Salı, Aralık 30, 2014

İyi Seneler


Yeni şeyler öğrendiğimiz, neşeli, sağlıklı, tasası az bir yıl olsun. Daha önemlisi iyi insanlar olsun etrafımızda, yokluklarını da göstermesin bize...Beraber yürüyelim onlarla...
Hepinize iyi seneler

Cumartesi, Aralık 27, 2014

Kapak


Bu hafta çıkan Radikal Kitap'ın kapağını Seyhan (Argun) çizdi.Meraklısı Resimli Türkçe Edebiyat Takvimi'nde hatırlayacaktır tiplemeleri.

Cuma, Aralık 26, 2014

Emanet Şehir, 2014'ün 100 Kitabı Arasında


Radikal Kitap-Hürriyet, 2014’ün 100 Kitabı arasında Emanet Şehir’i de gösterdi. Teşekkür ederiz.
http://kitap.radikal.com.tr/makale/haber/2014un-100-kitabi-412391

Çarşamba, Aralık 24, 2014

Monoton bir grafik roman


Zeina Abirached’in Ölmek Gitmek DönmekKırlangıç Oyunu yakınlarda yayınlanan yeni bir grafik roman. Lübnanlı kadın çizer Abirached’in çocukluğunun geçtiği Beyrut’ta bir apartman dairesinde yaşananları, komşuluk ilişkilerini ve savaş koşullarında aileler arasında geliştirilen dayanışmayı anlatıyor. Dokunaklı bir hikâyesi var. Grafik roman için ideal sayılabilecek bir tahkiye kurulmuş. Otobiyografik nitelikli, insani bir meselesi olan, yavaş ve minimal akışlı. Hikâye, bombardıman altında, ölümün eşiğinde mutlu olmaya çalışan iyimser karakterlerin çevresinde gelişiyor. Buradan ekmek çıkar mı? Çıkar elbet. Gel gör ki ben albümü sevmedim.

İki nedenim var. Birincisi, Abirached, Persepolis grafik romanıyla ünlenen İran asıllı ünlü grafik romancı Marjane Satrapi’ye çizgi olarak fazlasıyla öykünüyor, öyle ki bazen taklit ölçüsünde benzeşiyor. Çok anlaşılır değil yaptığı. Satrapi, benzersiz ve biricik demiyorum, o da kendisinden önceki kuşaktan 1959 doğumlu çizgi romancı ve yayıncı David B.’nin çinilemesinden, sayfa tasarımından ve geniş anlamıyla hikâyeciliğinden çok etkilenmiş bir çizer. Böyle bakıldığında Abirached ve Satrapi, ondan feyz almışlar denebilir ama Abirached, Satrapi’yi David B.’den çok daha fazla andırıyor. İkinci olarak, çizer minyatür-Doğu resmi aurasına sadakat göstermek gibi bir iddiayla albüme girişmiş, çizgi olarak derinlik, uzaklık-yakınlık kullanmamış, birbirini takip eden ve küçük jestler dışında değişmeyen kare istiflemeleri yapmış. “Kamera açısını” farklılaştırmadan, karakterlerini bir gölge oyununu andırır biçimde sahnesinde-kare önünde sıralamış. İlginç mi? Pek değil. Birbirinin aynısı çok kare var. Sadece anlatım kutularındaki ifadeler değişiyor. Bir başka deyişle Kırlangıç Oyunu hem özgün olmamış hem de resim dili yeknesak kalmış. Buna karşılık süsleme denebilecek mürekkep oyunlarına ve göze hoş gelecek dekoratif unsurlara ziyadesiyle özen göstermiş. Temiz bir işçilik var, hakkını teslim edelim.

Peki çizerin minyatür yorumu işlevsel mi, hikâyeyi büyütmüş, derinleştirmiş mi? Evet diyemiyorum, minyatürde perspektif, uzaklık-yakınlık olmamasının tasavvufla ilişkili gerekçeleri vardır. Abirached, görsel bir ilgiyle seçmiş minyatürü, yani minyatürün ne hikâyede yeri var ne de anlamlı bir göndermesi. Nakkaşın gerçeği algılama biçimiyle Abirached’in tercihi birbirine paralel değil. Bu durumda sırf hoşluk olsun diye seçilmiş bir üslupla karşı karşıyayız, üstelik üslubun alenen hikâyenin önüne geçmesine izin verilmiş. Başta ilginç geliyor, a la mode, çizgi hikâyeyi tamamlıyor gibi hissediyorsunuz ama sonrasında farkettiğiniz radyo skeçi gibi diyalogla “resmedilen” bir eylemlilik ve tek mekânda geçen bir teatrallik oluyor. Yanlış anlaşılmasın, tiyatro ya da radyoyla derdim yok, benim derdim grafik romanın gücünün kullanılamaması. Her mecranın kendine özgü güçleri varsa, bundan azami ölçülerde faydalanmak gerekiyor, çünkü her mecranın yine kendine göre sınırlılıkları mevcut. Vites düşürülünce zaafiyetler de belirginleşiyor. Ardışıklık olmadığı ve birbirinin aynısı kareler yeknesaklık yarattığı için çizgilerin ilginç olması yeterli olmuyor. Üstelik kuraldır, çizgi ve üslup denemeleri, avangart arayışları ancak kısa-az sayfalı hikâyelerde anlatının önüne geçebilir. Hiç de bile diyenler çıkabilir, meramımı başka bir örnekle anlatayım.

