Pazartesi, Eylül 23, 2019

Son Öğüt (1984)








Yukarıdaki hikaye benim ilk yayınlanan çizgi romanım, basında çıkmış ilk üretimim. Otuz dört yıl geçmiş üstünden. 1984 yılı sonunda yazmıştım, dört ay kadar sonra da neşredilmişti. Mektup arkadaşı olduğum Amasyalı Seyfi (Karademir) abi çizmişti...

Oğlum Tuna'nın yaşındaymışım, çocukluktan çıkıyorsunuz, bir yol arayışı var, bir yandan kibir ve büyüklenme hevesi, diğer yanda ürkeklik ve kaçma arzusu...

Ali Recan'a bir mektup yazmıştım, işte şöyle yazıyorum, böyle yazıyorum... Bir sürü kahramanım var, bi dünya hikayem var filan, gelin arkadaşlar birlikte çalışalım, adresim de şöyle şöyle...Halen utanırım o büyüklenme gösterisinden...  O mektup Conan dergisinde yayımlanınca çok sayıda genç ve amatör çizer bana mektup yazdılar, çoğuyla çalışmasak bile arkadaş olup mektuplaşmaya başladım.

Seyfi Abi içlerinden bir tanesiydi ve galiba bana ilk yazan o olmuştu...Yarı yaşındaydım, zor şartlar altında, yoksulluk içinde yaşıyordu. epeyce bir zaman iyi arkadaşlık, iyi bir kardeşlik sürdürdük. Garip gelecek biliyorum ama reel hayatta hiç karşılaşmadık, hiç karşılıklı oturmadık... Sadece mektuplaştık. Bir ya da iki yıl önce sesini duydum, telefonda sohbet ettik, o kadar.

Şimdilerde anlatmak zor, ancak maile, mesaja filan benzetebilirim, mektup arkadaşlığı duygu olarak, emek olarak çok başkaydı. Birine yazdığınız mektup, birinden gelen mektup iki günde ulaşıyordu. Edirne ve Diyarbakır'dan Ankara'ya geliş üç gün sürüyordu, onu iyi hatırlıyorum. Okuldan dönerken içim heyecanla dolar, posta kutusundan gelen mektupları sevinçle alır, hemen cevap yazmaya başlardım. Ders mers hak getire...

Yukarıdaki Son Öğüt'e gelince...

Tamam, kabul ediyorum naif bir şey ama o yaşta, o devrialemde o hikaye benim için büyük bir zaferdi.  Dönemin Alfa Yayınlarında, Conan ve Korku dergilerinde tekrar tekrar yayınlamışlardı.

Ben de bir çizgi roman senaristi olurum artık diyordum, yol açıldı, tutamazlar beni diye hayallere dalıyordum. Hüsran tabii...

Arada bu dönemleri hatırlıyor ve ailemden, çevremden destek görmediğim için kederleniyorum ama beni ben yapan da galiba o uğraştı deyip ruhumu sağaltıyorum.

Hoh hoh diyerek bitireyim: "bir gün belki hayatta, geçmişte günlerden"...bir teselli ararsan :))

Pazar, Eylül 22, 2019

İhtiyasızlık


Etienne Balibar yazmış (Demokrasiyi Demokratikleştirmek, Özgür Konuşma, Çev. Bediz Yılmaz, s.93, İletişim Yayınları, 2019).

Cumartesi, Eylül 21, 2019

Mizah ve Mesaj


















Evrensel Kültür, Eylül 2008

Editlemek


Ben hasbelkader diyorum, hayatımın şu yaşıma göre önemli bir döneminde editörlük yaptım. Yayınevine yazardan ya da çevirmenden bir metin geldiğinde üzerinde çalışarak tashih yapmaya, kendi aramızda "editleme" derdik. Düzeltmek, düzelterek biçimlendirmek anlamında yaygın olarak kullanılıyor ayrıca. Kurguda görüntüyü ses ve müzikle senkronize etmeye deniyor editleme. Sonuçta, yeniden ve düzelterek biçimlendirme denebilir.

