Pazar, Ekim 31, 2021

Bütün kötülüklerin


Eski kutulardan çıktı, enayilik edip, tarihi atmamışım, ne söylesem yanlış olur, ama bence en az yirmi beş yıllık bir "poster" bu, bir dergiden kesip ayırmışım. Pek parlak bir sloganı yok, içkinin yerine düşünce özgürlüğü konmuş filan... 

Bizim demokrasimiz teoride anlatılanlara hiç benzemedi, kendi içinde daha özgür daha katı dönemleri oldu ama galiba hiç "olmadı" desek çok da abartmış olmayız, demokrasimiz hep eksik ya da hep daha eksik oldu. Herkes işine geldiği yerden konuştu ama ortak yarar adına hiç hareket etmedi-edemedi falan filan...ne söylesek, "bir eksik"

Yukarıdaki eleştirel görsel, siyasi iktidarın o yıllarda erotik erkek dergilerine yönelik tavrı nedeniyle üretilmiş gibi görünüyor, bağlamından çıkınca her dönem için kullanılabilir elbette. İşin içinde 12 Eylül vurgusu yapılsa da Amerika'daki benzer türdeki eleştirileri kopyalamışlar demeyelim de yinelemişler. 

Seksenli yıllarda Amerikan erkek dergileri neredeyse ortak hareket ederek ifade özgürlüğüyle ilgili bir hukuki mücadeleye girişmiş, Hustler dergisinin sahibi Larry Flint, bu tartışmada sembolleşmişti. Benim hatırladığım sadece Hitler değil... Stalin, Mao ve Humeyni aynı resimde yanyana poz veriyorlardı o günlerde...

Cumartesi, Ekim 30, 2021

Hanımlar Kahvesi

Galiba altmışlı yılların sonu, o dönemin mankenleri  veya kız meslek lisesinden, yüksek okuldan birileri a la mode kıyafetler sunarak fotooraf "çekinmişler"...

Beni hemen arkalarındaki tabela ilgilendirdi: "Hanımlar Kahvesi"

Eğer yabancı bir arkadaşınız olduysa, mutlaka başınıza gelmiştir, şehri-memleketi gezerken-gezdirirken "tuhaf" sorular sorarlar...Örneğin "kahvelerde neden sadece erkekler oturuyor" sorusu bunlardan biridir. Kem küm edersiniz. 

Fotoğrafa bakıyor, meğerse diyorum, o yıllarda İstanbul'da birisi sadece kadınların gidebileceği bir kahve açmış(mış), vayvay dedim, ne gösteri olmuştur, illa ki gazetelere çıkmıştır. 

Gel de Aziz Nesin'i anma... Erkekler alay etmiş, birileri hafif tertip gururlanmış, hanımlar beyler aralarında bunu konuşmuş, mevsim sonunda ka'avemiz kapanmıştır.

Cuma, Ekim 29, 2021

Bi pisiklet bi top

Kıyafetlere bakılırsa otuzlu yıllardan kalma bir stüdyo fotoğrafı, arkasında Ermenice bir şeyler yazılmış... Fotoğrafla ilgili iki şey düşündüm, birincisi, bisiklet ve top, o kadar değerli ki, stüdyo aksesuarı olmuş... galiba diyorum, yirminci yüzyılda çocuklar için en değerli hediyelerdi top ve saat, belki buna bir de kol saati eklenebilir. Hatırladığım ilk stüdyo fotoğrafımda saatim gözükmeyecek diye korktuğumu hatırlıyorum, üzülmekten korkmak gibi bir histi...

İkincisi, fotoğraf stüdyolarındaki mizansenlerle ilgili, o dekorlar, aksesuarlar, kostümler, duvara çizilen manzara resimleri filan...bugün bize saçma ölçüsünde yapay ve primitif geliyor. Oysa o günler için bir moda, bir farklılık, teknolojik bir yenilikti. İnsanlar çekilen fotoğrafları görüyor, aynı dekor önünde fotoğraf çektirmek istiyordu. Sahiden arzu duyuyorlardı, itibarlı, eğlenceli ve yeni duruyordu. Fotoğraf makineleri geliştikçe, ucuzlayıp yaygınlaştıkça etkisini yitirdi diyelim.

[Bu dekor faslı bana çocukluğuma dair garip bir çağrışım yaptı, onu da paylaşayım, yetmişli yıllarda siyah beyaz televizyonlara tek renkli şeffaf plastik cam kılıflar takılırdı. Televizyon yayınını pembe, mavi, yeşil renkli bir plastik camın (!) ardından seyrederdi insanlar ve ister inanın, ister inanmayın bu ürün kapış kapış satılırdı, her sınıftan evde görmek mümkündü, kimseye tuhaf gelmezdi. Renkli yayın başlayınca, siyah beyaz televizyonlarla birlikte çöpe atıldılar. ]

Perşembe, Ekim 28, 2021

Okutan ardışıklık

Bir iki kez yazdım, bilenler için malumu ilam gibi duracak ama atlanıyor gibi geliyor bana... Birincisi, çizgi roman, özellikle bizde, sinemaya benzetiliyor, bu onu "okunan" değil "bakılan" bir anlatım aracı saymaya kadar varıyor. Oysa, okunan bir medium olmak zorunda çizgi roman... Okunmak için iyi bir hikayesi olmalı... Maus, iyi bir hikayesi olduğu için başarılıydı ve okundu... bakılmadı. Bakılacak kadar özel ve benzersiz bir çizgisi yoktu.