Geçtiğimiz yıl Fırat Yaşa, Yiğit Değer Bengi’nin aynı adlı öyküsünden uyarlayarak Avcı Nun adlı bir grafik roman yayınladı. Yaşa, enerjisini sevdiğim, anlatma iştahı olan bir çizer. Avcı Nun’da yeni bir tarz denemiş, mağara resimlerini model alarak ilkel çağ hikâyesini atmosfer olarak tamamlamaya niyetlenmiş. Abirached ile kıyaslarsam, çok daha başarılı olmuş, çizgiler hikâyeyi büyütmüş, başkalaştırmış, kendini göstermiş, iyi bir katkı yapmış. Ama sorun yine aynı, minyatür ya da mağara resmi gibi perspektifsiz bir çizgi uzun hikâyeyi sürükleyemez, hoş duran bir çizgi esprisi, hikâye uzadıkça zayıflar, önemsizleşir, çizer narsizmine dönüşerek hikâyeyi öteleyen bir noktaya geriler. Abirached, doğrusu iyi bir çizer değil, hikâyesini güçlendirecek sahneler kuramıyor, zaafını bilerek çiziyor demek daha doğru. O kadar çok tıpkısının aynısı kare kuruyor ki, çizer değil acar bir bilgisayar programcısı bundan iyisini çıkarırdı dedirtiyor.

Çizgiyle ilgili bir sürü saydırdım, kahırlandım, e peki hikâye nasıl derseniz eğer, çizgi, hikâyeyi takip edilemez kıldığı için senaryodaki o minimal tavır, mizahi göndermeler ve duyarlı anlatım önemsizleşiyor derim. Hani çizgi bu kadar monotonlaşmasa hikâye tadını gösterebilecekmiş. İyi bir çizgi roman çizeri, hikâye anlatan, hikâye anlatırken kendini unutturan çizerdir. Çizgi roman görsel bir sanat olduğu için zaten çizgi ön plandadır. Şurası çok açık ki çizgi roman bakılan değil okunan olmak zorunda, çizerin “evvela ve mutlaka” hatırlaması gerekiyor bunu.

Özetle Kırlangıç Oyunu, potansiyeli olmasına rağmen güdük kalmış bir senaryoya dayanan, minyatür esprisinde çizilmiş ama fazlasıyla uzatılmış bir grafik roman. Taklit aslını yüceltirmiş, bu albüm, “bana her şey seni hatırlatıyor” misali Persepolis ve Satrapi’ye yaramış. Son söz yayınevine, Sırtlan Kitap yeni bir yayınevi. Bu türden az satışlı grafik romanları yayınlamak cesaret istiyor, özverililer ve kitap güzel olsun diye uğraşmışlar. Yolları açık olsun.

[Bu yazı Temmuz ayında ArkaKapak.com'da yayınlanmıştı.]

Salı, Aralık 23, 2014

Başıboş ve avare dolaşırken


Başıboş, Hollanda’da 2012’de yayınlanmış bir ilüstrasyon albümü (De Harmonie, Amsterdam). Anlaşıldığı kadarıyla, İstanbul’da bir dönem yaşamış, hatta kimi çalışmalarını sergileme imkânı da bulmuş, 1983 doğumlu genç bir çizerin Gijs Kast’ın üretimlerinden oluşuyor. Biz millet olarak diyelim, dışarıdan nasıl algılandığımızı merak eder, bir yabancının bizi nasıl anlattığına dikkat kesiliriz. Doğrusu, ekseriyetle Arap ve Ortadoğu hinterlandına ilişkin imge ve klişelerle niteleniriz. Dar sokaklar, tıkış tıkış pazar yerleri, çarşaflı kadınlar, ezan sesleri, biteviye pazarlık sahneleri ve erkek kalabalıklarıyla anlatılır İstanbul. Camii önünde pır pır uçuşan güvercinler, Galata Köprüsü balıkçıları ve sokak kedileri sık resmedilen manzaralardandır…

