Cumartesi, Ekim 31, 2020

Bize lazım olan eşitsizlik (2)


Mevcut siyasi iktidarın kendini temellendirdiği fikri zemin, uzun seneler boyunca marjinaldi ve kamusal alanda kendine yer bulamıyordu. E artık değiller, bu faslı geçelim, yaşıyoruz, gel gör ki, biteviye aksini iddia ediyorlar. Güç ve kapitalizmle içiçe olsalar da o günlerden kalma bir alışkanlıkla olmalı, azınlık ruhunu sürdürüyor, garip bir mağduriyet edebiyatı yapıyorlar.  Takip edenler bilecektir, "fikren iktidarda değiliz" iddiası epey zamandır yineleniyor. İnanırız, inanmayız bunu da geçelim, ülke uzun zamandır ortadan yarıldığı için kime konuşulduğu, kimin muhatap alındığı da karıştı. Popülizm böyle bir şey...

Popülizm nasıl bir şey? Demokrasilerde bir fikir iktidarda olamaz zaten... Olursa o demokrasi değildir, çok basit bir mantığı var çünkü, birarada, yanyana, müzakere ederek, çatışarak çoğulculuk sağlanır. Ortak doğru böyle üretilir... Birinin fikren iktidarda olmasını kabullenmemeniz gerekir. Sahiden demokrasiyle ilgili ilk öğretilen, farkındalık yaratılan karakteristik tutum budur. 

Fikren iktidarda değiliz derken... Anlamıyor değilim, tabii ki demokrasi ile ilgili bir tartışma yapılmıyor, şu da düşünülmesin, yaptıkları hedef saptırmak, manipüle etmek gibi gözükebilir, bence bu kadar basit değil...İnanılıyor buna çünkü. Kazanmak değil direnmek daha romantik çünkü...Biz her şeyi yönetmiyoruz, biz direniyoruz... Ekonomi neden iyi değil, dolar niye arttı, niye yalpalıyoruz çünkü aslında bir "derin" güç var, onlar bize izin vermiyorlar... Kim onlar? Bunun asla bir tek cevabı olamaz... Laikler, Yahudiler, zenginler, Amerikalılar, solcular, cahapeliler, BeyazTürkler, enteller, derin devlet, dönmeler, lobiler, say say bitmez... O kadar çoklar ki... bu kafir ve münafık cephe karşısında masumlar ancak azınlıkta kalabilir, o eşitsiz savaşın içinde bir başlarına cebelleşirler... 

Gücü elinde tutanlar, muktedirler sürekli mağduriyet vurgusu yaparsa... bu dil, sadece siyasete değil popüler kültüre de sirayet eder... Yazılar, yorumlar, haller ve hallenmeler daima bir eşitsizliğe ihtiyaç duyar. 

Cuma, Ekim 30, 2020

Fantezi


Fotoğraf, 1950'li yılların başından, arkasında yazılanlara bakılırsa, iki kızkardeş "ağabeylerine" göndermek üzere "resim çektirmişler". 

Böyle bir fotoğraf çektirmek için önce hayalini kurmak gerekiyor. Acaba diyorum, balerin olma hayalini kızlar kendileri mi akletti, yoksa onlar adına anneleri mi seçti bu "fanteziyi"? Fotoğrafçı da yönlendirebilir, eskiden "dükkanlarında" mutlaka hazır kostümler olur, çocuklar askerden izciye, efeden prensese bir şeyler seçer, giyer, çekinirlerdi. 

Bence bu balerin kostümleri özel olarak diktirilmiş... Yani uzun sürmüş bir hayalin resimleri bunlar... Terziye de para verilmiş, öyle anlaşılıyor, kim bilir, belki yılsonu müsameresinden, 23 Nisan'dan filan kaldı... 

Ve evet, eskiden böyle bir şey vardı, bir tür eğlenceydi, birilerine, eşe dosta, uzak akrabalara fotoğraf gönderilirdi, bunun için fotoğrafçılara gidilir, çeşitli mizansenler, türlü kostümler kullanılır, bu tatlı kilolu kız çocuklarının balerin olmaları gibi  çoğu insan olamayacakları "fantezi" bir role bürünerek, kendilerince bir espri yaparlardı. İşin içinde resme bakanı şaşırtmak, hayal kurdurmak, akılda kalmak vardı galiba... 

Perşembe, Ekim 29, 2020

Bulaşma


Biri "komik" dediğinde muhatabı "trajikomik " diye el arttırır. Trajediyle mizah, ezelden beri hısım akrabadır.

Birinin başına acı bir şey geldiğinde üzülmekle birlikte içten içe de seviniriz, bize acımayla birlikte üstünlük hissi de verir çünkü. O üstünlüğün içinde gülme de vardır, mizah da. Yaşıyoruzdur, rezil olmamışızdır. Trajedi, güçlü birinin başına gelirse haz daha da artar. Hem trajedi sürsün isteriz, hem de insani olarak bu acıyı paylaşırız.

Aldığımız eğitim ve bize doğru diye belletilen iyilik inancı bunu gerektirir. Ama o eğitime ve iyilik inancına nanik yapmak da bastırılan ruhumuzun arzusudur.  Trajikomik olan biraz da hissettiklerimizdir ayrıca. Trajedinin sürmesinden keyif almak komik ve bir o kadar da trajiktir.

Sosyal medyada "linç" filan deniyor ya...Trajik kimi olayları konuşmak için fırsat kollandığını, şehvetle konuşulup, kıs kıs da gülündüğünü, trajedinin mizahileştirildiğini galiba hepimiz fark ediyoruz. Keder ortaklığı, revanşizm ve tahkir etme garip bir karışım olarak herkesin konuşmasına "bulaşıyor."

Çarşamba, Ekim 28, 2020

Bize lazım olan eşitsizlik (1)

https://www.deviantart.com/anjadergeile/art/Day-28-Favourite-Quote-787369574

Arada duyuyorsunuzdur, bir karşıtlık üzerinden keskin konuşmalar yapılıyor. İlk aklıma gelenleri yazayım, bazıları eskimiş gibi gelebilir, işte laiklerle AKP'liler denirdi, Türklerle Kürtler... Kadınlarla erkekler, yetmezamaevetçilerle solcular, Beyaz Türklerle Esmer Türkler, İzmirlilerle Yozgatlılar, Doğulularla Batılılar, Gavurlarla biz... Listeyi uzatmak mümkün.

Dünyadan, geçmişten biliyoruz ki, farklı sınıflardan ve çevrelerden gelen, farklı dilleri ve inanışları olan insanlar birarada yaşayabilirler . Kimse kimseyi evine davet etmek zorunda olmadığı için, onları bilerek, onları anlamaya gayret edebiliriz. Eşitlik mümkün olmayabilir ama insanlar, komşuları, hemşerileri, vatandaşları için eşit bir mesafe kurabilirler. Böyle bir inancım var. Yok yere de hayal kurmuyorum, yaşandı, yaşanıyor, oldu, olabiliyor, olur...

Ama şunun da farkındayım,  kimse eşit bir ilişki kurmak istemiyor, sorunları aşmaya ve düzeltmeye çalışmıyor. Farklı etnik ve dini kimlikler, farklı düşünen insanlar birarada yaşayabilir fikrini de taşımıyorlar. Aksine bu ayrımdan besleniyorlar, karşıtı olarak gördükleri kesimlerle nerdeyse hiç karşılaşmadan onlara benzemedikleri için kendilerini kutsuyorlar.

Uzun yıllar önce bir grup sağcı çocukla eşitlik meselesini konuşmuştum, benim kim olduğumu biliyor, bazı popüler çalışmalarımdan dolayı bana sempati de gösteriyorlardı. Konuştukça birlikte yaşamak meselesiyle ilgili takıntıları olduğunu anladım. Beni iyi bildikleri bir döneme çekerek benimle Abdülhamid'i "münakaşa etmek" istediler. İttihatçıların anayasal eşitlik hayalinin imparatorluğu bitirdiğine inanıyorlardı ve uzun uzun beni ikna etmeye çalıştılar.

Eşitliği kabullenmeme hali..."eşitsizlik gösterisi ve öfkesi" herkese iyi geliyor.