Halk Ağzından Derleme Sözlüğünde rastlamıştım, editleme meğerse "yavrusu ölmüş hayvanı oyalayarak (yoksa ovalayarak mı) sütünü almak" anlamına da geliyormuş. Sahiden şaşırmıştım. Hayvanı normale döndürmek için yapılan bir eyleme deniyor "edit"... 

Dil ve etimoloji inanılmaz bir memba... Lezzetli bir haz açacağı...

Cuma, Eylül 20, 2019

Rafi Abi



Rafi (Rafael) Abi, Ankaralıydı, burada doğup büyümüş, Avustralya'ya taşınmak zorunda kalmış... Ama aklı buralarda, taraftarı olduğu Gençler maçlarında... Forumlarda yazıyormuş, yenince yenilince üzülüyor, seviniyor paylaşıyor filan...Dört beş yıl önce taraftarlar aralarında para toplayıp onu Türkiye'ye davet ettiler... Bu kısım eksikse daha iyi bilenler düzeltirler...

Türkiye'de misafir edildiği o dönemde bizim büroda tanıştım kendisiyle... Yeniden Ankara'da olmaktan mutluydu. Bir daha gelemem, bir daha göremem diyordu. Biz de biliyorduk. Sonra hastalandığını duyduk, bugün duydum, kaybetmişiz.

Ermeni'ydi, o gelişinde Ankara'daki ailesi kendileriyle görüşmesini istememişti... Nasıl desem, deşifre olmaktan korkarak yüzgeri etmişlerdi onu. Trajikti. O kadar yoldan gelmişsin, ailen, kızkardeşin seni istemiyor... Zalimsin memleket!

Rafi Abiyi ilk gördüğümde hafiften bıçkın, coşkulu ve iştahlı bir adam gibi geldi bana... Sadece o izlenimle onu hatırlayabilirdim. Ama bir şey oldu ve onu hiç unutamadım.

Yirmi yıl arayla aynı mahallede büyüdüğümüzü fark ettik. Aramızdaki konuşma birdenbire seyir değiştirdi. Aynı sokaklarda, aynı insanlarla konuşarak ömrümüzün bir bölümünü geçirmiştik. Çok ama çok şaşırmış, heyecanlanmış, dünya kadar Ermeni'yle yıllarca hiç anlamadan birlikte yaşadığımı öğrenmiştim. Rafi Abi, Ermenice bilmeyen bir Ermeni olduğu için Hemşinlilerin onunla nasıl gırgır geçtiklerini filan anlatıyordu... konuştuğu insanları biliyor, tanıyordum. Bizim Laz Teyze diye bildiğimiz kadının Ermeni olduğunu anlayınca kalakalmıştım. Fırınları, pastaneleri, eski arkadaşlarımı tek tek sahiden tuhaf bir baş dönmesiyle yeniden "tanıyordum."

Kendime, çocukluğuma, kimliklerini saklamak zorunda kalan komşularımıza dair garip bir aydınlanma yaşamıştım.

Rafi Abi de benim gibi Keçiören'de Gazino çevresinde büyümüştü. Geçtik, gittik, ardımızda gizli saklı bir dünya. Alkara bir elveda sana...

Fotoğraf: Funda, Rafi Abi'yle geldiğinde konuşmuştu, oradan.

Anadolu Ağızlarından (36)


Çöğdürmek: İşemek.
Kekeç: Kekeme.
Hampacı: Çalışmadan ve emek harcamadan para kazanmak isteyen.
Mayıl mayıl: Üzgün üzgün bakmak.
Seyfi: Deliceden büyük avcı kuş, sıçancıl.
Delice: Kartal, kerkenez.
Lüle: Çeşme ağzı, su kanalı.
Longurdak: Hayvanların boynuna takılan çan.

Fotoğraf: Sami Güner

Perşembe, Eylül 19, 2019

Ekmek


Ekmek aslanın ağzında... hoh hoh

Kahraman


Platon'un Kratylos kitabından (Çev. Cenap Karakaya, İletişim Yayınları, 2018) öğrendim. Meğerse, Hereos, aşktan (eros) türemiş. Bütün kahramanlar, ya tanrı ile bir ölümlü kadının ya da ölümlü bir erkekle bir tanrıçanın aşkından doğdukları için adlandırılmaları da öyle olmuş. Haliyle romantik.