İkincisi, ardışıklık... çizgi roman "an"lardan oluşur, bir kareden (panel) diğerine geçerken hikayeyi anlamlandırırız, yani temel ilkemiz, her ne olursa olsun kareler arası ardışıklıktır. Bir kare, bizi mutlaka bir sonraki kareye götürmelidir. Okur merakla devam etmelidir, hikaye gereği istiflemeler, yakın çizimler veya genel çizimler yapabiliriz ama asıl maharet, hikaye içi akışkanlığı kurabilmektedir.. Bence en çok bunu düşünmek gerekir, tasarım, kare içi akışkanlığı kurarak başlamalıdır filan. 

İlgisiz görünen, iki kapak örnekleyeceğim, iki ilüstrasyon, lütfen inceleyin, ikisinin de temel motivasyonu bize daha sonra neler oldu sorusunu sordurmak...İkisinde de bir hareket var, "kare durmuyor"... 

Durmamak o kadar önemli ki, bu başarılırsa, okur o akışa kapılır ve hikayeye dahil olur demek istiyorum. Karıştırılmasın diye yazıyorum, mesele durağan hikaye olup olmamak değil... Çizgi romanlar genellikle çocuksu bir hareketlilikle varolurlar ve o genelin içinde akışkanlık kuramazlar. 



 

Çarşamba, Ekim 27, 2021

353.Madde

Fransa'da ilgi görmüş, konuşulmuştu, ben de o vesileyle fark etmiştim. Tanguy Viel'in romanı, benim ilginç bularak sevdiğim bir tartışmayı konu edinmiş.  Bir cinayet işleniyor ve bir kanun adamı olarak siz, o katile içten içe hak veriyorsunuz. Düşünün, bir yanda içtihatlar ve kanun, diğer tarafta vicdanınız var, arafta kalıyorsunuz... 

Hepimiz biliyoruz ki, cinayetle ilgili araştırmayı, sorguyu yapan polis ve savcı, o cinayeti meşrulaştıracak-hafifletecek bir rapor hazırlayabilir, kanun koruyucu, yargıyı etkileyecek biçimde meseleye müdahil olabilir. 

Ceza tarihi, bunun olumlu ve olumsuz örnekleriyle doludur. Yanlış anlaşılmasın, siyasi cinayetler genellikle bu yönde bir itişmeyle raporlanır, ben onlardan değil, adi cinayetlerden, gündelik meselelerden çıkan gerilimlerle ortaya çıkan cinayetlerden ve suçlardan söz ediyorum. 

Diğer yandan doğrusu, romanı nedense daha sert bekliyordum, düşündüğümün aksine sakin bir üslupla yazılmış buldum, gündelik hayatı, sıradan bir insanın katile dönüşme seyrini yumuşak anlatmış demeliyim, ilginç bir novella. 

Salı, Ekim 26, 2021

Kabzımal

Yakınlarda satın aldığım bir orijinal, çizgilerini çok sevdiğim Mıstık'tan, muhtemelen ellili yıllarda çizilmiş, gönderinin isminden tahmin edebilirsiniz, kabzımallara yönelik bir eleştiri içeriyor. Gazetelerde kabzımalların açlık sınırında yaşadığı, yokluk çektiği yazılmış... Mıstık da kabzımalı iki güzel kadınla tıkabasa israf dolu bir masada çizmiş, ironiyle "bugün de doyduk çok şükür" dedirtmiş...

Mizah edebiyatımızda Harp Zenginleri, Hacıağalar, Karaborsacılar gibi Kabzımallar da o bahisten hicvedilmişlerdir. Genel olarak sinsi, iki yüzlü, israfçı, sömürücü, dolandırıcı ve "vatan haini" tonunda istiflenirler ama asıl espri  açık ya da dolaylı olarak kültürsüzlüklerine yöneliktir. O parayı, o köşkü, o kadını, o konforu, o ihtişamı, o itibarı hak etmiyorlardır. Çünkü okur yazar değillerdir, kültürel birikimleriyle değil ticari maharetleriyle, zekalarıyla değil kurnazlıklarıyla bir yere varmışlardır. Hiyle yapmışlar, kandırmışlar, yaltaklanmış ve çalmışlardır vs vs...

Bu türden espriler, toplumda bir karşılık bulmasa yaygınlaşamaz. Veya, yaygınlaştığı için güçlenir, uzun süreli, kabul gören bir kanaate dönüşür ve espri olmaktan çıkar. Kişisel olarak bu memleketin insanlarının parayı sevmekle birlikte zenginleri sevmediğine inanırım. Bu nasıl olur-oldu'nun cevapları popüler kültür ve edebiyatımızda bulunabilir gibi geliyor bana...

Pazartesi, Ekim 25, 2021

Seden

Osman Seden, bana göre çok iyi bir senarist, sinemamızın en iyi beş senaristinden biri olabilir, bazen olsaydı bulsaydı diye zihin eksersizi yapar ya insan, ben de Seden için bu kadar çekmese, bu denli yapımcılığa girmese, işin kendisine karşı bir mesafe kurabilecek kadar "kazansa" neler yazabilirdi diye düşünürüm. 

İngiliz Kemal, sanıyorum, ilk filmlerinden biri, yirmili yaşlarda çekiyor. 20.Asır dergisine bakarken rastladım İngiliz Kemal tefrikasına, meğer Seden yazmış,  filmden sonra senaryosunu tefrikalaştırmış... heyecanla çalıştığını hissettiriyor.

Bal Mahmut

Bal Mahmut, yarası kabuk bağlamış mizah. Pansumanı lacivert elbiselerden, mezesi sofralarda. Karpiç’te beyaz ekmek meselesi. Billur hatıralar Bal’dan damlalar. Herkes hatırlar en güzel anlarını hayatının. Asıl hikâye, mizahı taştan çıkarabilmekte. Kol kola fotoğraf isteyen resmiyete nanik yapabilmekte. 

Pazar, Ekim 24, 2021

Altmışlardan bir fentezi

Efemera faslından elime geçti, emin değilim ama galiba Sevinç Pekin, yarı çıplak bir halde Ayhan Işık posterine sarılır gibi yaparak poz vermiş... Eğer Pekin ise Işık'la birlikte de oynadılar. 