Son on yılda delice bir iştahla beşer beşer katlarını çoğalttığımız gökdelenlerimiz, oryantal kameranın ne aklına ne gönlüne girebiliyor demek ki. Turistler, Sultanahmet, Galata ve Eminönü civarında gezerek bilinen ve merak edilen İstanbul turlarını tamamlıyorlar. Kendi ülkelerinde görmedikleri teferruatlarla dolu bir açık hava müzesinde dolaşmak turistlere ziyadesiyle yetiyor. Bütün büyük şehirlerin birbirine benzediği dünyada eski halılar bulmak, fes satın almak, nargile fokurdatmak, göbek atmak, kebap yemek onlara büyük hatıra gibi geliyor. Oysa biz fes’e burun kıvırıyor, esnafın halıları döve döve eskittiğini, kebabın daha iyi yerlerde daha güzel pişirildiğini biliyoruz. Bizim İstanbul algımızsa ihtişam yaratmak üstüne, hayran bırakmak istiyoruz, turistin göz ucuyla bile bakmadığı büyük ve daha büyük şeyleri teşhir etmeyi arzuluyoruz, aklımızda hep bu var. Yarış ediyoruz, Ortadoğu ve Balkanların, Avrupa’nın en büyüğü, en gösterişlisi olmak istiyoruz. Onlarsa dönüp dolaşıp bize kirli, sakil ve çirkin gelen şeylere, otantiğe yöneliyorlar.

Gijs Kast, bu yabancı ilgisinin çok dışında kalan bir algıyla bakmamış İstanbul’a. Kediler, elektrik direkleri, simitçiler, pencereden aşağı sarkıtılan sepetler, klimalar, uydu antenleri, her yerde görülen bayraklar, bina desenleri, martılar, ahşap evler, pencerelerden bakan teyzeler, tek farklı aksesuarı renkli spor ayakkabıları olan çarşaflı kadınlar, baloncular, merdivenler, sünnet çocukları, düğün fotoğrafları, pembe çoraplı ağır abiler, büfeler, seyyarlar ilgisini çekmiş Kast’ın, tek tek çizmiş hepsini. Gerçi, bütüne bakıldığında, tamamı, telefonuyla, dijital makineleriyle, geniş objektifleriyle Galata’yı, gün batımını, simite pike yapan martıları, yan yana duran kediyle köpeği fotoğraflayan turistlerin “resim” tercihlerinden zerre farklı değil ama güzel çizilmişler.

Albüm belgeselvari bir tutumla hazırlandığından fotoğraf yardımı alındığı anlaşılıyor. Kast, önce şehri dolaşıp fotoğraflar çekmiş sonra da onları ilüstrasyona devşirmiş. Başıboş ismini seçmesi sanırım flaneur kavramını çağrıştırmasıyla ilgili. Sevmeden veya irrite olarak çevresine baktığını düşündürtmemiş, aksine böyle anlaşılmaktan çekinmiş, bu da çok belli. Gijs Kast, kendine has bir çiniye ve tipleştirmeye sahip. Vücutla oranlandığında tiplerindeki hafif büyük kafalar ve dar omuzlar ayrıca dikkat çekiyor. Ardışık desenler kullanmış, birbirini takip eden görseller albüme neşeli ve ironik bir hava katmış, bir müzik düşündüğünü hissettiren veya sayfalara bakana müziği hatırlatan bir devamlılık bu. Özetle ilginç, sevimli ama bildiğimiz türden oryantal bir auraya sahip Başıboş. Kast, devam ederse, çok daha iyi olacak bir çizer.

[Bu yazı geçtiğimiz Haziran ayında ArkaKapak.com'da yayınlanmıştı.]

Pazartesi, Aralık 22, 2014

Hangi Nietzsche?


Michel Onfray’ın yazdığı Maximilien Le Roy’un çizdiği Nietzsche’nin biyografik çizgi romanı Nietzsche – Özgürlüğü Yaratmak’ı incelerken aklımda şu soru vardı: Nietzsche’nin çizgi romanı nasıl yapılabilir? Güzel çizilmiş, el hak, grafik niteliği yüksek, tek tek bakıldığında göz alan sayfaları olan bir çalışma ama… Nietzsche gibi sahiden karışık, rivayeti bol, durmaksızın yazan, masa başında yaşayan, pek çok bakımdan münzevi birisi nasıl anlatılır?

Bu soruyu bir parça oyun gibi sorduğumu, albümü okumadan kendimi tarttığımı itiraf edeyim. Sondan başlayayım, akli dengesini yitirmiş, frengiden ölmüş, gündelik hayata karıştığında taşkınlık yapan, kavgacı, bazen sefahat düşkünü ve bazen her türlü hazzın düşmanı, günlerce konuşmayan, ölümü kovalayan ve ölümden korkan biri Nietzsche.

