Pazar, Aralık 08, 2019

Nefretin Bitmeyen Açlığı (1)


[Nefretin Bitmeyen Açlığı başlığı altında tarihimizden, özellikle popüler kültürümüzden ırkçı ve ayrımcı metinleri alıntılayacağım. Okuyana ilk not olsun.]

Sureten vatandaşlarımızın en tehlikesizi gibi görünen Yahudiler, hakikatte en tehlikelisidir. Gerçi bu millet Ermeniler gibi komitacılığa özenmez, Rumlar gibi eski Bizans rüyasıyla sayıklamaz, Türkler gibi çifte çubuğa rağbet etmez. Fakat, para getiren her iş ellerindedir. O ellerde ki, tuttuğu şeyi bir daha bırakmaz. Tıpkı konduğu yere yapışan at sineği gibi!...

Ankara'dan gelen bir yolcu anlatıyordu: Orada bir  Yahudi'nin barı ve sineması varmış. Bir gece ahali, haklı bir infial ile bu sinemanın perdesini parça parça etmiş;  Yahudi aldırmamış! Piyanosunu enkaz haline koymuş;  Yahudi aldırmamış!... Anaforcular her yerde olduğu gibi yiyip içip savuşmuşlar,  Yahudi aldırmamış!... Nihayet Ankara'ya müthiş bir sıtma musallat olmuş, öyle bir sıtma ki, ağası, efendisi, beyi, paşası, herkes muzdarip, herkes müşteki... Kimi seyahate çıkıyor, kimi İstanbul'a kaçıyor. Yalnız terinden kımıldamayan, seyahate çıkmayan, İstanbul'a kaçmayan bir kişi var: Yahudi!...

Meşhur meseldir, bezirgana: Cehenneme gider misin? diye sormuşlar, gözlerini açıp: Maaş kaç? demiş. Ankara'nın bu meşhur Yahudisi de galiba maaşından memnun. Artık meclisin açılmak üzere olduğu artık meclisin açılmak üzere olduğu böyle bal alacak bir zamanda, sıtma değil ya, Hazreti Musa emretse onu yerinden kaldıramaz!...

İstanbul'da da öyle değil mi?... Gazetelerde kopan kıyamete bakınız: Maarif vekaletinin kabul ettiği milli kıraat, milli kimya, milli hikmet, milli hesap, milli hendese gibi bütün mektep kitaplarının tabı, Kanaat Kitabhanesi'nin adı Türk'e benzeyen İlyas Efendi imiş!...

Muhterem Yahudi vatandaşlarımızın, orta bir hesap ile bu işte 400 000 lira kazandığını duyunca, Kanaat'e hayran oldum. Koca bezirgan dükkanına ne güzel isim bulmuş!

Kendi kendime düşünüyorum: Keşke yeryüzünde bir Yunan devleti olacağına bir Yahudi devleti olsa idi de şu mübadele işini onlarla yapsa idik... Zira Yahudiler, Rumlara, Ermenilere benzemez. Kalpak giyerler, bayrak asarlar, dua ederler... Ta ki bizim keselerimizi boşaltıp kendi keselerini dolduruncaya kadar!

Zamanın şeyhülislamı, bir gün Tellal Mişon vasıtasıyla Süleymaniye civarında oldukça muhteşem bir konak satın alır. Ertesi gün efendi hazretleri Mişon'u huzuruna çağırıp: Bezirgan, der, hizmetinden çok memnun kaldım. Mükafat olarak ne yapsam azdır. Sana cennet-i alada 20 dönüm arazi veriyorum!...

Efendim, orası çok mübarek, çok havadar yerdir. Geliniz şu 20 dönümün 10 dönümünü ehven fiyatla size satayım!

Filhakika Yahudi için her şey, her şey paradır. Hatta cennet bile!...

[Yazı, 25 Eylül 1924'te Akbaba'da yayımlanmış, Akbaba imzasıyla çıkmış, üslubu nedeniyle Yusuf Ziya'nın (Ortaç) yazdığı tahmin edilebilir. Görsel ise 1942 yılından Cemal Nadir'in çizdiği Yahudi karşıtı bir kapaktan ayrıntı.]

Cumartesi, Aralık 07, 2019

Ulusal Çizgi Roman Ödülü Adayları


Aydın Doğan Ulusal Çizgi Roman Ödülü için aday listesi açıklandı. Benim de jürisinde olduğum yarışmanın ilkinde bir defaya mahsus olmak üzere geriye doğru bir beş yıllık dönemin içinden adaylar belirlendi.

Adaylar şöyle:

Kebenin Gölgesinde, Ege Avcı, Arka Bahçe Yayıncılık, 2018
Gozo ve Sagre, Uğur Erbaş, İletişim Yayınları, 2018
Merveler ve İnsanlar, Tolga Hırsova, Karakarga Yayınları, 2018
Ve Sinem, Cihan Kılıç, Mürekkep Yayınları, 2015
Metin Annesini Arıyor, Oky-Memo Tembelçizer, Marmara Çizgi, 2018
Tepe, Fırat Yaşa, Karakarga Yayınları, 2016
İstanbul Odyssey, Doğu Yürür, Arka Bahçe Yayınları, 2014.

Sonuçlar yanılmıyorsam mayıs ayı içinde açıklanacak.

Anadolu Ağızlarından (43)


Cıngan: Çingene.
Güğüldemek: Çocuğun konuşmaya başlaması.
Eyinnik durmak: Rahat durmak, yaramazlık yapmamak.
Oynaşmak: Kadınla erkeğin nikahsız yaşaması.
Kabakuşluk: Öğleden önceki bir iki saatlik zaman.
Tölümünü bilmek: İşin ustası olmak, kolayını bilmek.
Koşam: Avuç.
Şuncaz: Şu kadarcık.
Zot: İnatçı.
Zot zot konuşmak: İnadına ters ters konuşmak.
Yalın yalburdak: Gelişigüzel yapılan iş için kullanılır.


Fotoğraf: Nizami Çubuk

Cuma, Aralık 06, 2019

Son Okuduklarım 36


Hatıran Yeter, Rewhat'ın sanıyorum Ot dergisinde yayımlanan işlerinden derlenip toparlanmış. Kitabı tasarım olarak beğendim. Başta mizah dergileri olmak üzere geniş ölçekli yayınlarda çıkan çalışmaları albümleştirirken yayıncılar kitabevlerindeki rafları pek hesap etmiyorlar. Formatlar bir türlü akla getirilmiyor, öyle ki kitaplar neredeyse sunulamıyor. Tasarım iyi demem bundan. Hatıran Yeter için Rewhat'ın kahramanı kendisi olan kırık aşk hikayeleri olarak nitelenebilir. Kederli, hafif ölçek Bukowski'li, isyanlı, geceli, ya masada ya yatakta geçen, kenarda geçen, güzel kadınlı, terk eden kadınlı, başkasına yar olan kadınlı hikayeleri veya... Hemen hepsi sarhoşluk, parasızlıkla yenilmişlik, göstermekle saklanmanın hazzını ve öfkesini taşıyorlar. Böyle bir edebiyat var, hep vardı, tasarlanmış bir samimiyet, sahicilik ve meydan okuma iddiası taşıyordu. Rewhat, mizah dergilerinden bildiği bir damarı iyi anlatmış... Daha doğrusu iyi resmetmiş, çizgisi açık ara metinlerinden daha iyi... Yazdığında ise hayat dersi çıkarmak isteyen, sürekli kendini hissettiren yazarlara öykünüyor. Ya da bu dergilerde nefes alıp verdiği için ev sahibi gibi görüyor kendini. Farkında olmadan, kendiliğinden böyle yazıyor. Anılarda Ankara, Koray Özalp'in kartpostal koleksiyonundan çıkmış. Ankara'yla ilgili resimlere yazdığı açıklayıcı notlardan oluşuyor kitap. Dededen kalma epey kartpostalım vardır, üstüne zamanında ben de topladım, üstelik bunca yıldır izlerim bu yayınları ama bu kitapta ilk kez gördüğüm kartpostallar oldu. Ankara meraklısı için ilginç bir albüm diyelim. 100 İllüstrasyonla Türk sinemasının 100.Yılı, Bant Mag üretimi bir albüm. Yirmi genç çizerin Yeşilçam ve memleket sinemasını dair yorumlarından oluşuyor. Bütün derlemeler gibi inişli çıkışlı, buluşlu ve yeknesak tarafları var. 2014 yılında çıkmış, zor da olsa buldum. Bu türden ilüstrasyon albümleri hiç ölçüsünde yapılmadığı-denenmediği için önemli bir çaba. Ucubeler, Gerritsen'in daha önce okuduğum öyküsüne göre daha "kısa" ve atmosfersiz (iddiasına rağmen) buldum. Polisler açısından bir psikolojik derinlik ve sıkıntı olmalıymış, hiç başvurulmamış.