Niye çekmişler bu fotoğrafı? 

Sorunun cevabı, erkeklikte, ergenlikte dedik mi meseleyi kapatıyoruz, biliyorum... Retorik yapıyorum...Yani bu mizanseni kurarken, fotoğrafçı, dergici ne düşünüyor, neyi hayal ediyor, neyi pazarlıyor? :Okuru nasıl yönlendiriyor, aklındaki okur kim?  

Sonuçta ne konuşşsak, altmışlı yılların bilinçaltını ve kolektif fantezilerini konuşmuş olacağız.

Önce genel bir betimleme yapalım: magazinciler sever böyle pozları, erkek ve kadın artizleri yakıştırır birbirine, küçük bir aşk hikayesi işe yarar-satar diye düşünür. Seyirciyi ve okuru alıştıran-çağıran ve tekrar eden bir rutindir bu, şimdilerde sosyal medyada yapılan "shiplemek" bundan pek farklı değil aslına bakarsanız. 

Oysa burada kadın çıplak, kendini sevdiği/beğendiği erkeğe o halde sunacak kadar pervasız...Üstelik, bize dönmüş, okura-seyredene bakıyor. Seyret bizi mi demek istiyor?

Altmışlı yıllar, striptiz gösterilerinin gece hayatını işgal ettiği, erotizmin o yıllardaki normalini etkilediği bir dönem. Yani, kadın dansçılar, bir kuklayla, ya da yukarıdaki gibi bir resimle sözde sevişiyor, belli bir ritm içinde soyunup dökünüyorlar. 

Oradan olmalı diyorum, belki ilham alarak belki farkında bile olmadan benzer bir sahne istfilemişler. Farkında olmayabilirler, o yüzden yukarıda "bilinçaltı" dedim. 

Cumartesi, Ekim 23, 2021

Yancı


Ordunun yürüyüşü sırasında yanları korumak için kullanılan küçük birliklere yancı denir. Yamaklara veya asıl işi yapan ustaya yardım edene de yancı denir. Devam edeyim, Anadolu’da nişan ve düğün törenlerinde kız evine götürülen armağanları korumak için seçilen delikanlıya da bu isim verilir. O delikanlı hediyelerin salimen götürülmesini ve teslim edilmesini sağlar. Bursa civarında doğru yoldan sapanlar, ahlaksızlık gösterenler için de kullanılır. “Kaytarma, huysuzluk etme” anlamına da gelir. Edebiyatta yancılık, usta bir edebiyatçıya eşlik eden, onu önemli ölçüde taklit eden veya onu aşamayan, hayranlık ölçüsünde onun yol göstericiliğine ihtiyaç duyanlara denir, alaycı bir nitelemedir.

Yeşilçam | 2. Sezon | Fragman Yayında


Yeşilçam'ın 2.Sezonu 28 Ekim'de BluTv'de başlıyor, bu defa bir değişiklik yaparak ilk beş bölümü birden yayına sunacaklar...

Cuma, Ekim 22, 2021

Sevdiğim kitap isimleri

Sevdiğim bir kitap ismi, Hüseyin Rahmi'den... Kapak tasarımı ve kaligrafi Münif Fehim'e ait... "Gönül bir yel değirmenidir" demek yetmemiş Hüseyin Rahmi'ye, açıklama gereği de duymuş: "sevda öğütür"... Bugünden bakıldığında bayık bir romantizm gibi duruyor, hatta dolmuşlarda rastladığımız slogan yazılardan, levhalardan biri sanki...

Acaba o günlerde nasıl algılanıyordu, sonuçta biliyoruz ki, popüler kültür tüketilerek tabana doğru yayılan bir süreci de içerir, üst sınıflarca paylaşılan estetik bir ifade, bir süre sonra, bilemiyorum, belki bir yarım asır sonra, alt sınıflarda kullanılır hale gelebiliyor. Örneğin saz çalmak, bir şehzade eğlencesiyken avamileşerek bir halk sanatı sembolüne dönüşüyor filan...

Hüseyin Rahmi,  romantik bir yazar sayılamaz, gerek mizahi sivriliği, gerek kadın beğenmezliği devrinin aktüel duygusallığından ayrıştırır onu. Aceba, sarakaya mı almış aşk edebiyatını, o sebeple mi seçmiş bu ismi...

Romanı okumadım, okuyacağım, ayrıca yazarım, kapaktaki çifti karşı pencereden dürbünüyle izleyen beyfendinin hatırı da var elbette, merakımı cezbetti!

Bu kitabı çocukken görmüş ve alenen korkmuş, okuyamamıştım: alt başlıkta yer alan ve bir başka hikayenin adı olan "Mezardan çıkarılan kadın" ibaresi beni allak bullak etmişti. Son yıllarda aralıklarla bu kitaptan bahsedildiğine şahit oldum, daha çok "Stefan Şvayk'den yazan (Tercüme eden değil) Nazım" kısmını bir espri veya ilginçlik olarak görüp paylaşıyorlardı. Çocukken beni etkileyen kısım ise serüveni çağıran tarafıydı, o faslı hiç anlamamıştım. Meçhul sözcüğünü bu kapaktan öğrenmiş olabilirim...

