Bazen hayat bulanıktır etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bazen hayat bulanıktır etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Pazar, Ocak 18, 2026
Çarşamba, Ekim 02, 2024
Hafıza Oyunu
![]() |
"Kitsch"
sözcüğünün genellikle kullanıldığı tarzı pek sevmiyorum. Onları
"Gülünecek Komik Şeyler" fikrinden daha fazla ciddiye alıyorum.
Doğrusu çocukluğumdan kalma, yıllardan beri görmediğim şeyler hakkında çok
fazla düşünüyorum. Son zamanlarda dört
beş yaşlarımdan beri izlemediğim çizgi filmlerin kasetlerini aldım.
Onlardan büyülenmiştim ve şu hisse kapılmıştım: "Vay, çok fazla ilgili
olduğum şey bu mu?" Hafızam onları gerçekte olduklarından çok daha
etkileyici hale getirmişti.
Daniel Clowes anlatıyor.
Pazar, Mart 10, 2024
E.Balamur
![]() |
Görseldeki kitap 1970’te yayımlanmış. Hemen değil ama 12 Mart
sonrasında toplatılmış. 16 Mart 1973 tarihli Resmî Gazete’ye bakılırsa yazarı
ya da çevirmeni olarak görünen Ethem Balamur tutuklanmış.
Kitabı biraz da bu yüzden okudum. Sonra bulabildiğim diğer
kitaplarını… Çoğu kısa cep romanlarıydı. Yedi sekiz tane okudum. Ergenliğimde bile
bu kadar “seks romanı” okumamış olabilirim.
Ethem ya da Etem Balamur hakkında pek bilgiye ulaşabildiğimi
söyleyemem. Diyarbakır nüfusuna kayıtlı, 1944 doğumlu, Fransızca bildiği
anlaşılan biri. Daha çok “E. Balamur” ya da sadece “Balamur” imzasını
kullanıyor. Otuzdan fazla kitapta adına rastladım. Erotik romanlar ve novellalar
çeviriyor, bazen kendisi de yazıyor. Türün dışına pek çıkmadığı, aynı zamanda
yayıncılık yaptığı ve çok satan kitaplar ürettiği anlaşılıyor. 1970’lerde yoğun
biçimde çalışıyor. Tutuklanmasından sonra üretimi azalıyor. 1977’de yeniden hızlanıyor.
12 Eylül’den sonrasındaysa ortadan kayboluyor.
Fransız erotik roman dizilerini temel aldığı söylenebilir. Büyük
ihtimalle bunların bir kısmını telifsiz biçimde çeviriyor, kendi ismini ya da
mahlasını kullanıyor. O yüzden belirgin bir edebi üsluptan söz etmek zor.
Mesela Yuvadaki Yılan (1970) ile kendi yazdığını düşündüğüm Şoförün Metresi (1977)
arasında ciddi fark var. İkincisinde hafif bir Orhan Kemal havası seziliyor.
İlkiyse doğrudan “hardcore” cinsel ilişki anlatısı.
Yetmişli yıllar boyunca aktif biçimde yayıncılık yapıyor. Zaman
zaman “bilimsel” iddialarla hazırlanmış cinsellik ansiklopedileri yayımlıyor. Belki de erotizm ve cinsellik gizli saklı tüketilen alanlar olduğu için
yayınevine seçtiği isim manidar: Tabu.
Romanların dönemi açısından oldukça cesur içerikleri var. Galiba bu
tür kitaplar özellikle iki dönemde rahat dolaşıma girebildi: 1970’lerde ve 90’ların
ikinci yarısında. Sonrasında hukuk, sansür mekanizmaları ve uygulayıcı
refleksler buna izin vermemeye başladı. Bugünse bambaşka bir yerdeyiz. Böyle
bir erotik edebiyat hâlâ var mı emin değilim; varsa da eski etkisini kaybetmiş
durumda. Belki internetin içinde başka yollar buluyor, daha görünmez biçimlerde
dolaşıyor. Gizli saklı sürüyor demek istiyorum.