Krizantemler, kırsalda, süregiden gündelik hayatının içinde çiftçi bir kadının, yaşlı bir tamirci esnafıyla karşılaşmasını anlatıyor. Başka hayatı, cinsiyet rollerini, arzularını güzel betimliyor. Kısacık bir şey ama diyorsun ki evet, her "karşılaşma" zihin açıcı olabilir, fark edersek... Steinbeck, on beş yaşımda sorulsaydı, kimsenin de sorduğu yoktu tabii de, benim için dünyanın en iyi iki yazarından biriydi. Güçlü, sert, çalışan, cesur taşralıların hikayecisiydi...Aradan o kadar yıl geçmiş, okurken tekrar hissettim, iştah ve zihin açıcı, insana okuma hazzı veren büyük bir yazar Steinbeck... Hellboy Kış Özel Sayısı, malum, birkaç kez yazdım galiba, Mignola'ya zaafım var, ironisini, anlatım biçimini, öyküyü kurma biçimini seviyorum. Sayı, üç kısa hikayeden oluşuyor. Yan öykü gibi durması ve grotesk karakterleriyle ikinci hikayeyi beğendim. Gecenin Yaratıkları, iki kısa Neil Gaiman senaryosundan çıkan çizgi romandan oluşuyor. Dili ve muamması-işleyişi bakımından ilki sahiden başarılı. Tuhaf bir melankolisi de var, kedilerle ilgili olduğundan olabilir, daha sahici ve tekinsizliği tanıdık geldi bana. İstanbullu Rumlar ve 1964 Sürgünleri, akademik bir makale derlemesi... 6-7 Eylül Olayları, 1964 Sürgününe göre daha fazla bilinir, konuşulur ve hatırlanır... Cumhuriyet tarihinin azınlık vatandaşlarına uygulanan, sonu bu topraklardan kovulmaya varan, sahiden dramatik olaylarından biri, belki de en önemlisi... Daha ziyade siyasetle ve Kıbrıs olaylarıyla ilişkilendirilmesine rağmen esasen ekonominin Türkleştirilmesi biçiminde okunması gerekiyor. Rum vatandaşlarının mal varlıkları ve gelirlerine, kurdukları, vergisini ödedikleri iş yerlerine el koyuluyor.

Perşembe, Aralık 05, 2019

Ben ne...


Sevdiğim, güçlü ve hayranlık uyandırıcı bulduğum bir yazardan, Sabiha Sertel'den bir polemik alıntısı: "Sanki benim ne olduğum anlaşıldıktan sonra Türkiye’de her şey düzelecek, demokrasi tahakkuk edecek, ihtikar ortadan kalkacak Türkiye güllük gülistanlık olacaktır. Bu yazarlar müsterih olsunlar. Ben ne Sünniyim ne de Şii. Ne de Tan Gazetesi komünist. Daha demokrasi inkılabı tahakkuk etmemiş bir memlekette ne sosyalizmin ne de daha başkasının temel tutacağına kani değilim. Ben sadece hakiki manada garplı bir demokrasi istiyorum (Tan, 1.9 .1945)."

Çarşamba, Aralık 04, 2019

Zekeriya Sertel'in Savunması

Zekeriya Sertel, Sabiha Sertel, Cami Baykut, H.L.Dördüncü sanık olarak mahkemedeler...
Bugün, Tan gazetesinin tahrip edildiği gün... 4 Aralık 1945 tarihinde dönemin muhalif  gazetesi olan Tan, devlet eliyle, siyasi polisin ve milli istihbaratın düzenlediği bir eylemle saldırıya uğrayarak susturulmuştu. 

Gazetenin gençlerden (ve anlaşıldığı kadarıyla resmi görevlilerden) oluşan bir kalabalık tarafından tahrip edilmesi, çıkamaz hale getirilmesi hakkında herhangi bir adli işlem olmamış, üstelik olaydan sonra geçmişte Tan’da yayınlanmış -ve o tarihte suç duyurusu yapılmamış- yazılardan ötürü davalar açılmış, Serteller’e ve kimi yazarlarına mahkemelerde eziyetler edilmişti. 

Tan gazetesinin tahrip edilmesinin nedeni olarak Serteller’in devrin hükümetine ve CHP’ye karşı gösterdikleri cesur eleştirellik kadar haklarındaki her türlü iddiaya inatla cevap vermeleri gösterilebilir. Öfke kadar tedirginlik de yaratmışlardı. Sertellere yönelik kampanyanın sonuçları o kadar sert, bitirici ve tepeden inme olmuştu ki, ne Tan Gazetesi bir daha varolabilmiş ne de Serteller basında yeniden yazı yazabilmişlerdi.

Gazetenin önemli isimlerinden Zekeriya Sertel'in 17 Mart 1946 tarihinde mahkemede yaptığı savunmasından bir bölüm aktarıyorum. İnsan ister istemez, yaşadığı zamanla, bugün olup bitenlerle kıyaslıyor. Değişmezliği hissetmemek imkansız, İfade özgürlüğü ve eleştiriye tahammülsüzlükle geçen ömrümüze ne demeli, nasıl açıklamalı bilemiyorum.  Hep yazıyorum, "yazık bize"...
...

Sayın hâkimler, huzurunuza böyle bir dâva ile gelmiş olmaktan dolayı şahsım namına, iftihar, fakat memleket hesabına hicap [utanç] duyuyorum.

Şahsım namına [Kendi adıma] iftihar duyuyorum [övünüyorum]. Çünkü bu dâva, adi bir hakaret dâvası değil, memleketin hürriyet ve demokrasi davasıdır. Hâdiseler ve bilhassa müddeiumumiliğin [Savcılığın] bir türlü yakamı bırakmayarak ve mütemadiyen [sürekli] hürriyet ve demokrasi müdafaası [savunması] için yazdığım yazılarımı seçerek mutlaka beni cezalandırmağa çalışması, isteyerek veya istemeyerek, beni bu davanın kahramanı haline getirmiştir. Bir hürriyet ve demokrasi kurban ve kahramanı olarak huzurunuzda millete hesap vermeğe mecbur edilmiş olmak [zorlanmam], hayatımın en şerefli ve zevkli safhasını teşkil eder [oluşturur].

Fakat memleket namına hicap [utanç] duyuyorum; Çünkü, bütün dünyanın kabuk değiştirdiği, bütün milletlerin daha geniş hürriyet ve demokrasiye doğru koştuğu, milyonlarca insanın uğruna kan döktüğü hürriyet ve demokrasinin muzaffer olduğu [galip geldiği] bu devirde, demokrat bir rejime sahip olduğu iddia edilen bu memlekette bir vatandaşın hürriyet ve demokrasi kurbanı olarak mahkeme huzuruna sevk edilmesi [getirilmesi] utanılacak bir hâdisedir [olaydır].

Memleket namına utanıyorum; Çünkü, Cumhurreisinin [Cumhurbaşkanının] ağzından memlekette tenkidin [eleştirinin], bilhassa [özellikle] hükümeti tenkidin bir hak olarak ilân edildiği, rejimimizin ana karakterinin demokrasi olduğu iddia edildiği bir zamanda bir fikir yüzünden mahkemeye düşmekliğim ortaya atılan iddialar ve yapılan vaadlerle [verilmiş sözlerle] acı bir istihzadır [alay etmektir].

Memleket namına utanıyorum; Çünkü altına imza koyduğumuz Birleşmiş Milletler anayasası ile insanlık haklarına riayet etmeği [uymaya] vaad ettiğimiz [söz verdiğimiz] halde her hür vatandaşın en tabiî [doğal] hakkı olan. tenkit [eleştiri] hakkımı kullandığım için huzurunuza getirilmem memleketimin ve milletimin milletlerarası şeref ve haysiyetini kırıcı bir hâdisedir. Memleketimi ve milletimi bütün dünya milletleri karşısında taahhüdüne [üstlenme sözüne] riayet etmeyen [uymayan] bir millet olarak küçülmüş görmek beni utandırıyor.

Utanıyorum, Çünkü, otuz beş senedir hürriyet için çırpınan ve demokrasiye varmak için mücadele eden bu memlekette hâlâ bir fikrinden ve bir tenkidinden dolayı bir vatandaşın mahkemeye sevkedilmesi [götürülmesi], bu sahada otuz beş senede bir adım bile ileri gidemediğimizi gösteren hazin  [üzücü] bir vakıadır [olgudur]. Hâlâ fikre zincir vurma teşebbüsü, hâlâ zulüm ve istibdat [monarşi, despotluk] sevdası. Bu memlekette hâlâ sabah olmadığını görmek insanı yeise [karamsarlık] düşürüyor ve utandırıyor.

Nihayet memleket namına utanıyorum; Çünkü iddianameyi dinlerken insanın aklına gayri ihtiyarı [elinde olmayarak] şu meşhur hikâye geliyor: Bu ne koyundur, ne keçi, bu Allahın bir belasıdır, cezamız ne ise verin gidelim.

Filhakika [Doğrusu] benim mahkemeye sevkimi icap ettiren [gerektiren] yazıda, müddeiumuminin tâbirile [yorumuyla], bende ve yazımda, mevcut olmadığı halde, üzerime atılan suç ne? (...)


Not: Eleştirenler olduğu için yazıyı hızla sadeleştirecek müdahalelerde bulundum. Bu türden sadeleştirmeleri ve sözcük seçimlerini sevmiyorum, yine sevmedim, affola. 

Salı, Aralık 03, 2019

Dün ve bugün



Kaya (Özkaracalar) bana da sorarak, sohbet açmış, yukarıdaki görseli paylaşıp şöyle yazmış: “Karaoğlan'ın hedeflenen okuyucuları arasında erkeklerin yanı sıra genç kızların da, üstelik en başta! sayılması ilginç, dikkate değer (değil mi Levent?); öte yandan genç kızların, çocuklarla, delikanlıların ise büyüklerle aynı satırda yazılması gayriihtiyari olarak da olsa manidar ve erkek-egemen bilinçaltını yansıtıyor sanki.”

