Pazar, Temmuz 21, 2019

Dirisi Olmak Hayatın



Samet Ağaoğlu bir hikayesinde, serçenin peşindeki kediye bakıyor ve kediyi kovalasam, kedi için kötü, serçe için iyi olurum diye düşünüp, iyilik ve fenalık üstüne kafa patlatıyor. Kediyi kovalamasa, belki kendini kötü hissedecek... ya da karışma hakkı olmalı mı acaba? Ne hakla doğanın dengesine karışıyor? 

Kültürel sermayemiz, arkadaşlarımız, ilgilerimiz, konuştuklarımız ve içinde bulunduğumuz dönem bizi çepeçevre saran bir "gerçeklik" oluşturuyor. Bu gerçeklik, istisnasız ve her zaman belirleyici oluyor ki hayatımız üzerimizde. Bu yüzden bir şeyi çok önemsiyoruz  bazen ya da sahiden önemsememiz gereken bir şeyi es geçebiliyoruz. Önemsediklerimiz ve es geçtiklerimiz bizi (o toplumu) biz yapan olgular elbette. Bunlar bizi körleştirip sağırlaştırabiliıyor. Şöyle de söylenebilir: sırf önemsediklerimizden hareketle başkalarını körlük ya da sağırlıkla da suçlayabiliyoruz.



Herkes için ortak bir doğru bulamazsınız ama bunu aramak ya da herkesin anlayabileceği biçimde bu doğruyu sabitlemeye çalışmaktan vazgeçemezsiniz. Hukuk bunun için vardır, seküler ahlak ve din de bunun için vardır ve buna göre tanzim edilirler. Şevket Süreyya Aydemir, anılarında hasır şapka giydiği için hırpalanan insanlardan ya da miladi yılı kullandığı için azarlandığından bahseder. 

Bir defasında İstiklal Mahkemesindedir, anlattığına göre hakim, sanıklara karşı ölesiye tahammülsüz ve öfkelidir. Yaşadıklarını ve mahkemede olup bitenleri kıyaslayarak mealen şöyle bir şey yazar: "başına kanundan evvel şapka giydi diye genç bir gazeteciyi merdivenlerden yuvarlayan adam, aradan kısa bir süre geçince, ünlü bir müderrisi şapka giymedi diye darağacına verebiliyordu". 

Aydemir, "Türkiye'de her inkilap olur, fakat ancak kanun yoluyla [olur]" demeye getirip eleştiriyor. Onun derdi, esasen sivil bürokrasimizin eleştirisiyle aynıdır: Doğuluyuz. İsteyerek değil, dikte edildiği için yapıyoruz vs. Doğal değil yapıntı bir enerjidir bu.  Sahici değil köksüzdür. Yukarıdan aşağıya gelişen modernizmin eleştirisini yapar... 

Ben bu meselenin doğulu olmakla ilgisi olduğunu sanmıyorum. Her yerde benzeri sonuçlarla karşılaşıyoruz. Hakimin öfkesi de bana yabancı gelmiyor. Üst rütbeli subaylar, Valiler, Profesörler diye örneklendirebileceğim görevinde yükseldikçe imtiyaz alan insanlar, kolay öfkelenirler. Çünkü onlara [her ne olursa olsun] pek itiraz edilmez. Hep haklı oldukları düşünülür. öyle davranılır. "Tabbi ki onlar doğrusunu biliyorlardır." 

Hayata bir ebeveyn gibi bakıp sürekli yanlışları işaret ederler. Erkek aklı, baba aklı, komutan aklı, amir aklı... Hakimin önüne geleni aptal bulup ders vermesi bana tuhaf gelmiyor, bu İstiklal mahkemelerine veya geçmişe özgü bir tavır değil çünkü. 

Yaşadığımız gerçeklikten, o duygu ve düşünce ikliminden çıkarak düşünebilme mahareti gösterebilmek her şeyden daha önemli bence. Devranın döneceğini bilmek, çoğunluğun ak dediğine üç gün sonra kara deneceğini akletmek...

İnsanın kültürü ve insan sevgisi en çok tahammül sınırlarıyla kendini gösteriyor. Aktüel tartışmaların dışına çıkmak, insanların nasıl tartıştığını görmek, nelere yoğunlaştıklarını fark etmek ve olabildiğince mesafeli olmak gerek sanki. 

