Salı, Nisan 18, 2006

Bir Nurullah Ataç Sözlüğü İçin Girizgah 1948-1949 (A-İ)


Dilci değilim, “yazarken” seçtiğim sözcüklere, cümle yapılarıma bakılırsa eğer oldukça keyfi bir yaklaşımım olduğu görülebilir. Ayrıca, Nurullah Ataç’ın dil anlayışına yakın olmadım hiç. Bu, ona karşıt olduğum anlamına da gelmemeli. Onun yazarlığını, olaylara, döneminin tutumlarına ilişkin yargılarını daima etkileyici bulduğumu ise saklayamam. Bir dönemi herhangi bir yazarla özdeşleştirerek tanımlamak ne denli sağlıklı olur bilemiyorum ama kendi açımdan Ataç, kırklı yılların entelektüalizminin en önemli sembollerindendir. Aktüel tartışmalara dâhil edilmeye çalışılan, rejimin ebedi bilirkişisi sayılarak saldırılan, sayısız köşe yazısı ve fıkraya konu edilen biridir. Çoğu zaman hakkında söylenenlere doğrudan cevap vermeyen (tenezzül etmeyen demek daha doğru olur) ama (buraya dikkat!) polemik yapmadan yazamayan yazarlardandır.

Önemli bir özelliği dilindeki sükûnettir sanıyorum; metaforlar kullanarak hasmını küçümsemek, “alaysılamak”, kinlenmek onun tarzı değildir. Hempası da olsun istemez sanki… Tanımlanmaktan, biri ya da birileriyle anılmaktan hoşlanmaması karakter özelliklerindendir. Onu, sayısız kez “hayır ben öyle değilim” derken, o minvalde yazarken görebilmek mümkündür.

Bu küçük sözlüğü hazırlarken öncelikle Ataç’ın yazılarından alıntılar yapmayı istedim: Böylelikle sözcüklerin nasıl kullanıldığını göstermek kadar, onun yazar kişiliğini vurgulayabilecektim. Aslına bakılırsa, sözlük, Ataç’ın belirli bir dönemde Ulus gazetesinde haftalık olarak yazdığı yazılardan derlendiği için, baştan bir sınırlılık taşıyor. Evvela, ne öncesi ne sonrası var. Gazete yazılarından çıkartılmış olmaları, Ataç’ın bu sözcükleri “sürekli” kullandığını göstermiyor, göstermemeli. Neden 1948 ve 1949 yılları derseniz, özel bir nedeni yok, “sözlük”, sürdürmekte olduğum bir başka çalışma için belirlediğim dönemden derlendi. Ataç, bana çok “çarpmaya” başlayınca, kendime bir sözlük yapmaya karar verdim. Yıl olarak, gazete sayfalarını epritecek kadar titizlenmedim ama birkaç yıl önceye ve sonraya da baktım. Şunu söyleyebilirim: öncesinde ve sonrasında öz-Türkçe sözcük kullanımı azalıyor, bu anlamda yoğunlaşma yılı ise 1949. Aynı yılsonunda bir kırılma da oluyor. Dil Kurultay’ından sonra gözle görülür bir azalma hissediliyor.

Bazı sözcükleri kullanmaktan vazgeçiyor Ataç, niyesini bilmiyorum.

