Faydalı Bilgiler Ansiklopedisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Faydalı Bilgiler Ansiklopedisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Temmuz 31, 2026

Sahil Boyu

Dedemin kartpostalları arasından çıktı. Muhtemelen İstanbul’dan bir sahil görüntüsü. Tenhalığı ve kumsalın ferahlığı güzel. Polisin üniformasına bakılırsa 1920’li yılların sonlarını düşündürüyor. 1933’ten sonraki bir tarihte çekildiğini sanmıyorum ama elimdeki tek ipucu da bu.

O yıllarda bu tür yerlere bugünkü anlamıyla plaj değil, daha geniş bir ifadeyle banyo deniyor. Peki banyoya kimler gidiyor? Mayo dediğin her yerde satılmıyor, satılsa da lüks sayılıyor çünkü.

Eski sahil fotoğraflarına bakarken mayolular kadar, denize çamaşırlarıyla girenleri de ararım. Geçmiş hep nezahet, zarafet ve kibarlıkla anlatılır ya… Gerçekten öyle miydi diye bakınırım. Aslında cevabını bildiğim bir soruyu yeniden sormak gibi bir takıntı. Geçmişe değil, geçmiş hakkında anlatılan hikâyeye güvenmiyorum Mıstık abi.

Fotoğrafta hepi topu otuz kişi var. Kalabalığın en yoğun olduğu yerdeyse bir polis dolaşıyor. Fotoğrafçıdan bile kuşkulanmış olabilir, “Neyi çekiyor bu beyefendi?” diye kıyıya kadar inip volta atmış olması ihtimal dışı gelmiyor bana. Benim seçebildiğim kadarıyla mayolu kadın sayısı üç. Geri kalanların çoğu elbiseli. Meraklılar da mayoluların etrafında toplanmış.

Ankara’yla ilgili yıllardır anlatılır, 1923-1950 arasında kasketlilerin, köylülerin, yoksul kıyafetlilerin Yenişehir’e sokulmadığı söylenir. Doğrudur, değildir, o tartışmaya girmeyeceğim. Ama fotoğraftaki eli belinde dolaşan polis efendi, donuyla denize giren çocukları görünce ne düşünüyordu acaba? Falih Rıfkı’nın yıllarca tekrarlanan, sloganlaştırılan gazete manşetini hatırlayalım: “Halk sahile indi, vatandaş denize giremedi.” Buradaki “vatandaş” elbette okumuş yazmış orta sınıf bürokratlar ve aileleriydi.

Plaj da deniz de modernleşmenin vitrinlerinden biriydi. Ama istenen, herkesin kendi bildiği gibi yaşayacağı bir modernlik değil, ahlaklı, faziletli ve kontrol altında tutulan bir modernlikti.

1938 tarihli Cemal Nadir karikatürü tam da bunu anlatıyor. “Dün” bölümünde beyefendi hanımefendinin elini zarafetle tutuyor, “Seni ölesiye seviyorum,” diyor. “Bugün”de ise mayolu çift var. Apaş kılıklı, hamhalat delikanlı sigara içen sosyetik güzele bu kez “Seni öldüresiye seviyorum,” diyor. Klişeler tanıdık: sarışın kadın, “testosteron kokan” bıyıklı erkek… İkisi de “ahlak bozuldu” fikrini resmetmek için sahneye sürülmüş.

Karikatürdeki “dün” gerçekten öyle miydi?

İşte nostalji tam burada başlıyor. Eski fotoğraflara bakınca yalnızca kumsalın ferahlığını görüyoruz. Polisleri, meraklı bakışları, ahlak nöbetlerini, sınırları görmezden geliyoruz. Dünü bugünden daha zarif, daha kibar, daha masum ilan ediyoruz.

Nostalji öyle kaypak bir şey ki… Geçmişi değil, geçmiş hakkında anlatılan masalı özlüyoruz.


Perşembe, Mart 26, 2026

Güzel İsimlere Gazel

Yürekte Bukağı (Tomris Uyar, 1979), Puslu Kıtalar Atlası (İhsan Oktay Anar, 1995), Canistan (Yusuf Atılgan, 2000), Herkes Herkesle Dostmuş Gibi (Barış Bıçakçı, 2000), Tuhaf Yıldızlar Dünyaya Bakıyorlar Gözlerini Kırpmadan (Sevgi Özdamar, 2003), Buruk Dünya (Orhon M.Arıburnu, 1985), Ben Ruhi Bey Nasılım (Edip Cansever, 1976), Narla İncire Gazel (Bilge Karasu, 1995), Kınar Hanımın Denizleri (Ece Ayhan, 1959), Ne Kitapsız, Ne Kedisiz (Bilge Karasu, 1994), Gül Mevsimidir (Füruzan, 1985), Kafamda Bir Tuhaflık (Orhan Pamuk, 2016), Fena Halde Leman (Attila İlhan, 1980), Sular Ne Güzelse (Erdal Öz, 1997), Göç Temizliği (Adalet Ağaoğlu, 1985), Gecegezen Kızlar (Tomris Uyar, 1983).

Sevdiğim kitap isimlerini yazdım. Editör olarak pek çok kitaba ister istemez isim seçmişliğim oldu, en azından alternatifler önermişimdir. Nezaketle inat etmişliğim çoktur. Şunu iyi biliyorum: bazı isimler, eserden çok daha ilgi çekici olabilir; okuru çağıran, dürten, hatta hafifçe tahrik eden isimler vardır. Fena Halde Leman’ı ilk gördüğümde gülümsediğimi, Gecegezen Kızlar’ı nedense bilimkurgu tadında bir şey gibi hayal ettiğimi hatırlıyorum.