İnsan en çok kendini sorgulamalı, o iklime ve yaratılan gerçekliğe kapıldığını fark edebilmeli. Bana öyle geliyor ki, ne yaşanırsa yaşansın, asıl amaç insanın özgürlüğünü artırmak. Ödünsüz düşünce ve ifade özgürlüğü için direnmek...




Perşembe, Temmuz 18, 2019

Mutlu Aile Fotoğrafı


Geçen babam verdi bu fotoğrafı, tarasan şunu dedi...Seviyormuş bu resmi, tam toparladığım, tam yoksulluktan yırttığım zamanlardı diye konuştu...Annem, 1974 olmalı, on yıllık evliydik bu resmi çektirdiğimizde dedi...

Kendime baktım, kolumdaki saatim fotoğrafta çıkmadı diye üzüldüğümü hatırladım. Galiba, Ulus'ta, Foto Aile'de çektirmiştik bu resmi...Ciciler giyilmişti filan..Bence 1975 olmalı, sonra okula başlamıştım, yaz ayları, Ağustos ya da Eylül başı...(Abim resme baktığında neyi hatırlar kim bilir?)

Bu resimler olmasa o kadar çocuk olduğumu hatırlamıyorum aslında, bölük pörçük anılar var sadece...

Fotoğraf çekilecek önemli, üstünü kirletme sakın, önemli... Kolda sünnet saati olmalı, önemli...Mutluyuz, mutlu olduğumuzu hatırlayalım, önemli...

Fotoğraflar hatırlamımızı sağlıyor, çekim anını önemli kılıyor, başkalaştırıyor, rutin dışına çıkarıyor, hafıza için belirginleştiriyordu... Öyleydi, kesin bir ifadeyle çook önemliydi, şimdi değil mi?

Selfie çağındayız, her şeyin resmini çeken, her anını paylaşan insanlar var artık...Fotoğraf nadide değil, pahalı değil, biricik değil, birilerinin tekelinde değil...

Fotoğrafçılık öldü, stüdyo fotoğrafı diye bir şeyi çocuklar anlamayacaklar, resimdeki tişörtlerin az bulunduğunu, kol saatinin fiyakasını filan kavramayacaklar...

Başka bir hayat, başka bir nostalji, başka bir teşhir istifi var artık...

Bugün önemli olan şeyler, yarın nasıl algılanacak bilmiyoruz...Mutlu Aile Fotoğrafları, Feysbukta yaşıyor..

Albümler, defterler açılınca değil beğen butonuna tıklayınca yaşayan fotoğraflarımız var artık...

Salı, Temmuz 16, 2019

Son Okuduklarım 30


Tabucchi, Düşler Düşü'nde pek çok sanatçının "görebileceği" rüyaları anlatmış, güzel "uydurmuş". Rüyaların garip temposunu, illiyetsiz gibi gözüken marazi değişkenliğini ustaca resmetmiş. Edebi olarak muammayı ve muğlaklığı sevdiği için güzel evirip çevirmiş. Boksör, Kleist'in dilimize çevrilen yeni grafik romanı. Nazilerin toplama kamplarından kurtulmayı başaran bir Yahudi boksörün hikayesi de diyebilirdim. Takıntılı, sert mizaçlı, sporculuktan çok kavgacılığıyla bilinen ters birisi Hertzko Haft. Almanları eğlendirmek için maçlara çıkarılıyor. Yaşamak için dövüşüyor, kazandıkça iltimas geçilerek kayırılıyor, hayatta kalması kolaylaşıyor. O karmaşadan sağ çıkması bile dikkat çekici bir hikaye zaten. Kleist, bu hikayeye, Haft'ın marazi karakterine uygun bir aşk ve saplantı unsuru da katmış. Haft, sevdiği ve evlenmeye hazırlandığı genç kadını, kampa götürülünce kaybediyor ve ta Amerika'ya kadar peşinden gidip, ismini sayıklıyor, izini kovalıyor. O sert ve zalim boksörün "yumuşak karnı" sahiden doğru mu bilinmez ama motif olarak tahkiyeyi güçlendirmiş. Bildiğin Gibi Değil, Osmanlı, bir popüler tarih kitabı. Kısa bölümler halinde Osmanlı'dan teferruatlar, anekdotlar anlatılıyor. Gazetelerde, dergilerde hafta sonu ilavelerinde olurdu böyle şeyler. Tarih magazini hep ilgi çeker. Kitabın farkı "eleştirel" olması, "sağcı" konuşmaması. Kolay okunuyor. İç tasarımı pek olmamış, demeden edemeyeceğim. Ten, Organları Sarıp Sarmalayan Elastik Kılıftır, Bjorn Rasmussen kendi janrında hatırı sayılır bir ilgi gören romanı. Kısa ama kolay okunur bir metin değil. Anlatıcı değişiyor. Okuru rahatsız etmek istiyor. Metaforlar kullanıyor, şiirimsi duruyor filan. Ne anlatıyor sorusunun cevabını vermek zor. Bana kalırsa cinsiyet tartışması yapıyor.


