Çarşamba, Ocak 17, 2018

d GRUBU




Yarın Ankara'da, CerModern'de d GRUBU ile ilgili bir sergi açılacak. Çok anlatılan, ismen bilinen bir resim hareketidir. Erken cumhuriyetin yeniye olan heves ve iştahını gösterir, elbette güzel ve elbette yavan yönleri vardır ama sahiden bir hareket getirir. Grubun çalışmalarını görmek ve hakkında düşünmek, o mantığı anlamak ve tartışmak, bence memleket tarihini anlama çabasının bir parçası sayılmalı.

Ben şuna dikkat çekeceğim, hareketin içinde kısa süreli de olsa Cemal Nadir de olur. Mizah dergilerinde d GRUBU'nun nasıl algılandığı, nasıl karikatürize edildiği konuşulmuş ve anlatılmış değil. Mizahçılarımızın ressam/resim/sergi algısına karşı takındıkları tutum ve gösterdikleri anti-entelektüelizmin incelenmesi de gerekiyor. Halktan kopuk olmak-halka gitmek, popülerlik-seçkincilik, emekçilik, entellik vs vs D grubu bunun için iyi bir örnek teşkil ediyor bence.

Nezihe'nin Evi




Sefa (Sofuoğlu) 1951 ile ilgili bir mekan çalışmamızı paylaşmış, aşağıda ondan alıntı yapacağım ama ben de bir iki söz edeyim isterim. Senaryoda evde geçen sahne sayı olarak çok olduğu için mekanı iyi tasarlayalım istiyordum. O yıllarda şehirde bir konut sorunu olması nedeniyle evlerde pansiyoner-kiracı kalan çokmuş. Edebiyat severlere Esendal hatırlatması yapmaya gerek yok sanıyorum. Ev için Nazım Çerkeş'in evini temel aldım, 1945 yılında evle ilgili bir çalışma yapılmıştı. O evi modelleyerek ilerledik. Bir dönem mimarlar ve şehir tarihçileri eve çok ilgi göstermişler.Tipik Ankara evi olarak anlatılmış, ben şaşalı buluyordum ama hikâyede Nedim'in (Ve Vedat'ın elbette) yalnızlığını vurgulayan bir genişliği vardı, o bakımdan işlevseldi.

Sefa (Sofuoğlu) sosyal medyada paylaştı, alıntılıyorum:
"Levent Cantek hikayenin önemli karakterlerinin yaşadığı ve olayların geçeceği Nezihe’nin evini tam bir Ankara evi gibi olmasını istemişti. Bu konuda bana referans olabilecek (1 No'lu) görseli ve farklı acılarını yollamıştı. Ben de mimar kardeşim, dostum Cihan Can Türker’den rica ettim. Sağolsun o da beni kırmayıp, o kadar işinin gücünün içerisinde Levent Cantek'ten gelen görsel ve benim nasıl istediğimi belirten ayrıntılarla yolladığım taslağa göre benim işimi çok kolaylaştıracak basit 3D modellemeler yaptı. (2-4 ve 5 nolu görsel)) Cihan Can Türker’den gelen modellemeler üzerinde Levent ile bahçenin nasıl olması gerektiği konusunda çalıştık. Taslak üzerinde Levent önerilerini ve istediklerini yazdığı notlarla belirtti.(3 No’lu görsel). Bir kaç eskizden sonra Levent ile mutabık kalıp, Nezihe’nin evini bu şekilde kullandık. (6 No’lu görsel)"

Salı, Ocak 16, 2018

Pazartesi, Ocak 15, 2018

Disney Prensesleri




Betarice Loren isimli bir çizgi film sanatçısı-öğrencisi Disney'in üretimlerindeki prensesleri görsel olarak toparlayıp sıralamış. Filmlerdeki prenseslerin kıyafetlerini, geçirdikleri değişimleri görmek bakımından ilginç olmuş bu sıralama.