Salı, Ekim 27, 2020

Kayıp caddenin izinde


Polisiye anlatılar, malumunuz, sadece bir cinayet vakası değildir, gazete haberlerinden ve adli raporlardan fazlasına ihtiyaç duyar; bir hikaye değeri taşımalıdır. Gerçekçi olmalı, o vehmi okura hissettirebilmeli ve sonuçları itibarıyla bize inandırıcı gelmelidir. Polisiye hikaye, mutlaka ama mutlaka, atmosfer yaratmaktır; fonda karanlık bir şehir, teşhir edilen kirli ilişkiler, gece yaşayanlar, uyumsuz karakterler, jargon ve argo demektir. Uzun uzun yağan yağmur, dinmeyen bir tipi, dağılmayan sis, bitmeyen bir gece, ürkütücü bir yeknesaklık, tekinsiz bir tenhalık polisiyenin iştahla sahiplendiği dekorlardandır. Bunun üstüne kanlı bir cinayet, çözülmez gibi duran bir muamma ve akıl yürüten bir dedektif katılır. Merak uyandırıcı bir cinai mesele, gittikçe yükselen tansiyon ve şaşırtmacalarla hikaye dallanıp budaklanır. Klişeleri çoğu zaman bellidir ama oyunbaz kurgusu, okuru daima şüpheye düşürmelidir.

Fransız polisiyesinin temel taşlarından sayılan Léo Malet, türün hakkını veren, bu formülü iyi kullanan maharetli yazarlardan biri. Bizde tanınırlığı, örneğin Simenon’la kıyaslanırsa çok daha yakın tarihli; her nedense gazetelerin bolca polisiye tefrika kullandığı tarihlerde pek akla gelmemiş. Halbuki ünlü kahramanı Nestor Burma’nın maceralarını, –ilki 1943’te, sonuncusu 1983 yılında yayımlanan– otuz sekiz kitapla anlatmış. Az buz değil, neredeyse her sene bir roman yazmış. Gazetelerimizde yer alabilirmiş, olmamış, çok mu Fransız sayılmış acaba? Oysa Fransa’da açık ara bir popüler kültür fenomeni; hal bu olunca, Nestor Burma serisi pek çok mecra gibi çizgi romana da uyarlanıyor. Biz ilk uyarlamayı 2012’de Jacgues Tardi’nin imzasıyla 1956 yılında yayımlanan on yedinci Burma romanını Tolbiak Köprüsünde Hava Puslu (Brouillard au Pont de Tolbiac) adıyla okumuştuk. Tardi, 1982 yılında yaptığı bu uyarlamadan altı yıl sonra bu defa serinin ilk romanını, İstasyon Sokağı No: 120’yi (120, Rue de la Gare) ele almış, Malet’nin 380 sayfalık romanını 190 sayfalık başarılı bir albüme dönüştürmüştü. Geçtiğimiz günlerde aynı isimle bu uyarlama da yayımlandı.

İstasyon Sokağı No: 120, ilginç biçimde ilk kez savaş sırasında, 1943’te yayımlanmış, romanın zamanı da 1940’ta başlıyor ve aşağı yukarı iki yıl içinde tamamlanıyor. Alman işgali sırasında geçmesi, o gün için aktüelliği (veya bugün için sonradan kazandığı tarihselliği) polisiye aura’sını sahicileştiriyor. Nestor Burma ile esir kampında, gelen askerlerin kaydını tutan bir görevli olarak karşılaşıyoruz. Holmes’u andırır biçimde pipo içiyor, çevresini gözlemliyor, akıllı ve sakin tespitler yapıyor vs. Malet bize burada ilk bilmecesini sunuyor. Hafızasını kaybetmiş esrarengiz bir esir, ölmeden hemen önce anlamsız ve hezeyan dolu bir şeyler söylüyor Burma’ya: “Élèn’e söyleyin... İstasyon Sokağı 120 numara...” Tam bu noktada akıl yürütücümüz asıl yüzünü gösteriyor, savaş öncesinde özel dedektiflik yaptığı için olmalı, polisiye bir ilgiyle ölen adamın parmak izlerini alıyor. Çok değil, birkaç sayfa sonra Burma, evine dönerken, tren istasyonunda eski iş ortağından, hem de ölmek üzereyken aynı adresi bir kez daha duyuyor ve okuru romana isim olan muammanın peşinden sürüklemeyi sürdürüyor: “Patron! İstasyon Sokağı 120!” Mesele sadece adres de değil; Burma, trenden düşüp bayılmadan önce film yıldızı Madeleine Morlain’e benzeyen eli silahlı bir kadın görüyor. Böylelikle bulmacaya esrarengiz bir güzel de ekleniyor. 

İyi polisiyeler son sözleri, şifreli metinleri, ters köşeleri, ironi ve sürprizleri mutlaka kullanırlar. Burma, bulmacayı çözmeye çalışırken eski ortağının yazdığı kısa bir nota ulaşarak işi katmerlendiriyor. Bu not, roman ve muamma matematiği için önemli olduğundan bir kıyaslama yapacağım: Fransızca orijinalinde, “Envenant du Lyon, après avoir rencontré le divin et infernal marquis, c’est le livre le plus prodijieux de son oeuvre” diye geçiyor. Aynı not, İngilizcede “Coming From Lion, After Meeting the Divine and Hellish Marquee, This is the Greatest of his Works” diye çevrilmiş. Bizde “Liyon’dan gelende hem melek hem şeytan Markiyle tanıştıktan sonra, en değerli eseri bu kitap görüküyor,” denmiş. Fransızcada “Marquis” doğru, “prodijieux” yanlış; İngilizcede “Lion” doğru, “marquis” yanlış yazılmış, mesajdaki gizem ve ipuçları farklı tercihlerle uyarlanmış. Burma, ortağının kötü yazım diline güvenmeyerek (ve yanılarak) okuru farklı noktalara götürüyor. Dedektifin zekasına güvenerek onun yanılmayacağına düşünmek güzel bir ters köşe olmuş. Burma’yla birlikte İstasyon Sokağı 120’yi aramaya, esrarengiz güzeli soruşturmaya başlıyoruz. Polis kayıtları, eski kitaplar, çeşitli bilgi kırıntılarını birleştirerek kamptaki adamı, katili, kızı ve adresin gizemini çözmeye çalışıyoruz. İyi polisiye, çözüme okurla birlikte ulaşır ve metne ipuçlarını bırakır. Tardi, romanı görselleştirirken aynı yolu izlemiş ve katilin kim olduğunu keşfedebilmemiz için bütün ipuçlarını karelere yerleştirmiş. Öyle ki, dikkatli okur, finalden geriye doğru giderek o ipuçlarını karelerde bulabilir.

Polisiye edebiyat, inandırıcılıkla ilişkisini zamana, adalet anlayışına ve büyük edebiyat paradigmasının işleyişine bağlı olarak aralıklarla revize eder. Malet’nin polisiyeye başladığı yıllarda Holmes ya da Poirot gibi zekasıyla cinayetleri çözen dedektifler, öyle anlaşılıyor ki okura sahici gelmiyordu; salonlardan sokağa çıkan, daha aksiyoner ve daha sert birileri ilgi çekiyordu.  Nestor Burma, Holmes gibi üstün zekalı veya Chandlervari benzerleri gibi kolayca yumruklarına başvuran sert bir erkek değildi ve sanıyorum, Tardi’yi de en çok bu tarafı cezbediyordu. Tardi, yumuşaklığın çizeridir, gerek kare içi dengesi gerekse kareler arası akışkanlığında garip bir melankoli kurabilmeyi başarır. Ayrıntıcı görsel dilinde bile bu melankoliyi bize hissettirir. Frankofon estetiğinin çocuksu matbaa renklerinin aksine siyah beyaz (ve gri tramlar) kullanarak okuru şaşırtmak istediğinde de muhtemelen aynı niyeti sürdürüyordu. Coşku, neşe ya da heyecan değil, daha arada kalan melez bir hissiyat arıyordu. Belki bunu yaparak daha sahici ve sert görünmek istiyordu. Dönemi, şehirleri, duvarları belgeselci bir dikkatle istiflerken gerçekçi bir atmosfer kurarak hikayesini resmetmesi gerektiğine inanıyordu. Ürkek, kaderine razı olmuş, yenilgisini konuşamayan, bir şekilde hayatına devam eden bir Fransa var romanda. Tardi, o karamsarlığın içinde ayakta kalmaya çalışan karakterlerden de hoşlanmış bana kalırsa. Çaresiz, sıdkı sıyrılmış, birdenbire acımasızlaşabilen insanlarla hikaye gerçekçiliğini bir kere daha yükseltebilmiş çünkü. Uzun ve yavaş bir hikayeyi, iyi toparlayıp dinamikleştirerek görselleştirmeyi başarmış. Bugün çok anlaşılmayabilir, grafik romanlar edebiyatı ve yavaşlığı ustalıkla harmanlıyorlar ama otuz yıl önce Tardi, bir başkalık arıyor, çizgi roman algısını değiştirmeye, potansiyelini göstermeye çalışıyordu.