Umberto Eco kitap adının okuru belirlemesinden hafif huzursuzlanır ama bundan da faydalanmak gerektiğini söylerdi. İsim, okura bir kapı göstermeli ama o kapının ardında ne bulacağını da fısıldamalıdır. Bu yüzden hafif tertip tehlikelidir. Fazla açık bir başlık, kitabı daha baştan tüketir, fazla kapalı olan ise hiç açılmayabilir. İyi başlık tam bu eşikte durur.

Oyunbazlık ederek abartıyorum, Paul Valéry, şiirin asla tamamlanmadığını, yalnızca terk edildiğini söyler ya, iyi bir kitap adı da biraz öyle olmalı. Yazar onu bırakırken okur devralmalı. Başlık, metnin dışında yaşamaya devam etmeli, hatta öyle olmalı ki, metnin kendisinden daha uzun yaşamalı.

Puslu Kıtalar Atlası mesela, daha kapağı açmadan zihinde bir tür “serüven sisi” kurar. Kafamda Bir Tuhaflık, sanki roman değil de insanın kendi kendine söylediği bir cümledir. Bu yüzden işler. Kişisel olarak şairlerin bizim edebiyatımızdaki en güzel kitap isimlerini bulduğuna inanırım. Şiir gibi davranan başlıklar hep onlardan gelir: açıklamayan, çağrıştıran o tatlılıklar… Narla İncire Gazel, Kınar Hanımın Denizleri… Bunlar anlamdan çok tınıyla çalışır. Bir şeyi anlatmazlar, bir şeyin etrafında dolaşırlar.

Elbette iyi bir başlık, iyi bir kitap demektir demiyorum. Hatta başlık, metnin taşıyabileceğinden daha fazlasını vaat ederse okuru kaçırır. Okur o vaatle içeri girer, ama içeride aynı yoğunluğu bulamayabilir. Güzel isim, kötü roman örneği listem de var. Onu yaşlanınca yazarım.

Gabriel García Márquez’in neredeyse rahatsız edici bir dürüstlükle söylediği gibi, kitabı sattıran şey çoğu zaman başlıktır. Editörün içgüdüsü de burada devreye girer: doğru sözcüğü ve tınıyı bulmak. Bence en iyi isim, biraz eksik olmalı, tamamlanmayı bekleyen bir auradan söz ediyorum. İşveli ve kandırıkçı, inatçı ve uzun ömürlü…

Bugün güzel şeyler olsun Mıstık abi…

Cuma, Mart 20, 2026

Şapkaa


Hasan Hüseyin, “sen utanmaz mısın arlanmaz mısın / hele bir döndür başını da şu gidişe bak / hele bir döndür başını da şu düzene bak / hele bir döndür başını da şu haline bak” diye seslenirken, hemen ardından soruyordu: “ne tutarsın bu şapkayı başında / ne tutarsın bu başında şapkayı.”

Şapka bir kumaş parçası değildi, bir rejim tartışmasıydı.

Malum, şapkalı siyasetçilerimiz vardı. Çocukken şapka takan erkekleri yaşlı ve kalantor sanırdım. “Kalantor” kelimesi bile artık tedavülden kalktı, kelli felli, sözü geçen adam demekti. Şapka da onların alametifarikasıydı. Şimdi ne kalantor kaldı ne şapka. Oysa bir zamanlar erkek giyiminin en belirleyici parçasıydı. Sadece modası geçmedi, zamanın ruhuna da yenildi.

Bir dönem devrim sayılacak kadar ciddiye alınmıştı: kavuğun yerine fes, fesin yerine şapka. Semboller üzerinden yürüyen bir modernleşme. İnsan tekinin deliliğine örnek çok tabii de bu faslı da akılda tutmak gerek.

Türkiye’nin genç kuşakları altmışlara gelindiğinde şapkayı terk etti. Gençler için şapka “yaşlı işi”, “amca işi”, hatta “alaturka”ydı. Hollywood kahramanlarını da hatırlayalım, orada da şapka ışığını kaybediyordu. Kovboy şapkası mit olarak kaldı, gündelik hayat ise başı açık dolaşmayı seçti.

Bizde okullarda öğrenciler bile yarı askerî şapkalar takardı. Onlar da birer birer lüzumsuzlaştı. Demirel olmasa belki şapka siyaset sahnesinde bu kadar yaşamazdı. Öyle bir noktaya gelindi ki, sağcı siyasetçiler geleneği temsil ediyor diye şapkayı sahiplendi, solcular karşılarına köylü kasketiyle çıktı. Kaypakkaya’nın o meşhur fotoğrafını hatırlayın. Ya da Ecevit’in meydanlarda salladığı siyah kasketi… Şapka ile kasket arasındaki fark, neredeyse ideolojik bir sınır çizgisine dönüştü.

Oysa şapka, bir yandan da Batılı görünmenin, inceliğin, kentli olmanın sembolüydü. Erkekler şapkalarını çıkararak selam verirlerdi birbirlerine. Nostalji yapmıyorum, ama bu jestin şehir hayatından kaybolmasını bir nezaket kaybı olarak görmek mümkün. Başın eğilmesi, şapkanın çıkarılması, karşıdakini tanımanın küçük ama anlamlı bir ritüeliydi.

Ahmet Oktay, Nerval üzerine yazdığı bir şiirde onun morg kayıtlarını sıralar: “Siyah ceket, siyah yakalık, gömlek, flanel yelek, gri-yeşil pantolon, kızıl çoraplar, boyalı ayakkabılar ve siyah şapka…”

Evet, siyah bir şapka. Ölümde bile baştan düşmeyen bir aksesuar.

Kantocu Peruz sahiden yaşadı mı Mıstık abi?


Salı, Ekim 28, 2025

Vay!!


