kopya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kopya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazar, Ağustos 23, 2026

Tenten Kopyaları Hakkında

Tenten kopyaları hakkında bir iki not düşmem gerekiyor. Bu kopyaların hukuken sorunlu ve etik açıdan yanlış olduğunu uzun uzun tartışmaya sanırım gerek yok. Diğer yandan, çizgi roman dünyasına yakın insanlar, üreticiler ve koleksiyoncular bu tür kopyalarla sık karşılaştıkları için onlara belli bir sempati gösterebiliyorlar. Meseleyi dönemin koşulları içinde normalleştirenleri, nostaljiyle bakanları ve pulp evreninin mantığıyla düşünenleri de bu kesime katabiliriz.

Zaten geçmişte olmuş bitmiş ve yayımlanmış şeylerden söz ediyoruz, bugün ne desek nafile. Kendi adıma, severek okuduğum kimi çizgi romanların birebir başka eserlerden alındığını sonradan gördüğümde dehşete kapılmış, kandırıldığımı düşünerek çok sinirlenmiştim. Ama bu benim kişisel hikâyem. Kişisel hikâyelerimizin romantik tonuyla kopyaların niteliği birbirine karıştırılmamalı.

Her birimiz bir nedenle bu kopyaları hoş görebiliriz ama “Eser sahibi buna ne derdi?” sorusunu aklımızda tutmamız gerekiyor. İntihali dönemin koşullarıyla açıklamak mümkün olabilir ama aynı gerekçeyle hoşgörmek ise bana anlamlı gelmiyor. Anlarım ama katılamam diyelim. Çünkü aynı koşullarda ve aynı iş yoğunluğu içinde kopya çekmeden üretim yapanlar da vardı.

Sosyal medyada yazımı paylaştığımda, bunlara “kopya” denmesini yanlış bulan ve “bootleg” denmesi gerektiğini söyleyen bir yorum yapıldı. Kavramı bilmeyenler olabilir: Bootleg, resmî izin alınmadan üretilmiş, çoğaltılmış veya dağıtılmış ürün için kullanılır. Türkçede bağlama göre “korsan”, “izinsiz üretim” ya da “kaçak baskı” denebilir.

Ne var ki kavram epeyce romantize ediliyor. Örneğin, sahte ürünün aldatma amacıyla, bootleg’in ise hayranlar tarafından yapıldığı söyleniyor. Burada denmek istenen şu: Tenten kopyaları hayranlar tarafından üretilmiş sevimli şeylerdir. İki bakımdan da yanlış olduğunu söyleyerek meramımı açayım.

Tenten’i izinsiz biçimde kullanıyor, ürettiğiniz yayını satıyor ve bundan gelir elde ediyorsanız, yaptığınız işe “bootleg” demeniz durumu değiştirmez. Telif ve marka haklarını ihlal ederek Tenten’i aynen kullanıyor, sonra ortaya çıkan ürünü gerçek bir Tenten serüveni izlenimi verecek biçimde satıyorsanız, iş artık romantikleştirilmiş bir hayran üretiminin ötesine geçer, sahte ürün niteliği de kazanabilir. Böyle bir kullanım hukuki, koşullarına göre cezai sorumluluk doğurabilir.

Dikkatinizi çekerim: Bu kopyalarda yayımlanan hikâyelerin “resmî Tenten serüvenleri olmadığı” belirtilmemiştir. Velev ki belirtilseydi, yani “Biz Tenten’i çok seviyoruz, bunları ona duyduğumuz saygıdan ürettik,” denilseydi bile, bu açıklama kopyaları kendiliğinden hukuka uygun hâle getirmezdi. Çünkü eser ve karakterler izin alınmadan kullanılıyor, yayın çoğaltılıyor ve satılıyor.

Asıl soru basit: Dizinin yaratıcısı Hergé buna izin verir miydi? Daha doğrusu, izin vermeme hakkına sahip miydi? Elbette sahipti.

Bu kopyaları kimin çizdiğini bilmiyoruz. Şahap (Ayhan) Amca çizdiyse bile, 1991 yılında yaptığım uzun kayıtlı konuşmada bunu bana söylemedi. Belki de ticari nitelikte, izinsiz bir iş yaptığı için söylemedi, kesin olarak bilemem. Oysa Flash Gordon’u çok seviyordu ve Tercüman Çocuk’ta Tengiz’le birlikte, “bootleg” denilen şeye daha çok benzeyen işler yapmıştı. Bunları benden saklamadı.