Şöyle ilginç tabii, tek tek bakınca, hele bugünden bakınca bir teki bile prenses gibi durmuyor. İletişim araçlarının yaygınlaştığı ilk dönemlerde, 19.Yüzyıl sonunda diyelim, sıradan insanların, farklı bir renk, farklı bir kumaş ya da kesimle dolaşan birini gördüğünde o kıyafeti giyen kişiyi hatırladığını, konuştuğunu, dönüp dönüp baktığını, imrendiğini biliyoruz. Saraylıların kıyafetleri uzun uzun anlatılır, yazılır ve konuşulurdu. Bunu niye anlatıyorum, prenseslerin kıyafetleriyle bir başka görünmeleri beklenirdi. Belki artık prenseslik inandırıcılığını yitirdi. Biraz da kıyafetler ulaşılabilir oldu, bir ayrıcalık olmaktan çıktı vs

Disney, her zaman çoğunluk değerlerine oynayan, popüleri kullanan ve popüleri belirleyen bir şirket oldu. Bu kadar zaman ayakta kalmasının sırrı da bu zaten. Belki de prenseslerin ulaşılabilir, taklit edilebilir ve aşılabilir modeller olduğunu da hissettirmek istedi çocuklara. Sonuçta, anneler babalar, çocuklarını güzelce giydirip, sarıp sarmalarken "prensesim" "prenses gibi oldun" filan derken çok da abartmıyor oldular böylelikle.

Cuma, Ocak 12, 2018

1951


Kardeşinin intiharı üzerine Ankara’ya gelmiş bir İstanbullu. Yel midir, toz mudur anlamıyor şehrin hırgürünü, siyasetin imlasını, upuzun hutbelerini. 

1951, çok eski ve çok uzak durmayan bir muammanın, her şeyin kullanılıp atıldığı bir dünyanın hikâyesi. Tenhaları, geceleri, muktedirleri... “Kahrolasın Ankara! Ne yaptın benim kardeşime?” 

Levent Cantek’in senaryosu ve Sefa Sofuoğlu’nun sakin çizgileriyle 1951,usul usul koyulaşan bir yenilginin grafik romanı.

Çarşamba, Ocak 10, 2018

Gerçek






Çizgi romanlarımızdaki gerçeklik algısının kırıldığı, anlatıcının hikayeye dahil olduğu, olup biteni yorumladığı sahneleri seviyorum. Birini Hortlak'ta anlatmıştım, Oğuz Aral ile Altan Erbulak arasında gelişen Oğuz Aral ile kahramanı Hayk arasında büyüyen enteresan bölümleri aktarmıştım.

Yukarıda seçtiğim bantlar, Bedri Koraman'ın Cici Can bantından. (Yıllar yıllar önce ileride yazarım diye epeyce çalışmıştım Cici Can'a. Olmadı, yapamadım halen. Bir ihtimal emekliliğe diyelim.) İlginç olan Altan Erbulak'ın Affan adıyla yine işin içinde yer alması. Erbulak, çok sevilen ve sosyal biri, anlaşılan o ki, iyi bir sohbet arkadaşı. Bedri'yle kahramanların bu kadar iyi olup olmayacağını tartışıyorlar, aslına bakarsanız Oğuz Aral'la bu bağlamın bir başka yönünü-başka bir temsiliyetle konuşmuşlardı.

Bantları okunabilsinler diye özellikle büyük kullandım.

Bedri Koraman, okurun neden kahramanlarla özdeşleştiğini, neden onları beğendiğini anlatıyor, kendi konumunu da açıklıyor: "Ben idealden (idealize ettiğimiz kahramanlardan) yanayım.". Altan Erbulak ise "ben kötü kahramanlar çizeceğim! Sen hayallerinde uğraş!" diyerek, bol ünlemli bir öfkeyle çıkıp gidiyor.

Daha uzun anlatmak gerekiyor bu tür sahneleri. Çizgi romancılar, bu tür araya girmelerle kendilerini, yaptıkları işi anlatmıyorlar sadece. İtibar da arıyorlar. Onları konuşan, yapıp ettiklerini irdeleyen birileri yok, yapayalnızlar. Hele o yıllarda.