Onfray ne yapmış? Bize onun hayatından kesitler sunmuş, hikâye bütünlüğünden ziyade felsefi tutarlılığı sağlamak istemiş. Hikâye dizgesini nasıl kullanacağınıysa daha ilk sayfalardan göstermiş. Başlangıçtaki on sayfada hikâyenin anlatıldığı zaman dilimi altı kez değişiyor. Mekân, kişiler ve bağlam kolayca anlaşılmıyor. Albümde bir iki mektup ve metin alıntısı dışında anlatım kutusuna, bir üst sese hiç başvurulmamış. Bütün hikâyeyi görsel bir devamlılık içinde anlatmayı tercih etmişler. Le Roy iyi bir çizer ama iç hareketliliği olan bir tarzı yok. Bu kadar fragmente, ileri ve geri zaman sıçraması yapan hikâyede sanki daha hareketli bir çizgi kullanmalıymış. Onfray, yavaş akan, okurun metne dâhil olmasına ket vuran anlatımında, özellikle finale doğru giderken önemli bir tercihte bulunmuş. Kitap bittiğinde kullanılan nota bakılırsa, okuru yönlendiren bir açıklama arzusu da göstermiş. Nietzsche’nin anti-semit olmadığı, ölümünden sonra kız kardeşi tarafından yazdıklarının manipüle edildiği iddiası hakkında bir malumat vermiş. İç sayfalarda da ırkçı kız kardeşiyle benzer bir minvalde tartışma yaşadıkları anlatılıyor.

Doğru bir tespit, Nietzsche çevresindeki Yahudi düşmanlarını ve yükselen milliyetçiliği daima küçümsemiş ama gel gör ki faşistlerin en çok okuduğu bir kaç yazardan biri. Karışık gelebilir, söz konusu olan Nietzsche ise epeyce evirip çevirip kurcalamak gerekiyor zaten. Sırf coşkulu biri diye faşistler tarafından sevildiğini düşünmek saflık olur. Meseleye hikâye açısından bakarsak, albümün finali, Nietzsche’nin anti-semit olmadığına dayandırılıyorsa ve ortada meşum bir kız kardeş varsa, çocuklukta, ilk gençlikte ve sonraki yıllarda kardeşler arasında daha net bir aşk nefret ilişkisi kurulmalı, uzlaşmazlıkları, çelişkileri belirginleştirilmeliydi diye düşünüyorum. Onfray, bu finali güçlendirmeye çalışmamış hatta aforizmaları andırır biçimde Nietzsche’nin hayatından parçalar sunarak tahkiye bağını okura bırakmış. Bu tercih, albümün çizeri Le Roy’a ister istemez ağır bir yük bindirmiş. O da duygusal krizlerini ve tek başınalığını vurgulayan sayfa tasarımları yapmış ki çoğu 70’lerde çizilmiş, uyuşturucu triplerini betimleyen sayfaları hatırlatıyor. Nietzsche, iyi değilmiş hissi verilmek istenmiş, ben öyle anlıyorum.

Nietzsche gibi dâhilerin en önemli karakter özelliklerinden bir tanesi, bir zamanlar taptıkları olguyu, fikri ya da eğilimi gün gelir teper olmalarıdır. Nietzsche’nin Wagner sevgisi ve inkâr ölçüsündeki hoşnutsuzluğu, kadın düşkünlüğü ve nefreti, hemen her şeye yönelik (yakınlaşma ve uzaklaşma) gelgitleri, irade savaşları, burjuva dindarlığıyla kavgası, “yaşarken yaşayın” deyişi, yumuşaklığa karşı husumeti bana sanki daha enerjik bir havada anlatılmalıymış gibi geldi. Bilemiyorum, devrimler çağında yaşayan, Alman milliyetçiliği yükseldikçe kitapları satmaya başlayan, hiç ummadığı biçimde ilgi gören, feylesofluğu kadar trajedi kahramanı muamelesi gören birinden söz ediyoruz. Onfray’dan daha eğlenceli ve deliduman bir kitap bekliyordum diyerek bahsi kapatayım. Onfray’ın Bir Putun Alacakaranlığı (Sel Yayıncılık) kitabı albümle birlikte okunabilir, onu da tavsiye etmiş olayım. Le Roy’un Le Monde Diplomatique tarzı mesafeli duran Filistin’le ilgili çalışmalarını biliyorum. Az çizgiyle kare kuran, sayfa içi boşlukları bir tarz olarak önemseyen çizerlerden. Yetenekli ve üretken, senaryo da yazıyor. Gaultier’in çizdiği Gaugin’i yazdı örneğin geçen yıl. Türkçede de yayınlanabilir çalışmalara sahip.