Zamanında epeyce çalıştım Karaoğlan’ı… bu reklam spotu o denli ilgimi çekmemiş… Şimdi olsa, başka türlü bakardım dedim, o tarihte bu kadar dikkat kesilmiyor muydum acaba diye düşündüm… “Erkeklik” iddiası üstünde durmuştum ama sanıyorum feminist literatür bugünkü kadar gelişmemişti, şimdi hemen farkına vardığım bir mesele, o gün rahatlıkla gözden kaçabiliyordu.

Hepimiz dönemlerimizin insanlarıyız, en çok da geçmişte okuduğum metinlere, dergilere ve yazarlara baktığım da anlıyorum bunu. Tekrar okumak, incelemek ve yorumlamak gerekiyor.

Pazartesi, Aralık 02, 2019

Bir zamanlar cinayetler


Dün sahaflar mı demeli, toplayıcılar mı... oralardan tuhaf bir dosya buldum. 1937-39 yıllarında birisi gazetelerden cinayet haberlerini kesip tasnif etmiş, dosyalamış... Kimin niye kestiğini düşünmek, haberleri okumak filan...çok hoşuma gitti, halen mutluyum.

Pazar, Aralık 01, 2019

Seyrüsefer Defteri 112



The Irishman (2019) haliyle nostaljik, haliyle teknolojiyi izliyorsun, bazen belgesel gibi oluyor, yine de güzel diyorsun (30 Kasım).++  Mud (2012) iki büyüyen oğlan bebesi, yoksulluk, boşvermişlik, aşklar ve diğer harala gürele şeyler, seviyorum bu hikayeleri (29 Kasım).++ House at the End of the Street  (2012) ergen gerilimi, güzel kızlarla oğlanlar korkunun kıyılarında, vasat altı (28 Kasım).++ Hotaru no haka (1988) Japonların Amerika saldırırken hikayelerinden, iki kardeşin hayatta kalma çabası, ne yaparsam yapayım bana Kemalettin Tuğcu'yu hatırlattı (27 Kasım).++ Flight (2012) Oscar'a oynamışlar, Kelly Reilly hikayesi olmasa olurmuş (26 Kasım).++ Elena (2011) Zvyagintsev filmi, yine konuşturan, huzursuz eden bir yavaşlık, güzel (25 Kasım).++ Le Coursier(2010) ve Wild Target (2010) iki ayrı komedi avantür, ikincisi oyuncu iştahı ve sıcaklığıyla daha güçlü (24 Kasım).++ Baby Doll (1956) klasiklere dönüş, Elia Kazan ve Tennessee Williams ortaklığı, nefis (23 Kasım).++ L'autre monde (2010) ilginç bir melezliği var, Louise Bourgoin iyi kullanılmış, kaçırılmış hikayelerden (22 Kasım).++ Une liaison pornographique (1999) bir ilişki hikayesi, gücünü sakinliğinden ve kendini abartmama iddiasından alıyor (21 Kasım).++Route Irish (2010) ve Melancholia (2011) ikincisini bir kez daha izlemiş oldum. Loach'un sert ve gerçekçi, Trier'in rüyamsı ve huzursuz edici sahneleri kaldı geriye (19-20 Kasım).++Here Comes the Boom (2012) klişe espriler, klişe karakterler filan ama iyi oyunculuk ve güzel sahneleri var (18 Kasım).++ Dronningen (2019) iyi yükseliyor, daha da koyulaşabilirmiş, izlettiriyor (17 Kasım).++Vexille (2007) dönemi için iddialı bir SF aksiyonu anime, hatta bazen güzel tempolu (16 Kasım).++ Angel Has Fallen (2019) bana yaşlı geldi hikaye (15 Kasım).++ İstanbul yolculuğu (14 Kasım).++ Pencere'ye gittik, bu yıl seyrettiğim en iyi oyunlardan biri olabilir (13 Kasım).++ Le Mépris (1963) Godard heyecanı, BB iştahı ve Moravia edebiyatı (12 Kasım).++ We own the night (2007) suç dünyası klişesi, oyunculuklar filmi sürüklüyor, Eva Mendes ve heart of glass var bi de (11 Kasım).++Steamboy(2004) tam tekmil serüven (10 Kasım). ++ Living with Yourself sea1 ep. 1, 2, 3 ve 4'ü seyrettim (9 Kasım).v++Producer (200 5) Mel B. dünyası, Broadway sitayla müzikal komedi, sanki elli yıl önce vizyona girmeliymiş (8 Kasım). ++Çam Sakızı (1962) Suavi Süalp senaryosu diyerek seyrettim, tam ona göre alelacayiplikler var, Neriman Köksal tuhaf şeyler yapıyor (7 Kasım). ++The Laundromat (2019) çok şey anlatmak istiyor, üstelik belgeselden film olmuyor, dakika dakika önemini yitirerek parodiye dönüşmüş (6 Kasım).++Taşralı Amca (1965) Aram Gülyüz komedisi, bıçkın ve çapkın erkeklerin mutlu sonla biten koca olma hikayeleri, geveze ve kafiyeli Holivut taklidi (5 Kasım).++ Sevgili Öğretmenim (1965) Hababam'ın öncülerinden, şımarık zengin bebelerin fakir ve güzel örtmene toslamaları, gişe arayışları (4 Kasım).++ Tantei Monogatari (2007) komik bir şiddet, kanlı sanat örnekleri, abartılı sahneler (3 Kasım).++ Tatlım Tatlım: Haybeden Gerçeküstü Aşk (2017) Yılmaz Erdoğan'ın çok kendine özgü bir dili var, ne yazsa kendini hissettiriyor (2 Kasım).++İstanbul yolculuğu (1 Kasım). ++ 



Cumartesi, Kasım 30, 2019

Hopdediks Diyorum


Frankofon popüler kültürünün evrensel ölçülerde iyi bilinen iki çizgi roman kahramanı vardır. Biri, Hergé’in Tenten’i, diğeri ona göre daha yerel/milli olan Goscinny-Uderzo ikilisinin yarattığı Asteriks. Hergé’in ölümünden bu yana Tenten çizilmiyor ama Asteriks’in albümleri devam ettiriliyor. Dizinin yazarı Goscinny’nin vefatından sonra çizer Uderzo bazen tek başına bazen farklı yazarların katkısını alarak Asteriks’i halen yaşatıyor. Sadece Fransa’da çıkan her albümünün milyonu aşan satış rakamlarında seyrettiği düşünülürse yarım asırdır nasıl bir ilgiyle izlendiği anlaşılabilir. Asteriks, Tenten’e göre hem daha mizahidir hem de aktüele ve Frankofon kültürüne bariz göndermeler yapar. Bu bakımdan hikâyesinden çok esprileriyle hatırlanır. Bizdeki yayınlarına bakılırsa her iki dizinin de sevildikleri görülebiliyor. Asteriks’in şöyle bir farkı var: Türkçede biri geçtiğimiz günlerde olmak üzere hakkında iki kitap yayınlandı. Kitap Yayınevi, 2002 yılında, arkeoloji ve eski çağ tarihçilerinin makalelerinden oluşan, akademik olduğu kadar neşeli bir derleme-Almancadan çeviri yayınlamıştı (Asteriks ve Roma Dünyası, Çev. Türkis Noyan). İkincisi, İmge Kitabevinden çıkan Nicolas Rouvière’in orijinali 2006 tarihli Asteriks ya da Uygarlığın Işıkları kitabı (Çev. İsmail Yerguz). Rouvière, bir Asteriks uzmanı sayılıyor, çeşitli makaleleri var ve yine 2008’de Asteriks ile ilgili bir başka kitap çalışması daha yayınlandı.

Çevirinin Gerekleri
Dikkatinizi çekmiştir, Türkiye ile ilgili yayınlanan farklı dillerdeki kitaplarda bize komik gelen ayrıntılarla karşılaşırız. Yazarı yerli ya da yabancı olsun, kimse herkesin bildiğini farzederek meselesini anlat(a)maz. Atatürk’ün adı geçtiğinde örneğin, dipnot atılır, yabancı okurun bilemeyeceği düşünülerek. Yabancı bir anlatı hakkında Türkçede bir inceleme kitabı yayınlamanın bu bakımdan sıkıntıları var. Asteriks’in her albümü Türkçede yayınlanmış olsa da yazar metnini frankofon okura yönelik kurduğundan yapılacak çevirinin ister istemez bu yönde bir akletmeyle düzenlemesi gerekiyor. Asteriks’in mizahi yönü de düşünülürse, (genel bir ilkedir, ‘mizah yaşadığı yere benzer’) Türkiyeli bir okurla bir Fransız’ın Asteriks’te güldüğü şeyler mutlaka benzeşir ama aynı değildir. Biz oradaki göndermeleri, aktüel bir tartışmaya dönük espriyi anlamlandıramayız. Zaten sırf bu nedenle Asteriks yayınlandığı ülkelerde Tenten kadar sadakatle çevrilmemiştir, az ya da çok yayınlandığı dile uyarlanmıştır. Çünkü dizi sadece hareket komiğine dayalı değildir, dil oyunlarının ağırlıklı bir yer vardır. Türkiye’deki uyarlamaların yakın zamanlara kadar sevilerek benimsendiğini, hatta kendi kuşağımdan pek çok yaşıtımın büyülü iksir (potion magique) yerine devegücütazıhızı şerbeti demeyi tercih ettiğini, nostaljik bir oflama puflamayla ‘tadı kalmadı bu çevirilerin’ diyerek hayıflandığını söyleyebilirim. Veya kendimi de katayım: Dizinin iki kahramanından biri olan Obélix’e yeni çevirilerde Oburiks deniyor, ben alışkanlıkla, yetmişli yıllardaki kullanımla Hopdediks diyorum. Asteriks hakkında bir kitap yayınlanıyorsa Türkiyeli okurun aşina olduğu adlandırmalar, uyarlamalar, yanlış çeviriler ve hepsinden önemlisi dizinin mevcut yayınından haberdar olunması gerekiyor. Çevirmen ve/veya editör bu aşinalığı metne katmak durumunda... Yoksa kitabın ‘yabancılığı’ her sayfada katmerleniyor.

