Salı, Ocak 30, 2018

Lan Senin Kemiklerini Kırarım Davar!


Barış (Uygur) paylaşmış bunu, o vesileyle gördüm, hatta sosyal medyada ayrıca yazıştık onunla. Tuncay Akgün, haliyle hafızadan yazıyor ve pek çok insan gibi hatırladığı kısımları başlangıç sayıyor. Hasbi Tembeler, Gırgır'da ilk kez 1973 yılında yayımlanıyor, yani 80'lerden önce de dergide yer alıyor. Behiç Pek ve Galip Tekin, dergide yokken de yayımlanıyordu ve ilgi gördüğü için 80'lerde de Gırgır'ın bir parçası olabilmişti. İlk çevirmenlerin kendisi ve Tufan Tezer olduğunu bizzat İlban Abi söyledi bana. Ertem'in o yıllardaki Gırgır'da tek İngilizce bilen üretici olduğunu hatırlatayım.

Nefis çeviri derken ise şöyle bir şey kastediliyor, herhangi biri çeviriyor, dergideki üreticilerden biri de o çeviriyi uyarlıyor, yerelleştiriyor. Buna çeviri demek tek kelimeyle haksızlık. Galip (Tekin) Abi, İngilizce bilmediği için çeviri yapması mümkün değildi. Behiç Abi, çeviri yapacak kadar dile hakim mi bilmiyorum ama Hasbi Tembeler 90'larda Pişmiş Kelle'de yayımlanırken uyarlamayı bizzat o yapıyordu diye duymuştum. Barış da bunu anlatmış.

Tuncay Akgün'ün "nefis çeviri" olarak, sanıyorum romantize ettiği tercüme güzellemesini pek çok kişi "doğru", "meşru", "uygun" kabul edebiliyor. Örneğin Can Yücel, iyi bir şair, her bakımdan ilginç bir muhalif olduğu için sevenleri onun uyarlamalarının "mükemmel" olduğunu düşünüyor, oysa Tercüme bölümlerinde nasıl yanlış çevirilir örnekleri olarak okutuluyor. Dil bilen birinin, diyelim çevirmenin eserin aslında olmayan bir espriyi, kendince güzel, komik ve uygun bularak başka türlü "yazmasını" anlamıyorum. Can Yücel yapınca iyi başkası yapınca kötü olacak diye bir ayrım yapamayacağımıza göre hiç yapılmaması gerekiyor.

Zaten o yüzden de Hasbi Tembeler türü uyarlamalar biraz gizli saklı yapıldı, dil bilenler karşısında yapılan iş azımsanarak itiraf edildi. Çevirmen imzası hiç atılmadı vs vs. Tersten düşünelim, Walker bu uyarlamalara üzülür müydü acaba? Duysa ne derdi? Bunu şuradan ölçebiliriz, ünlü bir romancı Türkiye'ye geldiğinde mutlaka bir çevirmen çıkıp yazara Türkçe çevirilerinin çok kötü-çok yanlış olduğunu söylüyor. O yazarın, doğru olup olmadığını ölçemeyeceği bir iddia karşısında yüzünün düştüğünü, mutsuzlaştığını an be an görüyoruz.

Çizgi romanın tercümesinde şöyle bir sorun var, o espriyi, o konuşmayı o balona taşırmadan sığdırmanız, bazen kısaltmanız-sadeleştirmeniz gerekiyor. Dünyanın her yerinde, her dilinde olan-yaşanan bir külfet bu. Aşılmayacak bir külfet de değil. Arada bir yaşanıyor olması, çevirmene "yazarlık" hakkı tanıyamaz. "Sadakat gösterilen çeviri güzel olmaz" iddiası da yanlış anlaşılıyor ve keyfi çevirileri meşrulaştırmaya yarıyor. 


Mizahi bantlarda konuşma dilini yakalamak, argoyu ve gündelik olanı yerelleştirmek önemli. Eskiden bu konu isimleri Türkleştirmeyle başlar, açık ara abartılırdı. Şimdi daha sakin yapılıyor, bakılıyor. Yukarıdaki kare, Hasbi Tembeler'in Gırgır'da yayımlanan ilk bölümlerinden alınma. Sizce ne kadarı çeviri olabilir bu cümlelerin?