Nietzsche – Özgürlüğü Yaratmak, iddiası olan bir grafik roman. Yazarı Onfray nedeniyle ayrıca önemli. Ustaca çizilmiş, doğru seçilmiş renkleriyle kendine baktıran bir albüm.

[Bu yazı Haziran ayında ArkaKapak.com'da yayınlanmıştı.]

Ressam













Cumartesi, Aralık 20, 2014

Tepegöz’ünü Arayan Çizer



Doğu Yürür imzalı İstanbul Odyssey isimli bir çizgi roman albümü çıktı. Yürür, eğlenceli ilüstrasyonlarından imza olarak tanıdığım bir isimdi, meğer çizgi romanla da ilgiliymiş. Sevindim. Türkiye’de çizerler büyük ekseriyetle iki büyük mecradan çıkarlar(dı). İlki doğal olarak mizah dergileridir, telif ödeyebildikleri için kendi üretim auralarına uygun çizerleri daha kolay bulur ve teşvik ederler. Uzun yıllar, Oğuz Aral gibi çizen karikatüristlerin çokluğu, telif getirisi ve popülerlikle ilgiliydi. Başarı kazanmış bir çizginin benzeri aranıyordu. İkinci alan, gazete çizgi romanlarıydı. Gazeteler, aşk ve kahramanlık tefrikalarına telif ödüyor, foto-realistik bir çizgiyi tercih ediyorlardı. Fotoğraf ayrıntısı ve benzerliği, gerçekçilik vehmini daha kolay pekiştiriyordu. Anaakımı bu iki çizgi anlayış belirliyordu ve doğrusu aksi de mümkün değildi. Ticari getirisi olmadığı için farklı çizgiler ve hikâyeler yaşayamıyordu. Yürür, çeyrek asır önce mevcut çizgisiyle ancak mizah dergilerinde yer alırdı ama çizgi roman yapabilir miydi emin değilim. Oysa günümüzün internet etkileşimi çizerlere yeni fırsatlar açtı. Üreticiler, çok başka tarzlarla karşılaşıp, Türkiye’de marjinal kalabilecek üsluplarını telife çevirebilir oldular. E bu da güzel bir şey.

Yürür’ün yeni bir tarzı var, çizgisinden söz etmiyorum. Kare içi istiflemesinden, renk dengesinden sayfa tasarımına varıncaya kadar çeşitlendirebileceğim bir yenilik bu. Albümün arka kapağında tekrarlanan dikkat çekici bir ifade var. İstanbul Odyssey’nin ilk gerçek bağımsız çizgi romanımız (indie) olduğu iddia edilmiş. Heyecanlı ve sempatik bir niteleme olmakla birlikte bu iddia doğru değil. Bağımsız çizgi roman nedir önce onu açıklayayım. Amerika’da büyük çizgi roman yayınevlerinin kontrolündeki satış dağıtım ağına dâhil olmak istemeyen veya bizzat tekel tarafından dışarıda tutulan, bu yüzden yerel kalan ve az satan çizgi romanlara indie denirdi. İndie derken, küçük yayınnevlerinden çıkma ve kendi maddi imkanlarıyla yayınlanmayı işaret eden bir sınıflandırma yapılıyordu. Dağıtım ağına girememenin en bariz ölçütü çizgi romanı çocuklar için üretmemektir. O sebeple underground çizgi romanla bağımsız çizgi romanlar çok iç içe geçti. Underground, estetik bir tercih de içeriyordu ama her bağımsız (yayınevinden çıkan) çizgi roman underground değildi. Mesele endüstrinin üretim kodlarını belirleme gücüyle ilgiliydi.

İndie için içerikle ilgili bir niteleme yapılması doğru değil, evet bir Amerikalı,  Yürür’ün çalışmasını görse şunları düşünebilir, bir yabancı çizmiş, az satar bir hikâye içeriyor, Örümcek Adam’a benzemiyor… O halde bağımsız çizgi roman olabilir diyebilir. Hiç garip gelmesin. Benzer bir kestirimi grafik roman için de yapıyorlar. Neye benzeteceklerini bilemedikleri her şeye grafik roman diyebiliyorlar. Oysa biz Yürür’ün anlattığı türden anlatımlara aşinayız. Üretimlerimiz çocuklara yönelik olmadığından veya Avrupalıları modellediğimizden böylesi hikâyeleri defalarca yayınladık, anlattık ve okuduk. Yürür’ün çizgileri rahmetli Serdar Gilkal’ı ve Uykusuz çizerlerinden Emrah Ablak’ı andırıyor mesela. Bağımsız çizgi roman gibi bir adlandırmanın bizim çizgi roman geçmişimizde karşılığı yok. Hele ki estetik bir ayrışmadan söz ediliyorsa hiç ama hiç yok. Eğer olsaydı, pek çok yerli albüm çok daha önce bu çerçevede düşünülebilirdi. Çok uzaklara gitmeye gerek yok, yakınlarda çıkan Fırat Yaşa’nın üretimlerine ne diyeceğiz mesela. Bu tarz, Amerikalılar için yeni/farklı olabilir ama bizim için hiç de yeni/farklı değil. 