Auteur ve Vignette
Asteriks ya da Uygarlığın Işıkları kitabında böyle bir özen gösterilmemiş. İlk sayfalarda çevirmen bir notu var: ‘metinde geçen kitap adları ve özel adlarla ilgili olarak karışıklıklara meydan vermemek amacıyla, olabildiğince daha önceki kullanımlara uyulmuştur’. Bu açıklama çok anlaşılır değil, kitap Asteriks hakkında olmakla birlikte herhangi bir kitapçıda veya kitap satışı yapan internet sitelerinde bulunulabilinen mevcut diziye (Remzi Kitabevi) bakılmamış. Örneğin Asteriks Hispania’da diye bir albümden en az on defa söz ediliyor, bu isimle yayınlanan bir albüm yok, olmadı da. Fransızcaları aynen aktarıldığı için kim kimdir çoğu yerde anlaşılmıyor. Hokusfokus, Büyüfiks, Kakofoniks, Dertsiziks, Toptoriks gibi isimler sayfalarda yer almıyor. Dizide tekrara dayanan pek çok deyiş ve ifadenin ne olduğuna, nasıl çevrildiğine hiç mi hiç değer verilmemiş. O kadar ki ses efektleri dahi bilinmiyor. Anlaşılan o ki çevirmen, Asteriks ya da bir çizgi roman okuru değil, şüphesiz şart değil olabilir ama tercüme edilecek pek çok kitap varken keşke tercih edilmeseymiş diyeceğim… İşin editöryal kısmını hiç katmıyorum. Okur olarak asgari bir özen gösterilmesini bekliyor insan. Epeyce de hızlı çevrilmiş, hemen her sayfada Türkçesi sorunlu, anlaşılmayan cümleler var. Onlardan değil ama bir iki kavramsal yanlıştan söz edeyim. Bunlar yine çizgi roman literatürüne olan uzaklıktan kaynaklanmış şeyler. Hemen tüm kitapta ‘Asteriks’in yazarları’ deyimi kullanılıyor, burada birebir çevrilen sözcük ‘auteur’. Bu sözcüğün ‘fail’ anlamından yola çıkarak Asteriks’in üreticileri veya yaratıcıları denmeliydi. Türkçede biz bunu ‘yazan ve çizen’ olarak kullanırız. Asteriks’in yazarı Goscinny çizeri de Uderzo’dur. Fransızlar bunu kullanmıyor değiller, textes / dessins ibareleriyle sunarlar sanatçıları ama fail anlamında, Latince auctor’dan ilhamla ayrı bir vurgu yaparlar. ‘Evren’in auteur’u Tanrıdır’, Asteriks’in aetur’u yazar ve çizeridir gibi. Biz bunu birebir çevirirsek ‘Goscinny ve diğer senaristler’ gibi anlaşılıyor. Uderzo’yu unutmuş oluyoruz.

Yine tüm kitap boyunca bir vinyet (vignette) kullanımı var, ‘13.sayfanın son vinyeti’ gibi…Biz vinyeti örneğin gazete ve dergi yazılarında metni rahatlatmak, anlatımı kolaylaştırmak için çizilen küçük betimleyici çizgi ve karikatürler için kullanırız. TDK sözlüğünde ‘Bir kitabın sayfalarını süsleyen başlık, süslü harf gibi motif’ denmiş, o da eksik. Çevirideki vinyetin tam karşılığı İngilizcedeki gibi ‘panel’, Türkçedeki gibi ‘kare’ olmalıydı. Tek parça resim kastediliyor. Çizgi romanda hikâye anlatımı, içinde resim ve yazı olan bu karelerin ard arda sıralanarak anlatılmasıyla oluşur. Bırakın Türkçedeki yaygın kullanımını sorup öğrenmeyi, herhangi bir Fransızca-İngilizce sözlükte (Fransız çizgi romanında) vinyet’e bakılsaydı eğer çerçeve, kare veya panel karşılıkları bulunurdu.

Son söz kitabın auter’una: Rouvière de Asteriks hakkında yazmasa okunacak bir yazar değil epeyce geveze ve söyleyeceğini dolaştırmadan söylemiyor bir türlü. Yine de kitabın ikinci kısmının son iki bölümü için ilgiye değer diyebilirim.

Birgün Kitap, 26.6.2010

Perşembe, Kasım 28, 2019

Türkçe Dersi Ödül Töreni


Bilkent'te, bütün üniversitede yürütülen zorunlu Türkçe dersine bir yenilik katmışlar. Önce bir kitap "havuzu" oluşturulmuş ve öğrencilerden bu kitaplardan ilham alarak birer deneme yazmalarını istemişler, kendi ifadeleriyle "öğrencilerin güncel kitaplara ve kültür/sanat etkinliklerine dair görüşlerini ifade edebilmelerine ve bir akademik yıl boyunca özgünlük bağlamında kayda değer yazılar üretmelerine olanak" sağlamayı amaçlamışlar.

Öğrencilerin yazdığı denemeler, akademik bir jüri tarafından değerlendirilmiş... Finale kalan yirmi metni okuma imkanım oldu, abartmıyorum, ilginç ve hayata karşı muhalif şeylere rastladım,  hoşuma gitmedi desem yalan olur.

Sağolsunlar, nezaket göstermişler, benden öğrencilere verilecek ödül töreninde bir konuşma yapmamı rica ettiler.

Cuma günü (yarın) Bilkent'te olacağım, bu ay denk düştü, (o kadar da kaçarım, meğer poz yapıyormuşum) üçüncü üniversite konuşmam olacak...

Çarşamba, Kasım 27, 2019

Anadolu Ağızlarından (42)


Çatana: Ona buna sataşan, didişen.
İpil ipil: aydınlık.
Elidar: Parasız.
Haylamak: Hayvan otlatmak, sürmek.
İntileme: Çok yemek yiyenşn duyduğu rahatsızlık.
Kırcı: Dolu, sert taneli kar.
Mülaza: Arayı bulmak için yapılan sohbet.
Sahana: Sakın ha!
Masız: Yalancıktan yapılan eylem, söz.

Fotoğraf: Birol Üzmez


Salı, Kasım 26, 2019

Leman Çizgi Romanları (1-160 sayı)



Leman, 21 Kasım 1991’de çıkmaya başladı, kapanma raddesine gelen bir yayın grubundan ayrılırken, Limon olan isimlerini Leman adıyla değiştirmişlerdi. Daha önce Deli’nin denediği yola başvurarak, üreticilerinin kendi imkanlarıyla çıkan bir bağımsız dergi oldular. İlk sayının kapağında yer alan isimlere bakılırsa yirmi kişilik bir kadrosu vardı. Derginin satışı arttıkça, özellikle yüzüncü sayıdan sonra kadro otuz kişiyi geçti. 154.sayıda dergi dört sayfa artarak 20 sayfaya çıkarıldı. Leman’ın başlangıcında etkili olan üreticiler Kemal Aratan, Mehmet Çağçağ ve Tuncay Akgün’dü. Aratan, bir süre sonra aralıklarla kaybolmaya başladı. Derginin en önemli çizeriyken bu yükü daha çok Çağçağ çekmeye başladı.

Komik çizgili underground eğilimli bir tarzı temel alarak  konuşursak, Leman tam bir çizgi roman dergisiydi. Sadece çizgi roman değil çok sayıda banta yer veriyor, pek çok karikatürist köşesinde kısa çizgi romanlar kullanıyordu. Çağçağ’ın Daraloğlan ve Timsah’ı, Tuncay Akgün’ün Bezgin Bekir’i baştan beri vardılar. Ahmet Yılmaz’ın Kıllanan Adam’ı (Sayı:39), Erdil Yaşaroğlu’nun Marlon’u (sayı:46), Kaan Ertem’in Öğreten Adam ve Oğlu, Can Barslan’ın Limon’dan artakalan Hain Evlat Ökkeş’i (sayı:110) hemen akla gelen diğer bantlar…

Bantları listeye dahil etmedim.