Bizdeki kahramanın etimolojik kökeniyse, Farsçadan, vakti zamanında haksızlıkla tahtından edilmiş Şah'ın aynı isimli oğlundan geliyormuş. Masalsı. Demek ki, kederli bir tarafı var, demek ki haklı bir intikamın hikayesi olduğu için nesiller boyunca anlatılmış. Yiğitlik gösterenlere o isim yakıştırılmış. Bazı kaynaklar, "kahreden, kahır çektiren" anlamında bir anlama da işaret ediyor ama bana o masalsı başlangıç noktası daha ilginç geliyor.

Hereos demekle kahraman demek arasında temelden farklılıklar var haliyle. Birinde insanüstülük ve melezlik vurgusu var ve her ne olursa olsun aşk içeren, aşkla ortaya çıkmış bir sonuçla karşılaşıyoruz. Diğeri ise yapıp ettikleriyle hatırlanan, haksızlığa uğrayan ve hak ettiğini geriye alan bir erkekten çıkma. Hele, rakibine kahrettiren, kahır çektiren dersek, o anlamdan yola çıkarsak "cezalandırıcı" gibi bir anlam çıkıyor.

Pulp evreni, soap opera mantığı, Stan Lee, kanun koyucular ve diğer intikamcılar... gezindiler kafamda...

Çarşamba, Eylül 18, 2019

İnsaflı Ankara


1944 yılından, Cumhuriyet'te rastladım. Cemal Nadir, uskumrunun pahalılığından şikayet etmiş. Asıl derdi için vesile etmiş diyelim, Ankara'da balığın daha ucuza satıldığını öğrenen ve safça bir soru sorarak final esprisine "derin bir pas atan" adam şöyle diyor: "Nasıl olur, orada deniz yok ki?". Diğeri cevaplıyor, "deniz yok amma insaf var".

Tipik bir Ankara-İstanbul karşılaştırması ve abartılı bir Ankara romantizmi yapılmış gibi gözüküyor ama bence sadece bu kadar değil.

Bir ters köşe yapalım: Otuzlu yıllarda İstanbul'un modernliğine, kozmopolitliğine, kapitalizme olan yakınlığına ilişkin buna benzer çok sayıda espri üretilmiştir. Aradan bu kadar sene geçmiş, niye yenileniyor peki bu espri?

Yeknesaklık, kişisel bir espri tıkanması vs olabilir mi? Olabilir ama ben sanmıyorum diyeceğim.

Bence, Cemal Nadir katıksız bir İnönü hayranı... Yeni Ankara'nın eskisinden daha iyi olduğuna inanıyor. Onun eskisi 1938 öncesi...1923 öncesi değil. İnsaflı bir Ankara derken o başka bir yeni Ankara'dan söz ediyor, belki de aslına rücu eden bir Ankara'dan...

Şunu soralım: Atatürk'ün yakın çevresinde olup da İnönü döneminde çalışmaya devam eden var mı ki...

Her dönemin gözdeleri, öne çıkan, yıldızı yükselen, popülerleşen isimleri oluyor. Siyasetçiler, gazeteciler, gazeteler, edebiyatçılar, şairler, yazarlar... Kim bilir belki karikatürcüler de var

Cemal Nadir çalışmak gerekiyor...Methiyeden, malumattan söz etmiyorum.

Özel not: Bir Ankaralı olarak iyi bildiğim bir nakarattır, "Ankara nasıl güzel olabilir ki, orada deniz yok..." Espri yancısının "orada deniz yok ki" sözleri beni bu yüzden güldürdü.


Karikatürün eleştirisi




Picus, Ağustos 2005

Salı, Eylül 17, 2019

Maddenin halleri

 

Kalıcılığın imkansızlaştığı, ilişkilerin ömürsüzleşip geçicileştiği bir zamanı yaşıyoruz. Hemen hiç bir şeyin temellenememesi veya kalıcı olamaması yarına dair planları lüzumsuzlaştırdığı gibi tek tek bireylerin gündelik endişelerini de ister istemez çoğaltıyor, çoğalttı. 