Üniversitede çalıştığım yıllarda sol tarihe merak salmış, pek çok şey bulup bulup "yazarım" diye kenara koymuştum. O yıllarda yukarıdaki kitabı Milli Kütüphanede görmüş ve heyecanlanmıştım. Yakınlarda karşıma çıkınca satın aldım. Çehov'un çevirmeni Zeki Baştımar, sol tarih ve TKP geleneği içinde ağırlığı olan bir isimdi, genç öğrencilerle siyaset ve edebiyat konuşuyor ve önemlice bir kısmını gizli gizli partiye üye yapıyordu, Ankara'daydı, sonradan İstanbul'a geçmişti, kütüphane memuruydu ve 1951 Tutuklamaları sırasında deşifre olmuştu. Rejimin düşmanısın, memursun, komünistsin, gizli saklı, yasa dışı işer yapıyorsun ve çevirdiğin kitaba "Maske" ismini seçiyorsun. Ne diyeyim, bana Çehov'la ilgisi yokmuş gibi gelmiş ve esprili bularak çok sevmiştim. Halen aynı fikirdeyim.

Perşembe, Ekim 21, 2021

Maskeli Çetin Kaptan

Otuzlu yıllardan bir çizgi roman Çetin Kaptan, Rakım Çalapala'nın yazdığı Ercümend Kalmuk'un çizdiği çalışma Yavrutürk'de yayımlanırdı. Aşağıda tam sayfa örneğini de vereceğim çalışmada Çalapala şiirimsi bir metin yazıyor, Kalmuk da o dizelere uygun bir görselleştirme yapıyordu.

Etkisi oluyormuş, beğeniliyormuş ki, yıllar önce Mümtaz Soysal, bir röportajında en sevdiği kahramanın Çetin Kaptan olduğunu söylemişti. Demek ki diyorum, Çetin o yılların çocuklarının kalbini fethedebilmiş... 

Doğal olarak yerli ve milli bir çizgi romandı Çetin Kaptan, bir o kadar da pedagojik...

Yukarıda seçtiğim gaz maskeli kare, yaşadığımız pandemi koşulları nedeniyle hemen dikkat çekmiş olmalı, yoksa çok değil, üç yıl önce, ne olduğu "pek" anlaşılmazdı.

Çetin Kaptan, niye maske takıyordu veya niye harçlığından artırarak kendine bir maske almıştı derseniz eğer... şöyle anlatayım, o yılların popüler kültüründe büyük bir savaş çıkacağı endişesi çok yüksek... Çıkacak savaşın uçaklarla, gaz bombalarıyla yaşanacağı düşünülüyor, gaz maskeleri kurtarıcı bir mühimmat olarak görülüyor. 

Gaz maskeleri, genellikle soğuk savaşla özdeşletirilir ama ilk büyük savaş ve sonrasında da popüler kültürün tekrar eden ve bilinen simgelerindendi. Düşünün bizimkiler de Fransızlardan göre göre ağaç yaşken eğilir misali, çocuk kahramanlarına maske taktırıyorlardı. 

Bakınız Çetin Kaptan, iftiharla maskesini sunar!

Çarşamba, Ekim 20, 2021

Sakallı bebiş


Seksenli yıllarda bir sakallı bebek şayiası çıkmıştı, Tan gazetesi haberi diyorduk, saçma sapan bir şeydi, işte sakallı bir bebek doğmuştu da bebişin sakalları kıyamet alameti sayılıyordu filan. Vay vay... Hem ergen küçümsemesiyle burun kıvırdığımızı hem de kıkırdadığımızı hatırlıyorum. 

Meğer, Tan'dan önce Hürriyet'te Ahmet Altan ironik bir dille bu palavrayı haberleştirmiş. Oradan diğer gazetelere sirayet etmiş, Tan erotik sansasyon gazetesiydi, galiba zamanın en çok satan yayınıydı, o palavrayı manşete taşıyınca işin matrağı tavan yapmıştı. 

Yukarıdaki kapak, o dönemin çok satar dergisi Nokta'nın olup biteni özetleyen yorum-haberinden...

Şimdilerde sosyal medyanın olanaklarıyla herkes birer yazar, gazeteci, yorumcu, sanatçı olunca...haber ve asparagas hem çoğaldı hem çok yaşamaz oldu. Oysa o yıllarda, hepimiz o gazete haberini bir espri olarak belki yıllarca konuşmuş, saçmalığın daniskası diyerek dilimize dolamıştık. 

Şimdilerde bunun gibi her gün yüzlerce şey adına "fake" denerek uyduruluyor, ne ki enikonu etkisi olmuyor, bir teki bile sakallı bebek kadar yaşayamıyor. 

Popüler kültür tarihi yazılırken, internet başka bir milad oldu diyerek (ve kapsam dışında tutarak) konuşmak ve incelemek gerekiyor... 

Salı, Ekim 19, 2021

Hata

Kırklı yıllardan Karikatür dergisi kapağı, Firuz Aşkın çizmiş...Karikatür dergisinde neden bu ilüstrasyon kapak olarak kullanılmış belirsiz, üstelik esprisi hiç anlaşılmıyor: "Deniz kadın gibidir, diyenin hakkı varmış!"

Mizah dergilerimizde erken cumhuriyet döneminde daha çok olmak üzere buna benzer tercihlerle karşılaşılıyor aslında, karikatür nedir veya ne değildir çok bilinmediği için olmalı, resimsi ve foto realistik çizgi tercihleriyle çeşitli çalışmalar yer bulabiliyor(muş).

Şöyle anlatayım, bu kapak, bir aşk romanına kapak olabilir miydi, olurdu, hatta daha doğru bir kullanım olurdu. Asıl mesele derginin, diğer dergiler arasında okur tarafından ayırd edilebilir olması...bir okur, gazete dergi satıcısının önüne geldiğinde karikatür dergisini hemen bulabilmeli...Yayıncısı, bunu sağlayamıyorsa, olup biten enikonu editöryal bir hatadır.