İstanbul Odyssey neşeli bir yolculuk hikâyesi. Yetmişli yıllarda Fransızlar, çizerin hikâye bulma sıkıntısını, uyuşturucu kullanımına atıfta bulunarak trip olarak adlandırır, bu süreci anlatmayı severlerdi. Bunu yaparken hem kendilerini hikâyenin merkezine koyuyor hem de büyük hikâye kalıplarının ve o mantığın dışına çıkabiliyorlardı. Hikâye her yerdeydi, Tanrı-anlatıcı, modası geçmiş bir büyüklenmeydi, hikâyeyi soğutuyordu. Okur, hikâyeyi kimin anlattığını bilerek okursa, sahicilik dizgesi kendini geliştirebilir, yenileyebilirdi. Yürür de Homeros’un ünlü destanını yorumladığı bir kaç sayfadan sonra benzer bir trip resmediyor bize. Rüya havasında geçen, hafif esrik hafif masalsı bir şehir hikâyesi sunuyor. Çizer, etraftan küçük hikâyeler dinliyor, hikâyesini arıyor, giderek hikâyenin parçası oluyor. İsmini kullansa da İstanbul’u mekân olarak hiç görmüyoruz, o ilginç. Hoş bir Tepegöz yorumu da yapmış. Malum, Tepegöz (Kiklop) destanın hatırda kalan en dehşetli yaratığıdır. Yürür, Oliver Twist’in Fagin’ini andıran bir Tepegöz tasarlamış. Özetle, genç bir çizerden ironik, süratli, ilginç kareleri ve göz alıcı renkleri olan bir çizgi roman albümü okumak, yeni bir şey keşfetmek isterseniz kaçırmayın derim. Türkiye’de çizgi roman pek üretilmiyor.

19.12.2014 tarihli Radikal Kitap'ta yayınlandı.

Cuma, Aralık 19, 2014

Karaoğlan Hakkında




Karaoğlan’ı diğer çizgi romanlardan ayıran özellikler nelerdir? 
Galiba en önemli özelliği uzun yıllar çizilmiş olması. Ticari başarı kazanması, sinemaya uyarlanması, kısa sayılabilecek bir süre bile olsa yurt dışında yayınlanması sanıyorum Karaoğlan’ı diğer yerli çizgi romanlarımızdan ayırıyor.  O çoklukta ve nitelikte Karaoğlan’la kıyaslanabilecek bir başka çizgi romanımız Abdülcanbaz olabilir, hemen sayılabilecek bir başkası yok. 

Karaoğlan çizgi romanının 1960-70 yıllarının siyasi ve kültürel ortamıyla ilişkisi nasıldır? 
Her popüler anlatı, yayınlandığı dönemle ilgilidir. Zamanı ve dönemin beklentilerini yakalayamazsa popüler olamaz, yaşayamaz, kaybolur gider. Bu bakımdan bir ilişkisi var elbette. 

1960-70 yıllarındaki Akşam gazetesinin yayın politikasıyla Karaoğlan arasında bir paralellik görüyor musunuz? 
Bir gazete ya da dergi, içeriğini oluştururken bir tercihte bulunur. O tercihlerin toplamı gazeteyi var eden bir politikadır. Bu politika sansürle, siyasetle ve doğal olarak ticaretle ilgilidir. Akşam gazetesi, Karaoğlan’ı yayınladığına göre bir tercihte bulunmuş. Şunu unutmayalım: Karaoğlan, gazetenin siparişiyle üretilmiş bir çalışma. En baştan üretim kodları belirleniyor ve ortaya çıkan çalışma inceleniyor, ancak o şekilde telifi ödeniyor. Paralellikten çok ardışıklık, yayın politikasının parçası olmaktan söz etmemiz gerekiyor. Gazete yönetimi ne istemiş olabilir? Geçmiş on yılın tecrübesine dayanarak, çizgi romanlar okunuyor, tarihi kahramanlık hikâyeleri seviliyor, tarihi çizgi roman yaptıralım, bir çeşitliliktir, yeniliktir, gazeteyi farklı gösterecek bir başkalıktır demişlerdir. Muhtemelen bunu düşünmüş ve buna göre hareket etmişlerdir. 

