Çarşamba, Kasım 14, 2018

Nostalji, Endorfin ve Saflık


Nostaljyi sevmiyorum. Böyle söyleyince pek anlaşılmıyor. Nostaljiye hiç kapılmıyorum, hiç bulaşmıyorum demiyorum. Hepimiz az ya da çok, geçmişi yadederiz, güzel ve neşe dolu hatıraları konuşur eğleniriz. Hatırladıkça ruhumuz-bedenimiz endorfin salgılar ve mutlu oluruz.

Benim meselem, galiba, nostaljinin sahici sayılmasıyla ilgili. İnsanlar inanmak istiyorlar. Bir saflık rüyasına kapılamıyorum. Eskiden siyaset başkaydı, futbol güzeldi, şehir şahaneydi, insanlar latifti, İstanbul benzersizdi, edebiyat muazzamdı, gazeteler sahiciydi, ilişkiler hoş, aşklar, konuşmalar, muhabbetler, tanışmalar tatlıydı vs... iddiasına, rüyasına inanmıyorum.

Daha da açık yazayım, bunları palavra olarak görüyorum. Bu palavraları sadece yaşlılar da tüketmiyor, dikkat kesilerek bakarsanız, her yerde her şekilde görüyorsunuz.

Saf ve bozulmamış olan bir merhale, bir zaman aralığı veya insanlık evresi hiç olmadı. Saflık, ideolojik bir yanılsamadır, insanlar, hayat ve zaman kirlidir.

Böyle söyleyince de yanlış anlaşılıyor, açayım, bana kalırsa, iyilik dahi o kirliliğin içinden çıkar. Farkındalık taşımayan bir iyilik mümkün değildir.

Pazartesi, Kasım 12, 2018

Mithat Alam'da Söyleşi


Bu perşembe Boğaziçi Üniversitesi Mithat Alam film Merkezi'nde söyleşim var, denk düşerse artık... Bilginize.

Pazar, Kasım 11, 2018

Türklerin Issız Adası


‘Manyak oğlum onlar, manyak. Manyaaak’ diye sunulmuştu dönemin popüler dergisi L-Manyak’ta. ‘Britanyalı Robinson ile ıssız kumsalların şoparı Cuma’dan söz ediyorum. Gürcan Yurt, Defoe’nin ünlü romanı Robinson Crusoe’yu ‘Türk esprisiyle’ uyarlayarak 1997’den beri çiziyor. Türk esprisi derken neyi kastettiğimi açıklayayım. Geçmişte, tek kanallı televizyonlu o uzaak geçmişte, mizah dergileri beyazcamın konuşulan ‘aktörlerini’, espriyle alaşağı ederr, azıcık cinsellik ve dikkatli bir argoyla haylazca yorumlardı. Doksanlı yıllarda satışlar düşüp, televizyonda anlatılamayacak espriyi üretmek zorunda kaldıklarında, bu defa geçmişin popüler kültür ürünlerine yöneldiler. Rağbet görmeyen çizgi romanlar, unutulmuş reklamlar, ‘ne güzeldi ya denilen’ diziler ve çizgi filmler vs dergilerde yeniden yorumlanarak kullanılır oldu. O eski ve aşina kahramanlar oldukça ilginç konuşturuluyordu sarı sayfalarda. Kaptan Kirk, Rambo ya da Mandrake Türk gibi yaşıyor, oflaya puflaya gevezelik ediyordu. Seksenli yılların maganda esprisini revize eden yeni bir yönelimdi diyelim: geveze, alışılmadık ölçüde küfreden, cinsiyetçilikle malul, güce tapan, kurnaz, merhamet etmeyi seven ama merhamet edilen için sorumluluk almayan, riyakâr bir tipleme temel alınıyordu. ‘Yurdum insanı’ deniliyordu o günlerde, şimdilerde kıkırdayarak (ve fısıldayarak) ‘Türk abicim, adam bildiğin Türk’ diye nitelenebiliyor. Magandaya karşı duyulan ikraha karşın sempatiyle sarıp sarmalayan ama tepeden de bakan bir yaklaşımdı bu. ‘Türkler Kutuplarda/ Uzayda/ Japonya’da/ Teksas’ta’ vb fantezilerin yapıldığı, karikatür ve hikâyelerdeki kahramanların Türk gibi kahırlandığı, küfrettiği, demli çay içip kokoreç yediği, mangal yapıp Gürcan Yurt’un ifadesiyle hayatın ‘boktan detayları’ hakkında uzun uzadıya konuştuğu bir moda olarak da tanımlayabiliriz. Günümüz mizah dergilerinde kadükleştiği için kullanılmıyor olsa da sinema salonlarında, örneğin Yahşi Batı gibi gişe filmlerinde izlenebiliyor böylesi espriler.

Gürcan Yurt, Türk esprisine geniş yer ayıran Leman dergisinin en parlak günlerinde, ürettiği Robinson & Cuma ile önemli bir çıkış yakaladı. Öyle ki bu modanın ilk elden üreticisi sayılabilecek Ahmet Yılmaz’ı aşacak ölçüde popülerleştiğini söylemek yanlış olmaz. Tarzını, lümpen mizahını ve küfürbaz komiklerini sinemaya da taşıyor epeydir. Gürcan Yurt, erkekler arası argo içeren atışmaları seviyor, birdenbire kavgaya tutuşan sonra hiçbir şey olmamış gibi sarılıp öpüşen tiplemeleri var. Güvenilmezlikleri, korkaklıkla cahil cesareti arasında salınan halleri, yalancılıkları, hükmetme arzuları, saplantı ve bencilliklerini bir iktidar mücadelesi ekseninde resmediyor.

Yorumladığı Robinson & Cuma ilişkisi, temelde, Efendi-Köle diyalektiğini ya da Fanon’un ‘mazlumlar haksızdır’ biçiminde özetlenebilecek görüşlerini içeren bir gerilime sahip. Bilindiği üzre özgün anlatıda Robinson, adada karşılaştığı yerliye Cuma adını verir, emirlerini anlayabilecek kadar da dil öğretir kölesine. Kendisini de hiçbir beis duymadan ‘Sahip’ olarak adlandırır. Fanon, ‘yerel özgünlükleri gaspedilen ve ruhlarında aşağılık kompleksi yaratılan insanlar’ diye söz ediyor kolonileştirilmiş halklardan. Ona göre neden sonuçtur, beyaz olduğunuz için zenginsinizdir, zengin olduğunuz için de beyaz. ‘Siyahlar, insan değildir’ der renkli kardeşlerinden özür dileyerek. Efendiler, kölelerin benlik duygularını çoktan yok etmiş, onları ezici bir nesnelik durumuna hapsetmiştir. Defoe’nin böyle bir tasası olmadığından Robinson ve Cuma bütünüyle sorunsuz – vefalı (!) bir dostluk sürdürürler. Gürcan Yurt, Robinson’u, romandaki gibi hali vakti yerinde orta-üst sınıftan bir soylu değil maganda bir Türk olarak tipleştirmiş. Robinson’un geçmişi aralıklarla anlatıldığında bütünüyle Türk olan bir Britanya tablosu sunuluyor. Kendisi gibi milliyetçi olan ağır abiler, mekânlar, şarkılar, tutum ve takıntılarıyla magandalar evreni betimleniyor. Çıkışsız ve çaresiz bir hayat sürdürürken ‘Ada’ ona krallık, Cuma’nın efendisi ve öğretmeni olma şansı bahşediyor. Güney Afrikalı eski futbolcu Komphela’nın Türkçesini andıran (yer yer Trakya ağzıyla konuşan) Cuma ise Robinson Abi’sinden geri kalmıyor ve ondan öğrendiği iktidar oyununu, fırsatını bulduğunda (‘İktidar yozlaştırır’) efendisine karşı uyguluyor. Cuma, Robinson olmak isterken Robinson ise efendi olmakla yetinmiyor, adanın, dolayısıyla âlemin, maymunların ve herkesin kıralı olmayı hayal ediyor.