Erotik ya da pornografik yayınlar üzerinden bir ifade özgürlüğü
veya “sanat” tartışması yapmayacağım. Yuvadaki Yılan yayımlandığında
müstehcenlik üzerine ciddi tartışmalar çıkmış, siyasi gerilimler yaşanmış.
Balamur’un izini sürerken o dönemin literatürüne olabildiğince baktım.
Ama açık konuşayım; beni asıl ilgilendiren şey o tartışmalar değil.
Bu işin ticaretini yapan insanların hikâyeleri.
İşin içinde esnaflık var, uyanıklık var, çalışkanlık var, meydan
okuma var, hızlı para kazanma arzusu var. Bir batıp bir çıkıyorlar.
Düşünsenize, çok satıyorsunuz ama kimse sizi tanımıyor. 12 Mart sıkıyönetimi sizi
hapse atıyor ama yıllar sonra kimsenin hafızasında yer etmiyorsunuz. Hatta
entelektüel bir savunma hattı bile oluşmuyor çevrenizde.
Her neyse… Bir masaya oturup delice bir tempoyla pornografik
romanlar yazan, çeviren, yayımlayan bir adam fikri bana hâlâ çok enteresan
geliyor.
Cumartesi, Şubat 17, 2024
Hayat pislikten öte bir şey değildir...
![]() |
Hayat şöyledir, yok böyledir türünden çıkarımlara hep birlikte bayılıyoruz.
Bunca sene sonra, benim anladığımsa şu, hayatta tek bir doğru, tek bir gerçek ve hakikat yok, işte hayat bu yüzden güzel... Kötü olansa herkesin kendi doğrularını, gerçeklerini tek doğru ve hakikat olarak dayatmasından çıkıyor.
Hadi gülümse diyelim, "işçiler iyi çalışsın" diyor ya Kemal Burkay göz kırparak...İklim değişse...
Cumartesi, Mart 11, 2023
Dümenci, Arkacı, Zulacı
![]() |
Tramvay'da çalışan yankesicilerle ilgili bir bölüm var, yukarıdaki görsel oradan... Hikmet Arif'in anlattığına göre Dümenci, Arkacı ve Zulacı adlandırmasıyla üç kişi birarada çalışıyor, birlikte avlanıyorlar. Tramvay kalabalığında Arkacı itekliyor, Dümenci çalıyor ve çaldığını basamakta duran Zulacı'ya veriyor... o da atlayıp çaldığını kaçırıyor. Bul bulabilirsen...
Adlandırmalar hoşuma gitti, bir iki gündür, her şeye uyarlıyor, eğleniyorum... Galiba biraz nostaljik ve biraz da edebi geldi bana...
Diğer yandan adam akıllı düşününce bu adlandırmaların "gerçek olmayabileceğini" düşünüyor, polisler, suçunu itiraf eden hırsızlar ve elbette olup biteni yazan gazeteciler tarafından uydurulmuş olma ihtimalini gözardı edemiyorum.
Bir iki kez yazdım, eskiden polis muhabirlerini edebiyattan anlayanlardan, şiir yazanlardan seçerlermiş, güzel hikaye yazar diye bir çıkarımda bulunurmuş gazete patronları.
Salı, Mart 23, 2021
Pazartesi, Aralık 16, 2019
Psikolog gözüyle zararlı neşriyat
![]() |
Çizgi romanlar popülerliklerini yitirdiğinden beri karşıtlık içeren yorumları pek göremiyorum ama... en azından çocukluğum ve gençliğim sırasında öğretmenler, ebeveynler ve hatta sayılı entelektüeller çizgi romana karşıydılar. Çocukları hayal kurmasını engellediğini, çizgi roman okuyan çocukların okumaktan soğuduğu filan iddia ediliyordu. Daha uzun ömürlü olan eleştiriyse çizgi romanların çocukları şiddete yöneltmesiydi. Aşağıda çizgi roman karşıtlığına örnek gösterilebilecek, 70 yıl öncesinden bir yazı var. Yazının önemi, Sabri Esat Siyavuşgil gibi entelektüel ve özgürlükçü bir bilim adamının kaleminden çıkmış olması.