Şaşırma nidası, ünlemidir. O kadar çok deyime, bedduaya dâhil olmuştur ki Türkçenin en çok kullanılan sözcüklerinden biridir. Beddua ederken “vaya batasın” denir, üzüntüye boğulasın anlamında veya acısını göresin anlamında “vayına oturasın” da kullanılır. Kasım başıyla ocak sonu arasındaki ekime elverişli toprağa “vay vay toprağı” denir. Ekimden hemen sonra olan soğuğa “vay vay donu” denir. Argoda fercin üzerindeki ince tüylere “vay vay tüyü” adı verilir. İnsanın başına gelen işlerin güçlüğü ve külfeti karşısında “vay bana vaylar bana” deyişi kullanılır.

Çarşamba, Ekim 08, 2025

Yalancı Peygamber Tavsiyeleri


Uçarılığı Orhan Veli'den, disiplini Aziz Nesin'den, çalışkanlığı Orhan Pamuk'tan almalı. İyimserliği Oğuz Atay'tan, derin sulara dalmayı Tanpınar'dan öğrenmeli.

Muziplik ve ironi için dileyenler bana başvursunlar, onlara bir reçete yazabilirim (Hep doktorlar mı reçete yazacak?). Kıkırdamak için İhsan Oktay'a  bakılmalı. Saat tamiri için Şule Gürbüz'e.

Tutku deyince Tomris Uyar, melankoli deyince Tezer Özlü, sokak deyince  Orhan Kemal, heyecan deyince Sait Faik mırıldanmalı. Denize karşı bağırmalı, dağın sesini dinlemeli, saksağanları seyretmeli...


Betonu delmeli, betonu delmeli...

Çarşamba, Şubat 05, 2025

Faydalı Bilgiler Ansiklopedisi 6


Resim, 1984 yılından, New York'tan, anlamışsınızdır, kentsel dönüşüme karşı çıkan bir ev sahibi, hoşnutsuzluğunu göstermek için bir pankart açmış, arsa simsarlarının uzak durmalarını istiyor.

Her büyüyen şehir, aşağı yukarı, elli yılda bir bu türden dönüşümler geçirir. Binalar yaşlanır, can güvenliğini tehlikeye düşürecek bir deformasyona uğrar vs... Veya bunlar bahane edilerek, aynı araziler yeniden alınır satılır, binalar yıkılır yeniden yapılır, birileri kazanır birileri kaybeder...

Kentsel dönüşüm, ülkeden ülkeye, kültürden kültüre farklı yaşanıyor.

Ben resimdeki protestoyla ilgileneceğim. Biz "yıkmayın, uzak durun", "simsar", "yıktırmayız" demeye ne zaman başladık mesela...


1957 yılından bir Akbaba kapağı, yaşlı çiftin beybabası, bekçiye turşucuyu soruyor, "nereye gitti acaba?". Bekçi cevaplıyor, "imara gitti"


1958 yılından, çadırda yaşayan aile neşeleniyor: o yıl "istimlak olmayacakmış", yaşasın!


Bu da 1959'dan... Yaramaz velet, evin duvarına yıkılacak manasında dozer resmi çizmiş, ev sahibi oğlanı kovalıyor vs...

Üç kapakta da endişe var, kabullenme var ama açık biçimde niye yıkıldığını sorgulayan bir eleştiri yok...

1957-58 yılları İstanbul ve Ankara'da, evlerin yıkıldığı, caddelerin genişlediği, şehrin başkalaştığı, apartmanların çoğaldığı yıllar...O yılların yıkım hikayelerini dinlerseniz, insanlardab, özellikle yıkılan teneke mahallelerin, eski ve ahşap evlerin sakinlerinden en çok "ucuza" gitme şikayetleri duyuyorsunuz. İstimlak parasının azlığı, yeniden açılan davalar, itirazlar, üç kuruşa sokakta kaldık demeler vs vs...Gerisi, nostalji...Ah ne güzel komşulardık!

Protesto ve yıkıma yönelik isyan, 70'li yıllara kadar pek yok...Hiç yok demiyorum, mesela Sulukule 1950'li yılların sonundan itibaren boşaltılmak istiyor. Çingene mahallesi direniyor, kabullenmiyor...Fatsa'ya Gürcü direnişi dersek azımsamış mı oluruz? Oluruz ama bu farklılığı hesap etmemek saçma olur...Sulukule, Çingene mahallesi olmasa dayanabilir miydi, ben emin değilim. Yine 1957-58 aralığında Ankara'nın en eski mahallelerinden biri olan Hacettepe bu yıkıma dayanamıyor misal... O kadar kavgacılar, o kadar kabadayıları var, o kadar mahalle kültürleri var, yapamıyorlar işte...Karar alınıyor, 27 Mayıs sonrasında da yürürlüğe konuyor...Mahalle yıkılıp üzerine hastane yapılıyor. Oysa, hastane için yer mi yok Ankara'da...


Kapak 1957 yılından. Apartmanın yanındaki eski ev yıkılmamış. İki kulağı kesik, şans talih artık neyse, sırıtarak, yıkılmamayı konuşuyorlar: "Adnan Ağabey" geçmedi mi bu sokaktan? Aslında çok anlaşılır değil, kapaktaki espride "gözden kaçma" mı yoksa "tophaneli külhanların kollandığı" mı vurgulanıyor belirsiz. [Akbaba, lümpenleri, sokaktaki adamı hiç sevmez çünkü.]

İlginç olan, bu evler yıkıldığında kimin para kazandığına ilişkin bir eleştirinin olmaması...

Yeşilçam, gecekondu mahallelerine göz koyan Müteahhit tiplemesini çok sevmişti... Pürosunu tüttüren, viski içen, şımarık çocuklar yetiştiren fabrikatörler 27 Mayıs öncesinde yok muydu? Vardı ama onları Yahudi olarak resmediyordu popüler kültürümüz. 