Yaratıcı Tür gibi kitapları okumamın sebebi galiba erkek kardeşim, Abim. Çok küçük yaştan beri, (sanırım o tür dergileri halen takip ediyor) Bilim ve Teknik okurdu... Edebiyat ve serüvenle ilgili bir çocuk olduğum için o tür dergilerde okuyacak pek az şey bulurdum. Yıllar içinde anladım ki okuduğum şeyler insan türünün dünyayı değiştirme güdüsüyle ilgili olanlardı. Yaratıcı Tür de "fikirler dünyayı nasıl yeniden yaratıyor?" sorusu etrafında gelişen bir metin. Bu tür kitaplar, iyi yazılırsa, uygarlık tarihi içinde gezinen akıllı bir "deneme" ve "yorum" okumuş oluyorsunuz. Mikro örneklerini Newsweek yapardı. Spekülatif ve abartılı yönleri olmuyor değil ama zihin de açıyor. Altın Çocuk, Göksel Arsoy'un hatıraları. Epey dedikodu var, o tarafı ilginç. İnsanlar kırılır ve incinir diyerek mesafeli yazılmış. "Hatasız bir oyuncu" profili var, o fasılsa sıkıcı. Türkiye'de biyografi yazmak çok zor derim hep. Bunu sadece hatırat okuyarak dahi anlayabiliyorsunuz. Kimsenin zaafı yok çünkü. Burun, Gogol'un ünlü hikayesinin yeniden yazımı. Sevdiğim bir seri bu. O hikayeyi ve yazarı bir kez daha anlatmak  pek parlak fikir değil gibi gözükebilir, ister istemez uyarlıyor ve başkalaştırıyorsunuz. Yazar ve dönemi, dipnot olabilecek ayrıntıları belirginleştiriyor ve "uzatıyorsunuz", "kısaltıyorsunuz". Burun'u Camilleri anlatmış. Kişisel olarak metnin başında gösterdiği anlatma iştahını sonradan kaybetmiş diyelim... Philip K.Dick, A Comic Biography adından da anlaşılacağı üzere yazarın hayatını anlatan bir çizgi roman. Doğrusu, epeyce sası, önce çizgiler bana bunu hissettirdi diye düşünmüştüm, sadece o değilmiş, coşkusu yok, heyecansız olmuş...

Pazar, Temmuz 14, 2019

Ergen Zekası


Bukowski, orospuları ve çingeneleri severmiş, çünkü biri namuslu numarası yapmazmış, diğeri milliyetçi ayağına yatmazmış. 

Saçma tabii...ergen zekasıyla sallamış Bukowski. Kimler kime oy veriyor, hayatını nasıl kodluyor, kime ve neye karşı neyin bekçisi kesiliyor bilse bu kadar rahat ve yukardan zırvalamazdı. 

İçelim açılalım hasbihalinden anca alkol kardeşliği ve ortaokul solculuğu çıkar.

Cumartesi, Temmuz 13, 2019

Olacakla Olmuşu Göstermek



Çizgi roman korkutur mu? Bana kalırsa çizgi roman çocuklar hariç birilerini korkutmakta çok da başarılı değildir. En azından bu korkuyu okurken yaşamayız. Yaşadığımız görsel çağ nedeniyle okuduğumuz bir sahneyi kabuslarımızda canlı kanlı görebiliriz ama bu bilinçaltımız için bir vesile olmaktan öteye gitmez.

Bir kaç kez yazdım, çocukluğumda Teks beni korkuturdu. Sonraki yıllarda korkutmak için neyi öne çıkarttığını anlamak adına sayfaları incelediğimi fark ettim. Yakın yüz ifadeleri, çatlamış göz damarları, kurumuş eller, sivri çeneler, kahkaha ve çığlık efektleri vs...Karanlık düşüncesi bile çocuğu titretirken böylesi belirginleştirmeler korkmak için yetip de artmaz mı?...