Bize çocukluğumuzda keyifli ve heyecanlı anlar yaşatan kitaplar vardı. Jules Verne'in ve M. Zevaco'nun Türkçe’ye çevrilmiş romanlarını birer birer hatmederdik. Tabii, bizi bu kitaplara, bağlıyan şey, macera zevki idi. Buluğ çağına kadar alâkalarınız, daha ziyade tabiati veya insanları yenen kahramanlarda toplanıyor. Bugünün çocukları, binbir tehlikeden kurnazlığile veya bazusunun kuvvetile kurtulup haksızlığı alteden film kahramanını nasıl alkış alkışlıyorlarsa, biz de bu romanlarda tek başına yüz kişiye saldıran silâhşöre veya icat ettiği acaip bir uçakla gökyüzünde günlerce dolanan mucide öyle hayran olurduk.
Bize çocukluğumuzda keyifli ve heyecanlı anlar yaşatan kitaplar vardı. Jules Verne'in ve M. Zevaco'nun Türkçe’ye çevrilmiş romanlarını birer birer hatmederdik. Tabii, bizi bu kitaplara, bağlıyan şey, macera zevki idi. Buluğ çağına kadar alâkalarınız, daha ziyade tabiati veya insanları yenen kahramanlarda toplanıyor. Bugünün çocukları, binbir tehlikeden kurnazlığile veya bazusunun kuvvetile kurtulup haksızlığı alteden film kahramanını nasıl alkış alkışlıyorlarsa, biz de bu romanlarda tek başına yüz kişiye saldıran silâhşöre veya icat ettiği acaip bir uçakla gökyüzünde günlerce dolanan mucide öyle hayran olurduk.
Birbirine bağlanıp
giden heyecanlı maceralar arasında, gözlerimizin önüne tarih ve coğrafyanın,
müsbet bilginlerin en meraklı ve en cazip sayfaları açılıp serilirdi. Meselâ
Jules Verne'in Kaptan Hatras'ı bizi kutupların buzlu denizlerinde dolaştırırdı.
Her sayfasında, ancak birkaç seyyahın gidip görebildiği o esrarlı diyardan
canlı bir tablo seyrederdik. Çin’de bir seyahati okurken insanları ve âdetleri
bizim için meçhul, muazzam bir ülkede yasar gibi olurduk. Deniz altında 20.000
fersah seyahat, bizi su altı âleminin binbir nebat ve hay-vanile karşı karşıya
getirirdi. Araba ile devrialem, seksen günde devriâlem, balonla beş hafta
seyahat ve diğer romanların her birinde, hem yaşımıza has macera hevesi ve
zevkini tatmin eder, hem de bilgimizi arttırırdık. Silâhşörlü romanlar, yine
aynı derece de heyecanlı vak'alar içinde, bize fasıl fasıl tarih öğretirlerdi.
Elbette ki bu
romanların kahramanları ve vak’aları hayal mahsülü idi. Fakat gerek seyahat
romanlarında, gerek tarihi sergüzeştlerde dekor hakikate uygun bulunurdu.
"Onbeş yaşında bir Kaptan" da gördüğümüz Okyanus adaları, rasifler,
yerli ahali romancının uydurması değildi, oraları gezip dolaşmış gemicilerin,
misyonerlerin ve tacirlerin bizzat görüp anlattıkları realiteye dayanıyordu.
Dumas’nın tarihi romanlarda, mesela Üç Silahşörlerinde, bütün XVII. asır
Fransası, tarihi hakikate uygun manzarasile canlanıyordu. Çocuk kafası, bu
romanlarda maceradan maceraya atlarken, sayfalar boyunca karşılaştığı
hakikatlerle beslenebiliyordu.
