılıyor, potansiyelli senaryoymuş, ne ki "dayak atabilen" başrol için uygun bir iş gibi durmuyor (1 Nisan).++

Cuma, Haziran 07, 2024

Adam Listesi

https://www.deviantart.com/juarezricci/art/Scream-830606684
"Adam gibi adam" cümlesine oldum olası huylanırım, biri laf arasında bu türden bir şeyler söyledi mi, konuşma iştahımı ve ilgimi kaybediyorum. Bugün, durup dururken bir liste çıkarasım geldi. Popüler kültürün, siyasetin, sporun ve edebiyatın içinde aklıma gelen adamlık yakıştırmalarını listeledim. Eksik çok, dileyen tamamlar, benimkisi bir kıkırdama vesilesi...şıpın işi...

Tek Adam (Atatürk), İkinci Adam (İsmet İnönü), Üçüncü Adam (Bülent Ecevit), Milletin Adamı (R.T.Erdoğan), Bir Çocuk Adam (Tuncel Kurtiz, Cumhuriyet Dergi, 12.2.1995), Kendi Putunu Yıkan Adam (Necip Fazıl Kısakürek, Bir Nokta, Nisan 2013), Enteresan Adam (Selahattin Pınar), Adadaki Yalnız Adam (Faik Baysal, K Dergi, Nisan 2003), Büyük Hülyaların Küçük Adamı (Tanpınar, Bir Nokta, Şubat 2012), Güle Güle Uzun Adam (Tarık Akan, Karakarga, Ekim 2016), Aylak Adam (Ed., Yusuf Atılgan), Bir Saklı Adam (Hasan Ali Toptaş, Yom Sanat, Haziran 2003), Denizi Yazan Adam (Halikarnas Balıkçısı, Varlık, Ekim 1978), Şiirden Adam (F.H.Dağlarca, Meltem Sanat, Sayı:9, 1968), Yol Açan Adam (Ahmet Kabaklı, Türk Edebiyatı, Şubat 2003), Çöpten Adam (Sanatsever), Kıllanan Adam (Ahmet Yılmaz), Adam gibi Adam (Muhsin Yazıcıoğlu, Fatih Terim vd), Rüzgara Karşı Yürüyen Adam (Nazım Hikmet), Geçmiş Zaman Adamı (Abdülhak Şinasi Hisar, Kitap-lık, Kasım 2005),  Utanmaz Adam (Şeref Haktanır), Küçük Dev Adam (Naim Süleymanoğlu), Aranan Adam (Müfit Can Saçıntı), Her Devirde Adam (Rauf Denktaş), Gül Yetiştiren Adam (Rasim Özdenören), Ay’daki Adam (Aydan Siyavuş), Dünyayı Kurtaran Adam (Cüneyt Arkın), Kendi Dalgasında Bir Adam (Metin Eloğlu, Kargış, Mart 2017), Halk Adamı (Orhan Kemal), Türküleri Yaşayan Adam (Erdal Erzincan, Türkü Life, Kasım 2017), İrfan Adamı (Cemil Meriç), Davulu Konuşturan Adam (Okay Temiz), Gölge Adam (Ertuğrul Akbay), Huzursuz Adam (Mustafa Kutlu, Tereke, Güz 2004), Ruh Adam (Atsız), Güldüren Adam (Kemal Sunal), Sokaktaki Adam (Ed.,Attila İlhan), Onikinci Adam (Şşş üçlü çekiliyor), Kardan Adam (Mevsimlik Neşe İşçisi), Dertli Bir Adam (Ed., E.Ekrem Talu), Kaybolan Adam (Ed., Peyami Safa), Kimsesiz Adam (Ed., Kemalettin Tuğcu), Fil Adam (Ed.,Aziz Nesin), Adını Unutan Adam (Ed., Mehmet Eroğlu), Beklenen Adam (Cemal Kutay), Kuşlar gibi Uçan Adam (Hezarfen), Efendi Adam (Damat Adayı), Geç Kalan Adam (yine Tanpınar), Tarihi Konuşturan Adam (İlber Ortaylı), Yalnız Adam (Sibel Egemen söylüyor), Adam gibi (İbrahim Sadri kasetten şiir okuyor), Ölmeyi Bilen Adam (Muhsin Ertuğrul), Her Devrin Adamı (amir ve memur kadrolu çalışan), Allah’ın Adamı (muhabbetçi), Benim Adam (Apla, Kociş'inden söz ediyor)...Issız Adam (Gişe kalabalığı), Gönül Adamı (Güneri İçoğlu), Adam Olacak Çocuk (Barış Manço güldürüsü)...

Perşembe, Haziran 06, 2024

Çarşaf

Denk düştü, paylaşayım dedim, Altan Erbulak bir "kara çarşaflı" esprisi çizmiş, rastlamamış olmanız çok zor, erkekler bir "tehlikeden" kaçmak için çarşafa girerler ve şaşmaz-sapmaz bir biçimde diğer erkekler tarafından taciz edilir, "çimdiklenirler." Bu espriyi çizmeyen çizgi romancımız-çizerimiz var mı bilmiyorum. Mesele, Erbulak'a özgü değil demek istiyorum.

Bu fantezinin mutlaka bir gerçeklik payı vardır ama kökeni, İttihatçı modernleşmesine, o dönemin yazarlarına dayanıyor olmalı. E tabi Fransa'da eğitim alan ve milliyetçiliği oralarda öğrenen Jön Türklerin ilham aldıkları mirası da atlamayalım. 

Din karşısına sekülerliği koyan, dindarları genel anlamıyla takiyyeci gösteren ve bu tartışmayı cinsellik ve ahlak üzerinden kuran modern eleştirinin kökeni ta Decameron'a kadar gidiyor. Kilise, burjuvazi eliyle, üç asırdır bastırılmış ve faş etmeye hazır bir cinsellikle özdeşleştiriliyor. 

Aynı bağlamda ve benzer biçimde bizim de şehvetten titreyen üfürükçü hocalarımız, evlere sızabilmek için çarşafa giren (kamufle olan) erkeklerimiz var, edebi olarak yinelediğimiz hikaye (ve espri) klişelerimizden sayılabilirler.

Bu esprinin "erkek" tarafı da var, eşcinsel sayılma korkusu ve "komikliği" de...Mizah dergilerimiz hele Gırgır ve sonrası, çimdikleme esprileriyle doludur. Abazanlık, saldırganlık, kadın açlığı, erkekler arası rekabet, kadına dönüşme endişesi anlatılır durur.

Neye ve kimlere güldüğümüz, neyi esprileştirdiğimiz, tekrar eden gülme vesilelerimiz memleketi güzel açıklıyor bence... "Bana neye güldüğünü söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim" zihin açıcı bir perspektif...

Related Posts with Thumbnails