Türk işadamlarına ve müteahhit olarak devlete ses etmeyi istememeşiz...

Veya "daha iyi eve çıkmak", "sınıf atlamak", "daire sahibi olmak" Türklerin hoşuna gidiyor...Eskisi yıkılsın yenisi yapılsın derken bir sorun görmüyorlar, kimse mutsuz değil...

Simsar, yine simsar ama bizimle paylaşırsa, ecicik bize de koklatırsa Vallaha billaha mesele yok galiba...

Cuma, Ekim 25, 2024

Güzel Şeyler


Ebebulgur: Bulgur iriliğinde yağan kar.
Cintepesi: Dağın en yüksek yeri. 
Ebehörlüm: Beş nisanda esen fırtına.
Ecet: Dul bir kadının yeniden evlenmesi için beklemek zorunluğunda olduğu zaman.
Elebez kancığı: İşsiz güçsüz olup, gönül eylemek için avare avare dolaşan.
Elüğun köri: Bir kimseninin çağırmasına ya da sorusuna karşılık olarak tersleme, azarlama anlamında kullanılır.
Fenekir: Delik deşik olmuş, eskimiş.
Fışfırdal: Sidiğini tutamayan.
Mart Cevizi: Boysuz, küçük yapılı adam.
Lemlum etmek: Açıkça söylememek, gevelemek.
Melermek: Gözlerin heyecandan yusyuvarlak açılması.
Muştucuböcü: Girdiği eve hayırlı haber getirdiğine inanılan, kelebeğe benzer kahverengi kanatlı böcek.
Oğlakbaşlı: Kuyruklu yıldız

Cumartesi, Ağustos 10, 2024

Efemine


Uzun yazmak gerekiyor, not düşmüş olayım, pantolon giyen ve sigara içen kadınlarla ilgili sayısız yazı ve karikatür var. "Kadınların erkekleşmesi" 1940-60 aralığında erkek yaratıcılarımızı epeyce meşgul etmiş olmalı ki biteviye konuşmuşlar, alay etmişler, eleştirmişler...

Tef'in kapağında iki erkeksi kadın, "kapak kızını" küçümsüyor: "Güzel olmasına güzel ama biraz efemine değil mi?"

Dünyaya farklı bakması ve muhalefet etmesi gereken bir mizah dergisi, kadınların görünürlüğünden ve meydan okuyuculuklarından, erkeklerle eşit olmalarından neden rahatsız olur ki... demek pek akıllıca değil. Başka bir zamanın mantığından ve iradesinden, tepkilerinden söz ediyoruz.

Mizah dergileri, çoğunluk değerlerine dayanarak varolurlar. Ellili yıllarda konuşulan ve kabul gören bir espriyi, tam da o zamanda kapağa taşıyıp yinelemişler.

Doğru ya da yanlış dediğimiz şeyleri iktidar üretir. Doğrunun ve yanlışın kaynağı olan iktidar, söylemi üretip çoğaltırken, meşrulaştırırken kendi varlığını da üretip çoğaltır, meşrulaştırır. Bir başka ifadeyle doğru ve yanlış, iktidarın parçasıdır, ihtiyacıdır. Tuhaf gelmesin, en az doğru kadar yanlış da iktidarın varlığını pekiştiren, yok edilmemesi gereken, ihtiyaç duyulan bir durumdur.

Popüler kültürse daha garip işliyor.

O gün için o kısa saçlı, sigara içen, pantolonlu kadın "yanlış", "düşman" ve doğru kadın modelinin karşıtıdır. Çoğunluk değerlerinin belirleyicisi olarak iktidar, hem o karşıtlığı onaylar hem de o karşıtlığın varolmasını ister.

Popüler kültürün garipliği de burada kendini gösteriyor. "Kötü" ve "yanlış" olan, arzu uyandırıyor ve ilgi çekiyor. O kısa saçlı erkeksi kadın zaman içinde normalleşiyor, ticaretin ve modanın parçasına dönüşüyor. "Kötü" ve "yanlış" olan, zaman içinde "iyi" ve "doğru" oluyor, forma değiştiriyor.

Kamusal alan tartışmalarında popüler kültürün işlev ve etkisi, "adam akıllı" akla getirilmiyor.

Pazar, Temmuz 14, 2024

Oruç


1933 yılından, Ramiz (Gökçe) çizmiş. Siyasi propaganda amaçlı, "mejaş" veren türden...Yeni cumhuriyetin onuncu yılı, üstelik Ramazan ayı, espri o bağlamdan çıkmış... İlgi çekiciliği şu yüzden: üst başlık Laiklik vurgusuna dayalı, Tüccar "ikram" ediyor, Memur "yemem" diyor. Memur, Laik Türkiye'de komisyon, bahşiş ve rüşvet almıyor artık mı demek istenmiş yoksa hafif sarakaya alarak soruyorum, Ramazan vesilesiyle, geçici olarak mı almıyor denmiş, bence belirsiz. 

Tüccarın, ticaretle uğraşanların her zaman kötü niyetli, düzenbaz dalavereci çizilmesiyse ayrıca incelenmeye değer. O tüccar Yahudi olunca, Amerikalı olunca, İngiliz olunca rahat konuşuluyor ama yerli olunca hafiften yalpalıyorlar aslında. Bu karikatür, o yalpalayan karikatürlerden. 


Halbuki 1939 tarihli şu karikatüre bakın..."Bazı Yahudi Tüccarlar" dese de çok net...Fıçının içinden fare olarak çıkıyor Yahudi...Bir de "açık göz" ifadesine dikkat! Otuzlu yıllarda bu bir aşağılama ifadesi...Zaman içinde yumuşayıp olumlu nitelikler kazansa da o günlerde açıkgöz olmak küfür anlamında. Tüccar dediğin açıkgöz olmak zorunda olduğu için baştan kirlenen ve kirli olan biri.