Pazar, Ocak 07, 2018

Yıl Dönümü-İş Dökümü


Geçen yıl iki kitabım çıktı, biri portrelerden oluşan, bol mecazlı, hafif ve serçe boyundaki Kuş Eppeği. Bir daha böyle bir şey yazar mıyım bilmiyorum. Elim hep böyle şeylere gidiyordu, nefsimi körelttim galiba. Resimli Türkçe edebiyat Takviminde yer doldurmak için yazıp durmuştum, Mizah Mahallesinin devamı gibi oldu. İkinci kitap, Levent'le (Gönenç) ile birlikte yazdığımız yazıları toparladığımız, yeni bir yazı eklediğimiz bir derleme oldu, Muhalefet Defteri: Türkiye'de Mizah Dergileri ve Muhalefet adıyla YKY'den çıktı. Mizahla devam edersem, biri yıl başında biri yine Levent'le birlikte yıl sonunda olmak üzere iki makale yazdım. İlki, geçen yıl, mizah dergilerini hedef alan bir rapora cevap niteliğindeydi. İkincisi, mizah dergilerinin geleceği hakkında Levent ile birlikte yaptığımız bir konuşma metninin yazıya dönüştürülmüş, revize edilmiş haliydi.



Geçen yıl Sefa (Sofuoğlu) ile Alayına İsyan ve İrem'i Beklerken isimli çizgi romanları yaptık. İlki biraz daha uzun sürdü, on yedi ayda bitmişti, ikincisi daha kısa, beş ayda tamamlandı.

Payidar'ı Berat (Pekmezci) ile birlikte Fitbol için hazırlıyorduk, telif sıkıntısı oldu, albüm yapalım dedik. Ben uzun ilave öyküler yazdım, henüz 13 sayfalık bir tanesi tamamlanabildi. Berat, yurt dışına taşınınca planlarımız biraz aksadı. Bakalım nereye varacak?

Benzer bir sorun, Murat (Başol) ile yaptığımız Bozkır'da yaşandı, 221B için çiziyorduk, ne yapalım-albüme dönüştürelim dedik ama arkasını henüz getiremedik. Bu arada ben Bozkır'ı başka bir hikayeyle internet dizisi olarak senaryolaştırdım, onun da akıbetini bekliyorum.



Senaryolardan devam edeyim. Türkiye'de çizgi romanın gelişimini anlatan, senaryosunu ve danışmanlığını yaptığım Çizginin Kahramanları çalışması, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti En İyi Belgesel Ödülü aldı.

Funda Ödemiş'in yapımcılığını Ömür Atay'ın yönetmenliğini yaptığı senaristlerinden biri olduğum Kardeşler filminin çekimleri tamamlandı. Eurimages desteği aldığı için Avrupa'daki büyük festivallerden birinde gösterilecek, merakla bekliyorum.

Düzenli olarak her ay Sabit Fikir'e çizgi romanla, daha çok grafik romanla ilgili yazı yazdım. Grafik romanla ilgili bir yazım Mart sayısının kapağındaydı. Grafik romanla ilgili hafiften misyonerlik yaptığımı, ısrar ettiğimi, iştah gösterdiğimi itiraf ediyorum.

Geçen yıl, değişik bir şey denedim ve ilk kez bir yazı/yazarlık atölyesi yaptım. Bana göre olup olmadığından emin değilim ama her editörün bunu deneyimlemesi gerektiğini düşünüyorum.


Bu yıl, dördüncüsü oldu ama artık bir yenisi olmayacak, Edebiyat Takvimini bir kez daha yapmayacağım. İşi gençlere devrediyorum, jübile yapıyorum diyeyim. Çok zor işler, öldürmüyor, canlı canlı gömüyor derler ya, öyle zor iş... Dördüncü yılın sonunda bırakıyorum.

Funda, kuaförlerle ilgili bir kitap yapıyordu, bir kadın çizerle bir kadın berberini anlatmamı istedi. Ece (Zeber) ile Cankoç isimli bir hikaye yaptık, Aynanın Önünde Cımbızın Ucunda (İletişim Yayınları) kitabında yer aldı.

Bunlar da devam eden işler alt solda Hüseyin'in (Soylu) çizdiği 70'lerde geçen bir futbol simsarı hikayesi Çengel, sağdaki ise Taner'in (Duran) çizdiği Fakir Şükrü. 1930'lardan bir kabadayı hikayesi diyelim. İkisi de Ankara öyküleri...