Bir katilin güncesi

Kolay okunan bir novella, artık alzheimer olan bir seri katilin günbegün yaşadıklarını anlatıyor. Okuru sürprize güzel hazırlıyor, okudukça anlıyorsun, hiç öyle değil, karıştırıyor işte yaşlı adam diyorsun... Gelgör ki, güzel kıvırıyor, maharetli bir anlatımı var. İnsanlar vitaminlerle, takviyelerle, gelişen tıpla daha uzun yaşıyor ama hafıza bu yükü taşıyamıyor artık, trajik ve çaresizce çözülüyor, alzheimer'in edebiyata, sinemaya daha çok dahil olacağını biliyoruz...Mesele, nasıl anlatılacağı...Bu iyi bir örneği olmuş.
 

Pazartesi, Ekim 18, 2021

Doğan bey

Papyon ve ikindi kurabiyesi. Lavanta kokulu sohbetleri edebiyatın. Beyaz gecesi eleştirinin. Pul ve zarf nostaljiye, eski bir şarkıya, güz yapraklarına, Boğaz’a, İstanbul’a, güne damlayan dizeye. En eski sanat sayfası, Hürriyet’in Doğan Bey’i. Her jürinin üyesi, gölgesinde ödüllerin. Doğan Hızlan, Türkçenin çeşnicibaşı.

Pazar, Ekim 17, 2021

Mavi Zıya

Cumhuriyetin erken döneminden, fasiküller halinde satılan ucuz serüven seriyallerinden, Nat Pinkerton polisiyesi kapağı... Tahmin edileceği gibi, serüvenin ismi nedeniyle satın aldım. Bir yerelleştirme yapılmış, bir gangstere, bir kötü adama Ziya adı verilmiş sandım, hatta lakabıyla birlikte Mavi Ziya diye düşündüm. "Nat Pinkerton, Mavi Ziya'ya Karşı" gibi bir şey düşündüğümü itiraf ediyorum. 

İlgisi yok tabii... Mavi Işık/Ziya demek istenmiş. İlginç olan o yılların dil tercihiyle ilgili, dikkat ederseniz, Ziya derken "i" kullanılmamış, "ı" demişler, içerde de öyle... Mavi ile Zıya'yı karşılaştırırsanız, daha iyi anlarsınız. 

Biz bugün zıya'yı yitik, kayıp anlamında kullanıyoruz, ışık anlamındaki ziya ise "i" harfiyle yazılıyor, nasıl değişmiş, o gün neden öyleymiş merak ettim.

Nat Pinkerton, dil değişimine karşı!

Çizgi romanlı ajanda

Yukarıdaki kapak resmi bir ajandaya ait, çocukken görmüş ve benim olsun istemiştim. Ajanda kullanmak gibi bir alışkanlığım olmadı, unutmamak için, halen de öyledir, yapılacak işleri kağıtlara yazar, yaptıkça üstünü karalarım. Eşim dostum, hediye diye ajanda getirirdi, kullanamaz, aktüel değerini yitirince deftere dönüştürürdüm. 

E peki yukarıdaki "okul günlüğünün" özelliği ne derseniz, içinde bazen tam sayfa, bazen bant biçiminde sayfa altlarında devam eden çizgi romanlar vardı, okuyamadığım için merak ediyordum. 

Yıllar sonra tekrar rastlayınca bir hevesle karıştırdım, her sayfada "ödevler" ibaresini görünce... ürperdim ve çizgi romanı neden sevdiğimi bir kere daha anladım. 

Cumartesi, Ekim 16, 2021

Bakınız sansürün yıldızları

Altmışlı yıllardan itibaren, şimdi hatırlamıyoruz ama gazetelerimiz, dergilerimiz, filmlerimiz adına hadi erotizm diyelim, işte o fasıldan bir tür rahatlıkla yayımlanıyordu, tabii ki işin içinde grotesk, bayağı ve ucuz magazin çıplaklığı yok değildi. Bu dalga galiba yüzyıl sonuna kadar sürdü, malumunuz popüler kültürümüz ve "normalimiz" daha sonra başka bir evreye geçti. 

Geçenlerde, yetmişli yılların çok satar bulvar gazetelerinden birini karıştırırken dikkatimi çekti. Öylesine bakıp geçiyor ve önemsemiyordum aslında, oysa önemliymiş, çizgiyle fotoğraf arasındaki sansürü etkileyen bir farkmış.

Yukarıda paylaştım, fotoğraftaki Seher Şeniz'in göğüslerinin ortasına yıldız kondurulmuş, kadınlar bütünüyle "çıplak" bile olsa o yıldızlar ihmal edilmez, her fotoğrafa mutlaka eklenirdi. Buna karşın, çizgiyle anlatılan-resmedilen her şey apaçıktı ve buna istisnaydı. O yıldızlanan, sansürlenen, gösterilmeyen göğüs uçları çizgilerle teşhir ediliyor, resmediliyordu. Samim Utkun'un ilüstrasyonundaki gibi...

Bugünden bunun nedenini anlamak mümkün değil, sansürcüler ve savcılar nezdinde bir şey çizgiyle anlatılınca "müstehcen" sayılmıyordu galiba... Biri hayal diğeri gerçek miydi, biri sanat diğeri pespayelik, biri "adult" diğeri naif miydi acebaa?

Bu tercihin ve çizgiye dair hoşgörünün şöyle bir sonucu oldu elbette, çizgili sanatlar ve özellikle çizgi romanlar, en az yarım asır boyunca erotizmin lokomotifi oldular...

Cuma, Ekim 15, 2021

Hayata dair öğrendiklerim

Bekir Ağırdır'ın bir yazısında rastladım, yapılmış bir araştırmaya dayanarak bir tahlilde bulunuyordu, meğer gençlerimizin yüzde yetmişi "hayata dair öğrendiklerinin kaynağı" olarak ailelerini gösteriyormuş. Algıda seçicilik, bu öğrenme meselesi beni oldum olası "hoplatır".