Bu romanların resimli
olanları da vardı. Her formada, ekseriya tahta üzerine kazılmış, bugünkü
zevkimize göre pek iptidai, fakat o zamanlar bayıla bayıla seyrettiğimiz,
birkaç resim muhayyilemizin keşfedemediği hususiyetleri babacan bir uslubla
canlandırırdı. Amazon nehrinin ağaçlıklı sahillerini, balıkçı gemisine saldıran
balinaları adalarda oturan yerli halkın incecik piroglarını, ekmek ağacını,
kaplan tuzağını biz hep bu resimlerde seyrederdik. Bu resimleri yapanlar,
insanların kıyafetini ve tabiat manzaralarını, hakikatte olduğu gibi
aksettirmeye gayret ederlerdi. Nitekim çok sonraları mufassal coğrafya
kitaplarını karıştırmak fırsatını bulduğumuz zaman, bu roman resimlerile asılları
arasındaki benzerliğe hayran kalmıştık. Tarihi resimlerde de hakikate uymak
endişesi hâkimdi. Mesela XVII asrın kadın kıyafetleri, evler ve sokaklar,
kilise veya panayırlarda toplanan halk, romanlara hakiki manzara ve ölçüleri
içinde girerdi.
İlk büyük harbin
sonuna kadar, dünya çocuk edebiyatı, birbirinden tamamile ayrı iki büyük
dairede toplanmış gibi idi: Masallar ve romanlar. Masallar, temiz, kıvrak ve
sade bir üslup içinde, muhayyilenin bütün fantezilerine yer veren, çok eski ve
köklü bir nev’in devamından ibaretti. Henüz uzun romanlar okuma çağına basmamış
yavrulara hitap eden bu eserler, körpe çocuk kafalarına tabiat sevgisi ve iyi
ahlâk telkin ederlerdi. Romanlar ise, macera mihveri etrafında sıralanmış doğru
ve faydalı bilgilerin, hayırlı telkinlerin ve ibret verici neticelerin cazip
bir terkibi idi. Fakat ilk büyük harbi müteakip çocuk edebiyatı, hudut ve ölçü
tanımayan bir kazanç hırsının kurbanı olmaya başladı. Çocuğun tabii
temayülleri, bazı murabahacıların elinde, enine boyuna istismar edildi. Çocuk
muhayyilesi, arttıranın üstünde kalan ve zorlandıkça kazanç getiren sağmal bir
ineğe döndürüldü. İnsanoğlunun her zaafını kurnazca istismar edip de ileriyi
hiç düşünmeyen, sakatlanan kafaların ve bozulan vicdanların azabını duymayacak
tıynette bir takım insanlar, genç nesilleri, korkunç bir neşriyat tufanı içinde
tabii ve makul inkişafından uzaklaştırdılar, onları hoyratlıktan zevk alan
fantaziye düşkün, hakiki bilgiyi hor görüp tabiat üstü hadiselere inanan,
uydurma kahramanlara tapan, ölçüsüz, heyecanlanma sistemi bozuk, ahlaki
değerlere kayıtsız, ilme bigane, tesadüfe veya şansa bel bağlayan, egoist ve
kaba birer mahluk haline getirmeye gayret ettiler.
Resim bu efendilerin
elinde müthiş bir tuzak oldu. Yazıyı hazfederek, seri halinde resimlerle çocuk
muhayyilesini en korkunç cinayetler, en iğrenç desiseler, tabiatı ve mantığı
hiçe sayan manzaralar ve ilmi ihtira süsü verdikleri uydurmalarla perişan
ettiler. Bu kötü gıdaların zahiri cazibesine kapılan yavrular, büyüyüp de insan
içine karışınca, muhayyilelerindeki bezginlik, tecessüslerindeki uyuşukluk,
hatta vicdanlarındaki duygusuzlukla bütün cemiyeti haklı bir telaşa verdiler.
Yer yer bu çeşit neşriyatın aleyhinde şikayetler yükseldi, cemiyetin uğradığı
zararların bilançosu ortaya kondu, terbiyeciler, ana babalar, hatta Millet
Meclisleri harekete geldi. Son zamanlarda yapılan bir araştırma neticesinde,
Fransa’daki çocuk suçlulardan yüzde seksen sekizinin bu çeşit neşriyatın
tiryakisi olduğu anlaşıldı. Amerika’da resimle roman nevini geniş mikyasta sanayileştirmiş
olan magazin sahipleri, nihayet insafa gelerek neşriyatlarına terbiyevi bir
mahiyet vermek üzere istişari bir komite teşkil ettiler. Nihayet Birleşmiş
Milletlerin terbiye, ilim ve kültür teşekkülü olan Unesco da bu davayı ele
aldı.