Milliyetçiliğin Türkiyedeki gelişimi göz önünde bulundurulduğunda Karaoğlan eseriyle Suat Yalaz’ın bu gelişimdeki yeri hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Bir etkiden söz edemeyiz. Suat Yalaz bir entelektüel değil. Yazıp çizdikleriyle bir siyasi ya da kültürel bir tartışma yaratmış birisi değil. Karaoğlan, erotizmiyle öne çıkan aksiyona dayalı bir serüven çizgi romanıdır. Gazete okuru hesap edilerek üretildiği için yetişkinlere yöneliktir. Cinsellik, iddet ve siyaset bakımından çocukların okuyabileceği bir anlatı değildir. Siyasetle ilişkisi esasen dolaylıdır, ilk anda Türklük üzerinden milliyetçilik yaptığı söylenebilir ama vurgu bu her zaman belirgin değildir. Orta-Asyacı bir milliyetçiliği vardır, radikal sağla ilişkisi erotizmi nedeniyle mesafelidir. Dinin hiç bir zaman anlatıda ağırlıklı bir yeri olmamıştır. Dizinin yaratıcısı Suat Yalaz, 1932 doğumlu. Onun eğitim aldığı yıllarda resmi ideolojide Osmanlı, cumhuriyetle karşıtlık içinde kurgulandığından olmalı, Osmanlı'yla neredeyse hiç ilgilenmemiştir. Karaoğlan'da bilerek ve isteyerek Müslümanlık öncesi evreye yöneliyor... Başka bir tarih anlatmak istemiş, tabii ki bu bir iddia. İşin esasına bakarsak Karaoğlan tarih-dışı bir fantezidir. Tarih bir arka plandır.Tarih bir ahlâkî kategori olarak ele alınır, geçmişin bugünden daha iyi ya da bugünün geçmişten daha kötü olduğu gibi bir ahlâkî argüman vardır. İlk Türkler, hayalî bir evrende yarı-mistik karakter özellikleriyle anlatılır, geçmişin iyi ve temiz olmasının nedeni olarak gösterilirler. Bu çerçevede sizin sorunuza daha doğru cevap verebilirim: Karaoğlan, 27 Mayıs sonrası seküler milliyetçilikten etkilenmiş bir anlatıdır ama bu etkilenme ve bağlantılandırma arzusu sonradan kurulmuştur. Başlangıcı salt serüven hikâyesidir, yabancı çizgi romanlardan ve romanlardan etkilenerek üretilmiştir. Toplum değiştikçe buna uygun hikâyeler anlatıldığı olmuştur.  

Karaoğlan’da öteki olmak için hangi niteliklere sahip olunmalıydı?
Öteki olmak için Türk olmamak yeter bir sebeptir. Türk olmamak zaten ahlaken ve fiziken bütün olumsuz nitelikleri içerebilmektedir. Bir yabancı, hele asker, hele asilzade, hele ‘sevişen bir kadın’ fıtratı gereği kötüdür. 

Karaoğlan’da bir karakterin ‘bizden’ veya ‘dost’ tanımına girmesi için hangi özellikler gerekiyordu?
Türk olması, Türkleri sevip güvenmesi, Karaoğlan’a aşık olması denebilir… 

Karaoğlan’daki kadının erotik rolünü bir kenara bıraktığımızda, kadın hangi açılardan ötekileştirilmiştir ve bu ‘kadın’ı ötekileştirmede güdülen amaç nedir? 
Önce yayın mecrasının ticari beklentilerine bakmamız gerekiyor, erotizm satar çünkü. Sonra fotoğrafın yaygınlaşmadığı dönemlerde çizgi, popüler kültürün erotizm membaı idi. Çizerler bu tür erotik çizgiler kullanırlardı, madden bir karşılığı vardı bunun. Bir de kişisel olana bakmak lazım. Suat Yalaz, hayatı boyunca erotik çizgi romanlar yaptı, sevmese, ilgi göstermese bu kadar yapmazdı.  Şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Karaoğlan, Türkiye’de yayınlanan yerli ya da yabancı tüm çizgi romanlar içinde cinsel ilişkinin en fazla resmedildiği anlatıdır. Şunu demek istiyorum, kadın (bedeni) ticari olarak ötekileştirilir, Karaoğlan bu bakımdan farklı değil. Karaoğlan, çıplak görünen-su kenarında yıkanan her kadınla sevişti. Bunlar genellikle yabancı kadınlardı ya da Türk olduklarının üzerinde hiç durulmadı. Burada yabancı toprağı fethetmeyi andıran mest ederek üstünlük sağlamak gibi vülger bir milliyetçilik var. Türk erkeğinin gücü gibi son derece naif bir iddia... Poz ve narsizm açıkça görülüyor. Kadın vesile ediliyor yine. Serüvenlerde başka da bir işlevleri yok aslında. 