Mizah dergilerinin sadece çizgi roman yapan isimleri vardır, bir gelenek olarak bu isimler mutlaka komik olması beklenmeyen işler üretirler, kendilerine bir özgürlük alanı tanınmıştır. Dergilerin genellikle 4 ve 6.sayfalarında üç sütunun ikisini alarak, bir de 13 ve 14.sayfada, ilki tam, ikincisi yarım olarak 1,5 sayfa çizgi roman kullanılır. Gırgır’dan bu yana genel eğilim bu yöndedir. Leman, başlangıçta ilk kısımda Kemal Aratan’ı arka taraftaysa Galip Tekin’i kullanıyordu. Her ikisi de bir yıl filan içinde dergiden ayrıldılar. Tekin yerine bir süre Suat Gönülay geldi, sanıyorum bir anlaşmazlık sonucu o da Kaptan İntikam isimli çalışmasını yarım bırakarak Limon-Leman mecrasından bir kez daha ayrıldı. Üretimleri dikkate alırsak Leman’ın çizgi romancısı Alp Tamer Ulukılıç’tı. Derginin son sayfasında tıpkı Limon’da olduğu gibi eleştirel, aktüel siyasetle ilgili hikayeler anlatan Alp Tamer, hatırda kalan, sonraki yıllarda konuşulan çalışmalar üretmese de aralıksız çizen bir emekçiydi.

Leman, kendi tarzına uygun olarak “serüvenden” çok insani durumları anlatan, psikolojik açmazlara odaklanan hikayeler yayımlıyordu. Böyle bakılınca yazıp çizdikleriyle Mehmet Çağçağ ve Ahmet Yılmaz, aşağı yukarı on yıl boyunca Leman hikaye ve esprilerinin belirleyici isimleri oldular. Pişmiş Kelle’den gelen Celalettin Benzer ve Limon’dan dönen ekibin içinde yer alan Ender Özkahraman bu evrenin en önemli öne çıkan diğer isimleriydi.

Listede eksikler var, şöyle ki, bir karikatürist, kendi köşesinde isim vermeden bir çizgi roman yaptığında, özel olarak belirtilmemişse not almamışım. Yıllar önce kendimce dergi üstüne çalışmıştım, bloğa taşırken, kabaca kontroller yaptım ama yetmemiş olabilir, yeri geldikçe düzeltmeler de yaparım gibi geliyor. İlk bölümü 160 sayıyla sınırladım. Vakit buldukça sonraki sayıları da paylaşacağım.


En Alttakiler (Limon’dan devam), Yaz.Galip Tekin, çiz. Kemal Aratan, Sayı: 1- 15.
Yolcu, Tuncay Akgün, Sayı: 1.
Torbacı (Limon’dan devam), Galip Tekin, Sayı:1-2.
Ahalinin Umudu, Fatih Kaçan, Sayı: 1.
Yol, Tuncay Akgün, Sayı: 2.
Kötü Adalet, Fatih Kaçan, Sayı: 2.
Aile Muhabbetleri, Tuncay Akgün, Sayı:3.
Tabutluk, Galip Tekin, Sayı:3-4.
Ahtapot, Alp Tamer Ulukılıç, Sayı: 3.
Otostop, Tuncay Akgün, Sayı:4.
Aksak Ritm, Tuncay Akgün, Sayı:5.
Kürt Yazıtı, Galip Tekin, Sayı:5-6.
Oh Sıcacık, Fatih Kaçan, Sayı:5.
Çok Acı Bir Kayıp, Tuncay Akgün, Sayı:6.
Bir Bacağı Kırık Sandalye, Galip Tekin, Sayı:7.
Orpta, Galip Tekin, Sayı:8-9, 11-13.
Yılbaşında 12’den Sonra Ne oldu?, Fatih Kaçan, Sayı:8.
42 Numara Kahverengi Makosen, Alp Tamer Ulukılıç, Sayı:9.
Kurnaz Espritör, Fatih Kaçan, Sayı: 9.
Uzayda Bir Yerde, Galip Tekin, Sayı: 10.
Geçmişe Bakış, Fatih Kaçan, Sayı:10.
Mucit Türk, Fatih Kaçan, sayı:11.
Uyandırma Servisi, Fatih Kaçan, Sayı:12.
Büyük Av, Fatih Kaçan, Sayı:13.
En Büyük Kim, Alp Tamer Ulukılıç, Sayı:14.
Enver ile Denver, Mehmet Çağçağ, Sayı: 13-14.
Zengin ve Yoksul, Fatih Kaçan, Sayı:14.
Bir Küçük Kara Delik, Galip Tekin, Sayı:15-20.
Kardeniz’de Beyaz Balina, Fatih Kaçan, Sayı:15.
Appacık, Fatih Kaçan-Kemal Aratan, Sayı:16.
Acı Hatıra, Fatih Kaçan, Sayı:16.
Eğer O’ysa, Kemal Aratan, Sayı:17.
İsimsiz, Fatih Kaçan, Sayı:17.
Köprü’nün Arkadaşları, Tuncay Akgün-Kemal Aratan, Sayı:18.
Bir Tv Reklamının Arka Perdesi, Mehmet Çağçağ, Sayı:18.
İstedikleri Yere Gidenler, Yaz. Metin Kaçan, Çiz. Kemal Aratan, Sayı:19-31.
Köşe Yazarı, Fatih Kaçan, Sayı:19.
Ne İstediğini Bilirsen Şayat, Fatih Kaçan, Sayı:20.
Alma Aptal Kutusunun Ahını, Alp Tamer Ulukılıç, Sayı:21.
Enver ile Denver, Mehmet Çağçağ, Sayı:21.
Dün, Fatih Kaçan, Sayı:21.
Askerlikte Kısaldı Vesselam, Alp Tamer Ulukılıç, Sayı:22-26.
Çok Zor Durumlar, Fatih Kaçan, Sayı:22.
Kurulu Düzen Öyküleri, Mehmet Çağçağ, Sayı:23.
Gerçekleşen Masallar, Fatih Kaçan, Sayı:23.
Gündelikçi Hayalet, Fatih Kaçan, Sayı:24.
Birdy, Fatih Kaçan, Sayı:25.
Hastasıyım, Tuncay Akgün, Sayı:26-27.
Aids’e Çare Bulundu, Fatih Kaçan, Sayı:26.
Ölüm Hep Beraber, Galip Tekin, Sayı:27-29.
Deli Danalar, Mehmet Çağçağ, Sayı:27-29.
Dönüş, Galip Tekin, Sayı:30.
Kangala Malum Olur, Güneri İçoğlu, Sayı:31.
Bir İntihar Hikayesi, Galip Tekin, Sayı:31.
İnsan Şansını Kendi Yaratır, Alp Tamer Ulukılıç, Sayı:32.
Bebek, Galip Tekin, Sayı:32.
Suda Herşey Büyük Gözükür, Alp Tamer Ulukılıç, Sayı:33.
Atlılar, Galip Tekin, sayı:33.
Mesai-i Nemrut Bey, Alp Tamer Ulukılıç, Sayı:34.
İstikbal Yök’lerdedir, Alp Tamer Ulukılıç, Sayı:35.
Bok Çocuk, Erdil Yaşaroğlu, Sayı:35.
Safarinin Hası, Alp Tamer Ulukılıç, Sayı:36.
Yakamoz, Güneri İçoğlu, Sayı:36.
Kararlılık 92, Alp Tamer Ulukılıç, Sayı:37-38.
Yolun Karşı Kıyısı, Alp Tamer Ulukılıç, Sayı:39
Noter Huzurunda, Alp Tamer Ulukılıç, Sayı:40.
Şatodaki Cinayet, Güneri İçoğlu, Sayı:40.
Varolmanın Dayanılmaz Kıllığı, Güneri İçoğlu, Sayı:40.
Temiz İş, Yaz.Kutsi Akıllı, Çiz. Alp Tamer, Sayı:41-43.
Oyun Arkadaşları, Fatih Kaçan, Sayı:42.
Didaktik Öykü, Tuncay Akgün, Sayı:43.
Sudan Bahaneler, Kemal Aratan, Sayı:43.
Narsist, Alp Tamer Ulukılıç, Sayı:44.
Şevkatinle Sar Beni, Tuncay Akgün, Sayı:44.
Körle Yatan Şaşı Kalkar, Yaz. Cengiz Akın, Çiz. Cem Uygun, Sayı:44.
Sekiz Sütuna Rüya, Alp Tamer Ulukılıç, Sayı:45-47.
Jübiter’in Kanlısı, Gökhan Dabak, Sayı:45.
Tahtacılar, Tuncay Akgün, Sayı:46.
Vs.Vs.Vs, Kemal Aratan, sayı:46.
Kutsal Hazine Avcıları, Tuncay Akgün, sayı:47.
Temenniler, Kemal Aratan, Sayı:47.
Alçalan Değerler, Yaz. Tuncay Akgün, Çiz. Cemal Uygun, Sayı:48.
Yuppie Oedipus, Kemal Aratan, Sayı:48.
Hahaha…Hihihi, Yaz.Cemalettin Benzer, Çiz. Kemal Aratan, Sayı:49.
118.Kiometre, Alp Tamer Ulukılıç, Sayı:49.
Şişko Birsen, Celalettin Benzer, Sayı:50.
Kağıttan Yalnızlık, Alp Tamer, Sayı:50.
Gel Gör Menii Rock Neeeyleeedi, Yaz. Fatih Solmaz, Çiz.Kemal Urgenç, Sayı:51.
İçi Dışı Bir, Celalettin Benzer, Sayı: 51.
Şıpsevdi, Yaz. C.Benzer, Çiz. K.Aratan, Sayı:51-52.
Beraberlik Tripleri, Tuncay Akgün, sayı:51.
Pegasus’un Düşüşü, Alp Tamer Ulukılıç, Sayı:51.
Damsız Kafadarlar, Mehmet Çağçağ, Sayı:52-54.
Oto Biyografi, Alp Tamer Ulukılıç, Sayı:52.
Son Tango, Yaz. Celalettin Benzer, Çiz. Kemal Aratan, Sayı:53.
Eeeerkekname, Alp Tamer Ulukılıç, Sayı:53-57.
Duvarda Bir Suret, Kemal Aratan, Sayı: 54.
Ying Yang, Kemal Aratan, Sayı:55.
Örtmenim Canım Benim, Suat Gönülay, Sayı: 55-69.
Aşk var, Kemal Aratan, Sayı:56.
Raporlu, Kemal Aratan, Sayı:57.
Mandalina Hayatlar, Mehmet Çağçağ, Sayı:57.
O Her Yerde, Alp Tamer Ulukılıç, Sayı:57.
Bir Bevliye Problemi, Kemal Aratan, Sayı:58.
Şey Kuşu-Hassas Nokta, Alp Tamer Ulukılıç, Sayı:58.
İddia, Yaz. C.Benzer, Çiz. K.Aratan, Sayı:59-60.
1993, Alp Tamer Ulukılıç, Sayı:59.
Kısa Çöp, Alp Tamer Ulukılıç, Sayı:60.