Ataç, seçtiği birçok sözcük için “henüz daha iyisini bulamadığım için kullanıyorum” demekten çekinmiyor. Amacının tüm sözcüklerin kökenini bilerek kullanmak olduğunu söylüyor. Sözcüklerin ne demek olduğunu anlamadan, onları gelişigüzel diziverenleri “cahil” buluyor (Ulus, 2.9.1949). Sözcük seçimlerinde bütünüyle özgün olmak gibi bir amacı olduğu da söylenemez. Bir çok sözcüğü (keleci, tilcik) Türk Dil Kurumunun sözlüklerinden çıkarıyor: “Ben gösteriş olsun diye yalın Türkçe yazmaya çalışmıyorum, artık Arapça’yı öğrenmeyen Türk toplumunda eski tilciklerin yaşamayacağını bildiğim için böyle yazıyorum; yarının dilini kurmaya uğraşanlara ben de elimden geldiğince, gücümün yettiğince yardım ediyorum” (Ulus, 15.4. 1949). Döneminde olsun, sonraları olsun Nurullah Ataç, “aşırı” bulunduğundan karikatürize edilerek eleştirilmiştir. Doğrusu, Ataç bunları pek önemsememiştir, dahası, farklı bir mizah anlayışı var, özgüvene dayanan mizah denilebilir buna. Bir gün, “Nurullah da ne oluyor?” diyerek cümleye başlıyor ki çabasını, kişiliğini açıkladığını düşündüğüm bu alıntıyla bitiriyorum “önsözü”: “Nurullah da ne oluyor? Adaşlarım darılmasınlar, güzel bir ad değil doğrusu! Ne bileyim? Buram buram bir eskilik kokuyor… Attım ben onu (…) Arkadaşlara, bildiklere de söylüyorum, bana bundan sonra yalnız ‘Ataç’ desinler. Arapça’dan, Farsça’dan Türkçe’ye girmiş tilcikler arasında nice beğendiklerim, sevdiklerim vardı, onları bile kullanmıyorum; babamın taktığı addır diye Nurullah’ı mı saklayacağım” (Ulus, 10.6.1949).

Abayı
: Dikkati. “o oyunla, İngiltere’deki bir bozukluğa mı abayı çekmeğe çalışmıştır?.” (Ulus, 11.3.1949).

Acun
: Dünya. “Gökçe-yazın acunu, öteden beri bildikleri, öteden beri alışık oldukları nenlerden başkasına karşı koymağa kalkan kimselerle doludur.” (Ulus, 9.12.1949).

Açkı
: Anahtar.

Ağdık
: Kusur. “ağdıkları, eksikleri yok mu? Olmaz olur mu? Çook. Önce şunu söyleyeyim: yavaş oynuyorlar, Bir Venedik güldürüsünün iki kat hızlı oynanması gerektir” (Ulus, 2.12.1949).

Ağdıksız
: Kusursuz.

Ağıncak
: Merdiven.

Ak ağınıma tapa
: Hüsn-i niyetime rağmen

Ak Ağınlı
: İyi niyetli. “genç yazarların çıkardıkları bir dergi de, benim ak ağınlı olmamın yetmiyeceğini, ne denli uğraşırsam uğraşayım benim artık yeni yetişenlerle anlaşıp uzlaşamayacağımı acı acı başıma kaktı” (Ulus, 25.3.1949).

Ak Gerelti
: Beyaz Perde

Akım
: Cereyan.

Alancı
: Rejisör.

Alavuz
: Riyakâr. “Yalan söylemek, alavuzluk etmek, yaptığımızın, dilediğimizin iyi olmadığını bildiğimizi, ondan utanıp gizlemeğe çalıştığımızı gösterir.” (Ulus, 22.6. 1948).

Algınlık
: Aşk.

Anı
: Hatıra.

Anık
: Hazır.

Anlatı
: Şiir, hikaye vd.

Araç
: Alet.

Assığlanmak
: Faydalanmak. “Ne yapalım ki kişilerin bütün işlerinde asılarını aradıklarını, asılarını düşünmeksizin çalışanlara da alık diye baktıkları bir çağdayız.” (Ulus, 28.12. 1948).

Atasağın
: Hekim. “[öyküde] Azrail öyle ağaçtan inemeyince yer yüzünde ölüm kalmaz, atasağınlarla emcilerin işleri bozulur… Amerikalı yazar, adını öğrendimdi ya, unuttum kurtuldum, Amerikalı yazar işte o öyküyü almış, atasağınlarla emcilerin işi bozulmasını bir yana bırakıp bize ölümü sevimli göstermeğe kalkmış. Ölüm de sevimli olur muymuş?” (Ulus, 27.5.1949).

Automobil
: Kendigider. “Automobil için kendigider’i ben bulmadım. Bay Hasan Reşit Tankut’un hangi dergide çıktığını şimdi bulamadığım bir yazısında görmüştüm; öyle sanıyorum ki ilk olarak o kullandı. Ben belki özdevingen derdim. Automobil’i au ile değil de o ile yazmağa gelince, onu benden beklemeyin: otomobil, olsa olsa, Bay Kemal Cenap Berksoy’un dediği gibi ‘oynayan kulak’ demek olabilir.” (Ulus, 22.12. 1948).