İdeoloji, sadece siyasi göndermelerimizi değil tüm zihinsel çerçevemizi, inançlarımızı ve dünyayla olan ilişkilerimizi ifade etme üslubumuzu belirler. Defoe, bize kolonyal bir anlatı sunarken Gürcan Yurt sadece ironik bir uyarlama yapmıyor, cinsellik merkezli, salkım saçak dökülen koyu bir erkeklik krizi anlatıyor. Böyle düşününce aralarındaki fark felaketle musibet kadar bir fark oluyor. İlginç olan da şu, ne Defoe ne de Yurt böylesi bir vurguyu düşünerek anlatıyor hikâyesini. Defoe, haklı olmaktan usanmış bir yazarlık kibriyle yaşadığı dönemi tartışıyor. Gürcan Yurt, kültürel sermaye temelinde hayata bakan, genç ve şehirli orta sınıftan okura, daha doğrusu hempalarına Türk esprisi ve bir maganda eleştirisi sunuyor. Geriye kalan tortu ise tasarlananın dışında gelişen ve başkalaşan bir biçim…

Mizahçılar gözdeki çapağı, dişteki kefekeyi, burundaki hamuleyi ve şuur altındaki niyeti göstermeyi, ilânihaye evirip çevirmeyi neredeyse şehvetle isterler. Bunu yaparken Kantçı üç hasleti (iyilik, doğruluk ve güzellik) belirginleştirmeye de gerek duymazlar. Popüler adlandırmalarıyla Robi ve Cuma, olur ya ileride hatırlanırsa, bugün eleştirilen küfürbazlığı, eskiyen Türk esprisi ya da grotesk sahneleri yerine “benden sonra tufan’ olarak açıklanabilecek ahlak-dışı bireyci erkek içeriğiyle hatırlanacak derim.

[Radikal Kitap, 19.2.2010]

Cumartesi, Kasım 10, 2018

Soluk Kesici Poe Çevirileri


Çeviriden söz edeceğim için baştan belirteyim: çevirmen değilim, yazarlığım yok değil ama kendimi öncelikle meraklı bir okur olarak tanımlamayı tercih ederim. Her meraklı okurun başına geldiği gibi okurken anlamlandıramadığım ifade ve deyişlerle karşılaşıyor, vakit buldukça onların peşinden gidiyorum. Başta çizgi roman olmak üzere fantastik ve ucuz (pulp) anlatılara da meraklıyım. Edgar Allan Poe, bu alanın öncü ve yönlendiricilerinden olduğundan haliyle sevdiğim bir yazardır. Poe uyarlamaları ya da esinlenmeleriyle büyüdüğümü, pek çok hikâyesini hafızadan anlatabildiğimi eklemeliyim. Poe, sadece benim gibi lanetlenmiş türlerin tutkunlarınca değil geniş bir edebiyatsever kesim tarafından sevilir. Tesadüf değildir, Türkçedeki Poe kitaplarında gerçekten önemli isimlere çevirmen olarak rastlayabiliriz. Üstelik Poe çevirileri bizde hayli eski tarihlere dayanmaktadır. Bildiğim kadarıyla Kenan Halet çevirisiyle 1928 tarihli Kızıl Ölümün Maskesi; Müfide Muzaffer çevirisiyle 1931 tarihli Müstatil Sandık; Morg sokağındaki İki Taraflı cinayet adıyla M.Sait çevirisi (1932); İşidilmedik Hikâyeler (1938) adıyla önsözü de olan 11 hikâyeden oluşan Siracettin Hasırcıoğlu çevirisi ve Altın Böcek adıyla Nazım Derso’nun çevirisi ilk önemli çalışmalardır. “The Raven” şiiri Karga adıyla Vasfi Mahir Kocatürk’ün Şaheserler Antolojisi’nde (1934) yer alır. Aynı şiir Kuzgun adıyla Tercüme dergisinin 41-42.sayılarında Ahmet Bağışgil tarafından çevrilmiştir. Annabel Lee’yi ilk çeviren de yine bildiğim kadarıyla Melih Cevdet’tir (Tercüme Dergisi, 34-36). Poe, nasıl bu denli popüler olmuştur, neden bu kadar çok çevrilmiştir sorularının sanıyorum tam bir cevabı yok. Sürükleyiciliği, tek etki üstüne odaklanması, sürpriz finalleri vs. olabilir. Belki yazdıklarının dergi ve gazete ölçülerine, sayfa doldurmaya da uygun olması da bir neden olabilir. Poe, sadece kitap olarak değil, basında da epey kullanılmıştır. 

Bir okur olarak bu denli çok Poe ile karşılaşınca ya görmezden geliyorsunuz, çünkü daha önce okumuş oluyorsunuz ya da benim gibi “yine anlaşılmaz bir cümle mi var?” diye hayıflanarak göz gezdiriyorsunuz. Poe çevirilerinin yanlış ve “kötü” olduğunu düşünüyorum. Kibir ve müşkülpesentlikle yazmadığımı örneklerle açıklayacağım. Geçtiğimiz günlerde yayınlanan, Hasan Fehmi Nemli’nin yaptığı tam çeviriyi (Dost Kitabevi Yayınları, 2009) istisna tutarak piyasadaki Poe çevirilerinin vahim hatalar içerdiğini göstermeye çalışacağım. Nemli’nin çevirisi umarım hak ettiği itibarı görür, en azından akademide, filoloji bölümlerinde temel alınır. 

Tomris Uyar’ın Kızıl Ölümün Maskesi (Nisan Yayınları, 1994) çevirisiyle başlayacağım. Okurken bana tuhaf gelen, sonradan İngilizcesine bakarak bu tuhaflığın nedenini çözebildiğim üç örnek: ilkinde şöyle deniyor, “senin zina böceği eğer buna benziyorsa, dünyanın en garip zinasıdır herhalde. Bu ipucundan (hint) yola çıkarak bir lokma büyü de katabiliriz işin içine (s.49)”. Neden ipucu denmiş, özgün metne bakılınca anlaşılabiliyor. Metinde geçen sözcük Hint; bu yüzden cümlede ipucu yerine ima etme, dokundurma, benzeyiş olmalıydı. İkinci örnekteki sözcüğü Tomris Uyar sürekli yanlış kullanmış: “çizmenin topuğu (toe), gevşek toprakta yarı gömülü duran kocaman bir demir halkaya girmişti (s.65)”. Cümle hemen ilgi çekiyor, topuk değil burun olmalı, zaten de öyle. Üçüncü cümleyi aynen aktarıyorum: “Titizlik (over-niceties) onu yorardı. Rabelais’in Gargantua’sını Voltaire’in Zadig’ine rahatça yeğlerdi; genel olarak diyebiliriz ki, tatsız şakalar (practical jokes) , süzme mizahtan çok daha gelirdi beğenisine (s.140)”. İlki ince espriler, ikincisi eşek şakası olmalı, cümle tuhaf ayrıca. İngilizcesiyle karşılaştırınca okurun asla fark edemeyeceği yanlışlıklarla karşılaşıyorsunuz. Sıralayayım: s.120’de sıkı zincirler (strong chain) “kalın zincirler”, s.127’de “yeğenimle birlikte” denmiş oysa cousin olmalı. s.127’de “Kasımın onuydu” denmiş oysa aslında October-Ekim olarak geçiyor. Aynı sayfada “Bir saat kadar” deniyor oysa half an hour denmiş. Bu ilginç: s.128’de “iki kere geçti Ümit Burnu’ndan” deniyor oysa to double: bir burnu dolaşmak anlamındadır. S.143’te “şu yudumu (bumper) yuvarla da kafan çalışsın” deniyor, bumper, ağzına kadar dolu kadehtir. Altın Böcek hikâyesinin orijinalinde geçiyor: “(…) a pirate of the Spanish Main. Burada geçen Spanish Main, Karayip Deniz Bölgesidir. Burayı gülerek yazıyorum: Hiç korsan romanı okunmamış, filmi görülmemiş sanırım, şöyle denmiş çünkü: “İspanyol kanından gelme korsan” (bir başka çevirmen Dost Körpe de “İspanyol bir korsan” demiş). Kimi sözcük tercihleri de ilginç, bunu imkân/olanak gibi eski yeni tercihi olarak görmek mümkün. Bu başka çevirilerde de örneğin Memet Fuat’ta da görülüyor ama kimileri yine de garip geliyor bana. S.134’te “bu görüntüyle ilk karşılaştığımda-görüntüden başka bir şey demek elimden gelmiyor” denmiş. Oysa apparition, hayalet demektir, görüntü değil. Memet Fuat’ın çevirdiği Olağandışı Öyküler - Morgue Sokağı Cinayeti (Adam Yayınları, 1982) kitabından iki örnek: s.81’de “Bothnia Burgacı” deniyor, bunun Botni Körfezi olduğunu, s.83’teki “su çevrileri” ile anafor, girdap denmek istendiğini özgün metinden anlayabiliyoruz. Memet Fuat çevirisini okurken takıldığım cümlelerden iki örnek: “Malta limanlarına bağlı gemilerden birinde (s.44)” denmiş oysa sadece Maltese Vessel deniyor, Malta gemilerinden birinde denmesi yeterli olurmuş. S.107’deki daha ilginç ve uğraştırıcı: “(…) ama eski şaraplar konusunda içtendi (sincere). Bu konuda hani ben de ondan pek farklı değildim: İtalyan şarapları üzerine epeyce bilgim vardı” denmiş. Sincere, içten ve samimi anlamına geldiği gibi gerçek olarak da kullanılır. Burada “gerçek bir uzmandı” olmalıymış. 