Genç Klip, Alp Tamer, Sayı:61
Hazır Halit, Yaz. C.Benzer, Çiz. K.Aratan, Sayı:61-69.
Zoraki Klap, Alp Tamer, Sayı:62-66.
Kemik Gücü, Celalettin Benzer, Sayı:67
Bildik Bir Yaşam, Alp Tamer, Sayı:67
Başka Çareleri Yoktu, Mehmet Çağçağ, Sayı:68.
Top 10, Emmeoğlu, Alp Tamer, Sayı:68.
İşini seveceksin-Tlk Höyük, Alp Tamer, Sayı:69.
Uçan Kuşlar Martılar, Yaz. C.Benzer, Çiz. K.Aratan, Sayı:70-.
Yaşgünü, Suat Gönülay, Sayı:70.
Kriminal Saplantılar, Alp Tamer, Sayı:70.
Kaz Döt Yılmaz, Yaz. C.Benzer, Çiz. K.Aratan, Sayı:71.
Vakur Barut-Sandalye Kız, Suat Gönülay, Sayı:71-73.
Elde Var Bir, Alp Tamer, Sayı:71.
Sokak Köpeği, Celalettin Benzer, Sayı: 72.
Out İn, Alp Tamer, Sayı:72.
Beş Samimi Arkadaş, Celalettin Benzer, Sayı:73.
Mazi Kalbimde Bir Yara, Alp Tamer, Sayı:73.
İntikam, Celalettin Benzer, Sayı:74.
Peçete Yürek, Suat Gönülay, Sayı:74.
Yalan Dünya, Celalettin Benzer, Sayı:75.
Yeşilçam Kozalakları, Suat Gönülay, Sayı:75-76.
Vatan Haini, Alp Tamer, Sayı:75.
Çirkin Kız, Celalettin Benzer, Sayı:76.
İz Peşinde, Mehmet Çağçağ, Sayı:76.
Memleket Meseleleri, Alp Tamer, Sayı:76.
Sevgi, En Keskin Acının Bile Merhemi, Mehmet Çağçağ, Sayı:77.
Sinirli Fevzi, Tuncay Akgün, Sayı:77.
Amacımız Kimseyi Kırmak Değildir, Suat Gönülay, Sayı:77-87.
Bay Gizemi Nasıl Bilirdiniz, Alp Tamer, Sayı:77-80.
Ferhat ile Şirin, Celalettin Benzer, Sayı:78.
Zümrüdü Anka Efsanesi, Mehmet Çağçağ, Sayı:78.
O ve O, Kemal Aratan, Sayı:79.
Altın Bilezik, Celalettin Benzer, Sayı:80-81.
Vahşi Çatılar, Güneri İçoğlu, Sayı:81.
Made in Turkey, Alp Tamer, Sayı:81-86.
Hüstü Bey Şeyleri, Can Barslan, Sayı:82-93.
Çıngıllı Cemile, Feyhan Güver, Sayı:82.
Cemaat-i Erkekus Maçosantus, Mehmet Çağçağ, Sayı:82.
Evet Doğru Söylüyorsun, Celalettin Benzer, Sayı:83.
Belgesel, Mehmet Çağçağ, Sayı:84.
Ayda, Hayat Var mı?, Celalettin Benzer, Sayı:85.
Dinamit Kardeşler, Mehmet Çağçağ, Sayı:85.
Amacımız Bazılarını Kırmaktır, Alp Tamer, Sayı:87.
Yolcu, Suat Gönülay, Sayı: 88.
İbret-i Paranoya, Suat Gönülay, Sayı:89.
Ali Story, Alp Tamer, Sayı:89.
Zibro Fm, Suat Gönülay, Sayı:90.
Dünyayı Kurtaran Adam, Mehmet Çağçağ, Sayı:90.
Tatil Mektubu, Alp Tamer, Sayı:90.
Bak ne diyom Abidin, Suat Gönülay, Sayı:91.
Gül gibi Damat, Celalettin Benzer, Sayı: 92.
Nasıl oluyor da?, Celalettin Benzer, Sayı:93.
Olaylar vee Gündem, Alp Tamer, Sayı:93.
Terelleli Pictures, Can Barslan, Sayı: 94
Emmoğlu, Celalettin Benzer, sayı:94.
Cinsel Doyumsuzluk, Alp Tamer, sayı: 94.
Sevgili Günlük, Alp Tamer, Sayı:95. (arka kapaktan içeriye girmiş)
Yaşanmış iki minik Hikaye, Celalettin Benzer, Sayı: 95.
Çevreci Pelin ve Duran Vay, Mehmet Çağçağ, Sayı: 95-96.
Amca… Amca, Celalettin Benzer, Sayı:96.
Sessiz Sinema, Alp Tamer, Sayı: 96 (arka kapağa dönüş)
Süpeeer Mamıt, Celalettin Benzer, Sayı: 97.
Aynı anda Aynı Yerlerde, Alp Tamer, Sayı: 97.
Kaptan İntikam, Suat Gönülay, Sayı:98-100, Yarım kalıyor
Bu memleket dinozorları, Alp Tamer, Sayı:98.
Bir Baba bir Oğul, Celalettin Benzer, Sayı: 100.
Geçti Bor’un Pazarı, Mehmet Çağçağ, Sayı:100.
Bu Memleketteki Keriz Sayısı…, Alp Tamer, Sayı:100.
Ava Giden Avlanır, Ahmet Yılmaz, sayı:100.
Kasr-ı Kanco ve TBMM, Ender Özkahraman, Sayı:101.
Halklarik Öyküler, Mehmet Çağçağ, Sayı:101.
Büyük Büyük Babam Derdi ki, Alp Tamer, Sayı:101.
İsmirahat Dede, Celalettin Benzer, Sayı:102.
Şaşılası Keşif, Yaz. Fatih Solmaz, Çiz. Gökhan Dabak, Sayı:102.
Yalanım Varsa İki Gözüm, Mehmet Çağçağ, Sayı:102.
Yanımdan Rüzgar diye siz mi geçtiniz?, Alp Tamer, Sayı:102.
Dam Salağın Maceraları, Celalettin Benzer, Sayı:103.
Tiner Şişesinde Balık Olmak, Ender Özkahraman, Sayı:103.
İki Cumhuriyetten Enstantaneler, Alp Tamer, Sayı:103.
Adımlar, J.Kosinski-Soner Tuna, Sayı:104.
Elam Kitab-ül Tüyap, Ender Özkahraman, Sayı:105.
Kozinski Hikayeleri, Soner tuna, Sayı:105.
Dirty Biking, Alp Tamer, Sayı:105-110.
İki Gözüm Önüme, Mehmet Çağçağ, Sayı:106.
Volvo’yu Beklerken, Tuncay Akgün, Sayı:106.
Şahmaran, Ender Özkahraman, Sayı:106.
İki Hikaye, Tuncay Akgün, Sayı:107.
Kurbağa Güncesi, Ender Özkahraman, Sayı:107.
Kelle Koltukta, Celalettin Benzer, Sayı:108.
Kış Geyikleri, Mehmet Çağçağ, Sayı:108.
Damsalağın Maceraları, Celalettin Benzer, Sayı:109.
Dedüğü Baba Ziyareti, Ender Özkahraman, Sayı:109.
Hakkari’de İlk Selpak, Ender Özkahraman, Sayı:110.
Kıyakçı Sami, Celalettin Benzer, Sayı:111.
Şiddet Abi’nin Dönüşü, Mehmet Çağçağ, Sayı:111.
Boğaziçi’nde Tanıdık Bir Martı, Alp Tamer, Sayı:111.
Yeter ki Mekansız Olmasın Aşk, Tuncay Akgün-Bahadır Boysal, Sayı:112-113.
Çingeneler Zamanı, Ender Özkahraman, Sayı:112-113.
Abbas Abazantus ve Arkadaşları, Mehmet Çağçağ, sayı:113.
Reality Show and Love, Alp Tamer, Sayı:113-114.
İki Kere, Ender Özkahraman, Sayı:114.
Haranın Müdavimleri, Mehmet Çağçağ, Sayı:114.
Yola Çıktım Mardin’e, Ender Özkahraman, Sayı:115-116.
Meyhane Öyküleri, Kaan Ertem-Ahmet Yılmaz, Sayı:115.
Sürreality Show, Mehmet Çağçağ, Sayı:115.
Leman 93 Yıllığı, Alp Tamer, Sayı: 115.
Salih Öyküleri, Alp Tamer, Sayı:116.
Mığırdıç, Ender Özkahraman, Sayı:117.
Abii ya Nası Çiziyonuz Bunları? Alp Tamer, Sayı:117.
Önce Özetler, Ender Özkahraman, Sayı:118.
Ben Çok Özel Biriyim, Alp Tamer, Sayı:118-124.
Paparazzi, Ender Özkahraman, Sayı:120.
Eko, Ender Özkahraman, Sayı:121.
Aşk Üzerine Bir Masal, Ender Özkahraman, Sayı:122.
Örümcek Kadının Öpücüğü, Ender Özkahraman, Sayı:123-124.
Estarabim, Ender Özkahraman, Sayı:125.
Sa’saa, Ender Özkahraman, Sayı:126.
Kan Davası, Bahadır Boysal, Sayı:127.
Çukulata, Ender Özkahraman, Sayı:127.
Tık tık, Mehmet Çağçağ, Sayı:127.
Nereye Payidar, Alp Tamer, Sayı:127.
Dev Demet, Celalettin Benzer, Sayı:128.
Çarşamba, Ender Özkahraman, Sayı:128.
Paşa Çocuğu, Ender Özkahraman, Sayı:129.
Şak Şak Haydar, Alp Tamer, Sayı:129.
Dadaist Şarlatan, Ender Özkahraman, Sayı:130.
Hami Likart, Alp Tamer, Sayı:130.
Durum Bundan İbaret, Alp Tamer, Sayı:131.
Yağmur Adam, Ender Özkahraman, Sayı:131.
Kurban, Ender Özkahraman, Sayı:132.
İşte Böyle Bir Fitbol Sezonu, Alp Tamer, Sayı:132.
Boynuzlar, Ender Özkahraman, Sayı:133.
Uzun Yol Fabl, Alp Tamer, Sayı:133.
Evin en Kevn, Ender Özkahraman, Sayı:134.
Çok Değil 1 Dakika Sonra, Alp Tamer, Sayı:134.
Faili Meçhul, Bahadır Boysal, Sayı:135.
Gözlik, Ender Özkahraman, Sayı:135.
Kolonyalı Adam, Celalettin Benzer, Sayı:135-136.
Esans, Ender Özkahraman, Sayı:136.
Tofaş Oğulları, Alp Tamer, Sayı:136.
Marko, Ender Özkahraman, Sayı:137.
Güççük Burcuva Öyküleri, Alp Tamer, Sayı:137.
Yarım Yüzyıl Sonra, Ender Özkahraman, Sayı:138.
Vasat Ketin 40 Çöpü, Alp Tamer, Sayı:138.
Lanet Olsun Doğduğum Güne, Bahadır Boysal, Sayı:139.
Şahbaz, Ender Özkahraman, Sayı:139.
Baki Kalan Şu Kubbede, Alp Tamer, Sayı:139.
Cembeli ü Binevş, Ender Özkahraman, Sayı:140-142.
Zerdüşt’ün Uykusuz Geçen İki Haftası, Alp Tamer, Sayı:140.
Bugünlerde Uzayda Bişeyler Oluyor, Alp Tamer, Sayı:141.
Türküyle Gelen, Bahadır Boysal, Sayı:142.
Şizofben, Ender Özkahraman, Sayı:143.
Rüzgarla Gelen, Alp Tamer, Sayı:143-149.
Vangölü, Ender Özkahraman, Sayı:144.
Misafir, Ender Özkahraman, Sayı:146.
Dönüşü Muhteşem Olacak, Mehmet Çağçağ, Sayı:146.
Midem Bulanıyor Anne, Ender Özkahraman, Sayı:147.
Yüksekova Tv, Ender Özkahraman, Sayı:148.
Vaatler Ülkesi, Ender Özkahraman, Sayı:149.
At, Ender Özkahraman, Sayı:150.
Beş Parmak Ailesi, Alp Tamer, Sayı:150.