Sabit Fikir, Temmuz 2017

Pazartesi, Ekim 26, 2020

Kaybedenlerin İçkileri


1969 Seçim sonuçlarıyla ilgili bir karikatür, Burhan Solukçu Pardon için çizmiş... Seçimi kazanan Adalet Partisi ve Demirel hariç herkes çizilmiş... İlginç olan, içtikleri içkiler, galiba diyorum, o içki isimleriyle bir espri yapılmış... 

Beş parti liderinin yanında yamacında içkiler var... Feyzioğlu, viski içiyor, çeşni diye katılmış kadın tiplemesi Aybar'a şarap mı ikram ediyor? Hemen üstte, işçi tiplemesinin yanında Votka var (Komünist ya, ondan olmalı)... Türkeş'in elinde ne var ise belirsiz... İçki klişeleri bellidir, viski Amerika'yı, Votka Rusya'yı, bira Almanya'yı, şampanya Fransa'yı imler filan...Rakı, ne dersek diyelim "yerli ve millidir." Karikatüre bu gözle bakınca... rakının kimin elinde olduğu önemli...

En ilginci bu zaten... Ecevit, ilk bakışta rakıyı kafaya dikmiş görünüyor... Rakı diyorum ama şişenin üzerinde "karı" yazıyor, niyesi belirsiz..."Karı" neden komik insan merak ediyor...

Karikatürün altına "Koalisyon" yazılmış, hep beraber efkar dağıtıyorlar diye düşünülmüş olmalı. 

Üzerinden zaman geçince, aktüel esprileri kaçırmak kolaylaşıyor, anlayamıyoruz... Pek de komik değil demek, haksızlık olur o yüzden.

Bugün siyasi parti liderlerini içkiyle birarada çizemezsiniz... biri çizse kimin nasıl tepki vereceği hakkında ancak spekülasyon yapabilirim ama şunu söylemek yanlış olmaz, popüler kültür, siyasi erkin belirlediği kodlar içinde yaşar, kaçamakları ve eleştirelliği olsa da, kamusal alanın asıl belirleyenleri, popüler kültürü yönlendirir. Yukarıda "bugün çizemezsiniz" dedim, buna "çizmek istemezsiniz" de eklenebilir... Asıl önemlisi, bunu çizerek popülerleşemezsiniz, espriniz ve çizginiz yaygınlaşamaz, kısa süreli bir infaalin (sansasyonun) popülerlik olmadığını hatırlatmama gerek yok sanırım. 

Pazar, Ekim 25, 2020

Biz veda etmek üzereyiz kedere


Yahya Kemal, bilenler biliyor ama kabaca özetlersek, ömrünü bir otelde geçiriyor, yemeğe düşkün, ünlü bir lokantada daima mükellef bir sofrada "demleniyor", geleni gideni çok, alıştığı bir lüks var, ondan geri kalmıyor. Devletten aldığı maaş, bir bankadan aldığı yardım masraflarına yetmiyor, aralıklarla elçilik görevi veriliyor ama anlatılanlara bakılırsa, meslekten memur olmadığı için görevini layıkıyla yapamıyor, masraflı hayatını gurbet elde misliyle sürdürüyor falan filan...

Bir dönem, Kavaklıdere Şarapları için iki dizelik (bugünün deyişiyle) bir reklam spotu, şiir yazıyor: "Biz veda etmek üzereyiz kederegetir ahbaba bir Kavaklıdere

Yahya Kemal'in hayranı ve dostu olan devlet adamları, para için şiir yazmış olmasına fena halde üzülüyor, madden bir hal çaresi arıyorlar...Tekrar elçi oluyor, yine kısa sürede dönüyor, en sonunda Hürriyet'te hatırı sayılır teliflerle şiirleri yayımlanıyor, bir parça rahat ediyor, ki bu da esasen şaire destek olmak için yapılmış, nazik bir yardım... Yahya Kemal'in hayatı, bu kurtarma kampanyalarıyla geçiyor desek yanlış olmaz... 

Kavaklıdere için yazdığı iki dize, alınan teliften çok sonraki getirisi, yardım dalgalarını tetiklemesi bakımından önemli...  diyeceğim ama ister istemez kaç lira telif aldığını, kıyas yapabilmek adına merak ediyorum. Edebiyatçıların "reklamdan" kazanması pek rastlanan bir şey değil ayrıca. Madden bir değer de belirlenmiş oluyor, dönemin yıldızını ikna edecek, herkese verilmeyecek bir meblağ harcanmış oluyor... Kaç lira acaba? 

Magazinin seyir defteri, yıldız tarihi ikibinyirmi, ışınla beni Sikati...benim Kaptan Kirk...

Küçük bir not: Bedii Faik, anılarında Yahya Kemal'in kaldığı otele ve demlendiği lokantaya dahi para vermediğini iddia ediyor, doğru mu bilmem, hemen her meselede manşet arayan bir gazeteci, abartmış olabilir. 

Ana Çizgileriyle Osmanlı Karikatürü












Toplumsal Tarih, Şubat 2004.

Cumartesi, Ekim 24, 2020

Bi çiçek bi resim... Vay bee


Kafayı dağıtmak için fakir arşivimi dallıyordum ki iki ayrı fotoğrafta aynı insana rastlayınca sırtararak şaşırdım,  resimleri birlikte mi aldım, hatırlamıyorum, ayrı ayrı aldıysam daha komik... Fotoğraftaki arkadaş, oyuncu Osman Cavcı'ya benziyor, zaten oradan dikkatimi çekti... Fotoğraflar, muhtemelen aynı akşamdan, bence 1978-85 zaman aralığında  gazinoların birinde çekilmiş,  delikanlı sahne alan sanatçılarla resim "çekinmek", heyecanlı bir hatıra (gayri mümkün görünse de kim bilir bir macera) yaşamak istemiş, öyle anlaşılıyor... Fotoğrafı mekanın gedikli şipşakçısı çekmiş, kahramanımız da çıkışta parasını verip almış olmalı... 


Meraklısı için kadın solistlerden ilki galiba Feri Cansel, benziyor çünkü, diğeri kim bilemedim, resmin arkasına birisi (belki sahaf, belki de fotoğrafın sahibi) Ayşe Tunalı yazmış ama bana öyle değilmiş gibi geldi... 

Gırgır'da veya Fırt'ta, o yılların mizah dergilerinde kenar mahalle çocukları hikaye gereği gazinolara gider, yer içer, sapıtır, rakıydı şampanyaydı ipin ucunu kaçırır ve gelen yüklü hesabı haliyle ödeyemezlerdi. Veya sıradan adamın hayalini-intikamını alırcasına Utanmaz Adam Şeref Haktanır  bizi oralarda uçurur, türlü dolambaçlarla zenginlerden yolduğu voliyi bir gecede su gibi harcayıverirdi filan... Gazino pahalıydı, lükstü, cebbardı, israftı, gücün yetmezdi, hem zaten hiç şaşmazdı, düşürdüklerine hesabı illa ki "kitlerlerdi."

Niye bilmiyorum, birine çiçek veren, bir diğerinin yanına beyhude ilişen delikanlı bana o hikayeleri hatırlattı. Fotoğrafçıya göz ucuyla bakışı, Feri Hanıma yanaşması, o çiçeği, çiçekleri yeni filizlenen dal gibi uzatışı, kadının ezberlenmiş bir tebessümle karşılık vermesi... Vay bee dedim kıkırdayarak... Daha hızlı çarpmış olmalı delikanlının kalbi...Gümbedegüm...Bir hatıra uğruna, spotların murayi ışığına, akı ak, karası kara kadınların gülyüzüne cebindeki parayı cayırtıyla gömmüş işte... Bir çatal uğruna ya rab, ne güneşler batıyor!