Çarşamba, Ocak 24, 2018

Ursula


Merhametliydi, çok sakindi, o sebeple güçlüydü. Güzel kavga ederdi ama gücü yüzünden kimselere bunu yapıyor gibi gelmezdi. Galiba hiç vaaz vermedi. Bilim kurguyu astroloji sayanlara, oğlan çocuğu güzellemelerine gülüp geçti, gülüp geçti. Muhalifti, kirli ve dağınık olana meyletti. Kadınların az konuştuğunu biliyordu. Ters köşenin yazarıydı. Şu dünyanın en güzel kısa saçlarıydı.

Fotoğraf: Krene

Salı, Ocak 23, 2018

Seyrüsefer Defteri En İyiler 2010 - 2013


Blogta yazdığım Seyrüsefer Defteri'nin en iyiler listesinin sonuncusunu paylaşıyorum. Böylece eş dost şikayetlerinden de kurtulmuş olacağımı umuyorum. 2010-2103 arasından elliye yakın film seçtim ama  ele eleye yirmi beşe kadar düştüm. Bazı filmleri unutmuşum, neydi bu ya diye kurcalamak zorunda kaldım, vakit kaybı gibi görünse de galiba hoşuma gitti. Şu da ilginç, tek tek bakınca neye yoğunlaştığımı da farkettim. O aralar dizi senaryosu yazıyor, bunalıyor, daralıyor, iki arada bir şeyleri tüketiyordum. O hengamede en çok "thriller" seyretmişim, Hollywood dışı şeyler olsun diye aranmışım.

Listem şöyle, meraklısına
Cashback (2006)
De Rouille et d'os (2012)
Hasta la Vista (2011)
Hodejegerne (2011)
Jôi-Uchi: Hairyô Tsuma Shimatsu (1967)
La Notte (1961)
Lawlless (2012)
Le Mari de la Coiffeuse (1990)
Les Valseuses (1974)
London (2005)
Revolutionary Road (2007)
Silver Linings Playbook (2012)
Snabba Cash (2010)
Submarine (2010)
The Master (2012)
The Words (2012)
Une vie de Chat (2010)
An Education (2009)
Chico &  Rita (2010)
Flickan Som Lekte Med Elden (2009)
I saw the Devil  (2010)
Joheunnom nabbeunnom isanghannom (2008)
Los cronocrímenes (2007)
Nowhere Boy (2009)
Vicious Kind (2009)

Manzaralar





 




Pazartesi, Ocak 22, 2018

Müzeler, teşvik ve çizgi roman


Yakın zamanlarda iki ayrı albüm çıktı, ilki Fransa'dan, diğeri Hollanda'dan. Ortak özellikleri bir müze tarafından sipariş edilmiş çizgi romanlar olmaları. Lütfen okuyun ve inceleyin. Sipariş mantığını, ortaya çıkan işin niteliğini ölçüp biçin.

Türkiye'de, sadece bu tür teşviklere değil, akademik üretime dahi angajmanla baktığımız için böylesi çalışmaları bir türlü çıkaramıyoruz. İç bayıcı hamaset ve ihyacılıkla, ancak zevahiri kurtarıyoruz. Asıl üzülmemiz gereken bu duruma hiçbirimizin şaşırmıyor olması.

Son çeyrek asırda çeşitli bakanlıklar, resmi devlet kuruluşları ve genelkurmay,  rakam olarak yüze (100) yakın çizgi roman yaptırdı, sahiden çok ama çok yüksek, dünya ölçüsünde iyi telifler ödedi, düşük etiket fiyatlarıyla o kitapları ya sattı ya da bedava dağıttı. Buna rağmen bir tanesi bile konuşulmadı ve bugüne kalmadı. Bir teki bile yabancı bir başka dile çevrilip, oralarda satılmadı. Çizgi roman okurlarının bile ilgisini çekmeyen sayısız kitaptan söz ediyorum.

Eskiden bu işlere para ayrılmazdı, şimdi ayrılıyor, bir davayla ilgili bilirkişilik yaptığım için bir Atatürk çizgi romanına ne kadar telif ödendiğini biliyorum. 2005 yılı filan olmalı, o günkü kurla 60 bin Euro eden bir telif ödenmişti. de Crecy ya da Typex'in yukarıdaki albümler için o telifi aldıklarından emin değilim. Yaşar Kemal'in son yazdığı kitaptan bu telifi aldığını sanmıyorum. Yok eğer, mesele para değil de, telifin kime verileceği ise o kısımdan ancak vatandaş olarak şikayetçi olabilirim. Bu kadar zamandır bu hikayeler ve bu çizgilerle oluşturulmuş kitaplar konuşulmuyor ve bilinmiyorsa, ortada bir niteliksizlik vardır. Bu telif yanlış insanlara ödeniyordur, bu kadar basit.