Çevirmenlerle ilgili bana çok garip gelen iddialar vardır. Kimileri için sözlüğe bakmadan çevirir derler methederek. Yaptığı çeviri doğrudan matbaaya gönderilen çevirmenlerden de söz edilir. Bilenler biliyor, kimi çevirmenler kendilerinden bu biçimde bahsederler gururla. Oysa yazdığı metin “edit” edilmeyecek yazar nasıl ol(a)mazsa, sözlüğe bakmayan-dokunmayan iyi çevirmen de olamaz. Yayın için gelen çeviriyi gözü kapalı basıma gönderen yayınevi de yaptığı işin hakkını veriyor değildir. Elbette bunlar birer ideal, koşullar, ister istemez niteliği etkiliyor, bunun farkındayım. Beklentim, çevirmenin işine saygı göstermesiyle ilgili... Bunu yaparsa, okur olarak bana da saygı göstermiş olacaktır. Poe çevirilerini incelerken kimi çevirmenlerin sözlüğe bakmadıklarını, kimi çevirilerin de “edit” edilmediği görülebiliyor. Adam Öykü, vakti zamanında bir Poe sayısı yapmıştı (Temmuz - Ağustos, 1999); Yurdanur Salman’ın çevirdiği “Kalabalıkların Adamı”nda “boyalara bulanmış güzel, yaşlı kadınlar (belldame)” (s.10) diye bir cümle geçiyor, oysa beldame, acuze ya da kocakarı anlamındadır. Belli ki sözlüğe bakılmamış, tecrübeye dayanılmış ve doğal olarak yanılmış Salman. Poe çevirmenleri içinde en genci olan Dost Körpe ise bana kalırsa en az sözlüğe bakanı. Bu nedenle Türkçedeki en sorunlu Poe çevirisi ona ait. Bütün Hikâyeleri I (İthaki Yayınları, 2000) adlı çeviriyi temel alarak yanlışlardan bir seçme yapacağım. 

Önce sözlüğe bakılmadan yapılan çeviriden örnekler: s.35’de Battle-lanter: Borda feneri yerine Savaş feneri denmiş; s.63’te “Nice Dini Meclisi” denmiş, nasıl denmiş bilinmez, aslında İznik Konseyi olacak; s.103 Arktik Dairesi denmiş Kuzey Kutbu olacak; s.64 “Homer Junior’ın kırk beş tragedyasına ne olduğu üstüne konuştu” denmiş söz konusu Homer, Genç Homeros olmasın?. S.118’de mekâna denmiş oysa uzaya olacak (space). S.173’te “yatıyorum” denmiş oysa “I lie”, yalan söylüyorum deniyor. S.141’de “ticaret” denmiş ama önemsiz olacak, peddler değil peddling deniyor çünkü. S.250’de “Edebiyatçı dilberlerin” denmiş oysa Belles-lettres edebiyat demektir. S.170’te “topuk üstünde dönmenin” denmiş oysa değil, pirouette, ayak parmakları üzerinde dönmektir. S.167’de “Tanrı’nın her şeye gücü yeter” denmiş oysa omnipotence denmemiş, omnipresence denmiş. S.40’tan gerçekten komik bir alıntı: “her ne kadar yaşamım boyunca antikacılık (abç) yapmış ve Balbec, Tadmore ve Persepolis’teki yıkılmış sütunların gölgelerini, ruhum bir harabeye dönüşene dek içmiş olsam da” diye çevrilmiş. Antika değil antikiteye olacak “antikiteye düşkün olmuşsam da…”. Aynı yanlış s.210’da yineleniyor “antikacılar ne aptal!” denmiş, antikite uzmanları olmalıydı. İnsanın bu kadar da olur mu diyesi geliyor ama ne yazık ki çeviride benzer nitelikte çok hata var… Okunsaymış anlaşılırmış, bu da çok açık: s.41’de “brandalarla yüklü olan gemi bazen denizin üstüne fırlıyor” diye yazılmış branda değil bütün yelkenleri açık olmalıydı. Aynı sayfada [Haritayı inceliyor ve] “Kutup Girdabı’na doğru dört aylık bir sürede akan ve oradan yeryüzünün derinliklerine inen hızlı bir akıntı olarak betimleniyor,” denmiş. Haritada 4 ay gibi bir zamanın neden-nasıl yer aldığını anlayamıyorsunuz. Four mouths yazılmış oysa mounths değil “dört koldan” denmesi gerekir. S.57’de “konuşmalara engel oluyordu” denmiş, özgün metne bakılınca konuşma değil intercourse-ilişki dendiğini görüyorsunuz. S.141’de “her kötülüğün yazarının” denmiş oysa faili (author) denmeliydi. S.74’te “ya şeytanın ya da (…) kendi dehamın (my better genius) bulduğu (esinlediği)”diye çevrilmiş, kendi deham yerine iyilik meleğim denmesi gerekiyor, cümlenin gelişinden bile fark edilebilirdi. S.80’de “hayal meyal anımsıyorum” denmiş orijinalinde “I have a distinct recollection” deniyor (net bir şekilde anımsıyorum). S.243’te “gölgenin gölgesinin (shadow of a shade)” denmiş hayalet gölgesi denmeliydi. S.59’da “Her sabah burnumu birkaç kez çekiştiriyor ve yarım düzine kadar yutkunuyordum” diye geçiyor, orijinalinde cümlenin ikinci kısmı şöyle :“I swallowed half dozen of drams” – “beş altı tek yuvarlıyordum” olabilir mi? S.78’de “pusula (compass), manyetik bir iğne (magnetic needle)” denmiş, karıştırılmış, pergel ve pusula olacak. Çeviride, özgün metinde olmayan katkılar da var elbet. S.136’da “yerlere ve özellikle de mekânlara” denmiş oysa özgün metinde sadece place and time deniyor. Bazı sözcüklerin gündelik dildeki karşılıkları da bilinmiyor ya da üzerinde düşünülmemiş: s.61’de “tek yaptığım bir ressamın dükkânına gitmekti” deniyor, ressamın atölyesi, işliği daha uygun değil mi örneğin? S.195’te “kölelerinden biri” deniyor oysa Vassal köle demek değildir. S.69’da “deli külahı” denmiş o soytarı külahı olmasın?. Yine aylar karıştırılmış, Ekim yerine Kasım (s.177), dikey yerine düşey (s.80) yazıldığı olmuş, önce kilometre sonra mil (s.89) denmiş, rakamlar karıştırılmış… Gerçekten çok sayıda hata, özensizlik ve uydurma var kitapta. 