2017'de sayı olarak 28 kitabın editörlüğünü yapmışım, sonuçta işim bu. Zorlayıcı ve hep önden gitmeye zorlayan bir iş editörlük. En sevdiğim tarafı yeni yazar ve ilk kitap çıkarmak. Yaşım gereği ben bıraksam bile onlar devam edecekler, ilk yol arkadaşlığını benimle-bizimle yaşamış olacaklar. Hoşuma gidiyor bu his. Bu yıl beş tane ilk kitap çıkmış bizden.

Kaç sayfa okudum, kaç mail yazdım, kaç telefonla konuştum sayamam.

Yakınlarım biliyor, Ankara dışına pek çıkmıyorum, sevmiyorum ve istemiyorum ama ona rağmen dokuz kez İstanbul'a, iki kez İzmir'e, bir kez de Eskişehir'e gitmişim.

Bu dökümü hiç yapmazdım, şu yüzden istedim. Günler ve işler geçip gidiyor, hep bir yenisi geliyor, hep bir başkası hazırlanıyor. 2018'de hayatımla ilgili bir değişiklik yapmak istiyorum. Buna hazırlık belki de, kendime bir manzara göstermek...

Bu yıl Funda, KHK ile mesleğinden, severek yaptığı işinden, akademisyenlikten uzaklaştırıldı. Tuna, okul değiştirdi vs...Yeni koşullara adapte olmaya çalıştık. Umut ekmeğimiz, "geçer bunlar" sakızımız, meşgale iyidir şiarımız oldu. 

Cuma, Ocak 05, 2018

Münir Özkul


Günahkâr şehrin yeryüzü tarifine lanet. Münir Özkul, rindlerin sahnesinde kelebek çırpınışı. Arzu Filmin rüyasında bir halkın yüreğine düşen gözyaşları. Sadık Şendil’in eli, Kel Hasan’ın Kavuğu. Rakı şişesinde kayıp ruh, derviş hırkası ve uzun cümlelere yenilmiş hayat yorgunu. Yakasında zamanın kiri, kozasında yaralı aşklar ve yüreğinde terkedilmiş bir ev. Ve perdeee! Cennete çağıran.

Metin, Şehre Göçen Eşek kitabımdan, Mizah Mahallesi bölümünden... Görsel, Cici Can bantından (1960), Bedri Koraman çizgileriyle Özkul 



Kıyıdan Uzakta


Uzun bir mektup, merhamet istemeyen bir kadın, dalgalı deniz, içli bir itiraf ve “cici kızın” isyanı, derin ve tatlı hazlar, kırık ve tutkulu sevişmeler…

Mehmet Eroğlu, tarzının çok ama çok dışında, başka türlü bir hikâye anlatıyor, yalana dolana, sürüsüyle yeknesaklığa, bulutlu hayata meydan okuyan bir kadını konuşturuyor.

Kıyıdan Uzakta, çarpışmanın novellası, her şey soğuk ve solgunken, yaprak yaprak açılan bir bahar aşkıyla şaşırtıyor.

72 ne ki...


"Dahaca 72 yaşındayım" diye başlıyor Aziz Nesin, "köşeme çekilmeyeceğim." Yaşatmadılar, "yaşayamadığım gençliğimi" diyor. Dünya nimeti diyor... Neşeli, iştahlı ve dolu dolu meydan okuyor.

Sekiz yıl sonra aramızdan ayrılacak, tarih verildiği için ister istemez hesap ediyor insan.

Yazılar, kavgalar, polemikler, huysuzluklar, şu bu... Galiba Aziz Nesin'den en çok o neşe ve iştah kaldı geriye. o neşe ve iştah yaşayacak, heves derler, umut derler o hatırlanacak, o bitmeyecek.