Herkesin günü yaşadığı, ayakta kalmak için fırsatçı bir "avcı" gibi davrandığı... geçmişe nazaran sadakat ya da bağlılık gibi idealleştirilen ruh halleriyle pek de ilgilenmediği ortada aslında. Tabii bu hal, insanı daha kırılgan ve kirli de hissettiriyor, hakkı yendiğine (veya başkalarının bencilce saldırgan davrandığına) inanarak vahşileştiriyor. Hem egoist-benci hem de kolay üzülebilen nostaljik birileri görüyoruz etrafta.

Bu kadar insanın bağırması, bu denli geçmiş ve hatıra hikayesine referans verilmesi tesadüf değil. Katı olan her şey buharlaşıyor diyorduk, galiba artık bu akışkanlık sebebiyle hiçbir şey katılaşamıyor.

Maddenin hallerine ağıt.

Pazartesi, Eylül 16, 2019

Benzemez kimse sana


Bir arkadaşım öğrencilerinden bahsederken giyim tarzları ve görünüşlerine vurgu yaparak milim farkları olmadığını, herkesin birbirine benzediğini epeyce küçümseyerek bir hayal kırıklığı içinde anlatıyordu.

1995 yılında Gazi'de çalışmaya başladığımda, Ülkücü öğrenciler saçlarına jöle süren erkekleri çevirip çevirip dövüyorlardı. Çok değil, on yıl sonra bundan vazgeçtiler, kendileri de jöle sürüp rahatladılar.

Global popüler kültür taklit etmeyi, fan olmayı, takipçi olmayı pek de onaylamaz. Benzersizlik, öncü olmak, lider olmak, ayrıksı durmak ve bunu yaparak yola devam etmek makbul olandır. Hikayeler, öğütler, gençlere verilen tavsiyeler hep bu yöndedir.

Oysa, gerçek ya da vardığımız-yaşadığımız zaviye bunun tersidir, o kadar çok benzeriz ki birbirimize. Devlet ve millet ideali, dindaşlık, takımdaşlık, kurumdaşlık, mezuniyetlerimiz filan dersek... benzeşmek bir siyaset idealidir.

Bütün beyaz yakalıların sahil kenarında yaşamak, oralara kaçmak gibi bir ideali var örneğin. Kıyı kasabası falan dendiğinde yüzümde hafif bir tebessüm beliriyor. Bir arkadaşım külyutmazlığıma itiraz edip, herkesin aynı hayali görmesi, o hayalin kötü olduğunun delili olamaz dedi: "güzel olduğu için paylaşılıyor ve yayılıyor". O kıyı kasabası, orada yaşamayı arzulayan insanlarla dolduğunda küçük bir İstanbul'a dönüşecek filan demedim tabii.

Çay güzeldi, çayımı içtim.

Cuma, Eylül 13, 2019

Aman ha!


Çok sevdiğim bir western klişesi-hikayesi vardır. Kasabalılar, kötü adamlardan kurtulmak için birleşir, aralarında para toplar ve namlı bir silahşor tutarlar. Gelen kiralık "tabanca" sahiden de kısa zaman içinde kötü adamları tepeleyerek kasabayı dertlerinden kurtarır. İşin ilginç faslı o zaferden sonra başlar. Kiralık şerif, kasabanın hakimi olmuştur veya olmak üzeredir. Varlığı artık kasabalıyı rahatsız ediyor, korkutuyordur, kurtarıcı sayılan kahraman giderek ne yapacağı kestirilemeyen bir kanun koyucuya dönüşmüştür. Neyzen Tevfik'in Tarzan'ı tarif derken söylediği gibi "kurtaran öper" mantığı gerçekleşiyordur...

Western, çata pat, Holivut filan denir ama bu hikaye enikonu bir adalet tartışması anlatır bize.. Siyaset bilimi bölümlerinde, Hukukla ilgili temel argümanlar anlatılırken örnek olarak konuşulabilir gibi gelir bana... Malumunuz kaosu sona erdirmek için bir toplumsal sözleşmeyle gücü birine devredersin...SB 101 dersi.

12 Eylül olduğunda sadece 11 yaşındaydım, o yaşta insan memlekete ne oluyor, biz nasıl büyüyoruz, "yarın" nasıl olacak gibi bir fikir yürütemiyor. Evde, okulda, televizyonda konuşulanlar filan var sadece... Herkesin düşmanı senin de düşmanın oluyor. Doğruyu bildiğini, doğrudan yana olduğunu düşünüyorsun.