Her insan, altı yedi yaşından itibaren evinden ayrılıp okullara gider, öğretmenler, arkadaşlar ve kitaplarla karşılaşır. Saçma sınavlara, lüzumsuz rekabetlere girer, ödül ve ceza ile sınanır. Spor yapar, yenilir, kazanır vs. Televizyon, sinema, tiyatro ve edebiyat... tam tekmil popüler kültürün parçası olur, şarkılarla karşılaşır, aşık olur, güzel ya da yakışıklı olmadığını fark eder, ailesinin biricik evladı olmadığını öğrenir veya... Ergenlik nasıl zordur, nasıl...Sonra işe girersin, mesailer, amirler, memurlar... Of of ne çok şeyi içinize atarsınız. Durun daha interneti sayacaktım.

Ne öğrendiysem ailemden öğrendim mi... E peki

İnsan nasıl öğrenir, öğretmenlerinize rağmen de öğrenirsiniz, benim bir tane bile iyi bir edebiyat öğretmenim olmadı, onlara kalsaydım, roman okumazdım, okumak istemezdim. Veya ailem, yazı çizi işleriyle uğraşmamı hiç istemedi, şiddetle karşı çıktılar, demek istediğim direnerek de öğrenirsiniz, inat edersiniz... 

Ağırdır, muhafazakarlık göstergesi olarak yorumlamış o yüzde 70 oranını...

Ben biraz farklı düşünüyor ve inanarak değil poz yaparak böyle söylendiğini düşünüyorum, aksini düşünmek insanlara ayıp ve itibarsız geliyor, köksüz ve dejenere...O cevaba sığınıyorlar. Oysa insana bir şeyler öğreten veya öğrendiğini unutturan o kadar çok aktör ve mecra var ki... 

Neden internetten ve sosyal medyadan çok şikayet ediliyor, kontrol ebeveynlerin ve kendini onların ebeveyni sayan devletin-hükümetin kontrolünde olmadığı için...

Perşembe, Ekim 14, 2021

Memnun olacaksınız

Kırklı yıllardan bir reklam, yeni sayıyı takip etmesi için okuru çağırıyor: "her halde okuyunuz"... Her halde (mutlaka) bayıldım bu ifadeye...
 

Çarşamba, Ekim 13, 2021

Güzel kadınları öne sürmesem...

Bunu görmemişim, meğer Suat Yalaz, 1995 yılında Penthouse Türkiye'ye konuşmuş ve erotizmi, tarihi gerçekleri okutabilmek için kullanıyorum demiş... Yoksa, okurlar başka türlü okumazlar gibi bir iddiada bulunmuş. Senelerce erotik çizgi romanlar yaptığını, hatta dönemi için Penthouse benzeri bir dergi (Salıncak) çıkarttığını düşünürsek,  ikna edici durmuyor söyledikleri. Tarihten (history) çok hikaye (stroy) anlattığını biliyoruz. Neyse diyelim, demiş mi, demiş.

Flairs : Better Than Prince


FLAIRS : BETTER THAN PRINCE from HiTnRuN on Vimeo.

Salı, Ekim 12, 2021

Tahta Çocuk

Yavrutürk çocuk dergisi 1940'dan... Pinokyo, "Tahta Çocuk", ustası Gepetto da "Dursun Dayı" olmuş, şimdi garip gelse de, o yılların normali bu. İstisnasız her ithal anlatı yerlileştiriliyor, Milli Eğitim, bizim yazarlarımız daha iyilerini yazana kadar çocuklarımız "yabancılaşmasınlar" diye dergilere böyle bir yol salık vermiş, uyguluyorlar.

Pazartesi, Ekim 11, 2021

Onat

Sinematek konuşması. İkinci Yeni’nin öykücü kıpırtısı. Şiirle akraba. Antep’in tozlu sıcağı. Onat’ın Antep’i, İshak. Onat’ın İstanbul’u, Pera. Göçmenler, kalanlar, gidenler, yarım yarım insanlar. Camus’nün Beyoğlu gezisi. Yoksulların sineması, hoyratlığa karşı iyicil ve masum çocuklar. Sinemayı edebiyata yaklaştıran öncü. Dost tebessüm, dayanışma ölçeği, kibirsiz dinleyen. Onat Kutlar, sanatın ve yeni sinemanın senaristi, sakin öykü. Renkli Türkçe.

Pazar, Ekim 10, 2021

Helga doğru söylüyor

Tuhaf isimli kitaplar haliyle ilgimi çekiyor: Papazın Kızı Helga, Kerim Embel isimli bir yazarın kendi imkanlarıyla bastırdığı, 1978 tarihli bir roman. İsmi, erotik ucuz romanları andırsa da pek ilgisi yok. Nasıl derseniz, nitelik olarak vasat altı, bugünün ölçüleriyle yerli ve milli, üstelik "Konyalı" bir anlatı diyerek özetleyebilirim. Roman, Helga ile Tahir'in Konya'ya gelmesiyle yani İslami bir mutlu son ile nihayetleniyor. 

Malumunuz bütün ucuz roman yazarları, büyük laflar etmeyi, siyasi kestirimlerde bulunmayı severler. Yukarıda alıntıladığım bölüm, Helga'nın Almanya-Almanlar analizini içeriyor. Türkler daha mert ve insancıl, terbiyeli filanken Almanlar "bitmişler", kozmopolit ve gayri milliler şu bu...

Bu fasarya, ben kendim bildim bileli sürüyor... ve sürecek de...

Kahve köşelerinden  cuma hutbelerine, televizyon yorumcularından siyasi nutuklara varıncaya kadar insanlar "Batı bitmiş" "bizi kıskanıyorlar" filan diyebiliyor. Buna inanıyorlar mı, inanmış gibi mi yapıyorlar tam bilemeyeceğiz, hepimiz bir yorum yapıyoruz. 