Louvre veya Rijks Müzesi, o albümleri birilerini ihya etmek için değil, sanatı ve tarihi konuşulur kılmak için sipariş etti. Biz bugün o albümleri okuyor ve beğeniyorsak, bunu başarmışlar demektir. Türkiye'de kapalı kapılar ardında alınıp verilen, çıkıp çıkmadığını bile bilinmeyen kitaplara bu kadar telif ödenmesi en zarif ifadesiyle vicdansızlıktır. Vergi verenlere, sanata ve geleceğe karşı işlenmiş bir suçtur.

Sabah sabah içimi döktüm. Hadi eyvallah.

Pazar, Ocak 21, 2018

Ankara’da 'kaybolan' bir İstanbullu


Önce siz senaryosunu yazarak işe başladığınız için ilk olarak sorayım, neydi 1951’in çıkış noktası?
Levent Cantek- Çıkış noktası asla bir tane olmuyor galiba, sonsözde yazdım bir şeyler ama yazmadığım bir tanesini anlatayım. Macera filmlerinde sık olur, yabancı bir ülkede, dilini bilmediğiniz insanlar arasında başınız belaya girer. Derdinizi bir türlü anlatamazsınız. Ben o hengâmede yakın birini kaybetmiş bir yabancıyı düşündüm. Yabancı derken Yakup Kadri’nin kastettiği bir anlamda yabanlığı düşünün. 1951 yılında Ankara’da ne var ki? Hele bir İstanbullu için? Üç bina üç heves… Kardeşi ölünce Ankara’ya gelmek zorunda kalan bir İstanbullu düşündüm.  Hiç bilmediği bir yere, evinden uzağa gidiyor, kardeşi ölmüş, yasla dolu o sürecin içinde kardeşinin hiç bilmediği yönleriyle karşılaşıyor. Onun intihar ettiğine inanmıyor. Bir şeye inanmazsanız mutlaka bir hikâye geliştiriyorsunuz. Herkes yapıyor bunu. Vedat da o hikâyenin peşinden gidiyor işte.

Vedat ile Nedim ikiz kadar benziyorlar birbirlerine… Onu neden tercih ettiniz?
L.C- Benzerliği bir edebi oyun olarak ilginç buluyorum, birisinin yerine geçebiliyorsunuz, kaldığı yerden devam edebiliyorsunuz. Vedat, kardeşinin ölümünü araştırırken onun yerine geçmeğe kalkıyor. Muammayı pekiştiren bir oyun diyelim buna. Gönderme yapıyorum, bu benzerlik işini, bu ikiz kardeş meselesini serüven edebiyatı çok sever.


1951 için siyasi bir polisiye diyebilir misiniz?
L.C- Polisiye bir devamlılığı var ama polisiye demek doğru olmayabilir. Ben bir dönem aurası anlatmayı seviyorum. Siyaseti, kültürü, çatışmayı o auranın içinden anlatmak hoşuma gidiyor. Vedat, kardeşinin intihar etmediğini düşünerek onun geçmişini ve ilişkilerini araştırıyor, bunu yaptıkça birileriyle karşılaşıyor. Muktedirlerle konuşmak çok zordur, onlar isterse sizle konuşurlar, onlarla konuşmaya çalışan siz olursunuz. Vedat, siyasetten, kardeşinin hayallerinden çok uzak birisi… Hiç bilmediği biçimde sürüklenmeye başlıyor.