Geçen yıl bir yaşıtım, babası hapisteymiş, o yılları nasıl zor geçirdiğini anlattı. İnsanın içini burkan bir biçimde babasız geçen yıllarını resmederken daha dün gibi gözleri doldu.

O yıllarda benim çevremde rejimin hapsettiği birileri yoktu. Doğrudan yoktu demek daha doğru, yoksa hepimiz o süreçten çatır çatır etkilendik. Küçük küçük gibi gözüken ayrıntılardı ama hepimizi bir biçimde dönüştürüyordu. 12 Eylül öncesinde Milliyet alırdık, hemen akabinde Hürriyet ve Günaydın'a geçtik örneğin. Hiç unutmuyorum, 12 Eylül günü gazete bayiilerinde sadece Hürriyet ve Günaydın vardı. Diğer gazeteler öyle her yerde bulunamamıştı. Rejim makbul olanı işaret ediyordu, ikisi de en çok satan iki gazeteydi. Ne sağcılardı ne solcu... Falan filan...

12 Eylülle beraber şöyle şeyler başladı, istisnasız her gün bıktırana kadar "kardeşi kardeşi kırdıran bir dönemden geçtik" diye başlayan bir propaganda dinliyorduk. İhtilal, Türkiye'yi son anda büyük bir infilaktan kurtarmıştı. Tüm ülkenin hayranlık beslediği Kenan Evren radyodan televizyondan konuşuyor, devlet ve millet düşmanlarına kahrederek bağırıp çağırıyordu. Geceleri sokağa çıkma yasağı vardı, evinizde oturun deniyordu. Okulda birdenbire dersler kesiliyor, sınıflardaki hoparlörlerden İnkılap Tarihi dinleyip duruyorduk. Gençlerin siyasetle uğraşması istenmiyordu, kandırılmıştık, kandırılırdık. Aman ha çocuklar deniyordu. Bizi kurtaracak olan sizsiniz denerek kurtarılıyorduk.

Gençlik ibaresi, galiba ilk kez o zaman spor bakanlığına eklendi. Gençlik ve... oldu Spor Bakanlığı. Gençlerin siyasetten uzak tutmak için spor, özellikle bedene dayalı bireysel spor faaliyetleri teşvik ediliyordu. Herkes garip bir biçimde caddelerde koşmaya başlamıştı. Amatör atletler yolda karşılaşınca "sağlıklı yaşam için spor" diye bağırarak  birbirlerini alkışlıyorlardı.

19 Mayıs törenleri için ta şubat ayından başlayarak bir grup öğrenci çalıştırılmaya başlar, derslere filan girmelerine gerek görülmeden defalarca stadyuma taşınırdı. Gösteri derslerden ve eğitimden daha önemliydi. Bu fedakarlığı göstermemiz isteniyordu. Bitmeyen provalar olur, öğrenciler büyük eziyet çekerdi. Yapılan da halka çevirmek, kasadan atlamak, asker gibi yürümek, oturduğun yerden renkli panolar filan indirip kaldırmaktı. Doğu blokuyla alay eden sağcılarımız, askerlerimiz, siyasetçilerimiz onları taklit ettiklerinin farkında bile değillerdi.

12 Eylül ile ilgili iki hatıra...

Birincisi, bizim eve çok yakın olan karakolda işkence gören insanlar hatırlıyorum. Karakolun arka bahçesindeki ağaçlara asılır, sonra gün ışırken tekrar içeri alınırlardı. Erken saatlerde okula gittiğimiz için o ağaçlara asılmış ağzı yüzü mor, yaraları kanayan ve inleyen adamlar görürdük. Bir polis, "korkmayın bunlar kötü adamlar" demişti. Bu kadar basitti.