Gelgör ki "kendimiz söylüyor, kendimiz dinliyoruz" ve bunun farkındayız, farkında olmaksa bizi içten içe rahatsız ediyor, halbuki bir yabancı söylese "bayılacağız", en çok da Helga söylese, itiraf etse "eriyeceğiz."

Helga boşuna konuşturulmamış yani, Helga sadece bir arzu nesnesi değil siyasi ve ütopik bir rüya... 

[üstelik çok içli konuşuyor...]

Gözleri karalı

Fotoğrafa bakınca Türkiye değil gibi geliyor, ama Türkiye ve İstanbul imiş... Ha, poz verenler Türk olmayabilir diyebilirsiniz, o kadarını bilemiyorum, ben de aynen sizler gibi ipucu arayarak bakıyorum... Ortadaki subayın gözlerini karalamışlar, o galiba nişanı atmış olmalı, gözü körolasıca sınıfına dahil edilmiş...
 

Cumartesi, Ekim 09, 2021

Güzel Şeyler


Ebebulgur: Bulgur iriliğinde yağan kar.
Cintepesi: Dağın en yüksek yeri. 
Ebehörlüm: Beş nisanda esen fırtına.
Ecet: Dul bir kadının yeniden evlenmesi için beklemek zorunluğunda olduğu zaman.
Elebez kancığı: İşsiz güçsüz olup, gönül eylemek için avare avare dolaşan.
Elüğun köri: Bir kimseninin çağırmasına ya da sorusuna karşılık olarak tersleme, azarlama anlamında kullanılır.
Fenekir: Delik deşik olmuş, eskimiş.
Fışfırdal: Sidiğini tutamayan.
Mart Cevizi: Boysuz, küçük yapılı adam.
Lemlum etmek: Açıkça söylememek, gevelemek.
Melermek: Gözlerin heyecandan yusyuvarlak açılması.
Muştucuböcü: Girdiği eve hayırlı haber getirdiğine inanılan, kelebeğe benzer kahverengi kanatlı böcek.
Oğlakbaşlı: Kuyruklu yıldız

Cuma, Ekim 08, 2021

Dertli hatıra

Lise'de bir gün okuldan kaçtık, kapılar kilitleniyordu, pencereden, epeyce yüksekten aşağı atladık, gizlendik, bekledik, koştuk, başka bir ufka çıktık. Aşıklar Tepesi denen yerde, neredeyse birdenbire, biz kahveye kağıt oynamaya giderken, karşımıza Kur'an okuyan bir adam çıktı. Bizi çevirdi, lafla sözle, yanına oturttu. O günlerde bizim oralarda Dersaneler açan, oralarda Abilikler yapan Nurculardan biriydi. 

Bizimle, sahiden durduk yere, Allah'ın varlığını yokluğunu tartıştığı, Allah'ın varolduğunu ispatladığı ezberlenmiş bir konuşma yaptı. Biz öğretmenlerden kaçıyoruz, karşımıza bir başkası çıkıyor, o kısmı geçiyorum. İlginç bir şey söyledi, bir arkadaşımızla, "dert iyidir, Allah insanın derdini artırsın" filan diyerek tasavvufu konuştu.

Sufilere göre dert, gerçek aşktır, gerçeğe ulaşma derdidir. Dert, insanın sahici bir hayır duasıdır. "Dertli Dolaba binesin" deyişi, o sebeple ilenme değildir. Tabii biz bu deyişi, sonradan tekrarlayıp durmuş ve bunu espriye dönüştürmüştük. 

Adam Sufi filan değildi, üç beş gün sonra gördük, yol kenarında park ettiği arabasına, bir Mercedes'e biniyordu. Sanıyorum, sufi gibi giyinerek, o tepede, o ayazda Kur'an okumak ona iyi geliyordu. Bunu yaparsa daha iyi Müslüman olacağına inanıyordu. Halbuki sadece bunu yaparak dinden de uzaklaşabilirsin. Dert dediğin vicdanla muhasebe demek...

Ne zaman hayat kararsa, dertler büyüse, uykusuz, gamlı, gasavetli, ağrılı olsa "Allah derdini artırsın" lafı gelir aklıma. Hafiften de, o Sufiyi hatırlayarak gülümserim.

Perşembe, Ekim 07, 2021

Solak

Agah Özgüç'ün "Şiirlerle Sinema" kitabında (Habora, 1966) rastladım. Özgüç, anladığım kadarıyla Yalnızlar Rıhtımı'nı pek beğenmemiş, şöyle diyor: "Y.R. (1959) şiirsel anlatımı olan filmlerdendir, örneğin yağmurlu sokaklar, ıslak rıhtımlar, bir pavyonda akordiyonistin (Yavuz Yalınkılıç) öldürülüşü... Ne var ki bütün bu ustaca düzenlenmiş şiirli mizansenlere karşılık, filmdeki hikaye solak, kişiler de gerçek dışıdır, olumsuzdur."

Anladığım kadarıyla yerli bulmamış Özgüç, gerçekçi saymamış...Saçma derken iddialı biçimde üstünü çizmiş... Ben o fasılda değilim, alıntıladığım paragrafta hikaye solak demiş, muhtemelen soluk demek istiyor, yanlış yazılmış ama ben orada takıldım, malum filmin senaryosu Attila İlhan'ın, acaba dedim, doğru yazılmış da "solak" derken "solcu" mu denmek istenmiş diye düşündüm... Sonra "saçmalama, soluk o soluk" diyerek güne devam ettim. 

Böyleyken böyle.

Çarşamba, Ekim 06, 2021

Ve karşınızda hırkızlar

Polisimiz, yakalanan hırsızları takdim ediyor, bana ellili yılların sonu gibi geldi. Hemmen saçları uçurmuşlar, fotoğrafçının karşısına çıkarılırken elleri yüzleri düzgün-façaları cilalı olmamaları gerekiyor, bir kontrast istiflemek istediklerini biliyoruz. Suçlular ve biz, suçlular ve polisler, iyiler ve kötüler...