Bu benim çok sevdiğim bir karikatür , 1931 yılından. Serbest Fırka'ya karşı çizilmiş. Liberalizm, İngiltere'den kovuluyor. Bir kadın olarak çizilmiş, kahpe olarak niteleniyor, Fethi Okyar'a koşuyor...(Akbaba, 8.10.1931). Türkiye'de liberalizm denince ne anlaşıldığını gösteren bir zihniyet bu...Ticaretle liberalizm, tüccarla liberal çoğu zaman eş anlamda kullanılıyor. Daha ağır konuşulmak istendiğinde "fahişe" "orospu" klişesine başvuluyor. 

Uzun hikâyeler... Rejimin düşmanlarını sıralamak lazım aslında...Bugünün hakim ve muhalif zihniyetlerini anlamak için o çok satanlar listesini arada bir yoklamak lazım. Çünkü onun da ticareti var...

Salı, Temmuz 02, 2024

Faydalı Bilgiler Ansiklopedisi


1938 tarihli Akbaba kapaklarından biri. Dersim'de yaşananların nasıl algılandığını göstermesi bakımından ilginç elbette. O günlerde basın nasıl bir tutum aldıysa o yönde ve eğilimde bir kapak yapılmış. Kapağın çizeri Cemal Nadir...Nadir'in siyasi tutumlarına nedense pek değinilmiyor ya da hoşgörülüyor, bunu ilginç buluyorum.


1938 Baharında iki sevgili konuşuyor: "Dünya gözile biribirimizi görmek nasib olacak mı?"...Savaşın arifesindeler ama bana Gezi'yi hatırlattı...Maskeler, gaz ve durman vurgusu...


Öğretmen, sınıfta öğrencilere eski savaş silahlarını anlatıyor. İnsanlar o tarihlerde bir savaş çıkarsa topla tüfekle değil zehirli gazla öleceklerine inanıyordu. Beklendiği gibi olmadı. Soğuk savaşla birlikte bu zehirlenme korkusu misliyle artar, sıklıkla sivil tatbikatlar yapılır, evlere maskeler dağıtılır, okullarda özel dersler verilir. 1945-60 zaman aralığındaki global popüler kültür gaz maskesini çeşitli biçimlerde kullanmıştır ama asıl başlangıcı Büyük Savaş öncesidir demek istiyorum.

Cuma, Mayıs 24, 2024

Ya Devrimdir Ya Hırsızlık


Cemal Nadir çizmiş, arkadaki yatan, yayılan, dünyayı umursamadan büyüklerinin yakınında sigara telllendiren gençler, babalarının deyişiyle sanatçıymış: "Biri şair, biri ressam, öbürü de musikişinas".

Yaşlı babanın arkadaşı ah vah ediyor: "Allah yardımcın olsun birader... demek üçünü de sen besliyorsun".

Sanat, karın doyurmaz, anca aileye yük olursun. Hükmü verdik, işin gereği görüşüldü, mahkememiz tanıkları dinledi, oy birliğiyle karar verildi, bitti gitti.

Sorabilseydik, muhtemelen, sanata değil pozörlüğe, tembelliğe karşıyız filan derlerdi herhalde. Ne derlerse desinler, bir önyargıyı pekiştirmişler. Anti-entelektüelist bir hissiyat varsa, ki var, buralardan çıkıyor işte....

MFÖ'ün şarkısını hatırlarsınız: "Bütün kabile kızar bana. Derler bu adam çalışmaz mı? Bu adam hep düşünür mü.? Bir kuş ölmüş diye üzülür mü?"

Sigara içmek, ayakkabıyla oturmak, sohbete katılmayıp okumak, kıçını dönüp yatmak... Tek tek düşünülünce rahatsız edici şeyler... ama bir tarafıyla da varolana, süregelen ahlak ve hiyerarşiye bir isyan içeriyor.  Sanatçıyı büyüklerinin yanında sigara içen densize indirgeyince iş zaten karikatüre dönüşüyor, karikatürünün çizilmesine gerek kalmıyor. 

Karikatür, muhaliftir filan ...İş nutuğa gelince gelince bir dünya lakırdı...Bence asıl muhalefet ve muhalifler, bu türden nişlerde kendini gösteriyor. Vatan millet, demokrasi laiklik filan bunlar zaten büyük laflar veya işin kendisi cesametli...Ne desen büyük laf etmiş oluyorsun...

Halbuki iki durup ters köşe yapsana, sigarayla saygı mı ölçülür, iki dumanla terbiye mi üfürülür desene...Diyememişler...Devir öyleymiş, zamanı anlayalım deyip geçiyoruz, o dönem aksini diyenler var mı peki...Var elbette...

Derler ya, sanat ya devrimdir ya hırsızlık... Çoğunluğa sadakat gösteren anca hırsızlık yapıyor...

Atarlandım.

Çarşamba, Nisan 03, 2024

Renkler


Anadolu’da Renkler: Yanıkal (kahverengi), yanal (pembe), monus (boz ile kara arası), bakır kırı (boz), göğez (koyu mor), gülpeşe (kızıl), mavru (yeşil, taze ceviz rengi), meneş (turuncu), gökçül (mora yakın mavi), elvele (rengarenk). 

Cumartesi, Ekim 14, 2023

Faydalı Bilgiler Ansiklopedisi 3


Fabrika bacaları ve o bacadan çıkan duman, seksen-yüz yıl önce modernliğin ve zenginliğin ifadesi olarak görülürdü. Fabrika sayısı insanları mutlu ederdi, dumanı tüten bir fabrika “Çalışan Türkiye” demekti ve geleceğe iyimser bakabilmeyi sağlayan iştah açıcı bir olmazsa olmazdı… Yukarıdaki kapakta Hoca minarelerin şerefesini soruyor. Eski karikatürlerimizde ekseriyetle iki adam konuşur, ilki sorar, ikincisi muzipçe lafı yapıştırırdı. Şerefesi yok ama şerefleri var denerek, dinle modernlik arasında dualistik bir ayrım ve üstünlük kuruluyor.


