müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salı, Ağustos 18, 2026

Boşvermişler


Hatırlayanlar olacaktır, Cem Karaca’nın “Beni Siz Delirttiniz” diye bir şarkısı vardır. Temposu ve saykodelik sözleriyle öfkeli, polemikçi bir şarkıdır. Benim kuşağım şarkıyı handiyse yirmi yıl gecikmeyle keşfetti. Karaca’nın sürgünden dönmesinin ardından şarkıları yeniden dolaşıma girmişti. Oysa şarkı yeni değildi; Dervişan’la birlikte kaydettiği plak 1975’te çıkmıştı. Şarkı, “Beni siz delirttiniz evet… Kırmızı ışıkta geçen şoförler / Ve boşverli türküler…” diye başlar.

Ben uzun süre bu sözlerin İlhan İrem’in Boşver şarkısına bir gönderme olduğunu düşündüm. Bugünden bakınca bunun bir tür magazin merakı olduğunu kabul ediyorum. Küçük büyük gerilimler ilgimizi pekiştiriyordu galiba. Şarkılar ve şarkıcılar arasında gizli polemikler icat ediyorduk. İmalar ve şayialar hoşumuza gidiyordu.

Sonradan fark ettim ki mesele yalnızca İlhan İrem değilmiş. Yetmişli yılların sol jargonunda, muhalif dergilerde ve politik yazılarında sürekli karşınıza çıkan bir deyiş var: “boşvermişler”. Apolitik, bireysel hazlarının peşinde koşan, memleket meselelerine kayıtsız kalan insanları tarif eden küçümseyici bir sözcük bu. Neredeyse her tartışma dönüp dolaşıp “boşvermişler”e bağlanıyor.

İlginç olan şu: Aynı yılların popüler şarkılarında “boşver” sözcüğü olağanüstü yaygın. Fecri Ebcioğlu’nun sözlerini yazdığı ve Ajda Pekkan’ın seslendirdiği Boşvermişim Dünyaya (1968), “Bir gün hayat bitecek dersin görmüşüm rüya / Boşvermişim dünyaya / Ağlamak istemiyorsan sen de boşver dünyaya” diyordu. Neşe Karaböcek ile meşhur olan şarkıda da benzer bir refleks var: “Boş vermişim şu dünyanın kahrına…”

Liste uzayıp gidiyor. Filmlerde, şarkılarda, gündelik konuşmada “boşver” neredeyse bir kuşak sloganına dönüşmüş durumda. Niye bu kadar yaygınlaşmış, insan merak ediyor. Bunu yalnızca şarkılarla açıklamak eksik kalır; gündelik dile sirayet etmiş daha geniş bir ruh halinden söz ediyorum.

Bir umursamazlıktan çok, dünyanın sertliğine karşı geliştirilmiş bir savunma refleksi gibi duruyor. Hayatın mantıksızlığına omuz silkip yaşamaya devam etme hali… Daha çok kentli orta sınıfın baş etme duygusunu yansıtıyor sanki.

Ne var ki Türkiye hızla siyasallaştıkça bu tavrın anlamı değişiyor. 12 Mart’ın ardından yükselen politik atmosfer, ardından yeniden canlanan sol hareket ve giderek sertleşen ideolojik iklim içinde “boşvermek” artık kişisel bir ruh hali olmaktan çıkıyor. Politik bir kusura dönüşüyor. Mücadele çağında kayıtsız kalmanın adı oluyor.

Bu yüzden yetmişli yılların sol yayınlarında “boşvermişler” sözcüğüne sık sık rastlıyoruz. Karikatürlerden polemik yazılarına kadar aynı itham tekrar ediliyor. Örneğin patronlar “boşvermişler” için gazete çıkarıyor, Yeşilçam, Gırgır ve futbol bu kültürü büyütüyor vesaire… “Boşvermiş” artık yalnızca umursamaz biri olmaktan çıkarak düzenin sürmesine sessizce razı olan kişiye dönüşüyor. Bir tür hainlik, bir tür işbirlikçilik hatta…

Büyük davalara inanmayan, kendisini herhangi bir kolektif amaca adamayan, hayatını siyasal bir misyon etrafında kurmayan herkes aynı kefeye konuyor. O yıllarda bu mukayese yapılmış, nihilizm ile karıştırılmış. “Boşver” çoğu zaman hayatın sertliğine karşı geliştirilen bireysel bir savunma refleksiydi; nihilizm ise anlamın ve değerlerin kendisini sorgulayan felsefi bir tutum. Ne var ki adanmışlık üzerine kurulu ideolojiler, ister devrimci ister milliyetçi olsun, böyle bir kayıtsızlıkla mücadele etmek zorundaydı. Çünkü kendisini büyük bir davaya adayanlar için en büyük tehdit, yalnızca karşı fikirler değil, hiçbir davaya inanmayan ya da inanmak istemeyen insanlardı.