Tenten kopyası başka bir şey, üzerinde imza yok. Niçin yok?

Biz okurlar, gayriresmî dolaşımda bulunan bu kopyaları okuyabilir, sevebilir ve benim yaptığım gibi üzerlerine yorum yapabiliriz. Sadece ben değil, yüz binlerce insan da sevebilir. Fakat bizim sevgimiz, eser sahibinin haklarını ortadan kaldırmaz. Tekrar hatırlatayım: Hergé’nin izin vermeme hakkı var mıydı? Vardı.

Bir başka konu da Tenten’in artık telifsiz biçimde yayımlanabileceği söylentisi. Buradan hareketle bu tür kopyaların da serbestçe yayımlanabileceği sanılıyor. Oysa durum böyle değil.

ABD’de eski eserlerin koruma süresi yayın tarihine göre hesaplanabiliyor. Tenten’in ilk serüveni Tenten Sovyetler’de, 1929’da Le Petit Vingtième’de tefrika edilmeye başlandı. Hergé ise 1983’te öldü. ABD’de 1929’da yayımlanan eserlerin koruma süresi 1 Ocak 2025’te doldu. Dolayısıyla serüvenin 1929 yılı içinde yayımlanan özgün Fransızca bölümleri ve Tenten’in bu bölümlerde görülen ilk hâli, ABD bakımından kamu malı oldu.

Serbest kalan şey bütün Tenten evreni değil. Sonraki yıllarda eklenen karakterler, görsel özellikler, hikâye unsurları ve diğer albümler kendi yayın tarihlerine göre korunmaya devam ediyor. Üstelik telif hakkının sona ermesi, marka hukukundan kaynaklanabilecek bütün sorunların da kendiliğinden ortadan kalktığı anlamına gelmez.

Türkiye’de ve Avrupa Birliği’nde ise durum farklıdır. Genel kural, eserlerin yaratıcının yaşamı boyunca ve ölümünden sonra yetmiş yıl süreyle korunmasıdır. Hergé 1983’te öldüğü için eserleri 2053 yılının sonuna kadar koruma altındadır; mali haklar genel olarak 1 Ocak 2054’te sona erecektir.

Üstelik eski ve koruma süresi dolmuş bir Tenten metnini yeniden yayımlamakla, Tenten’i kullanarak yeni bir serüven üretmek aynı şey değildir. “Bunu tek başıma yapıyorum”, “İyi niyetliyim” veya “Ticari bir amacım yok” demek, bir başkasının eserini ve karakterlerini kullanarak yeni bir versiyon üretmeyi kendiliğinden hukuka uygun hâle getirmez. Ticari amaç bulunmaması somut hukuki değerlendirmede önem taşıyabilir fakat izin zorunluluğunu otomatik olarak ortadan kaldırmaz.

Kısacası benim iyi niyetim, hak sahibinin izin verme veya vermeme hakkını hükümsüz kılamaz. Hergé’nin mirasını ve Tenten üzerindeki hakları yöneten kuruluşların bu konuda son derece sıkı davrandıkları da zaten biliniyor.

Çarşamba, Ağustos 19, 2026

Uğursuz Film

Türkiye’de üretilen Tenten kopyalarından birini daha okuyorum. Uğursuz Film isimli serüvenin öncesi ve sonrası var, yani bizimkiler kopya işine öyle tek seferlik bir kaçamak gibi değil, bodoslama girişmiş, arka arkaya Tenten’e yeni serüvenler yaşatmışlar.

İşin tuhaflığı daha macera başlamadan kendini gösteriyor. Tenten ile Kaptan Haddock, Merih’ten döndükten sonra maceradan uzak, sakin bir hayat sürmeye karar veriyorlar. Kendilerine meslek arıyorlar. Tenten futbolcu, Kaptan da antrenör olmak istiyor. Ne var ki mevsim yaz, futbol mevsimini beklemek gerekiyor, bu boşlukta Kaptan gördüğü bir filmden etkileniyor ve sinemayı meslek olarak seçiyor. “Nasıl bir boşluk” dersen, kozmik bir boşluk derdim Mıstık abi.