Cuma, Ekim 23, 2020

Ayhan


Babıâli’nin ressamı. Yıldız’ın birincisi. Yeniçeri Hasan’ı Sultan Selim’in. Ay gibi parlayan kara saçlar. Klark bıyıklı yeni jön. Canlı gibi resim. Gülüşler, duruşlar, ürkeklikler, kim biliyor kameranın önünde nasıl durulur. Her yıl, dört mevsim. Sonra Akad’ın okulu. Ayhan, kralı oluyor sinemanın. Ne varsa şu dünyada, hepsi filim, hepsi esas oğlanın kıyıya vuran dalgaları. Pencerede kızlar, kahvede erkekler, perdede hülyalı yumruklar, dillerde gezen sözler. Kırkında gazinoda şarkılar söylüyor, arada Holivut seferi, batan geminin yolcusunun İstanbul’a dönüşü. Sanatı rica edemezsin kimseden. Ayhan Işık, şehrin artistiydi, erkeklik hep onun ağzından duyuldu, dalga dalga. Beklenmeyen ölümü Yeşilçam’ın.


 

Perşembe, Ekim 22, 2020

Kaç kitap?


Ferit Edgü ile 1965 yılında yapılmış bir söyleşide rastladım. Edgü, kitap severliğini vurgulamak isteyerek bir sayı vermiş, "on yaşındayken elli altmış kitaplık bir kütüphanem vardı" demiş. Doğum tarihi 1936, on yaş için 46 yılını, büyük savaşın kıtlığını hesap etmemiz gerekiyor, yeterince kitap çıkmıyor...  Çocukça bir rekabetle yazıyorum, gülmeyin, otuz yıl sonra eh, benim de o kadar kitabım vardı diyeceğim. Çizgi romanları hiç saymıyorum. Zaten onları kitap yerine koyan yoktu... 

İnsan, kitapla nasıl tanışır, evvela evde ve ailede karşılaşırsınız.. evde yoksa, okulda ya da kütüphanede... Şu anda sahaflık yapan bir yazar arkadaşım, değil evde, yaşadığı köyde tek bir kitap olmamasını anlatmıştı, nasıl açlıkla saldırmış kitap bulduğunda... Seneler önce, ünlü bir yazarımız henüz 13 yaşındayken Don Quijote'uin tam çevirisini okuduğunu söylemişti, o yaşta ben neler okuyordum diye düşünmüştüm. Don Quijote okuyan ünlü yazarın, çok ünlü bir babası vardı ve yaşadıkları evde birkaç dil konuşuluyordu filan... Edgü'nün babası bir Osmanlı paşasının torunuymuş vs vs... Kültürel sermaye böyle bir şey...Doğarken sizden önceki kuşaktan bir miras alıyorsunuz. 

Bizim evde daha çok serüven romanları vardı, babam her iş seyahatine çıktığında yolda okumak üzere kitap satın alırdı, eve döndüğünde, bavulundan çıkan romanları günlerce dallardım, E Yayınları favorisiydi, döner dolaşır onları alırdı. Eş dostla arada kitaplar konuşulurdu ama sanat ve edebiyat değil de heyecan ve gerilim mesele edilirdi. Yanlış anlaşılmasın, siyaseten bir reddiyecilikle filan yapılmazdı. Şöyle anlatayım, babam ölümünden iki ay evveline kadar günde iki üç film seyrederdi, benden daima "heyecanlı olsun" diye romanlar isterdi, o filmlerin ve romanların ortak noktası "edebilik" değildi, festival filmlerini, yönetmenleri, sanat sinemasını, sinema ve edebiyat ödülleri umursamazdı babam. Onları satın almaz, seyretmez, geçiştirirdi... Kitabı ve sinemayı bir eğlence olarak görüyordu, ancak o kadardı... daha fazla değil.

Kültürel sermaye dedim, insan o sermayeyle hayata başlıyor ama o sermayeyi, o birikimi bile isteye reddedebiliyor da... İlla ki sahiplenecek diye bir kural yok demek istiyorum. Kitaplardan nefret eden çok sayıda yazar ve akademisyen çocuğu tanıyorum. Nasıl, evinde hiç kitabı olmayan bir çocuk, ailesine hiç benzemeden bir kitap kurduna dönüşebilirse... tersi de mümkün. Fakat, ne olursa olsun, kitaplar bence liberter bir dünyanın kapıları açar, romantize ediyor olabilirim ama ben buna inanırım, sadece "büyük edebiyat" değil, serüven romanları da açar...Okunanlar tuvalette çıkmaz veya uzayda kaybolmaz yani...Bir noktada direksiyon sakinliğe ve hoşgörüye dönüverir. 

Sayılara, kitap sayılarına gelince, kendimce hep şunu düşünürüm... 19.Yüzyılda ortalama bir entelektüel hayatı boyunca kaç kitapla karşılaşıyor ve okuyabiliyordu...İnanın çok çok az... 16 yaşımda filan, seksenli yıllardayken, çıkan her Türkçe romanı okuyacağım gibi bir hevese kapılmıştım, sahiden bunu yapabiliyordunuz ama... Pek kitap çıkmıyordu çünkü... İşte o azlık (kıtlık mı demeli) bizi hem kötü kitaplara mahkum ediyordu hem de nasıl demeli, bize şiir ezberleten Türkçe öğretmenimin deyişiyle "sindire sindire" okuyorduk, o yıllardan pek çok roman halen kanlı canlı aklımdadır... 

Fotokopi çıkınca, dünya kadar kitabı kopyalamaya başladım, sonra dijitallerle fotoğraflarını çekmeye, internetten download etmeye koyuldum...Okunmayı bekleyen dünya kadar şey... Tabii ki çok okuyorum ama eskisi kadar "sindirerek" okuyor muyum emin değilim... Yani, yaşadığımız çağda, on yaşımdayken şu kadar kitabım vardı demenin belki de anlamı kalmadı, oğlumun, on yaşında, benden ve Edgü'den daha fazla kitabı vardı ama onlara sarılıp uyumadı, başka eğlenceleri vardı ve onları daha fazla önemsiyordu.

Tashih



Mahallemden bir duvar yazısı... Bu "artistik" resmimi paylaştığımda pek çok kişi bana özelden yazarak "de ayrı yazılacak" dedi ve garip bir biçimde ünlü'nün yanlış yazıldığı fark etmedi. İleride, yaşadığımız dönemi anlatırken de-da ihtimamına özel bir bölüm ayrılacak mutlaka... 

Özel not: Çok katlı apartmanların-sitelerin yüksek bahçe duvarlarına yazılmış her duvar yazısı ruhuma iyi geliyor.

Tashih kısmına not: Ünlü yanlış yazılmamış, bitişik yazılmış diyen olabilir, ben anlamam, o kadar yıl hocalık etmişim, düzgün yazsaydı, not kırıyorum... Bitti. 

Çarşamba, Ekim 21, 2020

Cuara


Bir iki kez yazdım, eski fotoğraflarda erkeklerin elinde-ağzında mutlaka sigara var... Poz verirken sigara yakmak, bir hatıra "istiflerken" sigarayı işin içine katmak neden bu kadar gerekliymiş diye düşünüyor insan... Haz aldığın, keyifle içtiğin bir şeyi insanın bu kadar hayatının içine alması, beni sigaramla hatırlayınız demesi... 

Kimliklendirme ilgili olduğunu düşünerek yazıyorum bu yorumu... Sigara içince, sigarayı bir aksesuar olarak işin içine katınca "daha erkek", "daha muteber", "daha ciddi" hissediyor olmalılar. Bilemiyorum, belki de bir beğendirme arzusu var ve o cuara araçsallaştırılıyor. 

Gerçi, fotoğrafta sigara niye var filan derken birden dank etti... Ne diyorum ben oldum. Sigara, orda burda filan değil ki, son yirmi yıl hariç, her yerde ve olmadığı yer yok gibi... Modern zamanlarda insanlığın sigarasız bir an'ı yok desek yanlış olmaz. 

Ters köşe yapalım ve şunu soralım: Kadın sigarayla poz verince nasıl oluyor? Ne değişiyor? Daha mı "kadın", daha mı "ben buradayım" demeye getiriyor. 


Fotoğraf, 1960'lı yıllardan... yani yukarıdaki erkek fotoğraflarından bir on yıl sonra çekilmiş. Haliyle, erotik ve meydan okuyucu duruyor. 1920'li yıllarda Paris'te saçları özellikle kısa kesilmiş genç kadınlar, erkek kıyafeti giyerek, sigara içerek herkesi şaşırtıyorlardı. O marjinal muhalefetin modaya dönüşmesi eh işte kırk yılı aşmış... ki yine de bu genç kadın, zamanına göre avangart duruyor... Sigara içen, hele herkesin içinde tellendiren kadın, erkekleri hem kızdırıyor hem heyecanlandırıyor... bir başka deyişle hem erkeksi hem de seksapel sayılıyor... 