Şüphesiz, bu gibi
neşriyatın sahiplerine kazanç temininden başka bir değeri yoktu. Gerek resim,
gerek yazı bakımından harcıalem şeylerden ibaretti. Fakat asıl tehlikeli
tarafı, bütün mevzuların çeşitli cinayetler, kanlı boğuşmalar, sadizm
seyyareler arasında harb, çete ve korsan vakaları, casusluklara inhisar
etmesiydi. Genç ve körpe kafalar, bu resimli hikayelerden adeta hunharlık dersi
alıyordu. Aynı zamanda içine ancak birkaç kelimenin sığınabildiği bu resimleri
kavramanın kolaylığı, çocuğu tembelliğe alıştırıyor, onda her nevi yazıda resim
görmek itiyadını kökleştiriyordu. Çocuk bu alışkanlıkla öyle bir hale geliyordu
ki, resimsiz yazılara karşı isteksizlik gösteriyor, kafasını mücerret mevzular
üzerinde çalıştırmak kabiliyetini kaybediyordu. Tabii, güzel örneklerden mahrum
kaldığı için, meramını düzgün bir dil ile, hatta hatasız bir imla ile ifade
etmek itiyadını da kazanamıyordu.
Dava, resimli neşriyatın yasak edilmesi değildir. Yalnız resmin ve yazının daha makul nisbetlerde kullanılması ve her şeyden evvel, bu nevi neşriyatın terbiye, ahlak ve insanlık gayelerine uygun bir mahiyet almasıdır. Çocuğun zihni gelişmesinin birer kilometre taşı olan alakalarına, kendisinin ve cemiyetin hayrını düşünerek cevap vermek icabeder. Macera ve heyecan arayan bir çağa, tabiat ve mantığın kadrosu dışında, fantezi alemini peşkeş çekmek, yalnız bu körpe kafalar için değil, bizzat bu neşriyattan menfaat bekleyenler için de tehlikelidir. Çünkü mutlaka bir an gelecek, en velüd uydurucular bile, her gün daha şiddetli heyecanlar tatmaya alıştırılmış olan okuyucularının arzusunu artık yerine getiremeyecektir. İşte o zaman, pek tabii olarak, bütün bu fantezi dünyası, havası kaçan bir balon gibi sönecek ve ortada yalnız para hırsına feda edilmiş zavallı çocukların hastahanelerde veya hapishanelerde dolaşan hayaletleri kalacaktır.
Memleketimizde de kötü neticelerinden korkmakta haklı olduğumuz bu korkunç neşriyatı önlemek, hocalarla ana babalara düşüyor. Hükümetin alacağı tedbirlerden önce, Okul-Aile Birliklerinin bu istikamette harekete geçmesi çok daha müessir olacaktır.
Dava, resimli neşriyatın yasak edilmesi değildir. Yalnız resmin ve yazının daha makul nisbetlerde kullanılması ve her şeyden evvel, bu nevi neşriyatın terbiye, ahlak ve insanlık gayelerine uygun bir mahiyet almasıdır. Çocuğun zihni gelişmesinin birer kilometre taşı olan alakalarına, kendisinin ve cemiyetin hayrını düşünerek cevap vermek icabeder. Macera ve heyecan arayan bir çağa, tabiat ve mantığın kadrosu dışında, fantezi alemini peşkeş çekmek, yalnız bu körpe kafalar için değil, bizzat bu neşriyattan menfaat bekleyenler için de tehlikelidir. Çünkü mutlaka bir an gelecek, en velüd uydurucular bile, her gün daha şiddetli heyecanlar tatmaya alıştırılmış olan okuyucularının arzusunu artık yerine getiremeyecektir. İşte o zaman, pek tabii olarak, bütün bu fantezi dünyası, havası kaçan bir balon gibi sönecek ve ortada yalnız para hırsına feda edilmiş zavallı çocukların hastahanelerde veya hapishanelerde dolaşan hayaletleri kalacaktır.