Çevirmen Dost Körpe’den kötü bir cümle: “çocuk, annesinin soluması kesilmeden nefes almaya başlamamıştı (s.56)”. Ne demek istediğini anlayamıyorsunuz. Çevirmen alınmasın ama bütün kitabı özetleyen bir cümle bu... Kitabı okuyamadığınız, nefes alamadığınız için bırakmak zorunda kalıyorsunuz. Şunu anlarım: insanlar hata yapmadan öğrenemezler, hatalarımızla kendimizi geliştiririz. Yukarıda gösterdim: Tomris Uyar ya da Memet Fuat gibi iyi yazar ve çevirmenler de yanlışlar yapabiliyorlar. Hemen her çeviri kitapta size garip gelen bir cümleyle karşılaşabilirsiniz. Çevirinin yazmaktan zor olduğunu düşünüyorum. Her dil bilenin çeviriye kalkışmamasını diliyorum, şurası çok açık ki Poe çevirmek herkesin harcı değil. İş bu yazı, bizi Dost Körpe’nin kapsamlı ama ziyadesiyle kötü Poe çevirisinden kurtardığı için Hasan Fehmi Nemli’ye ithaf edilmiştir.

[Türkçedeki Edgar Allan Poe çevirileriyle ilgili bir yazım. Yazının tamamını ileride bloga yükleyeceğim. "Edebiyat'ı 'Edebiyatçı Dilberleri' Diye Çevirebilmek: 'Soluk Kesici' Poe Çevirileri", Mesele, Ağustos 2009.]

[Derginin kapak resmi idefixe.com'dan alınmıştır]

Cuma, Kasım 09, 2018

Yavaşlık


Ankaralı olunca İstanbullulardan "Ankara yorumu" duymaya alışıyorsunuz. Laf, mutlaka bir Ankara eleştirisine ve iki şehrin karşılaştırmasına dönüşüyor. Sevdiğim bir İstanbullu abim, Ankara'da bir dükkana girdiğinde, alacağını alıp çarçabuk çıkamadığını, istisnasız herkesin "yavaş" olduğunu, bir türlü işini halledip tamamlayamadığını, satıcıların mutlaka sallandığını söylemişti. Esnaf para üstü veremiyor, yerinden kalkamıyormuş falan filan. Aklımda yer etmiş bir eleştiriydi, o gün bugündür, bunu ölçüp biçerim.

Beni tanıyanlar bilir, işimi çabuk halletmeye çalışırım, yavaş biri değilimdir. Yavaşlık beni de çileden çıkarır çoğu zaman.

Dün Eskişehir'den dönerken trende fantastik bir şey yaşadım. Bir vagon dolusu Hintli turistle beraber Ankara'ya geldim. Hintli bir kalabalıkla karşılaşmak bana çok ilginç geldi, bağırarak konuşmaları, sürekli ayağa kalkıp dolaşmaları, biteviye yer değiştirmeleri, satıcıyla uzun uzun konuşmaları, bisküvi paketlerini delirten bir titizlikle incelemeleri, hep birlikte çatır çutur elma yemeleri filan... itiraf ediyorum, bayıldım. Correct olmayacak biliyorum ama sitcom gibiydi.

Şunu fark ettim, sürekli ayakta oldukları için vagondan gelip geçenlere engel oluyorlardı. Ben olsam, pıt diye çekilirim, hızlanırım, ihtimam gösteririm. Hintliler bu konuda inanılmaz bir "gamsızlıkla" kenara çekilmiyor, aheste yürüyüşlerine devam ediyorlardı. Arkada kuyruk olmuş, birileri beklemiş hiiiç umursamıyorlardı. Çeşitli duygularla defalarca izledim bu sahneleri. Şaşırdım, hafiften kızdım, güldüm, bir mana aramaya çalıştım. Sonuçta niye acele ediyoruz ki... dediğim de oldu. Trenin vagon sayısı belli, gidecek oturacaksın işte diyebiliriz diye düşündüğüm de.. Hintlilerin yavaşlığı, benim aculluğum, Ankara esnafının rehaveti, İstanbullu müşterinin sabırsızlığı...

Yaşam sür'ati diye bir şey var. İklime, günlere, mevsimlere, bölgelere, belki şehirlere ve çağlara göre "denişiyor" galiba. Kuşlar uçuyor hoh hoh.

Perşembe, Kasım 08, 2018

Salı, Kasım 06, 2018

Anadolu Ağızlarından (9)



Yazılı: Nişanlı olan kadın veya erkek.
Dili güllü: İnsanın yüzüne güzel konuşan, kötü huylu kimse.
Cinni cüre: Deli dolu konuşan.
Kemçik: Geveze.
Kurubacak: Tavuk.
Çöpürük: Suç, kabahat, hastalık.
Göğe bırakmak: Atı çayıra çıkarmak.
Yerdegezen: Yılan.
Dilik dikdik: Horoz döğüşlerinde, horozu kışkırttığına inanılan, tekrar edilerek söylenen ifade.
Kığışdamak: Kuru yaprakların çıkardığı ses.

Pazar, Kasım 04, 2018

Yok Listesi (11)



Gözlerimizi derhal yeniden yumup, rüyasız, deliksiz, hasetsiz, yeniden uyumaktan başka çare yoktu. Allah hepimize rahatlık versin (Oğuz Atay, Tutunamayanlar).

Bir anda unuttum seni, eminim. / Kalbimde kalbine yok bile kinim. / Bence artık sen de herkes gibisin (Nazım Hikmet).

Var evi kerem evi, yok evi elem evi (Halk deyişi).

Yok saymıştık özlemeyi / şarkımıza dalmıştık / mutluluk mavi çocuk /  oynardı bahçemizde (Hasan Hüseyin Korkmazgil).

Gündelik hayatı yürürlükten kaldırabilecek hiçbir umut ışığı yoktu (Hakan Bıçakcı, Doğa Tarihi).

Varsa pulun herkes kulun; yoksa pulun dardır yolun (Halk deyişi).

“Tarihte hiç kadın önder yok mu?” diye sordum Meral’e, “Var, var ama onu da döverek öldürüp nehre attılar” diyerek Rosa Luxemburg’un “Politik Yazıları”nı elime tutuşturdu (Figen Şakacı, Pala Hayriye).


Cumartesi, Kasım 03, 2018

Bakmak ve Okumak




Grafik romanla ilgili çoğu koleksiyoncu ve çizerden şöyle argümanlar duyuyorum: "çizgileri iyi olan bir tane grafik roman görmedim", "çizgileri çok kötü, okuyamıyorum" vs vs

Estetik tercihlerle ilgili tartışmaları enerji kaybı olarak görüyorum. İdealistlerle tartışmak da zordur, o faslı da geçiyorum. Hiç cevap vermiyor değilim elbette. Dilim döndüğünce şunu vurgulamaya ve hatırlatmaya çalışıyorum: Çizgi roman, siz ne derseniz, nasıl tarif ederseniz edin, bir hikaye anlatır, bir hikaye anlatma aracıdır. Çocuklara, yetişkinlere, kadınlara, erkeklere kime neyi anlatırsanız anlatın, bir hikaye anlatırsınız. Sayfalara görselliği nedeniyle "bakabilirsiniz" ama bu bakış hikayeyi anlamak için yetmez, okumanız gerekir.

Hep verdiğim örnektir, Serpieri, çok iyi bir çizerdir. Çizgi endüstrisinin beklentilerini karşılayan, erkek gözünü iyi bilen ve ona iyi gelen bir üreticidir. Bu kadar yıldır işin içindeyim, bugüne
değin tek bir okurun hikayesini konuştuğunu hatırlamıyorum. Druuna ne anlatıyor bilinmez örneğin.

İlüstrasyon ile iyi çizilmiş bir panel/kare çoğunlukla karıştırılıyor. Çizgi romanda aslaolan hikayeye hizmet edecek ardışıklıktır. O çok iyi çizilmiş sayfa/panel/kare öncesinde ve devamında gelen sayfa/panel/kareyi tamamlamıyorsa o iyi çizimin tek başına bir anlamı yoktur.

Bakarsınız ama okuyamazsınız.

Bir çizgi roman, çizerini ve yazarını unutturuyor ise, siz okur olarak, hikayeye kapılarak okuyorsanız, o iş başarılıdır.