Kurdukları şirketin adı da Haddock’un malum zaafına göz kırpan “Alkol Film”. Sene 1966, siz anladınız, bir asır önce yani. Kaptan rejisör ve yapımcı olacak, Tenten başrolde oynayacak, bir önceki serüvende yaşadıkları Merih macerasını filme çekecekler. Yani ortada yalnızca Tenten’in taklit edildiği tekil bir korsan macera yok, bizimkiler kendi devamlılıklarını kurmuş, Tenten’i bir serüvenden ötekine taşıyarak küçük bir paralel evren yaratmışlar.

Tenten daha işe başlamadan “Yaşasın, sinema yıldızı oldum” diye seviniyor, Kaptan da “Dünya dehamı alkışlayacak” havasında. Fakat işler pek öyle gitmiyor.

Tam çekime gireceklerken senaryo kayboluyor, kopyasını alalım derken gittikleri senarist durduk yere intihar ediyor. Kaptan senaryoyu okuması için kime gönderdiyse onlar da birer birer intihar etmeye başlıyor. Ekip kayıp senaryonun peşine düşüyor ve iş İstanbul’a kadar uzanıyor.

Artık nasılsa mı diyelim, meğerse mi diyelim, senaryonun içinde gizli bir robot-makine tasarımı varmış. Bunun peşine düşen gizli servisler birbirleriyle rekabet ederken insanları öldürüyor, cinayetleri de intihar gibi gösteriyorlarmış.

Tenten, olayları öğrendiğinde “Devletimin sırlarını ele geçirmek istiyorlar. Onlara engel olmam lazım” diyor ve Boncuk’a dönüyor: “Haydi Boncuk, vatani görev bu.” Boncuk’un cevabı daha da güzel: “Emret Komutanım.” Hangi devlet, hangi vatan diye merak ederseniz, isim olarak hiç geçmiyor. Siyasi polis filan devreye girince kötü adamlar “komünistler” çıkacak sandım ama o kadar ileriye gitmemişler.

İntiharlar ve bir türlü ulaşılamayan senaryo fikri başlangıçta “muamma” olarak ilginç. Üstelik herkesin peşinden koştuğu ama kimsenin doğru dürüst ele geçiremediği bir film senaryosunun çizgi romanın merkezine yerleşmesi kendi başına hoş bir fikir. Ne var ki hikâye ilerledikçe fikir dağılıyor. Polisiye başlıyor, casusluğa dönüyor, oradan bilimkurguya sıçrıyor, gizli servisler, robot tasarımları ve cinayetler üst üste yığılıyor.

Bu kadar çok ölümün Tenten dünyasına pek uymadığını tahmin edebilirsiniz. Hergé’de tehlike, şiddet ve ölüm ihtimali vardır ama burada olduğu gibi peş peşe ceset çıkaran bir hikâye düzeni yoktur. Kopyacılarımız, Tenten’i almışlar ama anlatının ölçüsünü, ritmini ve ahlakını almamışlar, serüvenin İstanbul’da geçmesi onlara yeter gibi gelmiş.

Sonuçta epeyce saçma, fakat tam da saçmalığı nedeniyle ilginç bir uydurma okuyoruz. Hikâye nasıl devam edeceğini bilemedikçe yeni bir fikir ekliyor, sonra onu da sürdüremeyince başka bir fikre sıçrıyor. Tenten, polisiye, casusluk, bilimkurgu ve yerli tefrika alışkanlıkları birbirine karışıyor.

Kopyaları ilginç yapan tam olarak bu zaten: Hergé’yi ne kadar iyi taklit ettikleri değil, taklit etmeye çalışırken Tenten’i neye dönüştürdükleri. Bir noktadan sonra okuduğumuz şey sahte bir Hergé macerasından çok, Tenten kılığına sokulmuş yerli bir polisiye-tefrika oluyor.

 

Cuma, Temmuz 03, 2026

Manuk Baronyan

İstanbul’da yayımlanmış Ermenice bir çocuk dergisinde, Karun’da (1970), Tenten’e rastladım. Dergi, Türk-Ermeni Öğretmenleri Yardımlaşma Derneği’nin yayınıymış. Büyük ölçüde cemaat içi dolaşıma yönelik, mizanpajı ve içeriğiyle oldukça resmî, eski usul bir yayın. Asıl sürpriz ise Tenten.