Demek ki, insanlık derken, bir erkek alışkanlığını, bir erkek gözünü konuşuyormuşum... Herkesin elinde olan cuara, kadının eline geçince pusula şaşıyor, akort bozuluyormuş. Kültür tarihini tek tek bir nesneyle, aksesuarla, tütün gibi keyif verici maddeyle anlatmaya kalktığımızda cinsiyet ayrımını kolayca gözardı edebiliyoruz, onun nasıl alımlandığını, farklı sınıf ve cinsel kimliklerle nasıl başkalaştığını, neye dönüştüğünü uzun uzadıya düşünmeyebiliyoruz.  

Salı, Ekim 20, 2020

İki Grafik Roman


Houdini, 2007 tarihli bir grafik roman albümü. Jason Lutes-Nick Bertozzi ikilisinin ortak çalışması. Güzel çizilmiş bir hikaye, daha doğrusu, bir ferahlığı var. Devamlılığı iyi, çizerler kendilerini hissettirmeden son derece basit anlatmak istemişler anlatacaklarını.  Ne anlatmışlar? Biyografik nitelikli bir şey değil. Albüm, Houdini'nin bir rekor denemesinin öncesini ve kendisini anlatıyor. 

Houdini, kalabalığın ve yerel otoritenin önünde, Harvard Köprüsünün üzerinden zincirlerle suya atlayacak ve o zincirlerden boğulmadan, zamana karşı yarışarak kurtulacaktır, kurtulabilirse. Hikaye o bir günü anlatıyor. Gösteri hazırlığını, gazetecilerle konuşmaları, Houdini'nin gerginliğini, medyatikliğini, karısının onu sakinleştirme maharetini vs...

Houdini'nin gösterisini ilgi çekici kılmak için tuttuğu profesyoneller gibi ayrıntılar...


veya birdenbire ortaya çıkan tepkilerle baş edebilen pratik zekası iyi anlatılmış. Lutes, senaryo ve kurguyla uğraşmış, Bertozzi de işin hakkını vermiş.



The Alcoholic: meğer Jonathan Ames'in hatıralarıymış ya da ordan çıkan kitaplardan biri de bu grafik romanmış. Haspiel'in çizgisi benim sevmediğim -animatik dediğim- endüstriyel işlerden. Ona rağmen hoş sayfalar hazırlamış demeliyim. Ve yine şunu da söylemem lazım. Hikayesi güçlü olan bir albüm bu, çizgi vazgeçilmezi değil.

Albüm Jonathan A.'nın ilk gençliğinden itibaren yaşadıklarını anlatıyor. Alkol bağımlılığından çok -adına bakmayın- aşklarını, cinsel tercihlerindeki savrulmaları okuyoruz. Bol yazılı, bol iç dökmeli, drama olarak başarılı bir çalışma. Yazı ağırlıklı ama bana kalırsa metin, daha derli toplu olmakla birlikte, Türkçe'de yayınlanan iki romanının gerisinde.

Pazartesi, Ekim 19, 2020

Renkler


Anadolu’da Renkler: Yanıkal (kahverengi), yanal (pembe), monus (boz ile kara arası), bakır kırı (boz), göğez (koyu mor), gülpeşe (kızıl), mavru (yeşil, taze ceviz rengi), meneş (turuncu), gökçül (mora yakın mavi), elvele (rengarenk). 

Cumartesi, Ekim 17, 2020

Heyecan


Altan Erbulak ve Adalet Cimcoz, 1955 yılı Akademi Balosundan... Okuduklarımız, seyrettiklerimiz, eser olarak okuru ve seyircisi olduğumuz anlatılar bizi yanıltabilir. Eser ve "yazar" her zaman farklıdır... Şaşırabilir, hayal kırıklığına uğrayabiliriz... Olumlu ve olumsuz anlamda yazdıklarıyla-ürettikleriyle farklı olan sanatçılarla karşılaşırız...

Bunları niye yazdım? Çünkü bana sorarsanız sahiden enerjilerinden dolayı sempati duyduğum iki insan, Cimcoz ve Erbulak yanyana gelmiş, dansediyorlar. Nasıl da güleçler... Bilmiyordum ama o dönemle ilgili bir şey yazsaydım,  illa ki onları yan yana getirirdim. 

 

Cuma, Ekim 16, 2020

Behiye


Radyodan çıkan hanende. Aşkı, çocuğu, şehri, alışkanlıkları, tedirginliği… Fahrettin Aslan, gelip ikna etmese, Maksim’e çıkarmasa... Zamanı ikiye böldü Behiye. Otuzunda şöhret, otuzunda platin sarısı boya. Yeşilçam’ın ve gazinoların sesi oldu, Türkiye’nin sevdiği şarkı. Geride Ankara, bestekâr eski bir koca ve tek çocuk. Keder taciri, fiks menü ve belleksizdi İstanbul. Yakarak ve yanarak geçti Behiye. Zarif ve pençeli. Erkekler, evlilikler, son moda şarkılar. Bazen nevzuhur, bazen sakil bir retro ama her zaman sıcak bir saat. Gözyaşı dolu şarkısı, sazı. Behiye Aksoy, efkârlı rakı kadehi. Müzeyyen Senar’ın gramofonu.

 

Perşembe, Ekim 15, 2020

Yaprak


Baharda, mart başında esen rüzgâra “yaprakaçan”, güz başında esene “yaprakdöken” denir. Anadolu’da sonbahara “yaprakdökümü” de denirdi. Eskiden kaçak tütünden yapılan sigaraya yaprak adı verilirdi. Keklik için çoğu yerde “yaprak kuşu” kullanılırdı. 

Edebiyatta Yaprak, Orhan Veli’yle özdeşleşen, kısa ömürlü bir edebiyat dergisinin ismidir.

Çarşamba, Ekim 14, 2020

Ya Devrimdir Ya Hırsızlık


Cemal Nadir çizmiş, arkadaki yatan, yayılan, dünyayı umursamadan büyüklerinin yakınında sigara telllendiren gençler, babalarının deyişiyle sanatçıymış: "Biri şair, biri ressam, öbürü de musikişinas".

Yaşlı babanın arkadaşı ah vah ediyor: "Allah yardımcın olsun birader... demek üçünü de sen besliyorsun".

Sanat, karın doyurmaz, anca aileye yük olursun. Hükmü verdik, işin gereği görüşüldü, mahkememiz tanıkları dinledi, oy birliğiyle karar verildi, bitti gitti.

Sorabilseydik, muhtemelen, sanata değil pozörlüğe, tembelliğe karşıyız filan derlerdi herhalde. Ne derlerse desinler, bir önyargıyı pekiştirmişler. Anti-entelektüelist bir hissiyat varsa, ki var, buralardan çıkıyor işte....

MFÖ'ün şarkısını hatırlarsınız: "Bütün kabile kızar bana. Derler bu adam çalışmaz mı? Bu adam hep düşünür mü.? Bir kuş ölmüş diye üzülür mü?"

Sigara içmek, ayakkabıyla oturmak, sohbete katılmayıp okumak, kıçını dönüp yatmak... Tek tek düşünülünce rahatsız edici şeyler... ama bir tarafıyla da varolana, süregelen ahlak ve hiyerarşiye bir isyan içeriyor.  Sanatçıyı büyüklerinin yanında sigara içen densize indirgeyince iş zaten karikatüre dönüşüyor, karikatürünün çizilmesine gerek kalmıyor. 

Karikatür, muhaliftir filan ...İş nutuğa gelince gelince bir dünya lakırdı...Bence asıl muhalefet ve muhalifler, bu türden nişlerde kendini gösteriyor. Vatan millet, demokrasi laiklik filan bunlar zaten büyük laflar veya işin kendisi cesametli...Ne desen büyük laf etmiş oluyorsun...

Halbuki iki durup ters köşe yapsana, sigarayla saygı mı ölçülür, iki dumanla terbiye mi üfürülür desene...Diyememişler...Devir öyleymiş, zamanı anlayalım deyip geçiyoruz, o dönem aksini diyenler var mı peki...Var elbette...

Derler ya, sanat ya devrimdir ya hırsızlık... Çoğunluğa sadakat gösteren anca hırsızlık yapıyor...

Atarlandım.