Diyelim ki, grafik romanların çizgileri kötü... Şunu soralım, neden konuşuyorlar peki? Neden çizgi romanlardan çok ama çook daha fazla  ilgi görüyorlar? Demek ki okunuyorlar... Bakmak yetmiyor.

İlüstrasyon: Nimura Daisuke

Cuma, Kasım 02, 2018

Seyrüsefer Defteri 99


Maniac Sea1 Ep.1 ve 2'yi seyrettim (31 Ekim). ++  The Glass Castle  (2017) aile zehirlenmesi, ebeveynlikteki doğru yanlış arasında geçen salınımı iyi anlatıyor, iyi oyuncuları var, temposu iyi ayarlanamamış (30 Ekim). ++ The Wild Bunch (1969) Director's Cut versiyonuymuş, elli yaşında adamların aksiyonu, Peckinpah, gerçekçilik bahsinde büyük viraj  (29 Ekim). ++ 7 Days in Entebbe (2018) belgesel havasına dans gösterisi eklemişler, onu anlamadım (28 Ekim). ++ Hot Summer Nights (2017) bir enerjisi var, iyi de ilerletiyor ama finale nostaljik giriyor, el freni misali (27 Ekim). ++ Eskişehir yolculuğu (25-26 Ekim).++ The Spy Who Dumped Me (2018) kadın kahramanlı komedi aksiyon, entrikasını çok belli ediyor, ortalamanın altında (24 Ekim). ++ The Guerney Literary and Potato Peel Pie Society (2018) epeyce iyimser, epeyce aşikar bir romantizm, edepli bir edebiyat (23 Ekim). ++ Destination Wedding (2018) tatlı bir komedi, tiyatro oyunu olsa olurmuş, o da handikabı (22 Ekim). ++ Wanderlust Sea1 Ep. 5 ve 6'yı seyrettim (21 Ekim).++ Burning (2018) Murakami öyküsü, muğlak ve muammalı (20 Ekim).++ Incredibles 2 (2018) beklediğimden iyi çıktı (19 Ekim). ++ Wanderlust Sea1 Ep.3 ve 4'ü seyrettim (18 Ekim).++ The Equalizer 2 (2018) sürprizi yok (17 Ekim).++ Harlots Sea2 Ep. 7 ve 8'i seyrettim (16 Ekim). ++ Mary Magdalene (2018) güzel sahneleri var, Meryem yorumu yeni sayılabilir, o bakımdan ilginç (15 Ekim).++ The Frankenstein Chronicles Sea 2 Ep.3 ve 4'ü seyrettim (14 Ekim). ++ In Darkness (2018) iyi başlıyor, sonrasını hem çok belli ediyor hem de abartıyor (13 Ekim).++ Beirut (2018) merak ettiğim bir filmdi, Gilroy ortalamayı her zaman tutturan bir yazar (12 Ekim). ++ Apostle (2018) bazen efektler, bazen sound, bazen kamera kullanımı ilginç ama kafası çok karışık bir hikaye (11 Ekim).++ Le Samourai (1967) nostalji yaptım, alandelonun cool katilliği (10 Ekim).++ Rampage (2018) , temiz kalpli kingi kongi kıymetlimis, Holivut gişe sineması finalde tarumar olan şehir atmosferini seviyor (9 Ekim).++ Black 47 (2018) biraz İnce Memed biraz western, Ayrışkırem bir isyan hikâyesi (8 Ekim).++ Norsemen Sea.1 Ep.1 ve 2'yi seyrettim (7 Ekim).++ Hold the Dark (2018) atmosfer var, gerilim var, vay diyorsun bi şey olacak, olmuyor (6 Ekim).++ Touch of Evil (1958) potansiyelliymiş, Welles'in "tek adam" olmak istediği filmlerden (5 Ekim).++ İstanbul yolculuğu (4 Ekim). ++ The Frankenstein Chronicles Sea 2 Ep.1 ve 2'yi seyrettim (3 Ekim). ++ Gotti (2018) iyi başlıyor, sonra neredeyse belgesele dönüyor (2 Ekim). ++ Heartthrob (2017) ergen medcezirini anlatıyor anlatmasına ama izlenmeyeceğim korkusuyla direksiyonu abartıya kırmış, çakılmış (1 Ekim).





Perşembe, Kasım 01, 2018

Alman Sevgili



Kısacık, yoğun bir aşk hikâyesi. Sakin, sessiz, kendiliğinden, su gibi kendi yolunu bularak… Rock’n roll, gökteki yıldızlar gibi gecesini yaşarken, kerhanede söylenen şarkılarla, sahnede İngiliz çocuklarla, yalın ve siyah… Alman Sevgili, içinden Beatles geçen bir grafik roman… Dünyayı ısıtan ve soğutan aşk...

Çarşamba, Ekim 31, 2018

Çizgilere Derkenar 11


Stevenson, The Pirate Within, Stevenson'un biyografisi olarak okunabilir. Eserleri, hayalleri, yazdıklarını etkileyen kabuslarını hastalığıyla birlikte tasarlamışlar. Hikaye ölümüyle noktalanıyor. Meraklısı için Alberto Maguel'in YKY'den çıkan Palmiyelerin Altında Stevenson romanı da yazarın son günlerini anlatıyordu. Grafik romanı hızlı buldum, dergi işlerini andıran bir sıkışıklığı ve temposu var.


Pascal Jousselin'in mizahi çalışması Invincible buluşları nedeniyle, panelleri-kareleri ve çizgi romanın iç dengesini-gerçeklik algısını (içinden yaşayanlar için) bozan-tahrif eden karakteristiğiyle güzelmiş. Ne bulmuş, nasıl bir zeka göstermiş diye okuyorsunuz.



Skandalon, Julie Maroh'tan bir müzisyen hikayesi. Bir rock yıldızının norm dışına çıkmasını anlatıyor denebilir. Müzisyen hikayelerinin ana temalarından biri olan şöhretle başedememe sendromu da var, psikolojik göndermeler de. Maroh, antropolojiye de girmiş, albüm sonunda dipnotlu-kaynakçalı bir yazı da yazmış. Kendini okutmasını bilen, ardışıklığı iyi kuran bir hikayeci.


Adından anlaşılacağı gibi The Forbidden Harbour, bir denizcilik hikayesi. Hem türün klişelerini kullanıyor hem de kendini okutan bir melodramatik dengeye sahip. İki ciltlik, üç yüz sayfayı aşan uzun bir hikaye. Bence asıl ilginçliği karakalem çizgileri. Renk kullanılsa göz almayacak Disney tarzı çizgiler, hafif adult bir tonda kara kalemle sunulunca ilginç durmuş.


Daubigny's War, tahmin edileceği gibi bir ressam biyografisi. 1890'da başlıyor, ressamın hayatında çocukluğuna dönerek kronolojik bir sıralamayla hayatını anlatıyor. Çizgiler karikatür tarzında. Hikayeyi sürükleyen bir mizah var ama geneli pek parlak değil. Charles'ın tutkusu, takıntısı ya da meselesi iyi kurulmamış.


Çizgili dergilerimizin "içindekiler" ya da "giriş" sayfasında iddialı ilüstrasyonlar yapma geleneği sürüyor. Her nedense kapaklarımızda daha minimalist, en azından daha kolay çizilen işler kullanılıyor. Kapağı çeviriyorsun içeride kapakla kıyaslanmayacak emek yoğun bir iş çıkıyor karşına. L-Manyak'la başladı bu tarz. Gerekçesini anlamıyorum. Çeyrek yüzyıl geçti üstünden. Para Tuzağı'nın son sayısında Cihan Kılıç çizmiş. Haliyle kapaktan çok daha ilgi çekici ve başarılı. Bir yenilik olarak bu tarz ters yüz edilse, denense keşke.


Salı, Ekim 30, 2018

Lust!
















Lust, malumunuz Türkçedeki en açık ifadesiyle şehvet demek. Kösnüllük anlamına da geliyor, bir tür düşkünlük, normal dışına çıkma hali veya cinsellikle ilgili ahlak düşkünlüğü de denebilir... Yerinde duramama hali...Kedilerin kapıları duvarları tırmalaması gibi..."Bırakın beni tutmayın" hali...