Memleketimizde de kötü neticelerinden korkmakta haklı olduğumuz bu korkunç neşriyatı önlemek, hocalarla ana babalara düşüyor. Hükümetin alacağı tedbirlerden önce, Okul-Aile Birliklerinin bu istikamette harekete geçmesi çok daha müessir olacaktır.
Yeni Sabah, 24.3.1949.
Pazar, Haziran 09, 2019
American Splendor, The Life and Times of Harvey Pekar
![]() |
American Splendor, The
Life and Times of Harvey Pekar albümü senaryolarını Pekar’ın yazdığı kısa
hikâyelerden oluşan derleme bir albüm. Filme uyarlandıktan sonra daha kapsamlı
albümleri de çıktı, elimdeki albüm eski bir tarihe 1986 yılına ait. Aynı adlı
albüm ilk kez 1976 yılında çıkmış, her yıl yinelenen baskılar, yeni hikâyelerle
genişletilmiş. Albümde 1985 tarihli bir Crumb önsözü var, özgün kaligrafisiyle
kullanılmış. İlk hikâyelerde Crumb ve Pekar’ın birbirleri hakkındaki
yorumlarını da okuyoruz. Albümde Crumb dışında dört ayrı çizerin farklı
zamanlarda ürettikleri çalışmalara da
yer verilmiş.
Pekar, oldukça yerel bir yazar aslında. Geniş anlamıyla orta-alt
sınıf Amerikalının kültürel hayatını yerel ve aktüel gelişmelerle anlatıyor. Kitaplarının
yeterince satmamasına hayıflandığı için yerelliğini mesele de ediyor. Büyük
şehirlerde yaşayan okurun ilgisini çekemediğinin farkında. Başka türlü hikâyeler
de anlatamıyor, popüler olanı eleştiriyor, tiksiniyor ama içinde bulunduğu
koşullardan da hoşnut değil.
Hikâyelerin otobiyografik niteliğinden ya da
kahramanı kendisi olduğundan olabilir, Pekar, sıklıkla Lenny Bruce ve Dreiser’a
benzetilir Amerika’da. Kapitalizme duydukları ortak nefret, sıradan insanların
dertlerini anlatmaları, heccavlıkları ortak özellikleri olarak gösterilebilir.
Amerikan trajedisini, sosyal adaletsizliğin cenderesinde sıkışmış yoksulları
resmetme maharetleri nedeniyle bu üç isim de bir arada hatırlanabilir
gerçekten. Tahta bavullar, sinekler, ucuz kafeler, bar sandalyeleri ya da
televizyon karşısındaki eprimiş koltuklar, kirli sokaklar vs.
Pekar, uzun uzun
konuşuyor, sadece o değil herkes çok konuşuyor hikâyelerde. Kolay öfkelenip,
yoruluyorlar…Çaresizlik ve sıkışmışlık hissi veren tekrarlar vurgulanıyor. Büro
masalarında, depoda kutular arasında ya da arşiv odalarında konuşan, vakit
geçiren insanlarla karşılaşıyoruz. İntihar, cinayet, sarhoşluk, uyuşturucu
tripleri, hırsızlık hepsinde “bıçak sırtı” duruyor. Onca yoksulluğu unutup
egoları için çatışıyorlar.
Harvey Pekar’ın bizde bir benzeri yok demek yanlış
olur ama şunu söyleyebilirim: Pekar gibi politik göndermeler yapan, parayla
didişen ve o ölçüde karamsar olan bir
anlatıcımız yok...
[Yazıyı, on yıl önce yazmışım]
Salı, Ocak 29, 2019
Cumartesi, Ocak 19, 2019
Pazar, Ocak 13, 2019
Cuma, Aralık 28, 2018
Perşembe, Aralık 27, 2018
Pazartesi, Kasım 19, 2018
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)























