Tekboynuz’un Esrarı serüvenini kullanmışlar. Üstelik bunu, tıpkı Türkçe baskılarda olduğu gibi, kopya çizimlerle yapmışlar. Büyük olasılıkla renkli orijinal sayfaların konturları asetat üzerinden yeniden çizilmiş, ardından derginin sayfa düzenine göre paneller yeniden sıralanmış.

TekBoynuz'un Esrarı, Çev.Barış Kılıçbay, YKY, 1995.

Ermenice olunca Ümit (Kurt) ile yazıştım; sağ olsun, paylaştığım sayfa üzerine önemli bilgiler verdi. Hikâyeye “Likor’un Sırrı adını vermişler. Çeviri Veronik’e, kopya çizimler ise Manuk Baronyan’a aitmiş. İlk karede her ikisinin adlarının belirtilmesi ayrıca hoş bir ayrıntı.

Bu bilgi benim için özellikle önemliydi. Çünkü biz yıllardır, “bilenler” olarak, Türkçe Tenten kopyalarını kimin yaptığını tartışıp durduk; hâlâ da birbirimizi ikna edebilmiş değiliz. En azından Ermenice yayımlanan bu versiyonun kimin elinden çıktığını artık biliyoruz.

TekBoynuz'un Esrarı, Çev.Barış Kılıçbay, YKY, 1995.

Kopya ise açıkçası çok başarılı görünmüyor. En dikkat çekici tercih, konuşma balonlarının yeniden çizilmemiş olması. Bu yüzden işi yapan kişinin bir çizgi romancıdan çok, dönemin pratik ihtiyacını karşılamak üzere görevlendirilmiş bir grafiker ya da resme kabiliyeti olan biri olduğu izlenimini veriyor. Bilemiyorum, belki de bir resim öğretmeni.

Teferruat gibi görünebilir. Ama Türkiye’de çizgi roman ve yayıncılık tarihinin gözden kaçmış parçalarından birini tamamlayan küçük ama önemli bir keşif olduğunu düşünüyorum.

Kolay sevinen bir çocuk olduğumu söylememe gerek yok, Romalılar…

Çarşamba, Aralık 10, 2025

Vampir İstanbul'da

Vampir İstanbul’da, 1987’de Tan gazetesinde yayımlanmış bir çizgi roman. Yıllar önce not almışım ama yanına doğru dürüst bir açıklama düşmemişim. Aradan geçen zamanda bildiğim kırıntıları da unutmuş olmalıyım ki, defterdeki “Vampir” notuna bakıp bakıp, “Ne Vampir’i bu?” diye kalakaldım. Merak ağır bastı, sahafları dolaşıp örneklerini toparladım. Elbette bu Vampir, bildiğimiz o meşhur Vampir değil.

Aslında karşımızdaki, Killing fotoromanını temel alan, tepeden tırnağa kopya bir çizgi roman. Kareler tek tek başka yerlerden alınmış, antiskoptan geçirilerek yeniden çizilmiş. Öyle ki, sayfanın ilk karelerindeki genç kadın o kadar acemice “apartılmış” ki, görür görmez insanın aklından şunu geçirmek kaçınılmaz: “Faruk Geç çizdi beni!” diye bağıracak neredeyse.

Bu kopya meselesi bana oldum olası tuhaf gelmiştir. Nedense o yıllarda pek kimseyi rahatsız etmiyordu; çizgi roman camiasının önemli bir bölümüne tamamen “normal” geliyordu. Kopya çekenlere kulak verirseniz, çizemeyenler “boş boş konuşuyordu” zaten. Aradan otuz yılı aşkın zaman geçti. O tarihlerde Türkiye Çocuk dergisinin müdürüyle konuşmuştum; dergideki çizgi romanların yabancı örneklerden birebir alınmasıyla ilgilenmediğini, bunu dert etmediğini söylemişti. Hatta “Yapabiliyorsan sen getir, senden de alayım,” diye meydan okumuştu. Hâlâ bir yerlerde ses kaydı duruyor olabilir.