Öğretmenler, okullar, kitaplar, eğitim kurumları, din ve din adamları, şehvetle mücadele ederler. 

Gençlikle baş etmek anlamına da gelir bu mücadele. Çünkü şehvet, daha çok gençliğe atfedilir...

Trash edebiyatı, bu hissiyati pek sever. Abartıya dayandığı için şehveti iştahla anlatmayı ve şehveti iştahla eleştirmeyi sever demek istiyorum. Hem "frikik verse" diye aranıp hem de "niye öyle giyiniyorsun" diyen arsız magazin gözünü düşünün...Aynı babanın çocukları, aynı erkek aklının şiirleri... Kapaklar oradan... 

Lafı çevirmeye gerek yok, erkek aklı, şehvet dediğinde kadın erotizmi ve çıplaklık algılar. Cinsel ilişkiye giren, girmeye zorlanan, "girerek" namusunu kaybeden kadınlar anlatılır... 


Başa dönelim, lust, cümle içindeki kullanımına göre "hırs" anlamına da geliyor. Bir vazgeçmeme hali... 

Ucuz edebiyatın "şehvet düşkünlüğü" ve ticari kaygıları bana hep bu hırsı hatırlatıyor.

Pazartesi, Ekim 29, 2018

Katip Arzuhalim...


Sağa sola, tartışmalara, büyüyen öfkeye ve şaşkınlıklara bakıyorum, anladığım şu: İnsanlar nerede yaşıyorsa orayı Türkiye sanıyor... İkincisi, siz ne yazarsanız yazın, ne anlatmaya çalışırsanız çalışın, okuyanlar, ne biliyorsa onu anlıyor... Bilmediği ve aşina olmadığı Türkiye'yi, düşünmediği ve anlamadığı şeyleri yok sayıyor ve öfkeleniyor.

Öfkeleniyor, eksik oldu, tadını çıkarıyor, yalanıyor desem daha doğru olur...İştahlanıyor, büyük laflar edebiliyor, ideal olanı kendisi sayıyor veya en azından bunun pozunu yapabiliyor çünkü.

Pazar, Ekim 28, 2018

Eski bir resim


2004 yılı sonu olmalı. Funda'nın karnı burnundaydı, hamileliğin son aylarıydı. Ankara'da Gaziosmanpaşa'da bir balıkçı lokantasında oturmuştuk. Raşit Çavaş, Rekin Teksoy, Funda ve ben. O geceden  Rekin Teksoy'un anlattıkları kaldı aklımda. Israr etmiştim, mutlaka anılarınızı yazmalısınız demiştim. Anlattığım gibi yazamayacağım için "yazmam" demişti. Vefatında da düşünmüştüm bunu, sinema dünyasına, 60'lı yıllara, o yılların gençlerine dair ne tatlı hikayeler anlatmıştı. Böyle söylenmesi insanı üzüyor ama o tatlı fıkralar, portreler, yaşanmışlıklar, perde arkasında olup bitenler kaybolup gittiler işte...

Bazen anılarımı, yaşadıklarımı yazacağım diyorum, günlük tutmuyorum ama epeyce şey de saklıyorum. Bu toplayıcılığıma rağmen yakınlarım yazamayacağımı, kişiliğim nedeniyle bu kadar "gerçeği" anlatamayacağımı söylüyor. Haklılar mı bilmiyorum, belki ben de tıpkı Rekin Abi gibi masada yanımda oturanları güldüreceğim ama yazmaya girişmeyeceğim.

Cumartesi, Ekim 27, 2018

Bozkır'da Son Günler


Perşembe ve cuma Eskişehir'deydim, Bozkır'ın çekim ekibini ziyaret ettim. Mevsim dönümlerini, hele sonbahardan kışa geçişi sevmem, çok değil bir ay sonra sıcak gelecek hava, o günün şartlarında insana buz gibi gelir. Tir tir titrersin.

Senaryoda "Aşıklar Tepesi" olarak geçen mekana gittik. Bir tarafta birbirine tos vuran keçilerle dolu bir sürü, diğer tarafta yerinde duramayan atların olduğu bir tepe düşünün. Öyle bir yerdeyiz. Ayazlı bir rüzgar. Tuhaf bir tenhalık. Uzakta tek tük evler var.

Hava nasıl soğuk, oyuncular devamlılık nedeniyle ince giyinmişler. Herkes üşüyor ama onlar daha zordalar. Sonuçta turist gibi gelip geçiyorum ben. Sohbet ediyor, o yoğunlukta onlara ecicik yarenlik ediyorum.

Dizi işi tempolu, yorucu, bıktırıcı, külfetli bir iş. Neyse ki az kaldı. Kasım'ın 6'sında bitiyor.



Cuma, Ekim 26, 2018

Pirüpak Bir Çizgi Roman


Jean Christophe Grangé çoksatar gerilim romanlarıyla yakın dönemin popüler yazarlarından biri. Romanları sinemaya uyarlanıyor, farklı alanlardan ilgi görüyor. Çizgi romanın endüstri olduğu bir ülkenin, Fransa’nın vatandaşı olması ister istemez bu mecraya da yaklaştırdı onu. Grangé ile yaptığı pek çok albüm yarım milyonun üzerinde basılan (şu an Fransa’nın en çok satan çizgi roman dizisi XIII’ün) frankofon çizgi dünyasının yıldızı Adamov’un birlikte çalışmaları güzel bir tesadüf değil bu yüzden. Yüksek satış beklenen bir albüm için seçildikleri-biraraya getirildikleri anlaşılıyor. Türkçede, ilk kez beş yıl önce ikilinin ortak çalışması olan Zener’in Laneti’nin ilk bölümü (Sibylle) yayınlanmıştı. Kısa bir süre önce üçlemenin diğer iki bölümü de - ilk albümü kapsayacak biçimde yeni bir sunumla- piyasaya sürüldü. Grangé tutkunlarının hemen fark edeceği gibi Zener’in Laneti’nde, Taş Meclisi (Doğan Kitap, Çev. Ali Cevat Akkoyunlu) romanının öncesi, Diane’ın annesi Sbylle Thiberge’in geçmişi aktarılıyor. Altmışlı yılların sonunda geçen hikâyede, parapsikolojik güçleri olan genç bir üniversite öğrencisi kızın başına gelenler anlatılıyor. Zener, bilindiği üzere parapsikoloji deneylerinde kullanılan kartlara verilen isim. Sbylle kartları bildikçe, güçleri fark ediliyor ve Moğolistan bozkırında nihayetlenecek, giderek katılaştığı-başkalaştığı bir süreç yaşıyor. Grangé, yarattığı bu tedrici kötüleşme sebebiyle başlangıçtaki kartlara atıfla “Lanet” vurgusunu kullanmış.

Telepati, geleceği görme, meditasyon, düşünceleri okuma, tehlikeyi hissetme gibi olağandışı insan özelliklerine (dolaylı olarak trendy olan, doğayla uzlaşma akımına) hikayede bolca yer verilmiş. Temel gerilim ise teknoloji ile hükmedilmeye çalışılan doğanın ruhu arasında geliştirilmiş. Bir tarafta hırslı bilim adamları diğer yanda sağaltıcı ve dingin ilkel adamların-yerlilerin yer aldığı bir dualizm kurgulanmış. Grangé, doğayı dişi sayan hâkim inançtan faydalanmak adına kırılganlığı, duyarlılığı ve direnci nedeniyle bir kadını hikâyesinin merkezine almış. Zener’in Laneti, bu bakımdan genç bir kadının olgunlaşması olarak okunabilir. Yanlış bir adama âşık olup körleşmesi, zihinsel güçlerinin farkına varması, kendini tanıması, anne olması, nefretini denetlemeyi öğrenmesi bu sürecin türlü evrelerini oluşturuyor.