Burada grafik roman vurgusunu soracağım. 1951 neden bir grafik roman?
L.C- Bu soru bana çok soruluyor, hatta öyle ki grafik romanı benim uydurduğumu iddia edenler bile çıkıyor. Sadece son beş yılda Amerika’da ve Avrupa’da grafik romanla ilgili yüzlerce kitap ve makale yayımlandı. Şöyle anlatayım, çizgi romanlar bir kahramanın serüvenlerine odaklanırlar, tahkiyeleri iyilerin ve mutlaka ana karakterin zaferine dayalıdır. Her şeyin çözüldüğü, okurun rahatladığı bir finalleri vardır. Gerçekçilikle ilgileri bu tahkiyeye bağlıdır. Sert ve şiddet dolu olabilirler, dilleri argoya dayalı olabilir vs. ama Batman grafik roman olamaz örneğin. Ayrıksı bir serüven yaşaması bu durumu değiştirmez. Yazarı çizeri o kitabı kendi imkânlarıyla yayınlıyor diye, küçük bir yayınevi çıkarıyor veya tek albümde bitiyor diye bir kitap grafik roman olamaz. Çoksatar kitap olmak, bir mantığı gerektirir, içeriği ta baştan belirler, satar ya da satmaz o ayrı bir şey. Çizgi romanlar, içerikleri ve finalleri gereği ticaridir. Grafik romanlar bu bakımdan bir tepkidir ve zaten o refleks, edebi bir dilin taşıyıcısı olmayı gerektirir. 1951, sürüklenen bir kahramanı, muğlak hikâyesi, siyasetle kurduğu ilişki ve edebi tavrı nedeniyle grafik romandır. Önemsiyor, sahipleniyor ve kendimce gürültüsünü çıkarıyorum grafik romanın.



Çizimle ilgili sormak istiyorum, bir şehir ve dönem atmosferi kuruyorsunuz. Bildiğim kadarıyla Adanalısınız, Ankara’da geçen bir öykü çizmek kimi açılardan sizi zorlamış olmalı…
Sefa Sofuoğlu- Evet Adanalıyım, Adana’da yaşıyorum… Dönem atmosferi kurmak her zaman zordur. Adana-Ankara olması fark etmiyor… O döneme ait belge ve görsellere ulaşıp ulaşamayacağınız ile ilgili işin zorluğu veya kolaylığı daha önemli. Ankara olması avantajdı bizim için. Levent zaten Ankara’yı çok iyi bildiği için hikâyenin atmosferinin oluşmasında baş aktör o oldu. Kendi özel arşivinden çok görsel desteği sağladı, internetten sık sık faydalandık.

Nasıl başladınız tasarıma? Karakterleri nasıl belirlediniz, mekânları nasıl seçtiniz? Bir öncelik sırası oldu mu?
S.S- Bu hikâye Levent Cantek’in kurguladığı bir hikâye. Hikâyedeki karakterler, mekânlar, müzikler, eşyalar onun yönlendirmesi ile şekillendi. Karakterlerin görsel anlamda oluşturulması sırasında epeyce karalamalar, eskizler yapıp, tartıştık, geliştirdik, değiştirdik. Karar verdikten sonra devam ettik.

L.C- Ben araya gireyim, ilk olarak Nezihe’nin evini çalıştık. Senaryonun önemlice bir kısmında orayı kullanacaktık, eski bir Ankara evinin, yanlış olmasın Nazım Çerkeş’in eviydi galiba onu modelledik. İlk uğraştığımız o oldu. Ben çalışırken her karakterle ilgili aklımdan geçen görsel referanslar veririm çizer arkadaşlara. Sefa ile de öyle çalıştık. Sefa onları yorumladı, hemfikir olduktan sonra çizimlere geçtik.


Ne kadar zamanda tamamladınız çalışmayı?
S.S- Benden kaynaklanan nedenlerle çok uzun sürdü. Yaklaşık üç sene falan sürdü. Çok sayfalı grafik roman çizmenin ezici zorluğunu bir kenara ayırıyorum, o herkes için gerçekten zor bir süreç. Benim durumum vahameti grafik romanı normal işimin dışındaki saatlerde çizmek zorunda olmamdan kaynaklanıyordu. Yani; Adana’da  bir reklam ajansımız var ve yoğun çalıştığımız ajans işleri var gün içerisinde. Geceleri ve hafta sonları kendi hayatımdan, eşimin, kızımın, oğlumun, kardeşlerimin dostlarıma ayırmam gereken  sürelerden çalarak bitirmeye çalıştım. Onun için çok uzun sürdü bitmesi. Tek başıma olsaydım belki de bitiremezdim.  Levent çok büyük şanstı benim için.