Laf dönüp dolaşıp hep aynı yere geliyordu: Kopya çekmek zorundaydılar, çünkü zaman azdı; ücret düşüktü; piyasayı beslemek gerekiyordu; herkes böyle yapıyordu ve saire… Gerekçeler tek tek sıralanıyor, her biri “haklı mazeret” gibi masaya konuyordu. Ünlü sayılan bir çizer, hiç sıkılmadan şöyle demişti: “E işte Suat Yalaz’la tanıştım, o kötü oldu, bana kopyacılığı öğretti.” Yani özetle: Ben kopya çekiyorum, çünkü bana öğrettiler. Suç üst kuşağa, üst kuşak da “dönem koşulları”na devrediliyordu.

O zamanlar öyleydi” diyerek yapılan bu toplu meşrulaştırmayı hâlâ pek anlayamıyorum. Çocukken okuyup sevdiğim kimi çizgi romanların yabancı örneklerden birebir kopya olduğunu sonradan fark ettiğimde yaşadığım hayal kırıklığını çok iyi hatırlıyorum. Ortada “masum bir hile” falan yoktu; doğru değildi, etik değildi ve üstelik hukuken de karşılığı olan bir fiilden söz ediyoruz.

Elbette, geriye dönüp baktığımızda o dönemin koşullarını anlamaya çalışabiliriz. Anlamak, katılmak ya da kabullenmek zorunda olduğumuz anlamına gelmiyor. İnternet yoktu, dünya bugünkü kadar iç içe geçmiş değildi, telif takip etmek zordu; dolayısıyla “daha rahat” hırsızlık yapılabiliyordu, evet. Ama yine de yapmayanlar vardı. Özgün işler de üretildi, hem de hiç azımsanmayacak kadar. Tam da bu yüzden, kopyacılığın “başka çare yoktu” diye topluca aklanmasını, bugün bile, pek inandırıcı bulmuyorum.

Çarşamba, Ağustos 06, 2025

Kopya

Meraklısı denk geliyordur, müzayedelerde aralıklarla da olsa Oğuz Aral orijinalleri satılıyor. Pek çok eski Gırgır çalışanı ve çizeri iddialı bir biçimde bu çizgilerin Aral'a ait olmadığını savunuyor. Sahte, fason, korsan ya da taklit olduğunu söylüyorlar... 

Satılanların bir kısmına sahip olduğum ya da bana gösterilenleri incelediğim için ben bu iddiaya pek katılamıyorum, bu türden sahtelikleri ölçebilmenin çeşitli yolları var, ilk görünen üslup elbette ama kağıdın yaşına dahi bakmak gerekiyor. 

Bir de bu resmi kimin sattığı önemli...  Merhumun ailesi satıyorsa, terekesinden çıktıysa bütün yorumlar boşa çıkıyor çünkü... Oğuz Aral orijinallerini herhangi biri satmıyor...

Yukarıdaki orijinal, Aral'ın çizgisi gibi duruyor diyemem ama ömrünün son on yılında böyle kalın ve eskiz havasında çiziyordu. Çizilen kağıt en az otuz yıl öncesinden kalma gibi rutubetli ve eprimiş... 


Akbaba dergisi  bana hep eski gelir, otuzlu yıllarda ilginç ve yeni olabileceğini kabul ediyorum ama o tarz, kırk yıl tekrarlanınca sadece eski değil demode olur. 1952 yılında Atmaca isimli bir mizah dergisi çıkmış, ismini Akbaba'dan ilham almış ama formatı bile birebir taklit etmiş.... 

O tarihte bile eskimiş bir tarz Akbaba... Eskiyi taklit ederek olsa olsa günü kurtarabilir insan... Akbaba, tabii ki Fransız mizah dergilerini taklit ediyor ama o dergiler bile ellili yıllarda "defnediliyorlar". 

Atmaca eskiyen bir tarzı kopyalayarak nereye varabileceğini düşünmüş acaba...Sonra tutmadı-kapandı...Ne olabilirdi, nasıl devam edebilirdi ki? 