Aydık
: Şiir.

Ayrım
: Fark.

Baba kalıtı
: Patrimoine.

Bağlanç
: Din. “Bağlanç konusunda bile gerçek bilginler, inanları üzerinde düşünmüş olanlar, karşılarındakini kesip atma yolu ile değil, tartışma ile kandırmağa çalışırlar; bunu yeğinlerler; gücün susturmağa kalkmak bilisizlerin, özlerine, düşünlerine gerçekten güvenemeyenlerin işidir.” (Ulus, 12.11.1949).

Bağnazlık
: Taassup.

Balkız
: Şaşaa. “Sanki bir güneş batıyor önümüzde. Yahya Kemal’in yırları, eşsiz gazelleri, o batan güneşin son kızıl parıltıları, son balkızı diye gözüküyor.” (Ulus, 30.9.1949).

Bayığı
: Hakkı.

Bayığını
: Hakkını.

Bayık
: Hak. “Bu durum değildi bizim ereğimiz, biz ulusun gerçekten özgür olmasını, bireylerin bayıklarına, yasalara saygı gösterilmesini diliyorduk.” (Ulus, 5.8.1949).

Baylığımı
: Zenginliğimi. “Bir nen getirmiyor bana, iç baylığımı artırmıyor benim; e! Peki, ben neden tansıklıyayım onu?” (Ulus, 31.1.1949).

Bediz
: Resim. “Köğsüz, uyaksız yırlar yazanların, alışılmamış biçimlerde bediz yapanların ya birer deli, ya ötekini berikini aldatmağa kandırmağa uğraşan birer kişi olduklarını sansalardı, gerçekten öyle sansalardı, uğraşmazlardı onlarla (..) anlıyorlar yeni dörütün gücünü, doğruluğunu anlıyorlar da onun için sinirleniyorlar” (Ulus, 3.6.1949).

Beğeni
: Zevk.

Belgi
: Alamet.

Bellek
: Hafıza.

Benzek
: Taklit.

Bet
: Sahife.

Beti
: Mektup. “Son günlerde iki mektup aldım, biri Nazım İlaldı turasiyle Ankara’dan, öteki Tâlat Tekin turasile İstanbul’dan”. (Ulus, 22.4.1949).

Betik
: Kitap. “Git de betik-satanlara sor: en çok sürülen betikler eleştirmecilerin en çok övdükleri midir? Gene sor onlara: en tanınmış bir yazar yeni bir betiği övünce kaç birim daha çok satılıyor?” (Ulus, 1.7.1949).

Betikleşmek
: Mektuplaşmak.

Betke
: Makale. “Öyle yırlar, öyle betkeler yazıyor ki ne dediğini başkaları değil kendi bile sökemiyor” (Ulus, 19.8.1949).

Bile-duyuş
: Sempati. “Bele-duyuş yoksulu olanlardan bir yararlık umulmaz demiyorum: öyleleri arasından da büyük işler görmüş, verimli doğrular bulup çevrelerine öğretmişi yaymış nice kimseler yetişmiştir. Gene de uzlaşamam onlarla.” (Ulus, 15.3. 1948).

Bileşim
: İzafet terkibi.

Bilgesever
: Feylesof. “Büyük bilgeseverler kısa mı yazmışlardır? Bakın Eflatuna’a, bakın Voltaire’e. Bu yer yüzüne gelmiş yazarlar arasında onlar denli büyüğü az gösterilir, ikisi de kaçınmazlar gevezelikten” (Ulus, 15.7.1949).

Bilim-sözleri
: Terim, ıstılah. “Dil Kurumunun koyduğu terim tilciğini kullanmıyorum, kullanmam da, onun yerine bilim-sözü diyorum, daha bir iyisi bulununcaya değin onu kullanacağım.” (Ulus, 16.12.1949).

Bilim-yurdu
: Üniversite.

Bilinelim
: İtiraf edelim. “Gene de söyleyelim, gene de bilinelim, onların bütün yapıtlarını bir araya getirmekle bir gökçe-yazın, Avrupalıların anladıkları yoruda bir gökçe-yazın ortaya koymuş olamazsınız.” (Ulus, 9.9.1949).