Salı, Ekim 13, 2020

Atatürk, Che ve Sipahi Ocağı Sigarası


Atatürk'ün sigarası, Sipahi Ocağı sigarasından harmanlanarak, özel olarak Cibali Tütün Fabrikasında  yapılırdı. Che bunu bilseydi, tütün tiryakisi olduğu için sigaranın tadına bakmak isteyebilirdi. Niye, e adam Nutuk okuyordu, değer verdiği bir insanın damak tadını ve zevklerini merak edebilirdi.

Ne bu şimdi?

Yukarıdaki resim kadar palavra olabilir mi yazdıklarım? Hayır olamaz. İsteyebilirdi, merak edebilirdi filan diyorum, bir ihtimalden söz ediyorum. Baştaki malumatı bile teyit edemezsiniz,  Atatürk, başka tütünler de markalar da kullanmış olabilir.

Yukarıdaki resim ise bilerek, isteyerek yapılmış bir manipülasyon. Yok böyle bir resim, yok böyle bir ihtimal, yok böyle bir neden...İş mahkemelik olsa, yapılan montaj, suç olarak nitelenir.

İnsanlar birisini, bir siyasetçiyi, bir düşünürü, bir yazarı, şairi, oyuncuyu, şarkıcıyı sevebilirler ve sevdiklerini, sevdikleri diğer şeylerle birleştirmeye çalışabilirler. Kol kola, yan yana gösterilen iki şey bir tahayyüldür ve başka insanların zihninde aynı etkiyi yaratmazlar. Üstelik, kamuya mal olmuş insanlar, popüler figürlerdir, popüler kültürün parçasıdırlar,  herkesin durduğu yere göre değişen biçimlerde, onların sevdiği niteliklerle yaşarlar. Bukalemun gibidirler, zamana ve duruma göre değişkenlik gösterirler. Sağcısı, solcusu, apolitiği, antipolitiği aynı kişiyi başka başka nedenlerle sevebilir veya sevmeyebilir.

Che, Nutuk okumasa... Che de Nutuk da değerinden kaybetmez.

Küba Elçisi, Che'nin Atatürk okuduğunu iddia etmiş, ben kimin nasıl bir eğitim aldığını, nasıl bir kişiliğe sahip olduğunu bilemem ama Che, son yarım asırda hakkında en çok araştırma yapılmış, yazılmış, çizilmiş bir siyasetçi, devrimci ve halk kahramanı. Che, Atatürk'ü biliyor olabilir ama Nutuk okuma ihtimali yok. Bunlar hararetle, hamasetle söylenmiş, ispatı mümkün olmayan şeyler.

[Fotoğraflar, sosyal medyada epeydir dolanıyor, Ben Mehmet Atakan Foça'dan aldım. ]


[Yazıyı 2016 yılında yazmıştım, resim tekrar dolaşıma girmiş, yineliyorum.]

Pazartesi, Ekim 12, 2020

Ratip Tahir


Ratip Tahir, çizgilerini sevdiğim büyük bir çizer, üstelik çizgi romanımızın öncülerinden biri. Her çalışmasını okuduğumu-bildiğimi sanırdım. Bilmiyormuşum, İş Bankası'nın ellili yıllarda da çıkan çocuk dergisi Kumbara'da çizgi romanları varmış. Artık bulup okuyacağız.

Bana ilginç gelen şu oldu, İş Bankası, öncesi de var ama partili demokrasimizde siyasi iktidarların maddi kaynaklarından biri olmuştur. Örneğin Menderes, iktidara gelir gelmez, kendisine-partisine destek olmaları için kimi gazetecilerle, dergi sahipleriyle gizli anlaşmalar yapar ve ödemeleri İş Bankası üzerinden kotarır. İşin içinde, noterde imzalar atılırken Banka müdürü filan da vardır. 

Bunu niye anlattım? 

Ratip Tahir, Kumbara'ya çizdiği yıllarda bilinen bir Demokrat Parti muhalifi... Sonunda hapse atılacak kadar sert duruyor ve geri adım filan da atmıyor. DP ile İş bankası ilişkisi düşünülünce Ratip Tahir'e neden çizdirilmiş diye düşünüyor insan? Banka kaynakları kullanıldığı için mutlaka iyi telif ödenmiştir, iltifat edilmiş, itibar gösterilmiştir. Ne bileyim madden bir bağ kurarak, muhalefeti yumuşatması istenmiş olabilir. Tabii sorunun tersi de mümkün, Ratip Tahir gazete çıkaran biri, reklamla uğraştığı için o organik bağı hiç bilmiyor olamaz, peki o niye çizmiş? İhtiyaç mı hasıl olmuş, belki o ara ilişkilerde bir yumuşama...CHP ve DP'nin aynı okullardan mezun, kültürel olarak birbirine benzeyen insanlar olduklarını hatırlarsak... belki çizdiği tarihi çizgi romanları, "siyaset üstü" görüyordur, o da olabilir... 

Popüler kültürle siyasetin ilişkisi her zaman karmaşık bir biçimde yaşanıyor...Parayı izlemek hiç yanlış bir yol değil ama meseleyi açıklamaya yetmiyor.  

Pazar, Ekim 11, 2020

Eski bir resim


2004 yılı sonu olmalı. Funda'nın karnı burnundaydı, hamileliğin son aylarıydı. Ankara'da Gaziosmanpaşa'da bir balıkçı lokantasında oturmuştuk. Raşit Çavaş, Rekin Teksoy, Funda ve ben. O geceden  Rekin Teksoy'un anlattıkları kaldı aklımda. Israr etmiştim, mutlaka anılarınızı yazmalısınız demiştim. Anlattığım gibi yazamayacağım için "yazmam" demişti. Vefatında da düşünmüştüm bunu, sinema dünyasına, 60'lı yıllara, o yılların gençlerine dair ne tatlı hikayeler anlatmıştı. Böyle söylenmesi insanı üzüyor ama o tatlı fıkralar, portreler, yaşanmışlıklar, perde arkasında olup bitenler kaybolup gittiler işte...

Bazen anılarımı, yaşadıklarımı yazacağım diyorum, günlük tutmuyorum ama epeyce şey de saklıyorum. Bu toplayıcılığıma rağmen yakınlarım yazamayacağımı, kişiliğim nedeniyle bu kadar "gerçeği" anlatamayacağımı söylüyor. Haklılar mı bilmiyorum, belki ben de tıpkı Rekin Abi gibi masada yanımda oturanları güldüreceğim ama yazmaya girişmeyeceğim.

Cumartesi, Ekim 10, 2020

Sofranın sahipleri


Safa Önal ile yapılan Ne kadar Gamlı Bu Akşam Vakti söyleşi kitabında geçiyor. Bir gün aile dostu Attila İlhan, akşam yemeğine geliyor, sonrasında şiirlerini okumasını istiyor, o da okuyor. Benzer bir şeyi, Kemal Tahir'le yaşıyor, ona da Devlet Ana romanını okuyor, Tahir de gözleri dolarak dinliyor filan...

Hani diyorum, bu okuma işi bir eğlence olabilir, bir entelektüel faaliyet sayılabilir, eskiden şiir matineleri filan da var, hiç mi hiç okunmuyor değil... Yanlış olmasın, benim de Ananeme, Babaneme roman okumuşluğum vardır, meseleyi anlamıyor değilim... 

Ya insan, yazdığı şiirleri birine niye okutur, yazdığı bir romanı "dinlerken" niye gözleri dolar? İşte bunu anlamıyorum. Kimseye garip gelmemesi de tuhaf... "Şiirlerimi okusana" veya "abi romanını okuyacağım"... Sahiden niye? Hayır demek kimsenin aklına gelmiyor. Nasıl bir narsizmse... sofraya hükmediyor, "yalnızca ben konuşulacağım" hissiyle sandalyesinde kaykılıyor... Sadece garip de değil, ayıp sanki... 

Böylesi nüanslar yazarları-sanatçıları güzel anlatıyor aslında... niye bağırdı, nasıl unuttu, niye fikrini değiştirdi... diye sorular soruyoruz ya bence epey cevap buralardan çıkabilir.  

Nasıl anlatsam, sofranın sahibi, konuşanı, dinleyeni, seyircisi, en güzel mezesi ve hatta masanın kendisi olmak istiyorlar. Yetmiyor çünkü.

Cuma, Ekim 09, 2020

Hatırlamak-Unutmamak


Millet olarak unutkan olduğumuz iddia edilir, okur yazarlarımızın "bu halk.." diye başlayan ezber eleştirileri ve bunun toplumun bütün kesimlerinde çeşitli biçimlerde yinelenmesine bakılırsa... unutkan olduğumuza inanmak gerekiyor ama...