İkincisi,  bir yeni yıl mesajı içeriyor, “ben gelirken bunlar yoktu, ne tuhaf” bir yılda ne çok fabrika yapılmış, ne çok gelişmişiz iyimserliği taşıyor. Fabrika bacalarına ilişkin methiyeleri ve şiirleri derlemek gerekiyor aslında. Şimdilerde kirlenmenin, zehirlenmenin ve baştan ayağa umutsuz bir geleceğin sembolü olan bacaların vakti zamanında nasıl sevinçle karşılandığını bilmek tuhaf çünkü…


1937’deki kapak da ilginç, espride yine söz oyunu yapılmış, “o fabrikalarla kendine top mu yapacaksın” diyen yabancı paraya/ sermayeye “hayır, size top attıracağım” diye cevap yetiştiriyor Türk Lirası. Fabrikanın gücü, gücün silah üretimini çağrıştırdığını da ekleyelim.  “Fabrikası çok olanın, ordusu da ekonomisi de güçlüdür”. Dönemin, savaş arifesi olduğunu, Nazi propagandasının tüm dünyayı olumlu ve olumsuz anlamda etkilediğini hatırda tutalım.


Fabrika bacaları bir karikatür klişesi/sembolü olarak o kadar çok ve çeşitli biçimlerde kullanıldı ki… Son kapağı siyasi bir çekişmenin göstergesi olması sebebiyle seçtim. Eski yıl, yeni yılı temsil eden çocuğun elinden tutmuş, içeri girebilecekleri boş bir baca (deliği) arıyorlar. Noel Baba ya da çocukları getiren Leylek esprisini andırıyor ama asıl vurgu, bacaların üzerini kapatmış grev sözcüleriyle ilgili. “Burası Türkiye”, diye başlayan cümle esas olarak grev karşıtlığı içeriyor. Çalışanların hak araması değil, o bacalardan duman çıkmamasından endişeleniliyor. Eski yıl, bıkkın ve bezgin bir halde, üzülerek anlatıyor olup bitenleri. 

Hava kirliği ve fabrika atıklarıyla ilgili zarar ziyan eleştirileri, bizde son çeyrek asırda ortaya çıktı. Daha öncesinde, önemsenmeyen bir konuydu, popüler kültürde ara sıra değiniliyor, çocuksu bulunuyordu. Memleketin daha önemli sorunları vardı, bugün çok değişmese de fabrika bacaları artık sevimsiz birer imgeler. Eskisi gibi insanların göğsünü şişirip, toplumları gururlandırmıyorlar.

Pazartesi, Ekim 02, 2023

Boyacının Şeysi

Günümüzden bakılınca eski mizah dergilerimizin sahiden saçma klişe esprileri vardır, ben "akılsızca" buluyorum ama o günlerde bu esprileri rasyonalize edecek nitelemeler yok değilmiş, örneğin bu yazıya konu olan karikatürlere ve o türden esprilere "fantezi" deniyormuş. hani yok  hiç olmuyor da biz hayal ediyoruz, okurun tahayyülüne sunuyoruz gibi bir şey denmek isteniyor galiba...

Bu yaşıma kadar boyacıya ayakkabı boyatan bir kadın görmedim, olur mu olur demişler, olursa negzel olur heyecanı da duymuşlar "sanki"...

İşin şakası bir yana, Amerikan ve dolaylı olarak Batı Avrupa karikatüründen devşirilmiş bir espri olduğu aşikar... E oralarda var mıymış derseniz, bunu bildiklerini veya öğrenmek istediklerini sanmıyorum.

Yukarıdaki Akbaba kapağında iki boyacı konuşuyor, biri diğerine bir meslektaşlarının "çıldırdığını" söylüyor, kara haberi duyan cevaplıyor: "Yine iyi dayandı be! On senedir bu sanatta"

Pıyy...

Diğer iki kapak daha yakın tarihli... Turistler İstanbul'a geldikçe, esprinin yabancılığı, "e o kadınlar da yabancı" mantığıyla açıklanmış olmalı, öyle görünüyor... Yabancı olunca kabul görür diye umulmuş. Mantık, değişmiyor elbette, erkek aklı, hararetle kıvranıyor... Erkek okurunu "güldürüyor"

Tabii bu fantezi istifi, erkek saldırganlığını normalleştiren bir süreci meşrulaştırıyor. Sıklıkla duyduğumuz efendim "o kıyafeti giymeseydi" gibi mazeretleri kolaylaştırıyor veya...

Arzu üretmek ile saldırganlık arasında gidip gelen bir zihniyetin izdüşümleri bunlar...


 

Salı, Mart 21, 2023

Yaşasın Türk Erkekleri


Yıllar içinde insanın algısı değişiyor; geçmişte, çok değil on yıl önce, ayrımcılığı, ırkçılığı, faşizmi, bağnazlığı görüyor ve onları teşhir etme arzusu duyuyordum. Demokrat, humanist, solcu ve devrimci diye anılan, öyle anlatılan, entelektüel bulunan isimler ve  sanatçılarda bunu görürsem iyice delleniyor, hararetleniyordum.  Yanlış şeyler söyledim demiyorum, resmi eksik görüyormuşum diyorum uzun zamandır.