İkincisi, 1961 Anayasasına göre din dersi zorunlu değildi, isteyen o dersi almayabiliyordu. Velilerden imza mı isteniyordu tam hatırlamıyorum. Bizim okulda 11 ya da 12 yaşında tek bir çocuk, üstelik aynı sınıftaydık, din dersi almak istemediğini beyan etti. 12 Eylül ertesindeyiz... Koca okulda tek bir "mikrop" çıkmıştı. Şu yaşımda düşünüyorum da, okul yönetimi kim bilir nasıl endişelenmiştir. Karakoldan, Valilikten, Sıkıyönetimden, Milli Eğitimden biri gelse şöyle bir baksa listelere o tek çocuğa ne derlerdi?  "Sen o koltukta nasıl oturabiliyorsun müdür efendi, geceleri nasıl uyuyorsun" derler miydi mesela... Biliyorsunuz, sonra o seçme imkanını tamamen yasakladılar. Bitti gitti.

Doğal olarak "Allaha inanmıyorum" diyen çocuğu ikna etmek bir milli vazifeye dönüştü. Gelen giden öğretmen, çocuğu dersten çıkarıp ona Allahın varlığını anlatan diskurlar çekmeye başladı. Onunla da kalmadı. Çocuk sınıftan çıkınca, öğretmenler hepimize hitaben çocuğun yanlış yolda olduğunu anlatıyor. Hep birlikte hareket ederek onu doğru yola getirmemiz gerektiğini söylüyorlardı.

Çocuk, bir hafta içinde kararından vazgeçti. Hepimiz rahatladık. 12 Eylül bizi nasıl kurtardıysa... Biz de el birliğiyle... çocuğu kurtarmıştık. Bir olmuştuk, tek vücut, tek yumruk...12 Eylül olmasa çocuğun tercihi mesele edilmeyecek, belki de bi başına kalmayacak, okuldaki tek mikrop olmayacaktı.

Kurtarmak deyince western filmleri, Neyzen ve Kenan Evren, o sınıf arkadaşım gelir aklıma...

Bakmayın siz, sağcısı solcusu şimdi sallıyor yerden yere vuruyor ama alkışlarla karşılanmıştı 12 Eylül...

İtalyan usulü çizgi roman


















Atlas Tarih, Ağustos 2018

Perşembe, Eylül 12, 2019

Pıt Pıt Sözlüğü (31)


Tıkır tıkır: Bütün orta sınıf çalışanları gibi iş günlerini hafta sonunu bekleyerek, hafta sonunu da iş günlerini özleyerek geçiriyorlardı. Ömürlerinin son dakikasının nasıl geldiğini anlayamayacaklardı bile. Sistemin zaferi (Alper Canıgüz, Oğullar ve Rencide Ruhlar).

Renklerden biri: Calûd, hayatını altüst edecek bir şey yaptı: Tam on altın saydığı bu ejderha menisini bir dikişte içip bitirdi. Çünkü Esmeralda’yla birlikte olmasına sekiz saatten az bir zaman kalmıştı (İhsan Oktay Anar, Kitab-ül Hiyel).

Renkler,  rüyalar ve bakkallar: Şehrin bitiminde, denize yakın mahallenin çocuklarının rüyası da, gerçeği de bir bakkal dükkânıydı. Mavi, kırmızı, sarı, yeşil renklerle, kağıtlarla, uçurtmalar, uçurtma kuyruklarıyla, türlü kutular, fenerleriyle bir bakkal dükkânı, bir mahalle bakkalı, çocukları büyüler, çeker kendine. Bu sade sözünü ettiğimiz mahallenin çocukları için değil, dünyanın bütün çocukları için de böyledir az çok (Sabahattin Kudret Aksal, Gazoz Ağacı).

Şehrengiz: Bir şehri çevresi, yaşayanları ve tarihiyle anlatan eserlere verilen isim.

Pazar Ayini: “İlâveleri okuduysan bana verir misin Nermin?” Küçük burjuvanın pazar ayini esas itibariyle üç kısma ayrılır, oğlum Selim: ‘Pazar Gazetesi’ -günlük olaylar, makaleler ve bilmece olmak üzere üç bölümdür- ‘Büyük Kahvaltı’ ve ‘Akşamüstü Kime Gidelim’ sıkıntısı (Oğuz Atay, Tutunamayanlar).

Naşir: Yayıncı, yayınevi sahibi.


Fotoğraf: Ozan Sağdıç.

Super Heroların Dünyası ya da Çizgi Romanın Yapay Evreni




Argos, Mart 1989
Related Posts with Thumbnails