Biliniyorlar
: İtiraf ediyorlar.

Bilisiz
: Cahil.

Birey
: Fert.

Birim
: Tane.

Boşuğ
: İzin.

Boyak
: Renk.

Bölünsüz
: Atom.

Budunbuyrum
: Demokrasi.

Bun
: İhtiyaç. “Genç kişi sevince salt sevmek için, etini saran dilekler yüzünden sevdiği gibi inanınca da salt inanmak için inanır, içinde bir inanma duyduğu için inanır” (Ulus, 6.5.1949).

Büyük Öykü
: Roman.

Çevren
: Ufuk.

Çıltak
: İftira.

Çizek
: Satır. “Birkaç çizek aşağıda, ne yapmak istediklerini anlatırken: “Türk şairlerini bir arada toplamak, kaynaştırmak, edebiyatımız için ileride bir kaynak olabilmek’ diyorlar. Türk ozanlarını bir araya toplamak ne demek? Ayrı ayrı çığırlar olmasın mı bizim yazınımızda.” (Ulus, 7.1. 1948).

Çoğunlaştırarak
: Cemileştirerek.

Çözüm
: Tahlil.

Çözümleyen
: Tahlil eden.

Dayanışma
: Tesanüt.

Değgin
: Dair.

Değme
: Her.

Denetiniz
: Murakabanız.

Devinme
: Hareket.

Deyim
: Tabir.

Dışarılayacak
: Hâricileştirecek

Doğal
: Tabii

Doğmaca Oyun
: Tuluat.

Dokunca
: Zarar. “Gönlüm netek isterse ben öyle yazıyorum. Kimseye bir dokuncası olmadıktan sonra özgür değil miyim dilediğimi yapmakta?” (Ulus, 15.4.1949).

Dölekleşmiştir
: Temkinleşmiştir

Dörütmen
: Sanatkâr. “Sen bu ülkede bir ozanı, bir öykücüyü, bir dörütmeni bir eleştirmecinin tanıttığını, tanıtabildiğini gördün mü?” (Ulus, 1.7.1949).

Duldasında
: Sayesinde.

Duruk
: Statik. “Biz yüzyıllardan beri, kapalı, duruk bir toplum, duruk bir acun içinde yaşamaya alışmışız.” (Ulus, 2.3.1949).

Durul
: Devlet.

Durulman
: Devlet Adamı.

Duygusallık
: Sentimantalisme. “Bir duyguculuk, bir duygusallık var hepsinde, düşünü de bir duygu edip çıkıyorlar işin içinden.” (Ulus, 22.7.1949).

Düşsül
: Hayalî.

Düşün
: Fikir. “Gençlerin de düşünlerinde, beğenilerinde titizlik göstermemelerini doğru bulurum sanmayın, onu da sevmem, ancak yaşlılarınkini daha bağışlanmaz bir suç saydığımı söylemek istiyorum.” (Ulus, 19.8.1949).

Düşün Eğitimi
: Fikir terbiyesi.

Düşünüş
: Mentalite prélogique.

Düzeyit
: Nesir. “Yüzyıllar boyunca, güzel deyişin, iyi deyişin kamunun konuşmasına benzemesi doğru olmadığına inanmışız, bu inandan da kurtulamamışız. Namık Kemal, düzeyit yazmak ister, gene de kamunun konuşmasına gidemez, söylemek istediğini şöyle çırılçıplak söyleyemez, bezemeğe, yalnız yabancı tilciklerle değil, güç anlaşılır bir söz-dizimi ile de bezemeğe çalışır, Namık Kemal’de kendi sesini dinleyiş vardır, vurgundur kendi sesine, söylediğinden, söyleyeceğinden çok sesidir onun için önemli olan” (Ulus, 8.7.1949).

Düzeyitçiler
: Nâsirler.

Düzeyitte Erek
: Nesirde Gaye.

Düzmecilik
: Sahtekârlık.

Düzsöz
: Nesir.

Eke
: Akıl. “Siz ekeliğin, inceliğin böylesini belki beğenmezsiniz; sizin beğenip beğenmemenize kim bakar? Beğenenler sağ olsun.” (Ulus, 23.9. 1948).