Geçmişte baktığım manzaralara yeniden bakıyorum. Bence asıl mesele, erkeklik algısındaymış. Cemal Nadir'in yıllar önce gördüğüm, ırkçı ve ayrımcı bulduğum bir karikatürüyle derdimi anlatayım. Rebeka ile Salamon, ağaç altındalar, romantik bir an.

Asıl mesele erkeklik olunca, Yahudi'nin erkek olamayaşını konuşmak, bunu alaya almak gerekiyor elbette.

Salamon, Rebeka'ya "erkek olmak ister miydin?" diye soruyor. Rebeka, evet diyor (zaten kim istemez ki?) ve ekliyor: "Ya sen?". Ben bu karikatürdeki aşağılayıcı tavırdan rahatsız olmuş ve kopyasını almışım. Edepsizce bulmuş, bir dünya not düşmüşüm defterime. Şimdiyse, oysa diyorum, asıl görmem gereken Cemal Nadir'in erkekliğiymiş, başka ırkları bir Türk erkeği olarak aşağılama arzusunu teşhir etmeliymişim. Yahudi dediğin cimri, çirkin, korkak, kepaze, habis, nahoş, millet düşmanı filan ama bu adam hepsinden önce erkek değil, ne etse boş, ne eylese boş...Bundan da büyük hakaret var mı ki zaten... Di mi ama? Karı gibi...


Bu kadın Yunanistan'ı temsil ediyor, erkek olamazdı zaten. Neymiş? Dulmuş, koca eskitiyormuş. İlk kocası Osman'dan müteassıp olduğu için boşanmış vs. Koca bulamazsa sokağa düşecek, vesikalı olacakmış fış fış...


Bu da Oğuz Aral'ın ambargo zamanı çizdiği, 1975 tarihli bir karikatürü. Bacaktaki bant, bilmeyenler için yazayım fahişelik göstergesidir. Yunanlı ya da Amerikalıya yakıştırılıyor. Ambargo boyunca bu ikiliyi bir kaç kez çizdi Aral. En sonunda bıyıklı Türk erkeği, kemeri çözüp Amerika'ya saldırıyordu. Tahmin edileceği gibi kadın da şikayetçi değildi, cilveyle gülümsüyordu erkeğimize. O erkek Türk, o Amerikalı kadını "düzerse" biz "düzmüş" gibi mutlu mu oluyorduk... (Rica ediyorum çuval geçirmeyle ilgili espriler yapmayın)

Yabancı ülkeleri kadın olarak resmedenler sadece Cemal Nadir ya da Oğuz Aral değil elbet, ama onlar karikatürü halka sevdiren iki öncü isim olarak biliniyorlar. Ne resmettiklerini, neyi popülerize ettiklerini de hatırlamak gerekiyor.

Şimdilerde, barış diyenlere etekli diyorlar ya, sürekli adam etmekten, adam gibi adamlıktan, zil takmaktan, s.k.p atmaktan söz ediyorlar ya... eleştirenleri ibne ya da orospu sayıyorlar ya, köklerini buralarda aramak lazım.

İmkansız erkeklik masallarında...

[2014]

Cuma, Şubat 03, 2023

Gırlaşmak


1887 tarihli Lugat-ı Garibe'ye göre "Gır" argoda yalan ve uydurma anlamına geliyor. Yarım asır sonra diyelim, Osman Cemal Kaygılı'nın Resimli Şark için hazırladığı Argo Sözlüğünde ise "söz, sohbet, muhabbet, yalan söz, partaval" diye geçiyor. Kaygılı, Gırcı" için yalancı "Gırlaşmak" için tatlı dille sohbet etmek de demiş...

Özetle, "Gır", laf anlamına geliyor... Biliyorsunuz, birileri çok konuşup, iş üretmediğinde "laf!" der kızarız... Sanki o türden bir laf...Partaval gibi...

Gırgır kadın/adam deyişinde hoş sohbet, oyunbaz, neşeli, takılan, güldüren, sohbetinden zevk alınan birileri kastedilir.

Gırgır'ın yukarıdaki gır'dan türediği aşikar...

Benim tahminim "Gırgır'ın" kullanım olarak gündelik dile sirayeti en fazla altmış yıllık...

Gırgır'ın, dergiye isim aranırken aynı isimli bir yer süpürgesinden ilham aldığı  söylenir. O süpürgenin de bir ses efekti olarak bu ismi seçtiği filan...

"Gır" seyahati diyelim... Laf çok, "gırla!"

Cuma, Eylül 23, 2022

Üçürdüm


İçki için kullanılır. Üç kadeh içilmelidir. Biri erlik, biri pirlik, biri aşk için içilir. Bu üçlemeye içkiyi
üçürdüm denir. Daha bilinen bir başka versiyonu ise “İçkinin biri yarar, ikincisi karar, üçü zarar,” deyişidir. Argoda aynı mantık cinsel ilişki için yinelenir.

Pazartesi, Ağustos 22, 2022

Erkekler beni...


Mizah dergileri "şimdiki zamanı" konuşurlar, dillendirirler, kolektif zihniyeti temsil ederler(di). Yukarıdaki karikatür, cumhuriyetin onuncu yılından. Üst başlık "Kadınlar her şey oluyorlar, fakat..." yazılmış... Kısa saçlı, pantolonlu, çizmeli, hasılı erkek gibi gösterilen bir kadın resmedilmiş... Ev kadınlığına ilişkin resimlere bakarak korkuyor, şaşakalıyor, yerinde hopluyor... "Erkekler beni hakim yapıyorlar, polis yapıyorlar, muhtar yapıyorlar. Allah esirgesin bir de böyle kadın yaparlarsa halim ne olur?"