Yetmişli yıllardan itibaren dünya çizgi romanında öldürme sahnelerinin daha çok resmedildiğini biliyoruz.

Bizim çizgi romanımızdaysa sert öldürme sahneleri her zaman vardı. Kafalar kopar, kılıç adamın karnında girer sırtından çıkar, kollar kesilirdi...Bizim çizgi geleneğimiz, çocukları çok hesap etmedi.

EC Comics dergilerinden iki kapak seçtim. Madem korku dedik, en ünlü ekolden konuşalım...Anlattığı hikayelerle, Amerikalı ebeveynleri, öğretmenleri, pedagog ve bürokratları dehşete düşürmüş bir tarzdan söz ediyoruz. "Çizgi roman korkutur mu" diye sordum, EC ne yapmış ona bakalım...

Biliyorsunuz çizgi roman ardışıklık ilkesine dayanır; okur, birbirini takip eden iki kare arasını kafasında tamamlar filan. Basit bir ilkesi vardı EC'nin... Son derece net, kolay anlaşılır bir etki yaratmak isterdi. Kapaklarında ya olmuş olanı ya da olacağı bize gösterirdi. Adam elinde büyük bir baltayla kurbanın arkasındadır. Etraf karanlıktır vs.. Katilin elindeki baltayı vurmak üzere havaya kaldırdığını görürüz. Vuracak mı bilemeyiz, bir küçük karede bir elin tabancasıyla ateş ettiği de görülebilir eş zamanlı olarak. Katil o "son andaki" kurşunla vurulmuş ve o kurban (genellikle genç ve güzel bir kadındır) kurtulmuştur. Ya da tersi de olabilir, makus talih diyelim, kadın suçluysa eğer ölecektir. Kapak bize o gerilimli ayrımın arifesini gösterir. Veya katil baltayı indirmiştir. Katili ve kanlar içindeki kurbanı izleriz. Korkulan olmuştur, kurban (bu kez genellikle erkektir, ölümü hakettiği iddia edilmektedir hikayede) kanlar içinde yerdedir. Dehşetle izleriz sahneyi... Siyah kadar renk olarak kırmızı da hakimdir sayfaya...

Olmuş ya da olacak olan, bu iki seçenek de hikayenin ana sahneleridir. İyi çizilmezse hikaye istediği etkiyi kuramaz.

Bu sahneler bana korkutmaktan çok tedirgin etmeye, bir tür dehşet hissi uyandırmaya yarıyor gibi geldi hep. Hikayelerin arkaplanındaki ilahi adalet hissi ise katarsisi sağlıyordu.

EC'nin yarattığı rahatsızlık, kan dökmeyi meşrulaştırması, iyi kötü dengesini bozması ve bu muğlaklığı normalleştirmesinde yatıyordu. Psikologlara, ebeveynlere ve öğretmenlere "korkunç" gelen asıl bu normalleştirmeydi bence...Öldü veya öldürüldü... Bundan daha "gerçek" bir şey yok gibi... demek istiyorlar. İnsan öldürmek isteyen ve öldürülmekten korkan bir canlı... Ölüm görmeden yaşadığını anlamıyor. Ölüm görerek rahatlıyor, pişman oluyor, yaşadığına seviniyor gibi..

[2011'de  yazmışım.]

Cuma, Temmuz 12, 2019

Suya Giren Bebeler






Ne yaparsanız yapın, tasarladığınız her neyse onun dışında bir şeye dönüşüyorsunuz. Ankara'da deniz yok ya, deniz dediğin medeniyet ya, Çiftlik'te havuzlar yapılmış, yukarıdaki resim Marmara Denizi biçiminde yapılan Marmara Havuzuna ait...

Sayfiye havuzu...Güneş tepeye çıkınca, hava katlanılmaz olunca "vatandaşların" gidelim dediği yer...

Bu havuza herkesin girmesine izin verilmiyor, bürokratlar aileleriyle geliyorlar, yüzme yarışmaları, havuz balesi vs yapılıyor. Havuzun içinde kayıklar var, Denizci erler, bu kayıklarla ziyaretçileri dolaştırıyorlar. 

Geçen yüzyıldan, otuzlu yıllardan söz ediyorum.

Herkes giremiyor dedim ama yasak dediğimiz ne ki, illa ki delinecek...

Tarlada çalışan ameleler, çevre köylerden gelenler, uzaktan seyredip iştahlananlar, kaçamak yapıyor, herkes gittikten sonra çimmeye, yüzmeye, serinlemeye havuza atıyorlarmış kendilerini işte...