Bugün geriye dönüp baktığımda, o şarkıların aslında hiç de küçümsenecek şeyler söylemediğini düşünüyorum. “Boşver” demek, bazen pes etmek değil, ayakta kalabilmenin tek yoluydu. Yetmişli yılların ideolojik dili bu sözcüğü teslimiyetin simgesi haline getirdi. Oysa belki de “boşver”, dünyanın ağırlığı altında ezilmeden yaşamayı sürdürmenin başka bir adından ibaretti. Sözcüğü önce popülerleştiren, sonra da pejoratif bir olumsuzlamaya dönüştüren zamanın ruhuydu.

Salı, Mayıs 12, 2026

Sen Kimseyi Sevemezsin

Bu aralar Zeki Müren’den dinlediğim bir şarkıya takıldım, tuhaf, tekrarı ve söyleyiş biçimi nedeniyle olabilir bana hipnotik geliyor. “Sen kimseyi sevemezsin / Sevmeyeceksin” diye başlıyor, “Rüzgarların önünde kuru bir yaprak gibi / Sürüklenecek, sürükleneceksin” ile devam ediyor.

Yeni gelmeyebilir, aşk acısı anlatıyor, şarkılar üç aşağı beş yukarı bunları söylüyor diyebilirsiniz. Bana ilginç gelen sevgiliye dair bir karakter hükmü vermesi. Neredeyse bir beddua gibi ilerliyor. “Beni kaybettin” demiyor; “sen zaten sevme kapasitesine sahip değilsin” diyor. Seven kişi, terk edilince yalnızca üzülmüyor, karşı tarafın ruhsal yetersizliğini ilan ediyor.

Rüzgarların önünde kuru bir yaprak gibi sürükleneceksin” imgesi de bu yüzden güçlü. Yaprak burada sadece yalnızlığı değil, iradesizliği temsil ediyor. Kökü yok. Ağırlığı yok. Yön duygusu yok. Şarkıdaki cezalandırıcı öfke de burada ortaya çıkıyor. “Sevgisizsin” ile yetinilmiyor; “kişiliksizsin” deniyor. Bir kalbe, bir değere, bir insana tutunamayan kişinin sürekli yeni heyecanların peşinde sürükleneceğine inanılıyor.

Bizim şarkılarımızda buna sık rastlarız, bir insanın sevme biçiminin onun ahlâkını, derinliğini, hatta insanlık kapasitesini gösterdiğine inanıyoruz. “Şefkat nedir, aşk nedir? Ömrünce bunu bilmeyeceksin” cümlesi neredeyse bir mahkeme ilamı gibi. Karşı taraf sadece kötü sevgili değil duygusal olarak eksik ve habis bir varlık olarak işaretleniyor. Sevememek, bir tür yazgı sanki. Mutsuz kalacaksın. Merhamet bilmiyorsun!

Şarkı boyunca hiçbir dönüş ihtimali bırakılmıyor. Modern ilişkilerde çiftler birbirlerine mutlaka “belki bir gün anlarsın” deme gereği duyarlar. Şarkıdaysa kesin hüküm var. Bu da sözleri melodramatik yaptığı kadar sertleştiriyor. Bir çeşit duygusal idam fermanı gibi çalışıyor.

Hipnotik dedim. Aynı dizelerin biteviye dönmesi teknik olarak yavan görünebilir ama çok kesin biçimde hipnotik bir etki yaratıyor. Sanki anlatıcı karşısındakini ikna etmeye değil, lanetlemeye çalışıyor. Tekrar arttıkça sözler mantıklı bir argümandan çıkıp ilene ilene mırıldanan bir büyücünün sözleri gibi ritüele dönüşüyor.