L.C- Bence benimle ilgisi yok, Sefa istediği için bu iş tamamlandı. Yine araya girip serzenişte bulunayım. Türkiye’de çizerler çok sayfalı işlerden kaçıyorlar, üretimi tamamladıklarında alacağı telifi söyleyip ben o kadar zamanda kiramı nasıl ödeyeceğim diye kestirip atıyorlar. Çizgi romanı yapmadıklarında nasıl geçiniyorlarsa aynen onu yaparak geçinecek ve sahiden istiyorlarsa bunun üzerine koyarak başka bir iş yapacaklar. Edebiyatçılar nasıl yazıyor sanıyoruz ki… Binlerce edebiyatçı bu mantıkla hiç yazamayacaktı o zaman. Yazarlar romanlardan aldıkları telifle mi geçiniyorlar? Hepsi başka işler yapıyorlar. Akşamları oturuyorlar, sabahları erkenden kalkıyorlar azar azar yazıyorlar. Şu da söyleniyor, işte Avrupa’da adam bir albüm yapıyor, o gelirle bir yıl geçiniyor, o çalışmanın karşılığını alıyor filan. Doğru değil bu. Geçti o günler. Yüzlerce önemli üretici sayabilirim başka işler yapan. Neyse bu çok uzun tartışma (Gülüşmeler)

Pek çok çizgi romancı tek başına çalışmak istiyor, daha verimli olduğunu düşünüyor. Siz Levent Cantek’le çalıştınız, bu sizin işinizi kolaylaştırdı mı? Veya birlikte çalışmanın zorluğu ne? Süreç tamamlandıktan sonra ne kazandığınızı düşündünüz?
S.S- Ben yıllar önce Dıgıl vb dergilere, benim yazdığım bir iki sayfalık kısa öyküler çiziyordum. Sonra çok uzun bir süre üretimde bulunmadım. Yoğun bir şekilde reklamcılık hayatım oldu, hala da devam ediyor. Yıllar sonra Dumankara projesinde Levent ile birlikte çalıştık. Senaryo ile o zaman tanıştım (gülüşmeler) Daha sonra yine Levent ile birlikte Kafa dergisi için İrem’i Beklerken  ve Alayına İsyan çizgi romanlarını yaptık. 1951 için konuşuyorduk, ben de çok istiyordum uzun soluklu  bir hikâye çizmeyi. Benim için müthiş bir avantajdı Levent ile çalışmak. Reklamcılıktan aşinayım, ekiple birlikte çalışmaya alışkınım ve çok severim öyle çalışmayı. Birilerinden her gün yeni bir şey öğrenebilmek, beslenmek çok değerlidir.

Sürecin en ağır kısmı, sizi en çok zorlayan kısmı neydi?
S.S- Off.. Az önce bahsettiğimiz gibi dönem hikâyesi çizmek, devamlılık, ayrıntılar, planlar… Maraton koşucusu olmadan, maraton koşmak gibi bir şeydi benim için...

Edebiyata yakın bir hikâyeyi görsel olarak kurdunuz. Mizah dergilerinden geliyorsunuz, tarz olarak farklı bir hikâye 1951. Eskiden böylesi hikâyelere başvurulmazdı. Daha hızlı, daha çarpıcı, daha sürprizli çizgi romanlar olurdu. Bir karşılaştırma yaptım ama siz ne düşünüyorsunuz merak ettim.
S.S- O dönemlerde Kara Murat, Tarkan vb. çizgi romanların yanında mizah dergilerinde yapılan kısa ve sürprizli hikâyeler yeni bir şeydi okuyucular için. Galip Tekin, Gırgır’da çizerken bu tarz hikâyeleri dergiye koymak için  Oğuz Abiyi zorla ikna ettiğini hep anlatırdı. Sonrasında bu tarz hikâyeler sevildi. Hala bu tarzı sürdürenler var. Şu anda Avrupa’da ve dünyada dergi yayıncılığından çok çizgi roman albümleri, edebiyat lezzeti taşıyan grafik romanlar üretiliyor ve okuyucusunu da buluyor. Ben de bu tarz çıkan kitapları, albümleri elimden geldiğince zevkle takip ediyorum...

Yeni çalışma var mı sırada, yoksa dinlenecek misiniz biraz…

S.S- Bir daha böyle çılgınlık yapar mıyım bilemiyorum (gülüşmeler)


[Hürriyet Kitap'a verdiğimiz söyleşinin tam metni.]