Gizli saklı, kaçak, habersiz, kaçmaya hazır... Biri, "lan" diyecek, çıkın havuzdan...

Elbiselerini çıkarıp donlarıyla girmişler suya...Kavruklar, bir deri bir kemikler...

Güneş tepede, sandalda bayrak dalgalanıyor.

Çarşamba, Temmuz 10, 2019

Pıt Pıt Sözlüğü (25)


İstidrak: Över gibi görünerek eleştirmek.

Eve giren hayat: Suad her gün bu güneşle beraber uyanıyor, sıçrayıp camları açıyordu. O zaman içeri sabah, hayat, sevinç, hele gençlik bütün bunlar, her şey, sade bu güneşle, sade denizin sesleriyle odalarına, kalplerine hücum ediyordu, insanı gelip böyle koklayarak ısıtan, denizin körpeliği ile serin bir sıcaklık veren güneşle yıkanıyorlardı...(Mehmet Rauf, Eylül).

Mahlas Beyti: Şairin mahlasının geçtiği beyit.

Umut: Bir memleketin yoksullarının birbirini değil, onları yoksul ve bileylenmiş kılan düzeni dişlemeleri nasıl sağlanır? Bir ülke, bütün bunları yapacak güce sahip olduğuna nasıl inandırılır? Bir halk nasıl ikna edilebilir hayatı değiştirebileceğine ve her şeyin çok güzel olacağına? (Ece Temelkuran Biz Burada Devrim Yapıyoruz Sinyorita).

Külliyat: Bir yazarın bütün eserlerini içeren dizi.

Zümrüdüanka: Simurg, Kaf Dağı’nda yaşayan mitolojik kuş.

Pazartesi, Temmuz 08, 2019

Ben, hayal kırıklığı


Uzun sürmüş bir gecenin ortasındaydım. Biri yanıma gelip benimle konuşmaya başladı, kimdi hatırlamıyorum, bir zerhoş, belki afyonlu bir kadın, hırıltılı bir sesi vardı, belki bir travesti, uzaydan gelmiş gibi dik dik bakıyordu. Belki Kriptonlu.

"Bu dünyanın sahibiyim" dedi bana, ona cevap veremeyecek kadar halsizdim. Sesler anlaşılmıyor, ışıklar bir toz kümesi gibi havada uçuşuyor, beni sarıp sarmalıyordu.

"Ben, hayal kırıklığı, bu dünyanın sahibi"

"Her şey neden bu kadar kısa sanıyorsun bebişim" dedi.

Uyandığımda Tabucchi okumak istiyordum. Dünya kirliydi.

Pazar, Temmuz 07, 2019

Çizgi romandan grafik romana...


Çocukluğumda ('70'li, '80'li yıllar), çizgi roman okumak ayıplanan bir şeydi. Aileler, öğretmenler uzak durmamızı isterlerdi, bu "zararlı içerik”ten. Çoğunlukla gizli kapaklı takip ettiğimiz yayınlardı çizgi romanlar. Bugün, daha farklı bir atmosferden söz etmek mümkün sanırım. Gerek çizgi roman gerek grafik roman, okuruyla daha rahat buluşuyor. Bir anlamda "zararlı" olmaktan, "okunabilir" olmaya uzanan bir yolculuk oldu bu... Siz nasıl değerlendiriyorsunuz Türkiye'de çizgi romanın yolculuğunu? İçerik, okur kitlesi, yayın kalitesi, tema çeşitliliği gibi kıstaslardan bakarak dönemlere ayırmak mümkün mü bu süreci? Bir de grafik roman nerede dahil oldu meseleye?