Karaoğlan’da Türk tarihinde yeri olmayan düşman figürlerine rastlıyoruz. Sizce Suat Yalaz’ın bu düşmanları seçerken amacı neydi, tarihte aslı olmayan bu düşmanlarda hangi ögeleri temel aldı? 
Özel bir garezden çok serüven için ihtiyaç duyulan kötü adamlar gibi düşünmek gerekiyor o düşmanları. Çünkü hikâyede aslı astarı olan tarihi bir arkaplan yoktur, uydurulmuş bir geçmişten söz ediyoruz, uydurulmuş milletlere bile rastlanır. 

Suat Yalaz dönemin güncel olaylarına Karaoğlan’da yer vermiş midir, verdiyse buna örnek verebileceğiniz bir seri var mıdır? 
Verdi diyemeyiz. Karaoğlan’ı çizemez olduğunda aktüel siyasete dair yorumlar yapıp konuştuğu oldu ama dizinin aktif yayın sürecinde bu türden yorumlara hiç girmedi. Handiyse apolitik tavırlar gösterdi. Müşteri taleplerine göre Ramazan sayfası veya erotik çizgi romanlar yapan birinden söz ediyoruz. Tutarlı bir pragmatikti. Geçtiğimiz yıl, Karaoğlan’ı şimdi çizseydi iyi bir Müslüman olarak çizeceğini filan söyledi. Tam ona uygun bir açıklamaydı. Sokağı ve takvimi izliyor. Gazeteci gibi ufku sabah doğup akşam batıyor ama iyi bir esnaf gibi malını pazarlıyor, çoğunluk değerlerine oynuyor vs. 

Karaoğlan’ı bir propaganda metni olarak nasıl yorumlarsınız? 
Ticari bir ürünü propaganda metni olarak göremiyorum. Karaoğlan satması ve okunması için başka şeyler yapan bir yaratıcının elinden çıktı. Suat Yalaz, propaganda çizgi romanları çizdi, Karaoğlan bunlardan biri değil. 

Sizi Karaoğlan üzerine bir kitap yazmaya iten ne oldu, kitabınızı yazarken neyi amaçladınız, amaçladığınız hedefe ulaştınız mı?

2002 tarihli eski bir kitabımdan söz ediyoruz. O tarihte iki kitap yazmayı düşünüyordum. Çizgi roman üreticileri başka sanat dallarında olduğu gibi eleştiri müessesesine alışkın değiller. İkinci kitabı yazmaktan o sebeple vazgeçtim. İkinci kitap Abdülcanbaz'la ilgili olacaktı. Onun adının da Ulusalcı ve Erotik Bir İkon olmasını tasarlamıştım. Birlikte düşünülmüşlerdi. İlgimi kaybettim. Karaoğlan kitabımın yeni baskısını bile yapmıyorum. 

“Erotik ve milliyetçi bir ikon: Karaoğlan” adlı kitabınız yayımlandıktan sonra Suat Yalaz’dan bir dönüt aldınız mı, aldıysanız bu dönütü nasıl değerlendirirsiniz? 
Kitap çıktıktan sonra nahoş yazılar yazdı, ucuz yazılar… Sonra telefon açıp özür diledi. Ne yapmaya çalıştığımı anladığını sanmıyorum. Sürekli olarak ben çok sattım, filmlerim hasılat rekoru kırdı yalan yazıyor gibi başka şeylere takılıp durdu çünkü. Aralıklarla lafım geçtiğinde bana kahırlanıyor, duyuyorum. Bir tv programında kitabı hiç duymadığını bile söylemiş. Yok saymış. Bunlar sahiden mühim değil. Pulp fiction anlatılarının yazarları böylesi tepkiler verirler, güçlü narsisttirler. O kadar şey anlatıyorsunuz o “ben çok sattım” fikrinde dolanıyor, hâlbuki iflas etmiş bu işlerden. İcralar, borçlar gırla…  Pragmatiktirler diyorum ya. Beni yok sayıyor ama bir kitabı çıkarsa mutlaka bana imzalayarak, övgüler yazarak gönderiyor örneğin. Kızarak anlatmıyorum, vakıa bu, onu aktarıyorum.

Bu söyleşiyi Bilkent Üniversitesinden bir grup öğrenci, bir ders kapsamında yaptılar. Kasım 2014
Related Posts with Thumbnails