Doğanın ruhu veya tahrif edilmemiş (modernizmin henüz dokunamadığı) ilkel saflık imgesi, serüven edebiyatının sık başvurduğu trüklerdendir. İş bu noktada, açgözlü, hırsına gem vuramayan, bütünüyle arsız, zayıflara karşı gaddar ve gamsız, başarmak için her yolu deneyen “teknoloji yanlısı” habis adamlar çıkar karşımıza. Doğayı yok etmek pahasına (geleceği hiç düşünmeden) apriori gündelik arzularının peşinden giderler. Miyazaki’nin kült animasyonu Prenses Mononoke’den (Mononoke Hime, 1997) James Cameron’un Avatar (2009) filmine uzanan çeşitlilikte sayısız popüler anlatının benzer bir temaya sahip olduğunu hatırlatmakta fayda var. Hal bu olunca, biliyoruz ki doğanın ruhu (şimdilik) kazanacak, ama ne pahasına! Zener’in Laneti’nin işgalci kötüsü Sovyet Ordusu. Hemen tüm Sovyet temsilcileri anlayışsız, nobran, öfkeli, katil ve katıksız şeytani tiplemeler olarak resmedilmiş. Aralarında zuhur eden entrikalar ve çeşitli müzakereler bile makamlarını – dolayısıyla hayatlarını kurtarmak için gerçekleşiyor. Böylesi saf bir kutuplaşmaya ancak Soğuk Savaş hikâyelerinde rastlanırdı; casus romanlarındaki KGB ajanları alelekser insana benzemez soğuk ve tuhaf yaratıklar olur, mutlaka birilerini boğarak öldürürlerdi. Hatta türün filmlerinde tam bu sahnelerde jazz ritmi yükselir, doğaçlamayı andırır biçimde bakır üflemelilerle gerilim pekiştirilirdi. Üçlemede bu klişeye (elbette nostaljik gerekçelerle değil) sakınmadan başvurulmuş, bakar bakmaz “evet bunlar birer katil” diyebileceğimiz tekinsiz Sovyet ajanları dolaşıyor karelerde.

Grangé, üçlemeyle ilgili bir röportajında çizgi romanda asıl yükün çizerin omuzlarında olduğunu belirtiyor, haklı olarak: “Laboratuarda ayakta duruyorlar ve Sybille şöyle konuşuyor diyorum ve Adamov bir ay boyunca bunu çiziyor !”. Adomov, işinin ehli bir çizer; sahne düzenlemeleri ve devamlılığı kendini unutturacak ölçüde başarıyla uyguluyor. Kendini unutturduğu gibi çiniyi göze çarpmayacak kadar ekonomik kullanıyor ve ölçülü kare içi boşluklar bırakıyor. Ancak aşırı profesyonelleşmenin getirdiği bir kusuru var Adamov’un. Zener’in Laneti temelde bir dönem çalışması, 1968’te geçiyor ama giyim tarzları, saç kesimleri, aksesuarlar o denli bugünle harmanlanmış ki tarihsel arkaplan gereksizleşiyor-bugün düzlemine kayarak, başkalaşıyor, belli bir süre sonra hikâyenin hangi dönemde geçtiğini unutuyoruz. Hikâyenin kahramanı Sibylle’i (o tarihte olması imkânsız olan) g-string iç çamaşırlarıyla teşhir etmek gibi ticari manipülasyonları kullanabiliyor. Adamov’un aklında hep “bugün” var, ancak aynı profesyonelleşmenin başarısı sayılabilir, bunu da maharetle gizliyor. 


Zener'in Laneti, popüler edebiyat ile çizgi romanı, iki ayrı mecranın yıldızlarını biraraya getirmesi bakımından dikkat çekici bir çalışma. Diğer yandan Grangé türün ölçüleri içinde oldukça karanlık bir hikâyeci aslına bakarsanız, çizgi romanın yunmuş arınmış, pirüpak ve sanki spotlar altında sahneliyormuşcasına ışıl ışıl, hiç bir sakalete ve aşırılığa yer verilmeden uyarlanmış olmasını dengesiz buluyorum. Adamov'un galip çıktığı bir birliktelik bu.

Radikal Kitap, 7.5.2010

Perşembe, Ekim 25, 2018

Çala Çala



Yukarıdaki filmi sonuna kadar izlerseniz roman çocuklarının müziği maharetle çaldığına filan şahit olmayacaksınız. Çoğu zaman bir gürültü, kaotik bir ses duyacaksınız. "Bu yaşta bunları çalarsa bu bebeler ilerde neler neler çalar" gibi bir şey değil yani. Ha şurası kesin tabii, küçük yaştan başlıyorlar çalışmaya...

Kime sorsanız bir müzik aleti çalmak istediğini söyler, yine çoğu insan çöpten adam bile çizemediğini söyleyip mahcup bir ifadeyle hayıflanır. Kişisel olarak ben herkesin resim çizebileceğini, resimle derdini anlatabileceğine inanıyorum. Ve yine her çocuğun bir ritim duygusu taşıdığını, vurmalı çalgıların eğitimin bir parçası olması gerektiğini düşünüyorum...

Oysa bizim eğitim sistemimiz resim veya müziği  sadece ve sadece yüksek sanatlar seviyesinde görerek buna ket vuruyor, öteliyor. 6-10 yaş arası çocuklar birlikte davul çalabilirler halbuki. Çok da eğlenirler. 

Yıllardır pek moda, bakın nasıl birlikteyiz, biriz, bir oluyoruz diyerek büyük şirketlerin çalışanları vurmalı çalgılarla ritim grupları kuruyorlar. Kendilerini iyi hissettiklerinden filan söz ediyorlar. Davul temposu, kalp ritmiyle uyumludur ve bu bakımdan birlikte tutulan tempo insana iyi gelir.

Kötü resim çizebilirsiniz ama çizmeye devam ederseniz bir anlatım dili ve üslup belirleyebilirsiniz... Ebeveynler kötü resim çizdiklerine ve resim çizmenin bir yetenek ve sınırlı bir azınlığa ait olduğuna inandırıldıkları için çocukları için şartları zorlamıyorlar. Üstelik resim çizmenin maddi bir karşılığı yok, geçiştirilen, çocuğu okulda tutmaya yarayan ders saatlerinden biri işte..Elbette çok yetenekli mutlaka resim çizmeli diyeceğimiz çocuklar var...Tıpkı beste yapabilen harika çocuklar olduğu gibi...Ben bir ritim duygusundan ve resimle kendini ifade etmekten söz ediyorum. Bu zenginliktir ve yüksek sanat iddiasıyla ötelenemez. 

Roman çocukları neden müzisyen oluyorlar. Kafa şişire şişire çalmayı öğreniyorlar çünkü. Tekrar ediyorlar, kimse onlara kafa ütülüyorsun demiyor. Geçimlerini buradan çıkartacaklarını bilen aileleri tarafından teşvik ediliyorlar.

Çocuklar yan yana dambır dumbur çala çala bir ritim tuttursalar, inanın çok mutlu olurlar. Çocuklar arası resim yarışması inanılmaz tatsız bir şey bence...Eğlenceyi azınlığa terk etmek demek...


Okay Temiz'e selam gönderiyorum.

Salı, Ekim 23, 2018

Sözlüklerde çizgi roman


İnsan, bir şeyi mesele ederse üstüne gidiyor, Ankaralılar "karnının ağrısını almak" derler. Dert ediyorsan çözeceksin. Hoş, insan ancak çözeceği şeyleri de dert ediyor...

Yirmi yıl önce filan gitgide gözüme batmaya başlamıştı.  Çizgi romanı farklı biçimlerde yazılıyordu. Hâlâ da öyle ya, herkes kafasına göre takılıyordu.Bitişik yazan da (çizgiroman) vardı, araya tire katarak (çizgi-roman) yazan da... Soruyordum, insanların yazma tercihini anlamaya çalışıyordum. Çoğu romantikti, gözüne hoş geliyordu, canı öyle çekiyordu filan.

Kütüphanemi taşırken buldum, 2002 yılında Dil Kurumu ile yazışmışım. Gerisi de olmalı bu yazışmaların ama henüz bulamadım.

İki şeyi öğrenmek istemiştim, ben çocukken çizgi roman değil, resimli roman denirdi. Çizgi roman ilk kez ne zaman girdi sözlüğümüze diye merak ediyordum. Dil ve sözcük tercihleri bir mücadele alanı olarak görüldüğü için her sözcük, dil kurumunun sözlüklerine girmez. Girmesin istenir, görmezden gelinir. Hele sevilmeyen biri o sözcüğü kullanıyorsa inadına girmeyebilir hatta.