Yukarıda 1985 yılına ait bir Gırgır kapağı var, tipik Gani Müjde esprisi. Müjde'nin bunca yıl nasıl popüler kalabildiğini gösteren, ortalamayı bilen ve buna inanarak bakan espri karakterini gösteren bir mizah içeriyor. Bana başka türlü de popüler olunamaz gibi gelir. "Bu halkın unuttuğu filan yok" demenin mizahını uzun uzadıya açıklamak zorunda kalırsınız. Oysa kabul gören bir klişeyi kullanarak pat diye amacınıza ulaşırsınız.

Kapağın sağ altında konuşanlara bakarsak, sağcıların peşinde koşan ve onlara oy verenler, aldatılması kolay insanlardır, borç para isteyerek bu "cahilleri" hemmen kandırabilirsiniz. Unutkandırlar çünkü.

Sıradan insanlar için siyaset ve oy verme güdüsü, bütün o büyük laflara rağmen çoğunlukla çıkara dayanır. İş vaadi, işini kaybetme riski ve maddi kayıp korkusu her türlü büyük siyasetin üzerindedir. Sıradan insanlar muktedirler karşısında güçsüz ve savunmasız olduklarını, kolay harcanabileceklerini bilirler, yetersiz olduklarının farkındadırlar... Ona göre yaşarlar. Ama böyle yaşadıklarını kabul etmezler, kendileri dışındaki herkesin çıkarcı ve numaracı, cahil ve ruhsuz, kafir ve terörist, vatansız ve hain olduğunu söyleyerek gururlanırlar.

"Bu halk unutur, hafızasızdır" demek de bizi ruhen ve fikren bir tık yukarıya taşıyor...

"Bu halk unutur" gibi gelmiyor bana, Aziz Nesin derdi "biz söylemeyiz, söyleniriz" diye...Ben daha çok buna inanıyorum. Unuttuğumuz filan yok, işimize gelince konuşuyor ve susuyoruz. Herkes olup bitenlerin farkında.

Perşembe, Ekim 08, 2020

Gizli saklı


Hepsini kanarak, inanarak ve hayran kalarak okudum ve seyrettim. Çocukken, etrafımdaki herkesin, örneğin öğretmenlerin, pedagogların, sanatçıların, ebeveynlerin zararlı, faydasız veya önemsiz bulduğu popüler kültür ürünlerinin okuru ve meraklısıydım. Çizgi roman seven bir öğretmenim olmadı, her başarısızlığımda ceza olarak kitaplarım sobada yakıldı. Ben büyürken sinemadan, futboldan, müzikten yoz ve lüzumsuz olarak bahseden yüzlerce yetişkin tanıdım. Solcular, sağcılar, muhafazakârlar, İslamcılar sevdiğim şeyleri sevmiyorlardı, onlardan şikâyet ediyor, siyaseten bağırıyorlardı. Okuduğum ve sevdiğim şeyleri gizlemem, gerektiğinde (küçümsemem ve) geçiştirmem gerektiğini zamanla öğrendim. Çizgi romanları sevdiğimi, her gün film seyrettiğimi öğretmenlerime sanıyorum hiç söylemedim. Onlarla nasıl konuşacağımı öğrenmiştim.

Zamanla o beğenmezliğin, o hoşnutsuzluk söyleminin heyecanlı ve romantik bir içeriği olduğunu da fark ettim. Bir eşik noktasındaymışçasına konuşuyor, haklı olduklarına inanıyor, küçümseyici-aşağılayıcı davranıyorlardı. Ders vermek, haddini bildirmek istiyorlardı. Onlara göre bu ürünler yaygınlaştıkça toplum, ahlak, milli değerler mutlaka erozyona uğruyordu. Bunların yasaklanması, sansürlenmesi, tecrit edilmesi, engellenmesi gerekiyordu vs... Söz dönüp dolaşıp daha doğru film, daha güzel roman, daha eğitici çizgi roman filana geliyordu.  

Cumhuriyet tarihi ile ilgili çalıştıkça bu dil ve söylemin hiç eksilmediğini, istisnasız her dönem popüler olan her şeye karşı kullanıldığını gördüm. Üniversitede çalıştığım yıllarda temel çıkış noktam bu dil ve tavrı deşifre etmek, bunu yaparken vakti zamanında zararlı ve önemsiz bulunan her ne varsa onların dökümünü çıkarabilmekti. Artık üniversitede değilim ve iş yoğunluğum ve değişen hayatım nedeniyle akademik metinler yazamıyorum. Belki ileride, emekli olduktan sonra tekrar kütüphanelere dönebilirsem popüler kültür karşıtlığının memleket hikâyelerini yazacağım. En azından bunu hayal ediyorum. 

Çarşamba, Ekim 07, 2020

Muammer


O geçerken sokaklardan, kıtlıktan çıkmış gibi bastırır kahkahalar. Güldürmezse ölecek soyundan Muammer Karaca. İmlasız çocuk, lafazan ve ukala bir peygamber. En uzun konuşması, mizahın. Ruhu çizgili pijama, gülsuyu, yağsız krem, penbe göynek, gıcır köstek. Hasat parasından tutuşan tiyatro. Şeytanı ve sofusu tren garlarının, köyden indim şehrin. Selamı var bütün göçmenlerin. 

Salı, Ekim 06, 2020

Kötüler Çok Güler!


Çizgi roman kahramanları pek gülmezler. Ciddiyet ve perhiz adamlarıdır onlar. Misyonları fedakarlık, biteviye sorumluluk ve emek ister. Gülmeyi genellikle yandaşlarına bırakmışlardır. Daha çok onlar acıkır, oflayıp puflar, güler ve güldürürler. Kahramanın narsist, özgüvenli ve kasvetli duruşunun gülme konusu olması bir senaryo zafiyetidir. Reçete sayılabiliriz, örneğin “kahraman eşeğe binemez”. Eşeğe binen kahraman ya toydur, kendini henüz ispat edememiş bir ergendir ya da anlatılan hikayenin derdi farklıdır, mutlaka mizahidir. Öyle ki kahramanları sadece serüvenlerinin hemen başında rahat ve huzurlu hayatlarını sürdürürken rahat, esprili ve gülerken görebiliriz. Gülmek neredeyse bir zaman kaybıdır ve onların tehditlerle dolu hayatları bu türden kayıpları kaldırmaz.

İnsanların neden güldüğüne dair pek çok kuram ve yaklaşım var. Kimileri rahatlamak için güldüğümüzü düşünüyor, kimileri saldırmak için kahkaha attığımızı iddia ediyor. Gülmenin toplumdaki yanlışları düzelttiğine, gülerek daha iyi bir toplum olacağımıza inananlar var. Freud, modernliğin bastıramadığı her şeyin, özellikle cinsellik ve argonun gülmeyi beslediğini söylüyor. Bakhtin, karnavalesk bir gülmeden söz ediyor; edepli, kasvetli, ciddiyet dolu hayatın karnaval zamanlarında ters yüz edilmesini anlatıyor. Gülmenin insanları birbirine yakınlaştırdığı kadar uzaklaştırdığı da biliniyor.

Yerli çizgi romanda gülme genellikle saldırganlıkla eşleştirilir ve kötü adamın aşağılama aracı olarak kullanılır. Kibir, küçümseme ve güç gösterilerinde büyük puntolarla yazılır kahkaha efektleri. Gülmenin dayanışmacı, rahatlatıcı ya da düzeltici olduğu düşünülen karakteristiği saldırgan yönü kadar hatırlanmaz. Kötü adamlar tekinsiz gülmeleriyle resmedilirler. Kahkahaları tedirgin edicidir, çünkü peşi sıra öldürecek, işkence edecek ya da tecavüze kalkışacaklardır. Gülmeleri onların kötülüklerini pekiştirmek adına eylemlerine eşlik eder. Kuraldır, gülmeyen kötü yoktur!

Serüven edebiyatını hicvederek çoğalan mizahi çizgi romanlarımız da gülmenin saldırgan doğasını öne çıkartmayı sürdürmüşlerdir. Mizah dergilerinde de gülen adamlar çoğunlukla arızalı ve hastalıklıdır. Alt sınıflar grotesk kahkahaları, üst orta sınıflar da sarkastik kıkırdamaları ile hicvedilirler. Cinselliği çağıran pek çok sahne yine gülmeyle bir arada resmedilir. Örneğin cinsel ilişkinin yokluğu ahrazlı bir ciddiyetin nedenidir. Neşe, ucundan kıyısından cinsel hayat ile ilişkilendirilir.