Cumartesi, Ocak 20, 2018

Çizgilere Derkenar 9


Münir Özkul, 60'lı yıllarda çıkan Tef'te çıkan bir kapak çalışması. Münür diye imzalanmış, bana sorulduğu için burada da paylaşayım dedim. Özkul çizdi mi? Çizmiş olabilir mi? Karikatürle ilgili miydi? Bunların kesin bir cevabı yok. Yukarıdaki kapakta imzası olduğuna göre "çizmiş", ama destek almış ama kendi çizmiş... Ancak tahmin edebiliriz. Arkasını getirmediğine göre diyelim: Özkul, Bakırköy ve haliyle Ertem Eğilmez çevresinden olduğu için hafif ya da hatırı sayılır destekle işin üstesinden gelmiş. Özkul'un eğlenip, heyecan duyduğunu, dergi ve tiyatro çevresinde gülerek kapağa baktığını düşünüyorum. Bu da az şey değil.


1961 yılından bir gazete ilanı, hiç görmediğim bir dergi. Çizgi romanlar önemsenmediği için kayıt kuyut işleri savsaklanabiliyor, kütüphanelerde bulunmayabiliyor. Otuz yıl önce yeni bir yayını görmekle ilgili daha güçlü bir arzu duyuyordum.


Bizde bildiğim kadarıyla haber dahi olmadı ama global popüler kültüründe kıkırdayarak ve inadına diyelim, yıl sonu değerlendirmelerinde önemsenmiş bir çizgi romandı.


Güven Erkin Erkal, Gececi dergisinde nezaket gösterip benim 26 yıl önce çıkardığım Koloni fanzininden söz etmiş. Dünyanın sonu değil ama iki sayı çıktı demiş ya da iki sayısı renkli çıktı demek istemiş. Dokuz sayı çıktı aslında. Renkli basılan sayıları daha fazlaydı. Kosta (Ceran) o tür atraksiyonları sevdiği için öyle numaraları çok yaptı. Sağolsunlar, yorumda Koloni'nin öncülük ettiği söylenmiş, Koloni'den önce fanzinler vardı, Kosta'nın çıkardığı Comic Art veya Mutlu Güneş'in Çizgi Roman Gazetesi (isimleri yanlış hatırlıyor olabilirim, hafızadan yazıyorum) sanki ilk örneklerdi. Benim yaptığım o fikri "dergi olabilecek ölçüde "büyütmekti". Uzun hikayeler... Geçmiş zaman.


Levent'in (Gönenç) şiirlerden ve şairlerden yola çıkarak yaptığı karikatürlerden oluşan albümü çok yakında Ot Yayınlarından çıkacak. Kapak kesinleşmedi, "temsili" diyelim.

Çarşamba, Ocak 17, 2018

d GRUBU




Yarın Ankara'da, CerModern'de d GRUBU ile ilgili bir sergi açılacak. Çok anlatılan, ismen bilinen bir resim hareketidir. Erken cumhuriyetin yeniye olan heves ve iştahını gösterir, elbette güzel ve elbette yavan yönleri vardır ama sahiden bir hareket getirir. Grubun çalışmalarını görmek ve hakkında düşünmek, o mantığı anlamak ve tartışmak, bence memleket tarihini anlama çabasının bir parçası sayılmalı.

Ben şuna dikkat çekeceğim, hareketin içinde kısa süreli de olsa Cemal Nadir de olur. Mizah dergilerinde d GRUBU'nun nasıl algılandığı, nasıl karikatürize edildiği konuşulmuş ve anlatılmış değil. Mizahçılarımızın ressam/resim/sergi algısına karşı takındıkları tutum ve gösterdikleri anti-entelektüelizmin incelenmesi de gerekiyor. Halktan kopuk olmak-halka gitmek, popülerlik-seçkincilik, emekçilik, entellik vs vs D grubu bunun için iyi bir örnek teşkil ediyor bence.

Nezihe'nin Evi




Sefa (Sofuoğlu) 1951 ile ilgili bir mekan çalışmamızı paylaşmış, aşağıda ondan alıntı yapacağım ama ben de bir iki söz edeyim isterim. Senaryoda evde geçen sahne sayı olarak çok olduğu için mekanı iyi tasarlayalım istiyordum. O yıllarda şehirde bir konut sorunu olması nedeniyle evlerde pansiyoner-kiracı kalan çokmuş. Edebiyat severlere Esendal hatırlatması yapmaya gerek yok sanıyorum. Ev için Nazım Çerkeş'in evini temel aldım, 1945 yılında evle ilgili bir çalışma yapılmıştı. O evi modelleyerek ilerledik. Bir dönem mimarlar ve şehir tarihçileri eve çok ilgi göstermişler.Tipik Ankara evi olarak anlatılmış, ben şaşalı buluyordum ama hikâyede Nedim'in (Ve Vedat'ın elbette) yalnızlığını vurgulayan bir genişliği vardı, o bakımdan işlevseldi.