Bugün sanat müziğini rahvan bir tempo, ağır perdeler, kristal kadehler ve televizyon karşısında uyuklayan ebeveynlerle hatırlıyoruz. Oysa Zeki Müren bu şarkıyı söylediğinde mesele nostalji değil, doğrudan popüler kültürdü. Zamane oydu. Şarkı yaşıyormuş Mıstık abi, onu diyorum…

Eskinin melodramı bugün psikoloji diliyle konuşuyor sadece. Dün “şefkat nedir bilmeyeceksin” deniyordu, bugün “empati yoksunusun” deniyor. Dün “rüzgâr önünde sürükleneceksin” vardı, bugün “bağlanma problemi yaşıyorsun”. Terminoloji değişti, mahkeme aynı mahkeme.

Çarşamba, Mayıs 06, 2026

Records





Plak dinlemek ses kalitesiyle ilgili bir mesele ya da tercih değil. Teknik bir tartışmadan (sıcak ses, analog derinlik, dijital kaybı filan) daha fazlası gibi geliyor bana. Belki de zamanla ilişki kurma biçimimize dair bir şey.

Streaming çağında müzik sonsuz, görünmez ve değersizleşmeye çok açık biçimde çok fazla faş etmiş durumda. Plak ise hâlâ bir nesne. Yer kaplıyor, çiziliyor, ağırlaşıyor, taşınması zor. Burayı gülümseyerek yazıyorum, tam da bu yüzden hatıra üretiyor.

John Peel’in o meşhur lafı biraz bu yüzden bu kadar seviliyor sanırım: “Hayatın kendisinde yüzey gürültüsü var.” Plağın hafif çıtırtısı, kusuru gizlemeye çalışmıyor. Dijital dünya pürüzsüzlük vaat ediyor, plak ise yaşanmışlık hissi.

Sadece yaşanmışlık da değil, yavaşlığı da özlüyor olabiliriz.

Not: Görselleri Mıstık abi için ürettim, yetmişli yıllar plak kapaklarından çıkmış gibi duran bir modelle…

Çarşamba, Mart 18, 2026

Kara Yara


Yapay zeka işleriyle ilgileniyor, öğrenmek için küçük üretimler yapıyorum. Bu da ilk müzik-şarkı denemem. Türkçe vokalin sorun olacağını düşünerek özellikle rap ürettim, türe uygun da bir mambo jambo yaptım diyelim. Denemeye devam...

Pazar, Aralık 07, 2025

Üzüntü ve muzkabuğu


Sosyal medyada spotify ile ilgili yılsonu değerlendirmeleri yapılıyor. Kullanıcılar da paylaşıyorlar. Neyi dinlediğimizle ilgili yaş ortalamamızı da çıkartmışlar... Yirmi yaşındaki oğlumun "yetmiş küsur" çıktığı bir yerde ben "yirmi dört" olmuşum. 2010'lu yılların sonundan şarkılar dinlemişim hep. E günde ortalama üç buçuk saat de dinleyince... 

Yeni olan izlemekle ilgili iştah ve açlığım olduğu için abartmış olabilirim ama bu yine de bana fazla geldi. O kadar değil Mıstık abi...

Cuma, Ekim 24, 2025

Mazhar Fuat 1965-1970

Müzik dünyasında ilginç bir gelişme oldu: Mazhar Fuat ikilisi, yirmili yaşlarının ortalarında kaydedip yayımlayamadıkları bazı şarkılarını gün yüzüne çıkardı. Bu kayıtlar, nostaljik bir ilgiyle ve fan merakıyla karşılandı. Hatta bazı yorumlarda, bu şarkılar zamanında plak olabilseydi, Türkiye’nin rock müzik tarihinin bambaşka bir yöne evrilebileceği söylendi.

Mazhar Fuat, ardından Özkan’ın katılımıyla MFÖ’ye dönüşen grup, şöhreti geç yakalayanlardan… Yanlış hatırlamıyorsam kırklı yaşlarında geniş kitlelere ulaşmışlardı. Ne yaptığını bilen, akıllı sözlerle dolu, tutarlı bir müzik anlayışıyla yıllardır varlıklarını sürdürdüler.

Ele Güne Karşı ile büyümüş biri olarak, kırk yıldır beyefendileri izliyor, kimi şarkılarını hâlâ ezbere söylüyorum. Bu yeni albümü, sadece “arkeolojik bir keşif” olarak değil, müzikal bir hikâyenin eksik halkası olarak dinledim. Yorumları okuyunca da ister istemez şunları düşündüm: Bu şarkılar o dönemde yayımlanabilseydi, Mazhar Fuat daha genç yaşlarda farklı bir ses ve ritim yakalayabilir miydi? Gerçekten de müzik tarihimizin seyri değişir miydi?