Yüz yıl önce sosyal hayatın içinde başarı kazanmış kadınlar, mutlaka hoşnutsuzluk yaratıyor, pantolonlu, çizmeli, sigara içerken resmediliyor ve karikatürleştiriliyordu. Bize sirayeti bir on yıl sonra filan başlar. Döner dolaşır, hemen ardından da " e peki evde çocuğa kim bakacak" sorusu sorulurdu. Her solcuya sorulan "Ruslar, Türkiye'yi işgal ederse ne yaparsın?" sorusu gibi saçma bir şey...Gel de cevap ver...

Karikatürdeki kadın afalladığında "Erkekler beni hakim yapıyorlar..." diye başlıyor.

Siyaset tartışmasına biraz buralardan başlamak gerekiyor sanki... Her erkek, biraz devlet çünkü...Kolektif değerleri erkek aklı belirliyor çünkü.

Mizah dergilerinde bugün böyle bir karikatür göremezsiniz, başka bir zamandayız ama şunu da kabul edelim, dergiler de popüler değiller artık. Herkese değil okur yazar bir azınlığa hitap ediyorlar.


Yukarıda kapak, 1975 yılından, Oğuz Aral'dan, asparagas bir gazete haberine kapak yapılmış. Burton, Liz Taylor ile evlenebilmek için sünnet olacakmış da fışfış...Avni giriyor devreye, bugün için arkaik olan, 1975 yılında kimseye tuhaf gelmeyen bir mizah yapıyor.

İki farklı dönemden iki espri...Bize espri gelmiyor olabilir. Gülmek ayrı mizah ayrı. Şunu düşünelim, bu zihniyetler kaybolup gitti mi? Kimsenin hatırlamadığı düşünceler mi? Yoksa dün gibi bugün de popüler mi?

Pazartesi, Temmuz 25, 2022

Kilo Kaybetmek


1977 yılından bir Gırgır kapağı, mizah dergilerimizde muhalefet edilen siyasetçileri kadınsılaştırarak göstermek, nasıl anlatsam, bir tür alışkanlıktır. Hemen herkes hakkında bu türden espriler yapılır. Günümüz algısında hoş durmadığı aşikar, yapılanı cinsiyetçi, şoven ve kıt zekalı bulmak da mümkün. Ben öyle buluyorum mesela. Ama sonuçta vakıa, siyasetçilerin veya erkeklerin, kadınsılaştırılması, o yönde imalarda bulunulması o yıllarda komik bulunuyormuş. Bize düşen o esprinin niye yaygın olduğunu düşünmek...

Ertesi hafta espri bir parça daha uzatılmış...


Geçtiğimiz günlerde bir gazeteci arkadaş, yaşadığımız dönemdeki basın davalarının çokluğu hakkında geçmişle karşılaştırmalar yapmamı istedi. Şöyle bir şey hissettim, gergin günlerden geçiyoruz, geçmişi değil bugünü konuşmam isteniyordu. Kendisine, hiç olmadığı kadar çok davayla yaşadığımızı, malumu ilam olacağı için böyle bir kıyasa gerek olmadığını söyledim.

Her derginin yaşadığı dönemin yayıncılık algısı, siyasetle ilişkisi, demokrasi inancı, kamusallaşmış ve kabul görmüş uygulamalara olan bakışı farklıdır. Dergiler ve gazeteler, bir aurada doğar, yaşar ve ölürler. Her dönemin çok satarı bu yüzden farklıdır.

Yukardaki örneğe bakarak, şunu diyebiliriz, evet, bugün buna benzer bir şey yayınlanamaz. Peki, bu Demirel'in daha hoşgörülü olduğunu mu gösteriyor? Bence hayır, çünkü, bakılması gereken sadece Demirel değil. Mahkemelerin, medyanın, siyasetçilerin, kültür endüstirisinin bu espriyi nasıl karşıladığı daha önemli.

Yetmişli yıllar, 61' Anayasasıyla nefes alan özgürlükçü bir dönem, bugünle karşılaştırmak pek doğru olmaz.

Asıl şuna bakalım, Demirel, buna kızarak cezalandırmak isteseydi, ne olurdu... Veya, Demirel adına yargı birimleri harekete geçer miydi? Açılan dava nasıl yürütülürdü? Ve bence asıl önemlisi, insanlar bu esprinin cezalandırılmasını ister miydi? Cezalandırılmasını normal bulur muydu?

Bunları daha önemli sanki. Çünkü insanlar, bugün, mahkemelere konu olan davalarla ilgili şunu söylüyorlar, yazmasaymış canım, çizmeseymiş, o da öyle söylemeseymiş... Su testisi su yolunda kırılırmış... Finito!

Cezayı meşrulaştıran, hızlandıran, pekiştiren, çeşitlendiren şey o dönemi yaşayan insanların zihniyetidir. Siyasetçiler bunu kullanır ve yönlendirirler.

Bugün, böyle bir şey yayınlanamaz diyoruz, niye hem fikiriz?

Tartışacaksak, galiba en fazla şunu tartışırız, daha doğrusu tartışmanın eksenini bile belirleyemeyiz ve şuraya sıkışıp kalırız: ayıp denir, utanmazlık denir, bu görsel, bu kapak bize - Türkiye'ye yakışıyor mu? Onlar da vakti zamanında şunu yazmışlardı, Demirel de şunları yapmıştı şu bu...Hakkaten başka bir maça çıkarız...Atar ve tutarız.

Bu görseli o yıllarda yayınlayan, tartışan, dava açmayan, bu görseli önemsemeyen, üstünde durmayan insanlar nerdeler?

Demokrasiye ve ifade özgürlüğüne inanmıyoruz artık. Belki eskiden de inanmıyorduk ama inanmamız gerektiğine dair eğitim alıyorduk ve herkesi bağlayan bir anayasa inancımız vardı...O kayboldu...

Çok kilo kaybettik...desem çok mu gazeteci tribi olur... [2016]
Related Posts with Thumbnails