Popüler olan her şey kamuoyunda ve siyasi iktidar nezdinde tedirginlik yaratır. Çizgi romanın çok sattığı, popüler olduğu, çocukların çizgi romanların asıl okuru olduğu zamanlara bakarken popülerlikle ve kontrol dışına çıkan şeylerle ilgili gerginliği hesap etmemiz gerekiyor. Türkiye’de çizgi roman aşağı yukarı elli yıl boyunca sadece pedagogları değil entelektüelleri de endişelendirmişti. Çizgi romanlardaki mesajın şırınga gibi çocuklara ve okurlara zerkedildiğine inanılıyordu. Hani bu mesaj nasıl anlaşılıyor veya çizgi romanın okuru olan çocuk nasıl bir çocuk sorusu akla getirilmiyordu. Bunun üstüne Ortodoks Marksizm eleştirileri de eklendi. Bugün daha farklı bir atmosfer var tespitini yapıyorsak, bu çizgi romanın artık çok satmamasıyla da ilgili. Eskisi gibi rağbet görmüyor, hayat değişti, dergicilik can çekişiyor vs. Çizgi romanlar artık çocuklara değil yetişkinlere ve özellikle kitap okuruna hitap ediyorlar. Bütün bunlara çizgi roman üreticilerinin endüstriyel kodların dışına çıkmaz arzularını, sanat ve estetikle ilgili kişisel isyanlarını ekleyelim. Eskiden de ayrıksı ve ortalamanın üzerinde işler ve denemeler vardı ama akacak mecra bulamıyorlardı. Şimdi buluyorlar. Geçmişte piyasa dergilerle şekilleniyordu ve kitapçılarda kendine yer bulamıyordu, daha çocuksuydu ve serüven ağırlıklıydı. Bugün dergiler yok, albümler ve nitelikli basılan, dikkatle hazırlanan kitaplar var. Geçmişle kıyaslarsak çok daha zengin bir yayın çeşitliliği olduğunu söylemek gerekiyor.

Çizgi roman ve grafik roman arasındaki farklılıklardan söz etmenizi istesek? Nedir iki türü ayrı kılan?
Temel farklılık anlattıkları hikâyeyle ilgili. Yaşlanabilen, yenilebilen, ölebilen kahramanları olur grafik romanların. Batman veya Ken Parker’ın ayrıksı bir macera yaşaması onu grafik roman yapmaz. Ayrıksı serüvenler yaşayan bir seriyal yapar. Biz orada, her ne anlatılırsa anlatılsın muktedir, her şeye gücü yeten bir kahramanı takip ederiz. O yayını kahramanı için satın alırız. Yazarı çizeri o kitabı kendi imkânlarıyla yayınlıyor diye, küçük bir yayınevi çıkarıyor veya tek albümde bitiyor diye bir kitap grafik roman olamaz. Çoksatar kitap olmak, bir mantığı gerektirir, içeriği ta baştan belirler, satar ya da satmaz o ayrı bir şey. Grafik romanlar bu bakımdan bir tepkidir ve zaten o refleks, edebi bir dilin taşıyıcısı olmayı gerektirir. Çok satarlıkla, çizgi romana özgü düalizmlerle veya kahraman özdeşleşmesiyle mesafelidirler.

Geçmişe göre olumlu yönde bir gelişme olsa da konu resimli kitaplar, çizgi romanlar, karikatürler olunca hâlâ küçümseyici bir tavır gösteren okur sayısı az değil. Bu türlerin ürünlerine, önemsiz ya da çocuklara has şeylermiş gibi davranıyor pek çokları. Burada çarpık bir “entelektüel okur” olma çabasından söz edebilir miyiz? Siz nasıl değerlendiriyorsunuz, okurun çizgiyle sınavını?
Bu konuda yapacak pek fazla bir şey yok. İnsanlar bir şeyi güzel bulurken, bu tespiti yaparken mutlaka bir başka şeyi küçümsemek istiyorlar. Bunu yaparak o güzelliği seçen kendilerine kıymet vermiş oluyorlar. Sadece çizgi romanla ilgili değil, edebiyat okuru da bunu yapıyor, şu yazarın sadece iyi olması okura yetmiyor, diğer yazarlara beş basması gerekiyor. Dikkatle ne diyor diye bakınca şunu görüyorsunuz. Benim sevdiğim sanatken, benim sevdiğim edebiyatken benim sevmediklerim yani diğerleri çöp, palavra ve aptallık demek istiyorlar. Herkes bu yargılardan etkileniyor, sosyal medyanın etkileri de var bu dilin içinde. Herkes bağırarak konuşuyor, bağırmak da kavga etmek demek… Başka türlü fark edilmediklerinin farkında insanlar…