Sürme, Ender Özkahraman, Sayı:151.
Ressamcı Tevfik, Ender Özkahraman, Sayı:152.
Aristo-Talat ve Günlüğü, Mehmet Çağçağ, Sayı:152.
Dinar yolunda Devrilen…, Ender Özkahraman, Sayı:153.
Hito, Ender Özkahraman, Sayı:154.
Kardeşim Benim, Ender Özkahraman, Sayı:155.
Atila ve Abdurrahman, Alp Tamer, Sayı:155-157.
Hırhızlar, Ender Özkahraman, Sayı:156.
Kara Şimşek, Ender Özkahraman, Sayı:157.
Kıçının Çatalını Kaybeden Adam, Can Barslan, Sayı:157-160.
Acar, Erdil Yaşaroğlu, Sayı:158.
Bir Sürekli Çatışma, Alp Tamer, Sayı:158.
Sıtkı, Ender Özkahraman, Sayı:159.
Meczub Biraderler, Alp Tamer, Sayı:159.
Masa da Masaymış Haa…Ender Özkhahraman, Sayı:160.
Biz..Biz.. Biz Kimleriz?, Alp Tamer, Sayı:160.


Pazartesi, Kasım 25, 2019

Bilal


[Bilimkurgu ve türler] Bilim kurgu terimi beni biraz sinirlendiriyor. Edebiyat alanında her türden etiketlemeye, kodlamaya ve sınıflamaya karşıyım. Jules Verne, George Orwell ve H.P. Lovecraft’ın ya da aynı şekilde Baudelarie, Kafka ve Poe’nun dünyaları arasında yıkılamayacak kadar sağlam engeller olduğu kanısında değilim. Bence türler arasındaki sınırlar gittikçe ortadan kalkmakta. Sürekli daha fazla sayıda yazar ister roman yazıyor olsun ister felsefe eserlerinin dokusuna geleceği katıyor. Öte yandan çocukluğumdan beri sıkı bir bilimkurgu okuru olduğumu da belirteyim. Bilim kurgu bana dünyayı içinde bulunduğu kozmik boyutta gözlemleme fırsatı verdi, dünya hakkında diğer yaşam biçimlerinin olası yaşam şekilleri ve insanoğlunun durumu hakkında sormakta olduğum sorularımı biçimlendiren küresel bir görüşe sahip olmamı sağladı.

[Sinema] Çocukluğumdan beri hayal gücümü harekete geçirir sinema. İlk gençlik yıllarımda yapmayı hayal ettiğim şeylerle bir paralellik kurduğum ve kendime yakın bulduğum bu sanat dalından çok etkilendim. Sinema hem fazlasıyla ilgimi çeken hem de aynı ölçüde ulaşılması zor bir şey olarak göründü bana. Bu yüzden çizmeye başladım, evde tek başıma özgürce sinema yapabilmemin bir yoluydu benim için.

[Çizgi roman ve Sinema] İkisi birbirinden çok farklı dünyalar. Sinemanın kendisi kısıtlamalardan başka bir şey değil zaten. Bir çizgi roman yarattığınızda yapım masraflarını, çekim yerlerini, malzeme ve oyuncuların maliyetlerini düşünmezsiniz. Her şey sınırsız bir özgürlüğü olan sanatçıya kalmıştır. Ama bu özgürlüğün içinde ipin ucunu kaçırma tehlikesi de yatmaktadır. Çizerler bu özgürlüklerini her zaman kontrol altında tutmak, dizginlemek durumundadırlar. Ama film endüstrisi değişim içinde. Dijital kamera gibi yeni aletler genç yönetmenlerin düşük bütçeli filmler çekmesine olanak sağladığı gibi bu insanlar seleflerinin hiç tatmadığı kadar büyük bir özgürlüğü de yaşamaktalar. Sanırım çok kutuplu bir sinemaya doğru gidiyoruz. Bir tarafta muhteşem gişe filmleri, diğer tarafta küçük bütçeli, neredeyse underground olarak nitelendirebileceğimiz ve çok ilginç şeyler ortaya koyabilecek bir sinema söz konusu olacak gibi (…) 

Cumartesi, Kasım 23, 2019

Cuma, Kasım 22, 2019

Fahri Doktora




Hoca’ya Falanfilan Üniversitesinden Fahri Doktora verilecekti. Bir öğleden sonra telefonla aramışlar, teşrif etmesini rica edip, nezaketle konuşmuşlardı. Hoca hem hatırlandığına sevinmiş hem de üniversite makamından iltifat gördüğü için gururlanmıştı. Karısı ödül sonrası bir konuşma yapması gerektiğini hatırlatınca iki fıkra anlatıp teşekkür eder geçerim canım diyerek kestirip attı önce. Karısı “iyi peki” deyince bu defa huylandı, bu kadın ne zaman “iyi peki” dese aslında beğenmediğini, aklına yatmadığını anlıyordu. Bir keresinde “gençler bu fıkralara gülmüyor Nasrettin, anla artık” demişti. O dediği mıh gibi aklından çıkmıyordu. Hâlbuki göle yoğurt çaldılar, oturdukları dalı kestiler diyerek konuşmasını 15 Temmuz’a bağlayacaktı. Mahalle kahvesinde tanıştığı biri vermişti o aklı ona. Hoca diyordu fıkrayı anlat 15 Temmuz’a bağla… Öyle bir kere de değil, üç kere beş kere bağla! Bak göreceksin nasıl kıkırdayacaklar. İsterse kıkırdamasınlar! Şimdi karısı yüzünü düşürüp, burun kıvırınca planları berhava olmuştu. Ehh dedi oturduğu yerden kalkarak “fıkra da anlatamayacaksam ne anlatacağım ben bu adamlara?”. Düşün Nasrettin düşün! Odasına gidip kukumav kuşu gibi büzülüp düşünmeye başladı. İçinden çıkılır gibi değildi.