Ekilemek
: Tekrar etmek. “Bunu eskiden de söylediydi, ne diye ekiliyor dedirtmez.” (Ulus, 15.7.1949).

Ekin
: Culture.

Eleştirmeci
: Münekkit.

Em
: İlaç.

Emci
: Eczacı.

Enez
: Zayıf.

Ep
: Sebep. “Bir kişinin tuttuğu yoldan dönmesi için bir tek ep olabilir, o da tuttuğu yola kendisinin artık inanmamasıdır.” (Ulus, 30.12.1949).

Epini Sapını
: Sebebini Sırasını.

Epler
: Sebep olur.

Erdem
: Fazilet.

Erek
: Gaye. “Dörütün ereği güzellikler yaratmaktır demenin bir gülünçlüğü vardır doğrusu. Bilinmeyeni gene bilinmeyenle tanımlamaya kalkmaktır da onun için.” (Ulus, 12.11.1949).

Eremlemek
: Razı olmak.

Eremlerler
: Razı olurlar.

Erinçlik
: Rahatlık. “Düşüncenin, düşünün uğrında erincimizi de, yaşamımızı da yoluğulamağa katlanmak gereken bir değer olduğunu gerçekten anlamadığımız için çekiniyoruz.” (Ulus, 29.7.1949).

Erksinmek
: Hakim olmak. “Tilciklerle güzel biçim kurmak salt o tilcikleri düşüncenin yürüyüşüne uydurmak demek olsaydı o dörüt değme kişinin elinden gelirdi; ona ermek için dilin kurallarını bellemek, onlara erksinmek yeterdi.” (Ulus, 22.2.1949).

Ertek
: Masal. “Azrail’i ağaca çıkaran koca karının erteği, bütün ülkelerde olduğu gibi bizde de bilinir.” (Ulus, 27.5.1949).

Eseme
: Mantık.

Esim
: İlham. “ Dörütmenlerimizin tüz dörütünden yüz çevirmelerini, ondan esim almamalarını öğütleyecek değilim; tüz yırlarını ben de severim, içlerinde iyi olmayanları çoksa da bir kaçı okuyanlara tükeli bir olgunluk duygusu verir.” (Ulus, 11.5. 1948).

Esiz
: Fena. “(…) seçtikleri uğraş gereği doğruyu eğriden iyiyi esizden ayırt etmek boyunlarına borç olanlar da ürpermeksizin bu görüşü benimsiyorlar.” (Ulus, 22.6. 1948).

Esrikleşmek
: Mest olmak.

Eşanlamlı
: Müteradif.

Eylemce
: Fiil.

Genez
: Hoşgörü. “Bizimki de bir bağlanç değil mi sanki? Bizim de bir inandımız yok mu? Biz de ‘Kişi oğlunun büyüklüğüne, yaratıcılığına, özgür olması, kendi kendine düşünmesi gerektiğine inandım’ diyoruz. O bağlanç, genezlik bağlancı idi, bugünün bağlançları ise bağnazlık diyor.” (Ulus, 15.3. 1948).

Gereksinme
: İhtiyaç. “Bir eleştirmecilik yok bizde. Neden yok? Sorulur mu bu? Toplum istemiyor da, gerçekten bir eleştirme bulunmasını dilemiyor, o gereksinmeyi duymuyor da onun için yok. Ne dedim sana deminden? Bu toplum yazara, yazıncıya inanmıyor dedim, beğendiği yazıları da ancak gönül eğlemek için okuyor, üzerinde durmuyor.” (Ulus, 1.7.1949).

Gerelti
: Perde.

Giz
: Esrar, sır.

Gökçe-yazın
: Edebiyat. “Gökçe-yazın dediğin de eleştirmecisi olmadan neye yarar?” (Ulus, 1.7.1949).

Gönenmek
: Memnun Olmak.

Gönüldeş
: Dost. “Kendisini anlayan, beğenen bir kişiyse gönüldeş olur onunla, anlamıyor, beğenmiyorsa geçer gider yanından” (Ulus, 1.7.1949).