Genel edebiyat okurundan ayrı bir çizgi roman/grafik roman okur tipinden (belki de ayrı ayrı iki tipten) söz edebilir miyiz? Okurun türlerle ilişkilenişi nasıl?
Sadece bizde değil her yerde bir değişim oldu. Okurun yaş ortalaması yükseldi. Çizgi romanların edebi niteliği değiştikçe, gördüğü entelektüel ilgiye bağlı olarak yeni okurlarla tanıştı. Geleneksel çizgi roman okuru erkeklerdir, serüven anlatılarını takip ederler. Son otuz yılda mangalar (Japon çizgi romanı) genç kadın okur getirdi, grafik roman da edebiyatseverlerin ilgisini çekti. Geçmişle karşılaştırdığımızda bu kadar kadın okur yoktu ve edebiyat okuru tür olarak çizgi romanla ilgilenmezdi. Bugüne gelirsek, benim çizgi romana başladığım yaşlarda olan bir çizgi roman okurundan söz edebilmek mümkün değil. En genç okur 13-14 yaşında olabilir. Onlar da Hollywood’la evrilen bir okur kitlesi…

Grafik romanlarınızın okurlarını göz önünde bulundurduğunuzda, genç okurun ilgisini ve eserlerinizle kurdukları bağı nasıl değerlendirirsiniz? Buradan hareketle, çocuk ve gençlerin, söz konusu türlerle etkileşimi üzerine neler söyleyebilirsiniz?
Anlattığım hikayelerin niteliğinden dolayı farklı bir okurum olsun istiyordum. Altı yıl önce pek grafik roman yayımlanmıyordu ve doğrusu, benim grafik roman diye bir şey uydurduğumu sanan üreticiler, koleksiyoncular ve okurlar dahi oldu. Dünyada ne olup bitiyor pek ilgilenmeyen bir toplumuz, çizgi roman dünyamız bundan azade değil.  Çizgi roman satışlarını, yıllara bağlı olarak değişen okur ilgilerini takip etmeye çalışırım. Grafik romanın bizde de karşılık bulacağını ve türün günbegün çoğalacağını tahmin ediyordum. Çizgi roman daha çok nostaljiyle konuşuluyor, grafik romansa sanata ve edebiyata yakın durarak yarına da kalacak işler çıkartıyor. Okurla etkileşim meselesiyse biraz karışık, bir şeyi bugün anlatıyorsanız aslında aktüeli anlatırsınız ama ürettiklerinizle geleceğe de kalmalısınız. Hikâye, film, roman ya da çizgili bir anlatı hiç fark etmez, konuşulmazsa yaşayamaz. Etkileşim, piyasa arzıyla da oluşabilir. Amerikan süper kahramanları çizgi romanları bizde pek satmazdı. Sinema ve oyuncaklar öyle bir değiştirdi ki… şimdi çok satıyorlar. Çünkü tüm dünyada çok konuşuluyorlar.

Resimli kitap, grafik roman, çizgi roman gibi çizgiye dayalı eserlerin, çocuk ve gençlerin okuma deneyimlerine ne tür katkılarından söz edebiliriz?
Çizgi romanlar bu konuda bir servis aracı gibi görülürler. Yani çocuğun daha yüksek sanata veya okuma alışkanlığına ulaşabilmesi için kullanılan bir araçtır çizgi roman. Tabii ki böyle bir şey yok. Kendine özgü bir anlatım aracıdır ve böyle bir pedagojik sorumluluğu olamaz. Okumayı çizgi romanlardan öğrendim diyen çok insan duydum ama bu ölçülebilir bir şey değil. Çocuksanız, size dokunan şeylerle ilgileniyorsunuz. Okumayı sürdürürseniz, keşfediyorsunuz ve okuma çeşitliliğiniz ister istemez genişliyor. Çizgi roman okumayı hiç bırakmamış biri olarak söylüyorum, çizgi romanlar sayesinde daha iyi bir okur oldum diyemem ama bana hız kazandırmış olabilir. Pek akla gelmiyor ama okumak bir eğlencedir de ve ben çocukken kimi çizgi romanlar bana çok eğlenceli geliyordu. Dokunmak dediğim bu.

Son yıllarda gerek çeviri gerek Türkçe yayımlanan grafik roman / çizgi roman sayısında bir yükseliş var. Türkçe yazılmış/çizilmiş eserlerin çoğalmasında, mizah dergilerinin (popüler kültür dergilerinin de) etkisinden bahsedebilir miyiz? Bu yükseliş devam edecek mi sizce? Okurda karşılığını buldu mu süreç?
Ben yükseliş demezdim, çoğalma ve çeşitlilik belki daha doğru… İyi hikâye, okurda karşılığını bulur. Bence, tüm dünyada şu oldu,  yazarları çizerleri, sadece çizgi roman üreterek geçinebiliyordu, şimdi bu, en azından eskisi kadar mümkün değil. Ben karamsar değilim, ne olacak derseniz eğer, tıpkı edebiyatçılar gibi, başka işlerin yanında iş üretecekler artık. Ve bu da onları, sanata ve edebiyata yakınlaştıracak, ticari kaygılardan uzaklaştıracak.