Pazar, Aralık 24, 2023

Oğuz Aral ve Little Annie Fanny

Geçenlerde Oğuz Aral'ın çizdiği bir Little Annie Fanny ilüstrasyonu elime geçti. Görür görmez Will Elder'den yapılmış bir kopya olduğunu anladım, Oğuz Aral imza atmasa, herhangi bir fan art uğraşı gibi görecektim. Aşağıda ilüstrasyonun aslını göreceksiniz. 

Harvey Kurtzman'ın yazıp Elder'in çizdiği (1962'de başlayıp 1988'de sonlanan) çizgi roman, Playboy'da yayımlanırdı ve zaman içerisinde derginin simgelerinden biri olmuştu.  Aral'ın eserle altmışlı yılların ikinci yarısında karşılaştığı tahmin edilebilir, kopyayı o yıllarda yapmış...

Gırgır, en çok Mad dergisinden, haliyle Kurtzman'ın mizahi estetiğinden etkilenmiştir, benzer bir yorum Aral için de yapılabilir, Elder kadınları ve aksiyonundan çok etkilendiğine ve özel olarak çalıştığına inanırdım. Bu benim yorumumdu ve doğrusu bir parça havada kalıyordu, çünkü vardığı yer itibarıyla Aral başka bir üsluba evrilmişti, özellikle Avni çizgi romanı bambaşka bir ustalık merhalesiydi. 

Bu kopya ise beni haklı çıkarmış oldu, görülüyor ki Oğuz Aral, Elder'ı çok çalışmış, çizdiğini imzasını atacak kadar sevmiş, orijinalini birebir yineleyecek kadar hayran kalmış... 

Pazar, Temmuz 24, 2022

Çizgilere Derkenar 19

Mary Tourtel'in Rupert Bear çizgi romanına Çocuk ve Yuva dergisinde rastladım, hangi cesaretle artık bilemiyorum, birisi yazanı ve çizeni olarak kendini göstermiş, yıl 1983, üstelik yayın Çocuk Esirgeme Kurumu'nun...

Yeri gelmişken, Ayı Rupert bizdeki ilk yayınlarından birinde Tin-Tin adıyla kullanılmış (Çocuk Duygusu, 1937)... Hoş, daha sonra her şeyi Türkleştirme siyaseti gereği, Tin-Tin'i de değiştirip Mıstık yapmışlar... Biri orijinal adını değiştirmeden yaratıcısı olarak kendini göstermiş, diğeri bir öyle bir böyle isim değiştirmiş...

Yukarıdaki de yaratıcı (!) bir başka deformasyon, Elele dergisinin çocuk ilavesi Çitlembik'te (1979) o yıllarda çocuk dergilerinde çok kullanılan "İpucu" çizgi romanının kahramanını, yine o yılların popüler televizyon dizisinin kahramanı Baretta ile değiştirmişler. yani yaptıkları sayfayı renklendirip belden yukarısını değiştirmek olmuş...

Pazartesi, Nisan 01, 2019

Rockwell ve Ramiz


Biri, Ramiz Gökçe imzalı Akbaba kapağı, diğeri Amerikalı ressam ve illüstratör Norman Rockwell tarafından resmedilen “Cramming” (İnekleme) isimli ilüstrasyon. Ramiz’de doğrudan bir başlık var (“Şu cebiri icad edenin…”), Rockwell’de görsel kendi başına sahneyi anlatıyor. 

Doğrudan bire bir kopya değil, bir “motif transferi” bu, kompozisyonun iskeleti (poz, bacak, masa-kitap-zemin üçlüsü) ithal edilmiş, içerik ve ton yerelleştirilmiş. Dönemin illüstrasyon pratiğinde batı dergilerinden kompozisyon “ödünç almak” yaygındı; bu genelde açık intihal olarak görülmüyordu, bir tür ortak görsel repertuar sayılıyordu.

Hatta, Ramiz ya da espriyi veren Akbaba’nın sahibi ve başyazarı Yusuf Ziya Ortaç,  Norman Rockwell’i bilmeyebilir. Bir Fransız dergisinden apartmış bile olabilir, araya Fransızları kattım.

Çarşamba, Haziran 08, 2011

Kopya


Üstteki Ramiz Gökçe'ye ait 1935 tarihli bir Akbaba kapağı. Alttakiyse orijinali, Enoch Bolles'in 1924 tarihli pin up'ı...
Related Posts with Thumbnails