Görçek
: Ufuk. “Yahya Kemal’in yırlarında, örneğin Hugo’nun, Baudelaire’nin, Mallarme’nin Fransız gökçe-yazınına, Tevfik Fikret’in Türk gökçe-yazınına getirdiklerine benzer bir yenilik aramamalıdır, alanı, görceği genişletmemiştir o, kendisinden önce var olana bir nen katmamıştır, bulduğunu işlemiş, inceltmiştir.” (Ulus, 9.12.1949).

Göreceleyin
: Nisbeten

Görkemli
: Muhteşem

Görmük
: Tiyatro. “Doğmaca oyun yapsınlar, bizde görmüğün gelişmesine, ilerlemesine, bir Türk görmüğünün kurulmasına en büyük yararlığı etmiş olurlar. Unutsunlar Shakespeare oynadıklarını, kendileri eğlensinler, gelenleri eğlendirsinler, korkmasınlar bundan, gerçek yıra gerçek törüte böylece varırlar. (Ulus, 15.1.1949).

Göveri
: Sebze. “Ahmet Haşim etlerin, böreklerin, türlü türlü göveri yemeklerinin sözünü, ağzının suyu akarak dinlemiş.” (Ulus, 30.9. 1948).

Gözgü
: Ayna.

Gözlem
: Müşahede.

Güc
: Cebr.

Güldürü
: Komedya.

Günce
: Gazete. “Ne yapıp yapıp ele güne duyuracaklar, günce mi olur dergi mi olur. Ne bulurlarsa döşeniverirler” (Ulus, 1.7.1949)

Güngöre
: Pencere.

Günü
: Haset. “Belki bir takım öfkeleri, sevileri, günüleri vardır, o başka, o değil bizi ilgilendiren: kendisinin bir acun görüşü var mı?” (Ulus, 22.1.1949).

Ilgım
: Merak.

Ilgımlanıyorlar
: Merak ediyorlar.

Ilımlı
: Mutedil.

Ira
: Karakter.

İç Töre:
Etik, usla varılan ahlâk. “[Kemalettin Kamu] senin ölümünle aramızdan belki büyük bir ozan eksilmedi, arı bir kişi, bağlandığı ilkelere gerçekten bağlanmış, iç törenin yasalarından ayrılmağı, bir gün bile düşünmemiş bir kişi eksildi.” (Ulus, 8.3. 1948).

İkircinlik
: Kararsızlık.

İlenirdi
: Lanet ederdi.

İlginç
: Intéressant.

İlintiler
: Alakalı.

İlke
: Prensip.

İm
: İşaret.

İnandım
: Amentü.

İnginlik
: İnhitat, aşağılama.

İyemli
: Latif.

7 yorum:

onalt›k›rkalt› dedi ki...

söyleyecek çok şey var ama anlatmak mümkün değil. sadece bu başlık altındaki yazı değil bu blogsitedeki tüm yazılar emek ve kalite bakımından beni hayrete düşürdü. emeğiniz için bir okur olarak şahsen teşekkür etmek isterim. bu siteye aldığınız yazılar ve sonradan eklediklerinizle internette de okunacak bir şeyler olabileceğini göstermeniz ise başlı başına bir başarı... yazılarınızın devamını dilerim sitenizi arasıra uğrayıp okumaya başlayacağım. böyle bir yer bulmak beni oldukça memnun etti. size kolay gelsin ve her şey gönlünüzce olsun...

levent cantek dedi ki...

O kadar değil, iltifat etmişsiniz, teşekkürler, selamlar

Adsız dedi ki...

Bravo!

Evren dedi ki...

İlk yorumdaki cümlelere katılıyorum. Tesadüfen rastlayıp bir iki yazınızı okuduktan sonra, basbayağı bir külliyatla karşı karşıya olduğumu anladım. Bunda blogu biraz geç keşfetmiş olmamın da etkisi var tabi. Şimdi başa dönüp, sırasıyla okuyorum tüm yazıları -arada bazılarını atlıyorum, dürüst olayım.
Kendi blog bağlantılarıma da ekledim.
Teşekkürler.
Evren.

Levent Cantek dedi ki...

Tesekkurler

Adsız dedi ki...

Çok teşekkürler, çok işime yaradı...

Ali Hut dedi ki...

Çok değerli bir çalışma... Elinize sağlık!

Related Posts with Thumbnails