Söyleşi: Safter Korkmaz
İyi Kitap, Haziran 2019.

Cumartesi, Temmuz 06, 2019

Ot


Kadın "nasılsın" diye sordu, uzun zaman önce karşılaşmışlar ama hiç konuşmamışlardı. Adam, esprili olduğunu düşündüğü bir jestle başını öne eğerek, "ot gibiyim" dedi, "kimse koparmıyor ama beni" dedi. Kadın gülümseyerek  "Tabucchi" dedi adama. Işıl ışıl baktılar yüzlerine, gözlerine, ellerine. Tütün kokuyordu gece, hafif nemli bir serinlikle. Öyle hatırlayacaklardı. Çimlere yayılmış gençlerin neşeli ergen sesleri, araba gürültüleri, havlayıp duran köpekler karanlığın içinde azalıp çoğalıyordu.

O kadın ve o adam, bir daha konuşmadılar ve yıllar yıllar boyunca hiç karşılaşmasalar da birbirlerini hiç unutmadılar.

Cuma, Temmuz 05, 2019

Çizgilere Derkenar 16


Yukarıdaki kare, bizde (ilk olarak Doğan Kardeş dergisinde) Tetikçi adıyla yayınlanan Le Tueur’un Long Feu isimli birinci albümünden. Karede görünen kitaptan söz edeceğim. Orijinal adı Der Kampf mit dem Dämon. Hölderlin – Kleist – Nietzsche olan genellikle Nietzshe adıyla sunulan Zweig kitabının Fransızca baskısı resmedilmiş... Bizde Gürsel Aytaç çevirisiyle ve Kendileriyle Savaşanlar adıyla İş Bankası Yayınlarından çıktı.

Çizgi romanın kahramanı olan kiralık katilin sıkıntı dolu hezeyanlarını izlerken ve tam da intiharın eşiğine geldiği anda görüyoruz kitabı. Başarılı bir gönderme, biliyorsunuz Zweig da dramatik bir biçimde intihar ederek hayatını sonlandırır. Sadece o değil, düzelteyim, Zweig’in kitabında anlatılan isimlerden Hölderlin intiharın eşiğinde sayılarak, hayatının son günlerini gözetim altında geçirir. Bir diğeri olan Kleist intihar eder ve nihayet Nietzsche ise zihinsel yeteneklerini yitirerek ölecektir. Metinlerindeki tutarsızlıkların Sifilis hastalığından kaynaklandığı iddia edilir. Kitap, ister istemez ölümle ve ölmekle ilgili kafa yoran, o kıyılarda gezinen sanatçıları anlatır.


Diabolik Yaz, güzel ve yeni bir hikaye. Nostaljisi de var, muamması da...Yeniliği şurdan, tabii ki, böyle bir hikaye ve kurgu, çizgi roman için farklı ve yeni duracak... Benim kastettiğim, edebiyat için de sinema için yeni durması...  Garip bir yerden başlıyor anlatacaklarına, oğul, babasının öleceğini ta en baştan söylüyor. Elli yıl önceki bir muammayı okuyoruz. Hikaye, hem polisiye  hem de büyüme hikayesi gibi duruyor. Arada kalmışlığı, melezliği başarısının nedeni. Pulp ile soğuk savaşı, gençlerle ebeveynleri, Nazilerle komünistleri, sağcılarla solcuları, aşkla cinselliği, suçla cezayı  iyi "karıştırıyor". Ben finalden çok, gittiği yoldan ve ayrıntılarından hoşlandım. Diabolik abartısında "büyük hikaye" ve "pulp" gözüküp "küçük" ve "edebi" kalabilmek-olabilmek maharet ister. Diabolik Yaz, bunun üstesinden gelmiş.


Perşembe, Temmuz 04, 2019

Anadolu Ağızlarından (30)



Cırtma: Cacık.
Düvlemek: Bağlamak, düğümlemek.
Gıygışık yürümek: Aksayarak yürümek.
Mitil: Yüz geçirilmemiş yorgan.
Minare kırması: Çok uzun boylu insan.
Löklemek: Bir şeyi bolca vermek.
Sınıkçı: Kırık çıkıkçı.
Tüllü: Türlü, çeşitli.
Yaren: Eşcinsel kadın.

Related Posts with Thumbnails