"Gözüm başım üstüne"

Çarşamba, Ocak 03, 2018

Sanatı konuşan ve konuşturan bir hikaye


Buzul Çağı, Louvre Müzesi tarafından sipariş edilmiş bir çizgi roman. Ünlü sanat merkezi, Fransızların türe olan sevgisini hesap ederek ünlü sanatçılarla çalışıyor; Enki Bilal, David Prudhomme, Christian Durieux, Éric Liberge gibi isimlerin çizgi roman albümlerini yayımlıyor. Buzul Çağı da, Nicolas de Crécy imzasıyla bu seriden çıkmıştı. Albümlerin ortak özelliği, hikayelerinin bir biçimde müzeyle ilişkilendirilerek geliştirilmiş olması…  Müze için doğrudan ve dolaylı, eğitici-öğretici-tanıtıcı bir yönü olsun istenmiş, ziyaretçilerin alıp inceleyeceği, sergilenen her şeyi başka türlü görüp anlayabileceği çizgi romanlar üretilmiş. Böyle tarif edince bir tür “broşür edebiyatı” veya “resimli müze kataloğundan” söz ediyorum sanılmasın. Anlatılan hikayeler mesaj kaygısıyla, talim terbiyeyle, pedagojik hassasiyetlerle kanırtılan, hikayeleri öteleyen şeyler değil.

Önemli bir yazarlık kuralıdır, yazarken, “ders vermeyin, öğretmenlik taslamayın, hatipliğe kalkışmayın, illa bunları yapacaksanız, öykü-roman değil köşe yazısı-makale yazın,” denir. De Crécy bu yollara haliyle hiç girmemiş, başlangıç noktası olarak zihin açıcı bir fikir yürütmüş. Yaşadığımız uygarlık bir nedenden ötürü yok olursa ve yüzyıllar sonra sağ kalan ve o geçmişi bilmeyen insanlar tarafından izlerine rastlanırsa, örneğin büyük bir müzeyle karşılaşırlarsa, o buluntulardan ne anlamlar çıkarırlar diye düşünmüş. Bilimkurgu edebiyatına aşinaysanız fikir size parlak gelmeyebilir ama bu fikri bir müze üzerinden anlatmayı düşünmek, hakkını teslim edelim, hem merak uyandırıcı hem de eğlenceli olmuş. Üstelik De Crécy, bu fikri kendi kahramanları ve konuşkanlığıyla resmetmiş, ironik bir sanat tarihi yorumu da yapmış; evet diyorsunuz, resimler, ressamlar ve uygarlık böyle de anlatılabilir. Hem niye olmasın? Yorumlarımız zamanın aurasından, siyasetten, kültürün ve sanatın algılanma biçimlerinden etkilenmiyor mu?

De Crécy, sanıyorum Joseph karakteriyle kendini de dahletmiş işin içine, resimlere bakıp mukayeseler yaparak o girift geçmişi yorumlatmış: “Kesin olan bir şey var, medeniyet yazınsal değildi, sözel ve ikonografikti”. “Bu insanlar okuma yazma bilmiyordu ama resimlerle yazıyorlardı.” Joseph anlatıyor, diğerleri dinliyor, Decamps’ın resim yapan maymun (Le Singe peintre) tablosunu görünce apışıyor, hep birlikte maymunların resim yaptığını düşünüyorlar. Yorumları okurken ister istemez ihtimalleri siz de düşünüyorsunuz. Sahiden böyle düşünülebilir mi, yoksa mübalağa mı ediyorlar diyorsunuz. Müzede duvara asılı olan resmi başka türlü konuşabiliyor ve mevcut yorumları tartışılabilir hale getirebiliyorsak sanatı yaşatmayı sürdürüyoruz demektir. Bir müzenin asli görevlerinden biri budur, sadece saklamak ve korumak, onları teşhir etmek değil, baştan ayağa konuşulur kılmak. De Crécy, yorumun sanat eksperlerine bırakılmadığı bir evreye döndürüyor bizi. Ezberbozan spekülatif şeyler okuyoruz. Farklı bir müze rehberi var elimizde. Evvela mahremin teşhiri ve müstehcenlik şaşırtıyor yeni yorumcuları. İçinde bulundukları yerin erkeklere özel bir zevk mekanı olduğu kanısına varıyorlar. Sanatı izleyerek geçmişi anlamaya çalışmak ne kadar doğru dedirtiyorlar veya. Resmin altındaki Delacroix ismine bakıp onun (ressam değil) evin (müzenin) sahibi olduğunu düşünüyorlar örneğin. Kadınların ya fahişe ya da hizmetçi olarak çizilmesini yorumlamaya çalışıyorlar, anlamlandıramadıkları şeyi sapkınlık olarak niteleyip kestirimde bulunuyorlar: “ahlaksızlıklarının tüm yollarını keşfetmek amacıyla cinsel imgeler yaratıyorlar.” Aksi de akıllarına geliyor, belki eksikliğini duydukları için, “bu resimlerle cinsel arzu artırmaya da çalışıyor olabilirler,” diyorlar ki, hepsi oyunbazlık dolu tespitler.