Ben öyle düşünmüyorum. Çünkü o dönemin plak şirketleri, “İngilizce söyleyen Türk”ün satmayacağını çok iyi bilirdi. Kaldı ki bu şarkılar, bana daha çok arayış ve taklit evrelerinin ürünleri gibi geldi. O kayıtların içinde, “onların sesini” bir türlü duyamadım hatta. Bir yabancı müzik prodüktörü dinlese, bu şarkıların Türkiye’de değil, kendi ülkesinde üretildiğini zannederdi. O kadar güçlü bir dönem duygusu, o kadar yerinde bir öykünme, başarılı bir duygudaşlık ve zamanelik taşıyor ki... 

Seyir değiştirici şarkılar olduğunu düşünmeyi, heyecanla karşılamayı, romantik bir hüzün duymayı anlamıyor değilim...Bu şarkıları “kaybedilmiş fırsat” olarak değil, Mazhar Fuat’ın taklitle başlayıp evrenselden diyelim yerelleşmeye varan müzikal yolculuğunun ilk enerjik durakları olarak görmek gerekiyor. Bu haliyle albüm, hem arkeolojik bir belge hem de olgunlaşmanın güzel bir hatırlatıcısı...

Çarşamba, Mart 20, 2024

Zehra Eren

Şöyle bir bakındım, hakkındaki hemen her yazı, Zehra Eren'i biliyor musunuz diye başlıyor, bilenlerin şaşkınlığını yansıtan bir soru bu... Bu ses nasıl olur da bugün bilinmez, hatırlanmaz, unutulur gibi bir "edebi çığlık" atıyorlar...

Merak edenler, gugıllayıp sesine ve hakkında yazılmış bir iki yazıya bakabilir. Zehra hanım, tango söylüyor, tütünlü, hırıltılı, hafif erkeksi bas-alto bir ses... 

Çocukluğundan itibaren herkes sesinin güzelliğinin farkında, liseyi bitirdikten sonra dayısı, onu arkadaşı olan, Ankaralı tango bestecisi Kadri Cerrahoğlu ile tanıştırıyor, ders almak üzere kurulan ilişkileri evliliğe dönüşüyor. 1945-60 arası radyonun çok popüler olduğu, yeni şarkıların ilk kez icra edildiği, kendi yıldızlarını ürettiği yıllar. Zehra Eren de sahneye değil radyoya çıkıyor ve o yılların alelacayip seslerinden biri oluyor. 

Aslına bakılırsa, bugün bilinmemesi tuhaf değil, bile isteye uzak kalmış popülerlikten, gece hayatına icracı olarak karışmamış, tango söylemiş, e modası geçmiş tangonun, başka bir türe yönelmemiş... Radyo eskimiş, şarkıları çalınmaz olmuş... Zeki Müren'in kendisine hayran olduğu söyleniyor, onun kadrosunda bir dönem çalışmış ama arkasını getirmemiş... Belki eşinin ve ailesinin maddi durumundan faydalanmış, o denli yoğun çalışmak istememiş, bilemiyoruz. 

Özellikle kadınlar, evlilik ve annelik yükleriyle iyi yaptıkları işleri sürdüremiyorlar, Seyyan Hanım da evlendikten sonra icracılığı bırakıyor, sahiden üzücü, ailesine trajik gelmemiş bu durum, hele kocası manen bu yükle nasıl hayatına devam etmiş, anlamak zor.

Yıllar yıllar önce bir iki kaydını dinlemiştim Zehra Eren'in ama yüzünü-fotoğrafını hiç görmemiştim. İnsan hayal ediyor, yukarıdaki fotoğrafı görünce, hah dedim, evet bu o, hemen satın aldım... Siyahi duruşu, a la mode kıyafeti, kemikli elleri, tütünlü sesinin sebebi olan tiryakiliği, rast ile muhayyer arasında salınan büyülü hali, sürüklenişi, şarkı söylerken canlanan gönlü...Dumanı çekecek ve devam edecek şarkıya, "meçhule gidecek", ruhu yanacak aşk denizinde... 