Çizgi roman, belgeden de göreceksiniz, ilk kez 1998'de girmiş sözlüğe. Geç bir tarih. O yıl, sözlüğü genişletmişlerdi, 75 bin kelimeye çıkmıştı filan... Muhtemelen o genişlemeyle girmiş.

Öncesinde yok mu? Aslında var, örneğin 1978 tarihli bir derlemede görmüş, not almışım. Sözlükte resimli roman olarak geçiyor, örneğin 1988 tarihli sözlükte "konusu bir dizi resimle anlatılan roman veya hikaye" denmiş.

İkincisi, nasıl yazılmalı hakkında fikri neydi dil kurumunun bilmek istiyordum.

O zamanlar benim fikrim şuydu, çizgi roman bitişik yazılamaz, çünkü bir sıfat tamlamasıdır, "hanımeli" değildir. Araya tire konamaz, bizde böyle bir kullanım yoktur. Başka dillerden, daha çok İngilizceden geçmiştir. O denli katı değilim artık ama fikirlerim de pek değişmedi. Şunu biliyorum, dil, dinamik bir süreci içeriyor. Değişiyor, genişliyor, kuralları esniyor vs.

Neyse bu da uzun hikaye.. Yazışmaların devamını bulursam paylaşacağım.

Pazartesi, Ekim 22, 2018

Chezgi Roman


Che, son elli yılın tartışmasız en önemli popüler ikonlarından biri. Giyim sanayinden reklamlara, grafitiden kişisel gelişim kitaplarına varıncaya kadar her yerde onu görebilmek mümkün. Yakın dönemde Türkçede iki ayrı biyografik nitelikli Che çizgi romanı yayınlandı. Söz konusu albümler, Che’nin kırkıncı ölüm yıldönümü dolayısıyla gündeme gelmiş olsalar da Türkçe yayınlarını çizgi romana gösterilen yoğun ilgiye bağlamamız gerekiyor. Öyle ki beş yıl kadar önce Gırgır kökenli çizerlerimizden Erhan Başkurt da bir Che çalışması yapmıştı (İlkbiz Yayınevi, 2004) ama bu denli ilgi görmemişti. Che’nin adanmışlığı, fedakârlığı, yaşam tercihleri onu bir kahraman olarak ilgi çekici kılıyor, siyasi görüşlerine bakılmaksızın imgesinin yaygınlaştığı ve global ölçekli bir sempati kazandığı aşikar. Çizgi roman dünyasındaki Che göndermeleri genellikle bir kahramana gösterilen ilgiyle açıklanabilecek niteliktedir, politik arkaplan ise ya hiç yoktur ya da sınırlıdır. Baba-oğul Brecciaların Che’nin ölümünden sonra, ilk kez 1968’de yayınladıkları Che (Bilgesu Yayıncılık, 2009) ile Spain Rodrigez’in Che, Biyografik Çizgi Roman (Agora Kitaplığı, 2009) bu kapsamda değerlendirilebilecek çizgi romanlar değiller. Her ikisi de çizgi romanı bir mücadele aracı olarak gören politik anlatılar. Che’nin yaşamını anlatmakla birlikte yaşanan zamana-bugüne ilişkin yorumlarda bulunuyor, dramatik eşik noktaları ve mukayese imkânları sunuyorlar.

Brecciaların çizdiği Che albümünün yazarı olan Hector Oesterheld, Latin Amerika çizgi romanının önemli isimlerinden biriydi. Sadece çizgi romanlarıyla değil gazete yazılarıyla ve kitaplarıyla da tanınıyordu. Örneğin Evita Peron hakkında (ve Che’ye ithaf ettiği) eleştirel bir kitabı da vardır. Silahlı mücadeleye de katıldığı biliniyor, yetmişli yılların ikinci yarısında şüpheli –ölümüyle sonuçlanan- biçimde kayboluyor. Che albümünde Oesterheld daha ilk cümleden yazarlığını hissettiriyor, Spain Rodrigez ise daha kesin ve basit ifadelerle metnini oluşturmuş buna karşılık. Oesterheld’in edebi bir dil oluşturma çabası olmuş; Türkçeye özgün dili İspanyolcadan değil Almancadan çevrildiği için bu çaba nasıl aktarılmış kıyaslamak mümkün değil ama yerel kültürlere, siyaset ve edebiyata ilişkin göndermeler yapıldığı, okuru zorladığı görülebiliyor. Albümün arkasına metinde geçen isimleri açıklamaya yönelik notlar konmuş ama Oesterheld oyunbazca farklı göndermeler de yapmış. Örneğin çocukluktan söz ederken Jules Verne’e ya da Define Adası’nda geçen bir şarkıya değinebiliyor. Metnin özgün halinde kaligrafi (balon ve anlatım yazıları) nasıl kullanılmış bilemiyorum ama anlatıcı dili (bazen Che bazen de Oesterheld) değiştiği için yazım punto ve biçim olarak farklılaştırılabilirdi. İster istemez okumayı kolaylaştıran bir tercih olurdu. Görsel olarak Breccialar foto-realistik çizginin ve siyah beyazı (çini mürekkebini) maharetle kullanan bir gelenekten geliyorlar. Özellikle Latinler siyah beyaz çizgi romanların üretiminde gerçekten nitelikli bir birikime sahipler. Hani ne yapsalar belirli bir düzeyin altına düşmüyorlar. Albüm iyi istiflenmiş sayısız sahne ve görsel kontrast içeren kare içeriyor, diğer yandan metin, çizgi romanın önüne geçtiği için görsellikle uyum kuramıyor, olması gereken kareler arası devamlılık (ardışıklık ilkesi) sağlanamıyor. Belgesel amaçlı çizgi romanlar genellikle bu sorunu yaşarlar. Güzel çizilmiş ve yazılmış sahneleri olan ama zor okunan-okunamadığı için bakılan epik bir anlatıya dönüşürler.

Spain Rodrigez, ardışıklık bakımında daha dikkatli bir çalışma çıkartmış. Breccialar kadar iyi bir çizer olduğunu söyleyemem, Rodrigez ününü Amerikan anaakım çizgi romanına muhalefet ederek gelişen, sol siyasi eğilimleri olmakla birlikte asıl olarak ahlak kurallarıyla didişen underground comix akımı içinde yer alan çalışmalarından almış bir isim. Yetmiş yaşına gelirken çizdiği Che, geçmişte gösterdiği dinamizmini yansıtmıyor ama başka bir şey denediği de görülebiliyor. Çok açık biçimde bir propaganda çizgi romanı yapmak istemiş Spain Rodrigez. Diğer taraftan Che’yi çizerken benzetmek kaygısı gütmemiş, otantizm ya da fotoğraf gerçekçiliğini de aramamış. Basit ve herkes tarafından anlaşılır bir hikâye anlatmaya niyetlenmiş ama geçmiş çalışmalarına kıyasla çizgiye değil metne yüklenmiş. Bu tercih gerek tahkiyeyi gerekse okunabilirliği nispeten zedelemiş. İlginç vurgular yok değil, Spain Rodrigez, Che’nin kendilerini ihbar eden bir askerini infaz ettiği sahneyi resmetmiş, bir sonraki karede Che nabzını tutuyor, nefesini kontrol ediyor. Che anlatılırken bu tür sahneler pek tercih edilmez, ilginçliği ondan. Diğer yandan devamında Che yürürken arkasında gök gürleyip şimşek çakıyor, “hoş geldin klişe!” demek zorunda hissediyoruz.

Biyografik sadakat ve politik aidiyetler gibi üretimi belirleyen bağlamı bir kenara bırakarak söylüyorum, her iki albüm de çizgi roman olarak başarılı değiller. Che’yi anlatmasalar bize kadar ulaşmayacakları çok açık…

[Yazı, "Çizgi Roman ve Klişe" başlığıyla 26.12.2009 tarihli Birgün Kitap'ta yayınlandı.]
Related Posts with Thumbnails