İstisnaları yok değil ama yerli çizgi romanda gülmenin kötülüğün kıyılarına demirlemesi ilginç! [Bir Tam Macera yazısı, 2007'den...] 

Pazartesi, Ekim 05, 2020

Sinir Uçları


Bunca zaman içinde benim anladığım şu. İnsanlar, makalede cümleye, cümlede sözcüğe takılıyorlar, ancak o kadar okuyorlar. Öğrenmek ve anlamak için değil, bildiklerini teyit etmek için okuyorlar.

Haklı çıkmak için, haksız çıkarmak için okuyorlar. Okur gibi yapıyorlar.

Okuduklarının sinir uçlarına iyi gelmesini istiyorlar. Okuduklarına sinirlenmeyi seviyorlar, yok sinirlenmezlerse, yok sinirlenmeyip neşelenirlerse, okuduklarına birilerinin illa ki sinirleneceğine inanıyorlar, birilerine kapak olmuş filan diyorlar.

Geçiyor ömrümüz...

Pazar, Ekim 04, 2020

Çelişki


Karikatür, Yıldız dergisinden (1939-24)... Üstü açık arabada iki kadın var ki her ikisi de o yılların moda deyişiyle Bobstil ya da Tango kadınlardan... Popüler kültürün o yıllardaki modern, ikiyüzlü, meşum ve amoralist kadın klişesi...Kadın düşmanı bir zihniyetin mizahı diyelim. 

İki kadın aralarında şöyle konuşuyorlar, biri "Kocam, hizmetçimle kaçtı" diyor, diğeri üzüldüğünü göstererek "Ne fena!" diyor, espri cevapta "Evet, şimdi öyle hizmetçiyi nereden bulacağım." Yani, kocasını değil de kendisine hizmet eden "görevliye" hayıflanıyor filan. Kadın düşmanı dedim, o kadın, yine bir kadının yardımına muhtaç olduğunu gösteriyor da bir yandan...

Sahiden de böyle insanlar var mı diye düşünüyor insan, illa ki vardır da, o azlık neden bu kadar abartılıyor? Malumunuz, memlekette komünist filan da yoktu, onyıllarca insanları süründürdüler, o hesapla düşünelim... Yine abartılan bir "düşman" var ortada...

Gelgör ki popüler kültür tuhaf da bir şey, her zaman çelişkili okumalar içeriyor... Kocasını umursamayan kadın aslında ne kadar da meydan okuyucu, hayatın içinde cesur ve erkeklere karşı umarsız... Yapıp ettiğiyle özgürlükçü hatta... Amaç, tahkir etmek-aşağılamak ama garip bir biçimde amaçla ilgisi olmayan bir etki de yaratıyor. 

Cumartesi, Ekim 03, 2020

Refah ve tüten bacalar


Altmışlı yıllardan bir reklam, İhap Hulusi, o dönemin ve cumhuriyetin önemli bankalarından birinin reklamını hazırlamış. Slogan: "Refahın gelişmesi tüten bacaların artmasına bağlıdır.". 

İlk bakışta "demode" duruyor, otuz yıl öncesinin düsturlarını hatırlatıyor dedim. Sonra hatırladım ki, bu zaten bilerek yapılan bir şey, 27 Mayıs sonrasına "İkinci Cumhuriyet" denirdi ve Atatürk döneminin yeniden inşa ve ihyası fikri popüler kültürü etkiliyordu. Fabrikalar çoğalırsa toplum zenginleşir ve "ilerlerdi", "modernleşir, zenginleşirdik.

Tüten fabrika bacaları, bugün bizi rahatsız ediyor ve imge olarak, doğanın katliyle ilgili pek çok olumsuz şeyi çağrıştırıyor. Refahı gelişmeyi filan değil bizatihi "ölümü" imliyor. Çok değil elli yılda değişen bir algı... O tarihte sorgulanmaması mı bir hata mıydı? Veya kimseyi rahatsız etmemesi bize niye tuhaf geliyor? Her dönemin doğruları var, doğru ya da yanlış ararken, dönemin zihniyetini bilmek gerekiyor, kaçırmamak, atlamamak...
 

Cuma, Ekim 02, 2020

Seyrüsefer Defteri 122


Raised by Wolves Sea1 Ep.1 ve 2'yi seyrettim (30 Eylül).++ Marcella Sea1 Ep.3 ve 4'ü seyrettim (29 Eylül). ++  Lovecraft Country  Sea1 Ep.1 ve 2'yi seyrettim (28 Eylül).++ Enola Holmes (2020) enerjisi var, çocuksu ve eğlenceli, az şey değil, finali başka türlü kurabilirlermiş (27 Eylül).++ Superman Red Son (2020) bir iki yeri güzel uyarlamışlar ama duygusal olarak "gomonist" Süperman'ın sıkıntısı çok anlaşılmıyor (26 Eylül).++ Young Wallander Sea1 Ep.5 ve 6'yı seyrettim (25 Eylül).++ Marcella Sea1 Ep.1 ve 2'yi seyrettim (24 Eylül).++ Babyteeth (2019) buruk ve kederli bir hikayesi var, iyi sahneler çıkmış, ortayaş krizleri, ebeveynilik ve ergenlik ölçüsünde harmanlanmış (23 Eylül).++ Young Wallander Sea2 Ep.3 ve 4'ü seyrettim (22 Eylül).++ Abgeschnitten (2018) malzeme varmış, kalabalık olmuş, sadeleşememiş bir gerilim çıkmış (21 Eylül).++ Lying and Stealing (2019) Stiv Mak Kuin başrolde olabilirdi, o kadar 70'lerde çekilmiş gibi, kız güzel, e hikaye serüvenci (20 Eylül).++ Changeling (2008) konusu ilginçmiş, muammasını beğendim (19 Eylül).++ Hinterland Sea1 Ep.1'i seyrettim (18 Eylül).++ Young Wallander Sea1 Ep.1 ve 2'yi seyrettim (17 Eylül).++ A Million Ways to Die in the West (2014) eğlenceli aslında ama komedi eşiğini her zaman ayarlamamışlar, finali daha curcunalı olmalıymış (16 Eylül).++ Ace in the Hole (1951) iyi bir medya eleştirisi, iyi bir kara film ama Wilder filmi gibi değil (15 Eylül).++ Mulan (2020) yirmi yıl önce üretilmiş olsa vay vaylar kategorisine girerdi (14 Eylül).++ Cep Herkülü: Naim Süleymanoğlu (2019) doğru bir senaryosu var (13 Eylül). ++ Seni Gidi Seni (2017) arkaik kalmış, Çiçek Taksi bu hikayeleri çok anlattı (12 Eylül).++ Mutluluk Zamanı (2018) gişe filmi ama aşktan çok Cengiz B ile yürüyor ki ona göre yazılması gerekirmiş, yazılmamış (11 Eylül). ++ Döndüm Ben (2019) hikayeyi harekete geçiren temel neden anlaşılmıyor, mizahi olarak da başarılı değil (10 Eylül).++ Damsel (2018) westerne kara mizah yorumu, ilginç de olmuş (9 Eylül).++Reflections in a Golden Eye (1967) Marlon'un taşan oyunu, şahane Liz, her zaman şaşırtıcı olan McCullers griliği (8 Eylül).++ Düğüm Salonu (2018) potansiyelli işmiş, olamamış, bazen sadece iyimserlik seyrettirir (7 Eylül).++ Cat on a Hot Tin Roof (1958) ne zaman ilham verici bir şeye ihtiyaç duysam Tennessee "okurum" izlerim, hastasıyım, "oynatır" (6 Eylül).++ J'accuse (2019) daha gerilimli bir ardışıklık bekliyordum, belgesel havası bazen filmin önüne geçmiş (5 Eylül).++ Zengo (2020) Recep İvedik olmuş ona şaşırdım (4 Eylül). ++ Freaks (2020) iyi başlıyor, sonra olmuyor diyeceğim ama o iyi başlayan bölüm de zaten bilinen bir klişenin Alman sürümü (3 Eylül). ++ I'm thinking of ending things (2020) fasılalarla güzel diyaloglar var, iddiası ölçüsünde "büyük film" olamamış (2 Eylül).++Who's Afraid of Virginia Woolf (1966) oyun, oyuncuyu da uçuran güzelliktedir filan ama ne desek az, büyük film, büyük yalpalama (1 Eylül).++


Related Posts with Thumbnails