Buzul Çağı, buzlarla kaplı bir dünyada yolculuk eden kaşif grubuyla açılıyor. 19. yüzyılın maceracılarını andıran kafilenin içinde De Crécy’nin sevimli hayalet kahramanı Bibendum’u andıran, genleriyle oynanmış, olağan dışı sezgileri ve koku alma duyusu olan konuşan köpek Hulk da var. İsmini, kadim zamanların bir tanrısından (!) alan Hulk, kaygıları, mızmızlığı, düşük enerjisi, rekabetçiliğiyle hikayeyi sürüklüyor. Bu kısımlar hayli lezzetli çünkü müze bağlamının dışında karakterlere dramatik derinlikler katılmış böylelikle. Hulk, geziyi madden destekleyen Juliette’e askıntı olan ekip lideri Gregor’a karşı duygusal dengesini yitirerek “kıskançlık” gösteriyor ve hissettiklerini kadına anlatarak iyiden iyiye “dökülüyor.” Crécy, pek çok hikayesinde böylesi gevezelikler ve ilgisiz gibi duran küçük saplantıları kullanır. Hınçlanmalar, sinir krizleri, bıkkınlıklar, iğnelemeler, riyakarlıklar, korkaklıklar birdenbire sökün ediverir. Nicholas De Crécy, 1966 doğumlu bir Fransız. 1991’den bu yana çizgi roman albümleri üretiyor. Uzun yıllar animasyonla uğraşmış, ismi alanın bilinen simalarından biri olan yazar-yönetmen Sylvain Chomet ile birlikte anılmış. İkili, intihal iddialarıyla birbirlerini suçlayarak yollarını ayırsalar da Léon La Came isimli ortak çizgi roman da üretiyorlar ve o seriyle, 1998’de Angoulême’da ödül kazanıyorlar. Crécy, yumuşak renk seçimleri, çizgisini farklı biçimlerde kullanabilmesiyle hatırlanıyor. Çok geniş bir illüstrasyon arşivine sahip. Neyi anlatırsa anlatsın esprili bir dili var; köpekler, domuzlar, hayaletler her anlatısının en önemli “oyuncuları.” Çalışkanlığı kadar yeniliğe açık biri olması en önemli özelliği... Kendi kuşağından çizgi romancılarla kıyaslarsak çok erken yaşta farklı dillere çevrildi, globalleşti, en son 2015’te Japon Ultra Jump dergisinde yeni bir grafik romana başladı mesela. Söylemesem olmaz, 2003 yılında yayımlanan, balon ve anlatım kutusu kullanmadan kotardığı Prosopopus bana göre en sıra dışı çalışması.

Buzul Çağı, güzel bir albüm, sanatı konuşan (ve konuşturan) nitelikli bir hikaye… Yazıyı albümde geçen retorik bir soru ile bitireyim. Resimlere bakarak geçmişte nasıl yaşamış bu insanlar diye ahkam kesilirken hikayenin nemrut adamı Gregor, resimleri art arda sıralayıp bir anlam çıkarmaya uğraşan ekip arkadaşlarından ve onların yorumlarından hazzetmeyerek bağnazca sokurdanıyor: “Çocuklar dışında kim kendini resimle ifade edecek kadar saf olabilir ki?” diyor. Bir azınlık dışında kimsenin resim çizmediği, resim çizmenin çocuklar haricinde kimseye uygun görülmediği bir şimdiki zamanı yaşıyoruz. Resimle uğraşmayı, çizgilerle hikayeler anlatmayı çocuksu ve –zeka ölçüsü olarak– safça buluyoruz galiba. Madem öyle, çizdikleri yüzünden insanlar neden katlediliyor, neden hapsediliyor diye soralım mı peki? Sormayalım.