Ben suçluların, yakalanan mühimmatın filan sergilenmesini her zaman için garip bulurum, tabii ki anlıyorum, polis de vitrini olsun istiyor, kendini ve başarılarını takdim etmeyi istiyor. Takip etmiyorum ama emniyet sosyal medyada faal bir kullanıcı gibi tivit atıyor mudur acaba? Yakaladık, bitirdik, kökünü kuruttuk gibi gibi...

Fotoğrafı sevme nedenim: polisin suçluları teşhir ve takdim ederken kıvrılan eli, sahneye davet eder gibi değil mi? 

Ve karşınızda yeni yakaladığımız hırkızlar!

Salı, Ekim 05, 2021

D Alerjisi

Okunuyor mu emin değilim, yazayım. D Grubu Resim Sergisi açıldı duyurusunun altında yazan espri şöyle: "Zavallı, tam iyileştiği sırada sergiyi ziyarete geldi, tekrar kaçırdı." Eğer benim gibi eski dergilere, karikatürlere, tarihi bir vesika olarak espri eğilimlerine meraklıysanız... yukarıdaki karikatüre benzeyen onlarca örneğe rastlamış olmalısınız. Karikatürcülerimiz, her nedense, yüksek bir hararetle, D Grubunu sevmemişler. 

Bir noktaya kadar şunu anlıyorum, popüler dergilerin üreticileri çoğunluk değerleriyle düşünür ve üretirler, doğal olarak anti entelektüelist tarafları güçlüdür. Bugünün deyişiyle, hemfikir olmadıkları her türlü okur yazarı "entel" saymaktan geri durmazlar. Onlar sahici ve samimiyken, karşıtları kibirli, yabancı ve nahoştur, ancak o kadar, daha fazla değil. Asıl garip olan, kendilerini saldırı altında hissetmeleridir. Sürekli haksızlığa uğramış gibi kahrederek yazarlar-üretirler. D grubu böyle değerlendirilmiş olabilir. 

Belki diyorum, "ressamlarla" çizgisel bir rekabete, sanatı temsil etmekle ilgili bir "savaşa" girmişler filan... Popüler anlatıcılarda "popüler olana" yönelik bir alerji de vardır, kendileri popüler değilmiş gibi birilerini tahkir etmekten geri durmazlar. Popüler kültür, kendini ev sahibi-yurt sahibi olarak gören "oyuncuların" nutuk attığı bir mecradır. D, entelektüeller arasında itibar ve beğeni gördüğü için ters yüz etmek istemiş olabilirler mi? 

Söz uzamasın, D alerjisini, bu kadar sene büyütülmesini ve "sürmesini" anlamıyorum diyerek bitireyim. Kim bilir, belki de hiç bilmediğim kişisel husumetler de vardır.

Pazartesi, Ekim 04, 2021

Suavi

Suavi Sualp; saçmanın, abartının, kafiyenin, çapkın enişte-fettan baldızın, kaytan bıyıkların, mutsuz kadınların, hergelelerin mizahı. Hepsi birden. Küçümsenen, meslektaş husumeti çeken bir üslupçu. Toplumcu ve ahlâkçı mizahın kurbanı. Metin Üstündağ’ın, Can Barslan’ın dedesi, bilmiyorlar, hastanede karışmış. Hep kendini çizdi, yaşayamadıklarını anlattı. Klark çeken, elma yanaklı çapkın ve kibar hırsızları oldu. İç sesi hep hikâyedeydi, mutlu sonlara nanik yaptı. Sıkıldı, hikâyeleri yarım yarım bitirdi. Cilalı İbo, Adanalı Tayfur ve Aydemir Akbaş’tı. Utanmaz Adam olamadı. Ökkeş hiç değildi. Kuşağının en çalışkanıydı. En maymun iştahlısı da. Daima uvertür kaldı. Her boşluğu o doldurdu. “Hemen, o anda, son anda, vakit daralırken.” Çalışmazsa aç kalacaktı. Erken doğdu, yoksul öldü. Hayırsız zamanların mizahçısıydı.

 

Cumartesi, Ekim 02, 2021

Joel Houssin ve Liberatore

Joel Houssin bir dönemin ünlü polisiye yazarlarından. Hoş, başka türden işler de yaptı, örneğin bilim kurgu ya da fantezi türünde de yazdı ama galiba en çok kara polisiyeci olarak tanınıyor, pulp dünyasına girişi çok erken yaşlarda başlıyor, çalışkan ve motive olan, hızla üreten biri.  Sert suçluları, cinnetin eşiğinde duran kahramanları seviyor ve en çok bu yönüyle hatırlanıyor desem yanlış olmaz.  İzleyenler olabilir, başrollerini Vincent Cassel ve Monica Belluci'nin oynadığı Doberman filmi onun romanından uyarlanmıştır, senaryoyu da o yazmıştı. 

Geçtiğimiz günlerde Dobermann'ın seksenli yıllarda çıkan aynı adlı romanının kapağına denk geldim. Meraklısı, tıpkı benim gibi kapaktaki çizgilere dikkat kesilmiştir, Ranxerox'un büyük çizeri Liberatore'nin elinden çıkmış çünkü... Eğer Ranxerox'u biliyorsanız, Liberatore'nin Dobermann'ın kapağını boşuna çizmediğini anlarsınız. Tuhaf biçimde Houssin ile Liberotore arasında bir aura benzerliği olduğunu fark edersiniz. Ben severek ve isteyerek çizdiğini düşündüm. Hikayedeki şiddet, onun çok sevdiği grotesk sertlikle birebir uyumlu çünkü.
Related Posts with Thumbnails