Salı, Ocak 02, 2024

Bir Şarkı Çalıyor Karelerde

Blankets'den, güzel bir grafik romandan...Hikâyenin içinde, yaşanan ana ve metnin bütününe uygun bir şarkı "okuyoruz". Popüler olduğu için olmalı bir not düşülmemiş, şarkı İngiliz grubu The Cure'a ait: Just Like Heaven. Seksenli yıllarda Bilboard listelerine girmiş, biz de dinlemiştik. Benim müziğim ve grubum değildir The Cure. Amerika'da iddiasız biçimde çok çalınan şarkılardan biri oldu, zaman içinde. Şarkı, 2005 yılında aynı adlı bir romantik komedi filminde kullanıldı, bu da belki popülerleşmesinin sonucuydu ama misliyle ilgi artırıcı bir etkisi oldu.
Matt Kindt ile Jason Hall'un Pistolwhip albümünde rastladım bu sahneye. Başka şarkıcılardan da dinlemişimdir ama bildiğim kadarıyla Ella Fitzgerald meşhur etti veya onun sesine yakıştı bu şarkı. Yakın dönem çizgi romanlarında dikkatimi çekiyor, tesadüf olabilir, "Ella" nostalji simgesi olarak kullanılıyor. O romantik sözler geçmişi ve duygusal derinliği tamamlar nitelikte hikayeye yediriliyor: "Don't you know that I'm in love with you? Every cloud must have a silver lining". Çizgi romanda müzik meselesi her zaman sorunludur, bilinen ve kolektif hafızada yeri olan şarkı sözlerine atıfta bulunmak her zaman daha doğru tercihtir. Ella yoğunlaşması belki de o yüzden...

Blacksad sevdiğim bir çizgi roman. Dizinin ikinci ve üçüncü albümlerinde atmosferi bütünlemesi için müzik epeyce kullanılır. İkinci albümde "çalan şarkı" Lady Day ünvanlı Billie Holiday'ın Strange Fruit'iydi. Blacksad, düşünceli bir halde giyinirken radyoda çalıyordu. Üçüncü albümde yer verilen şarkıysa hikâye için daha işlevsel olarak kullanılan ve doğrusu daha popüler olan bir parça. Ella Fitzgerald'ın söylediği Old Black Magic şarkısının plağını da görüyoruz bir karede. Şarkılardan ilki 1939 ikincisi ilk kez 1942 yılında plak olarak yayınlanmıştır. İlginç olan ise şu: Bu şarkıyı başka isimler de plağa okuyorlar ama Ella en erken 1954 tarihinde plak olarak çıkarıyor, daha önce değil. Blacksad'ın oyunbaz göndermelerine bu tarihi de ekleyebiliriz. Üreticileri dizinin yaşandığı zaman dilimini muğlak bırakmak istedikleri için oyunbozanlık edeyim dedim.
Çarpışma'nın Metallica tişörtlü kahramanı Burak, "kriz zamanlarında" Türkçe müzik dinliyor ve kaçınılmaz olarak ağlıyor. Neşeyi yabancı müzikle bulurken, hüznü ve "derinleri" daha yakından birşeylerde araması sevimli  elbet. Burak, yine balkona çıkmış, kulaklıktan dinlediği müziğe dalmış, çok geçmeden ağlayacak. Dinlediği şarkı, Baba Zula'nın "Özgür Ruh" şarkısı...Alaturka havası ve ironik sesi hesaba katarsak, sahneyi koyu bir dramatik yoğunlukla okuyamıyoruz. Geçerken değineyim, bir sayfa önce Replikas'ın "Bahar" şarkısına da ağlamış Burak...

Çarşamba, Nisan 26, 2023

Çizgilere Derkenar 27

Zoraki Evlilik diye bir çizgi roman okuyordum, bizde 70'lerde yayımlanmış ama sanki ondan çeyrek asır önce üretilmiş gibi... Sahne hoşuma gitti, paylaşayım istedim. İşte genç adam, sevdiği kadınla "sevişiyor", ertesi sabah neşe içinde uyanıp tıraş oluyor, şarkılar söylüyor. Çevirmenler, hele o yıllarda, güya adaptasyon adına, uydur kaydır değiştirirlerdi, genç adamın söylediği şarkı "Kuuş sesleri" nedense beni güldürdü.