Sabit Fikir, Aralık 2017.

Pazartesi, Ocak 01, 2018

Seyrüsefer Defteri 89


The Deuce Sea1 Ep.5 ve 6'yı seyrettim (31 Aralık).  ++   Ministry of Fear (1944) başarılı bir senaryosu var, iyi aksiyon, Lang izlemeyi sürdürüyorum (30 Aralık). ++  The Deuce Sea1 Ep.3 ve 4'ü seyrettim (29 Aralık). ++ Human Desire (1954) ayın ikinci Lang filmi, kötülük hikayesi, Grahame yine ilginç oynamış (28 Aralık).++Nahid Sırrı'nın İhanet oyununa gittik (27 Aralık). ++ The Deuce Sea1 Ep.1 ve 2'yi seyrettim (26 Aralık).++ Journey into Fear (1943) ilginç tiplemeler var, bu kadar kalabalık olmasa gerilimi artarmış (25 Aralık).++ Jie jiu Wu xian sheng (2015) temposu başarılı bir aksiyon (24 Aralık).++ The Big Heat (1953) film klasik, Grahame akılda kalıyor (23 Aralık). ++ Birth Of The Dragon (2016) çekirge kontenjanı, vasat, 1970'lerin dizilerini andırıyor (21 Aralık).++ The Snowman (2017) seyredilir bir polisiye, romanı bilmiyorum ama Fassbender looser olmamış (21 Aralık). ++ The Foreigner (2017) iyi aksiyon (20 Aralık). ++ Dunkirk (2017) vatan yahut Silistre bekliyordum, o kısmı geçelim, şunu da teslim etmeli, adamın temposu, kamerası ne olsa seyrettiriyor (19 Aralık). ++Battle of the Sexes (2017) o kadar yakın bir tarih ki bu kadar zamanda ne kadar değişebilir diyor insan (18 Aralık). ++ Tuna ile Star Wars - The Last Jedi'ye gittik (17 Aralık). ++ Easy Sea 2 sekiz bölümü seyrettim, geçen sezonun gerisinde (16 Aralık).++ Quills (2000) zamanında kaçırmışım, iyi gösteriymiş (15 Aralık).++Wolyn (2016) beklentim düşüktü, savaş, soykırım ve ırkçılık iyi anlatılıyor (14 Aralık).++ Godless Sea 1 Ep.7'yi seyrettim + The Girlfriend Experience Sea 2 Ep. 9 ve 10'u seyrettim (13 Aralık). ++ Supercondriaque (2014) senaryo güdükleşiyor yoksa oyuncu enerjisine sahip (12 Aralık). ++ The Informant (2009) ilginç bir karakter hikayesi, mitomanlık şahane bir edebi kuyu, kör kuyu (11 Aralık). ++Maaile Yol Arkadaşım'a gittik (10 Aralık).++ El ciudadano ilustre (2016) ilginç hikâye, yazarlık üstüne çok çok iyi bölümler de içeriyor (9 Aralık). ++ İstanbul yolculuğu (8 Aralık). ++ Godless (2017) Sea 1 Ep.5 ve 6'yı seyrettim (7 Aralık).++ Planetarium (2016) filmin derdi anlaşılmıyor veya o kadar umut güne başlarken bile var (6 Aralık). ++ Maigret'in Night at the Crossroads (2016) bölümünü seyrettim, yine karmaşa, yine bir pedagojik final (5 Aralık). ++ Emrah ile Filibus'a (1915) gittik, filmin müziklerini canlı performansla Baba Zula yaptı, ilginçti (4 Aralık). ++ Maaile Aile Arasında'ya gittik (3 Aralık). ++ Animal Kingdom Sea 2 Ep. 12 ve 13'ü seyrettim (2 Aralık). ++ The Girlfriend Experience Sea 2 Ep. 5, 6, 7 ve 8'i seyrettim (1 Aralık).++ 




Related Posts with Thumbnails