Güzel Allah’ım türlü türlü dert vermiş ama derman da vermiş. Hoca feysbuktan birilerine akıl sordu, kime danışayım dedi. Birisi Hocam bu mizah işindekiler silme solcu elitist, gitsen konuşsan, lafı ta Menderes’e getirir, İnönü’yü, 27 Mayıs’ı unuturlar. Astılar koca Başbakanı, daha ne olsun şu bu. Bir başkası, kürsüye yumruğu vurmasını, kavuğu kimseye devretmediğini söylemesini istedi. Hoca, peki dedi, tamam dedi ama saatlerce anlayamadığı şeyleri okuyup durdu. Tek anladığı ve yaparım, ben bunu anlatırım dediği şey, has hayranı olduğunu söyleyen, kendisine Hoca Reyis diye hitap eden kullanıcının yazdıklarıydı. “Hocam sen geleneksin! Bu geleneğin köklerini anlat cahillere”.

Hoca, başladı konuşmasını hazırlamaya. “Mesele” diyordu etli pilavı lüpletirken “kurumların sürekliliği.” Durup, düşündü, iyi bir başlangıç cümlesi olmuştu. “Biz bu mizahı yoktan devralmadık, evvela Bizans, ondan evvel Roma’yla, konuşa konuşa hasbihal ederek… di mi ama Hanım?” Karısı, pür dikkat onu dinliyordu diyemeyiz, “çok haklısın Nasrettin”i eksik etmiyordu ama asıl dizideki kötü adama öfkeleniyor, “şu çıyana bakar mısın, kandırdı yine kızı” diyerek hoşafını kaşıklıyordu. Hoca, tencereden bir kepçe daha aldı, mutluydu, bu doktorayı her bakımdan hak ediyordu.

Evvela Bizans, ondan evvel Roma, daha da evvel Antik Yunan” diyerek düşüncelere daldı. Her şeyi bütün teferruatıyla sarih bir dille açıklayacaktı. Alkışları hayal etti, salon kim bilir nasıl dolu olacaktı. Sadece güldürmeyecek, düşündürecek, gözleri nemlendirecekti. Esnedi. Ne zaman bu kadar düşünse uykusu geliyordu.

Üniversitedeki tören beklenen ilgiyi görmemişti. Salon bomboştu. Medya ve öğrenciler rağbet göstermeyince Rektör, “üç kişiye konuşamam ben, bütün memurları salona getirin” dedi yardımcılarına. Etrafındakiler, birisi tivitırda paylaşır, rezil oluruz diyerek bu fikirden vazgeçirdiler. “Erteleyin o zaman, sonrasına bakarız, nelerle uğraşıyorum” diyerek yürüyüp çıktı makam odasından. Hocanın olup bitenden haberi yoktu. Törenin yapılacağı salonun ön avlusunda bekliyor, kendisine eşlik eden bir asistan ve bir yardımcı doçent ile konuşuyordu. Buna konuşmak denirse tabii. Hoca, kurulu makara gibiydi, üç gündür hazırlandığı konuşmasının en çarpıcı bölümlerini, daha çok yardımcı doçente bakarak anlatıyor, arada duraklayarak, çalışılmış bir edayla sakalını sıvazlıyordu. “Evvela Bizans, daha da evvel Roma”. İşaret parmağını sallayarak “Romalı Perihan vardı, onu hiiç karıştırmayalım”. Adamlarda tık yoktu, varsa yok telefonları.

Hoca gençken benzer bir jestle “parayı veren düdüğü çalar” der kahvedekileri gülmekten işetirdi. Laf, Perihan’a gelince ikisinin de en azından sırtaracağını ummuş, garip bir biçimde hiçbir şey olmamıştı. İkisi de büyülenmişçesine telefonlarıyla oynamayı sürdürüyorlardı. Yardımcı Doçent,  oğlum git bi bak, bu tören olmayacak galiba” dedi. Asistan iç kısma, koridordan üst kata çıkmak üzere yanlarından ayrıldı. Hocanın aklı kurumlardaydı “Haksız mıyım, her kültür birbirinden besleniyor”. Yardımcı Doçent, donuk bir bıkkınlıkla başını kaldırdı “Hocam, mutlaka siz daha iyi bilirsiniz ama bu Bizans’ı karıştırmasanız sanki daha iyi olur”. Hoca, hiç anlamasa da şaşkınlıkla “sahi mi diyorsun?” diyebildi. “Valla öyle, şimdi Bizans dersek bu millet kumpas anlar, bu millet kâfiri, bu millet öyle deyince riyakârı anlar. Hocam sizin zamanınızda Timur vardı, nerden çıktı bu Bizans?”. Hoca ufalır gibi olmuştu, bacaklarının ağrıdığını hissetti. Adam saydırıyordu “Timur’un halktan kopuk, patrisyen, elistist, darbeci, camiilerde şarap içiren alçak bir millet düşmanı olduğunu anlatın Hocam” “Türk değil bir defa Allahsız haysiiiyetsiz. Yemişim ben onun çekik gözünü, sarkık bıyığını. Hepsi yalan. Düşün biz bu Fetö’yü Müslüman sandık. Ondan pay biç. ”

Asistan yanlarına döndüğünde Hoca bunalmıştı. “Sırf Müslüman olduğun için neler çektirdi bu Timur sana!” Bağırdıkça bağırıyordu: “Fil ne demek? Fil ne demek?” Yardımcı Doçent, birden o hararetli ruh halinden sıyırılıp asistana döndü “Ee” dedi “evladım konuşsana ne olmuş törene?”. Asistan kulağına eğilerek bir şeyler fısıldadı. Hoca tören düşünecek halde değildi. Kaç gündür çalıştığı konuşmayı halı silkeler gibi silkelemişti karşısındaki adam. Prostatı zorlamış, içi sıkılmıştı, küçük abdest diyerek kendini tuvalete zor attı.

Döndüğünde avluda kimseleri bulamadı. Yerleri paspaslayan çocuğa sordu, bilmiyordu, “Çankırılıyım ben” dedi çocuk, hiç duymadım estek köstek. Salona baktı, koridora çıktı, ne Yardımcı Doçent ne de asistan vardı. Aklı fikri “kurumların sürekliliği ve mizah” adını verdiği konuşmasındaydı, şu Yardımcı Doçent’i bulsa “hiiiç öyle değil bi defa” diyecekti. Adamın bağırır gibi söyledikleri kafasını karıştırmıştı ama aklettikleri yabana atılır gibi değildi yani. Koridorda yürürken asistan koşarak arkasından geldi. Törenin ileri bir tarihe ertelendiğini, Rektör Beyin acil bir işi çıktığını ve bir sürü ıvırı ve kıvırı dinledi ondan. Arabayla eve bıraktılar. Karısı her zaman olduğu gibi dizi seyrediyordu. Hoca bir süre hanımının karşısında oturdu. Evin içi havasız gibiydi, kalbi daraldı. Baktı, ocakta dünden kalan yemekler.

Reklamlar başlayınca karısı ona döndü “Aldın mı doktorayı Tontişim” dedi, yüzü gülüyordu. Hoca, daha büyük bir ontolojik sıkıntı içinde olduğu için cevap vermedi. Ne dese boştu! Hülyalı hülyalı salondaki vitrine bakmayı sürdürdü. Neden sonra “direneceğim, bir fikrim var, vazgeçmeyeceğim. Bugün olmazsa yarın, o da olmadı öbür gün ben bunu yazacağım” dedi. Karısı onu destekliyordu “Yaparsın tabii Nasrettin, senden iyi kim yazacak?”. Hoca iştah ve heyecanla ayağa kalktı: “Bunu kitap olarak yazacağım, kırk gün odamdan çıkmadan, hiç uyumadan yazacağım. Kıyamet kopsa masamdan kalkmayacağım”. Hoca içeriye, odasına giderken karısı çekirdek çitleyerek televizyonun sesini biraz daha açtı, “reklam almıyor bu dizi, yakında kaldırırlar

Hoca masasına oturdu, beyaz bir kâğıdı önüne çekip, kırmızı kalemle, ilk sözcüğünü sayfanın üst tarafına özenerek istifledi: “Giriş”, sonra onu karalayıp “önsöz” sonra onu da karalayıp “birinci bölüm” yazdı. En iyisi böyle başlamaktı. Kitaba daha çarpıcı bir isim koymaya karar verdi. “Doğuran Kazan” olabilirdi. Ya da “Kırpılan Yıldızlar.” Bir saat kadar sonra, yüzünden uyku akarak karısının yanına gitti: “Ben yatıyorum Hanım, çok uykum geldi. Şekeri fazla kaçırdım galiba”. Odasına geri dönerken “kitabı sonra yazarım” diye ancak kendisinin duyacağını bir sesle mırıldandı. Uyudu.

Related Posts with Thumbnails