Sanıyorum, kırklı yıllarda yayımlanmış Roosevelt'in Hayatı çizgi romanından bir sayfa kesiti... İntihab sözcüğü kullanılmış, o ilgimi çekti, o tarihte kullanılmıyor, "seçim" diyoruz çünkü. Düşünün bir propaganda çizgi romanı yayınlıyor, güzel basıyor, çok ucuza satıyor, belki dağıtıyorsunuz filan ama tercümede intihab diyerek seçimi baştan kaybediyorsunuz. 

Görmemiştim, meğer Turhan Şimga, Preveze Deniz Zaferi'ni çizmiş. 1950 yılında Armağan Haftalık Çocuk Gazetesi (dergisi), anlaşılan o ki, yerli ve milli bir çizgi romanla yayına başlamak istemiş... O yıllarda çıkan çocuk dergileri kapak renkli olarak ayrı basıldığı için arka kapakta renkli çizgi roman kullanma yoluna gitmişlerdir. İlk örneklerden olduğu için ilgimi çekti, Ratip Tahir'e öykünmüş diyelim... Balon kullanılmamış, on üç hafta sürüyor, belgeselci bir dili var filan... 
Tam bir Altan Erbulak esprisi olmuş, yazılarından oluşan Sensin İnsan kitabında rastladım, savaş karşıtı bir yazısı için kullanmış. Erbulak'ın babasının asker olması bilgisi onun karakterini ve dünyasını ne kadar açıklar çok emin değilim ama bir zıtlaşma olarak bana enteresan geliyor. 

Çarşamba, Eylül 15, 2021

Günün plağı

Hatırlayan olabilir, Hurşid Yenigün orkestrası vardı, galiba diyeceğim seksenli yıllar en popüler zamanlarıydı, düğün orkestrası gibi neşeli-oynak havalar çalarlardı. Orkestranın plak kapaklarında, bana hep  ilginç gelmiştir, Gırgır çizerlerini tercih etmişlerdi. 

Yukarıdaki çizimler İlban Ertem'e ait, İlban abi başka kapaklar da çizmişti, hele bir tanesinde o devrin popüler çizgi kahramanlarından birini, kendi çizdiği Küçük Adam'ı dahi kullanmıştı. 

Gırgır'ın popülerliğinden faydalanmak mı yoksa "ruh" olarak benzettikleri için mi o komik çizgileri tercih etmişlerdi, o fasıl belli değil.

Türün meraklısı veya toplayıcısı değilim ama plak kapaklarındaki çizgi romancı ve karikatürcülerle ilgili bir çalışmanın eksikliği duyuluyor, ucundan kıyısından dahi bir döküm yapılmadı gibi geliyor bana...

Pazar, Aralık 22, 2019

Veysel toplumcu değildi


Aşık İhsani, halk ozanının "toplumcu" olması gerektiğini anlatırken Aşık Veysel'e bir eleştiri getiriyor, muhalif ozanların, Aşık Veysel'in devlet eliyle öne çıkartılmasından rahatsız olmalarını tahmin ederdim ama yazılı olarak rastlamamıştım. Nurettin Çakın konuşmuş, Dost Dergisi, Mayıs 1966.

Cumartesi, Temmuz 21, 2018

Cool



Cool nedir, sahiden bu arkadaştır...

Şarkıyı söyleyişi, sigarasının dumanı, üfleyişi, saçlarını tarayışı, eldeki bardak...

O ironi, bütün ciddiyetiyle ciddiyetsizlik gösterisi yaparak... Dünyanın en önemsiz şeyini söyler gibi...Fetihçi...Boşveer...Aşık, sarhoş...Canti...

Lazy Ocean...When we sway I go weak...

Çarşamba, Aralık 25, 2013

Gönül



Bolahenk, güzellik yapmış, Gönül isimli şarkıyı bağlamayla çalıp bana (yaz babam), gitarla çalıp Bahadır'a (çek babam) diyerek ithaf etmişler.

Çarşamba, Aralık 04, 2013

Ragıp Söylüyor-Ankaralı Ragıp



Bu da Ragıp'ın Angara şeysi, güftekarıyım bu fantastiğin...Sinan söylüyor, güzel de söylüyor, onu da belirteyim. Müzik Bolahenk...Bizimkisi bir parodi tabi, haddimiz değil Sincan'la Dışkapı'yla aşık ve kaşık atmak
Related Posts with Thumbnails