Sefa (Sofuoğlu) sosyal medyada paylaştı, alıntılıyorum:
"Levent Cantek hikayenin önemli karakterlerinin yaşadığı ve olayların geçeceği Nezihe’nin evini tam bir Ankara evi gibi olmasını istemişti. Bu konuda bana referans olabilecek (1 No'lu) görseli ve farklı acılarını yollamıştı. Ben de mimar kardeşim, dostum Cihan Can Türker’den rica ettim. Sağolsun o da beni kırmayıp, o kadar işinin gücünün içerisinde Levent Cantek'ten gelen görsel ve benim nasıl istediğimi belirten ayrıntılarla yolladığım taslağa göre benim işimi çok kolaylaştıracak basit 3D modellemeler yaptı. (2-4 ve 5 nolu görsel)) Cihan Can Türker’den gelen modellemeler üzerinde Levent ile bahçenin nasıl olması gerektiği konusunda çalıştık. Taslak üzerinde Levent önerilerini ve istediklerini yazdığı notlarla belirtti.(3 No’lu görsel). Bir kaç eskizden sonra Levent ile mutabık kalıp, Nezihe’nin evini bu şekilde kullandık. (6 No’lu görsel)"

Salı, Ocak 16, 2018

Pazartesi, Ocak 15, 2018

Disney Prensesleri




Betarice Loren isimli bir çizgi film sanatçısı-öğrencisi Disney'in üretimlerindeki prensesleri görsel olarak toparlayıp sıralamış. Filmlerdeki prenseslerin kıyafetlerini, geçirdikleri değişimleri görmek bakımından ilginç olmuş bu sıralama.

Şöyle ilginç tabii, tek tek bakınca, hele bugünden bakınca bir teki bile prenses gibi durmuyor. İletişim araçlarının yaygınlaştığı ilk dönemlerde, 19.Yüzyıl sonunda diyelim, sıradan insanların, farklı bir renk, farklı bir kumaş ya da kesimle dolaşan birini gördüğünde o kıyafeti giyen kişiyi hatırladığını, konuştuğunu, dönüp dönüp baktığını, imrendiğini biliyoruz. Saraylıların kıyafetleri uzun uzun anlatılır, yazılır ve konuşulurdu. Bunu niye anlatıyorum, prenseslerin kıyafetleriyle bir başka görünmeleri beklenirdi. Belki artık prenseslik inandırıcılığını yitirdi. Biraz da kıyafetler ulaşılabilir oldu, bir ayrıcalık olmaktan çıktı vs

Disney, her zaman çoğunluk değerlerine oynayan, popüleri kullanan ve popüleri belirleyen bir şirket oldu. Bu kadar zaman ayakta kalmasının sırrı da bu zaten. Belki de prenseslerin ulaşılabilir, taklit edilebilir ve aşılabilir modeller olduğunu da hissettirmek istedi çocuklara. Sonuçta, anneler babalar, çocuklarını güzelce giydirip, sarıp sarmalarken "prensesim" "prenses gibi oldun" filan derken çok da abartmıyor oldular böylelikle.

Cuma, Ocak 12, 2018

1951


Kardeşinin intiharı üzerine Ankara’ya gelmiş bir İstanbullu. Yel midir, toz mudur anlamıyor şehrin hırgürünü, siyasetin imlasını, upuzun hutbelerini. 

1951, çok eski ve çok uzak durmayan bir muammanın, her şeyin kullanılıp atıldığı bir dünyanın hikâyesi. Tenhaları, geceleri, muktedirleri... “Kahrolasın Ankara! Ne yaptın benim kardeşime?” 

Levent Cantek’in senaryosu ve Sefa Sofuoğlu’nun sakin çizgileriyle 1951,usul usul koyulaşan bir yenilginin grafik romanı.

Çarşamba, Ocak 10, 2018

Gerçek






Çizgi romanlarımızdaki gerçeklik algısının kırıldığı, anlatıcının hikayeye dahil olduğu, olup biteni yorumladığı sahneleri seviyorum. Birini Hortlak'ta anlatmıştım, Oğuz Aral ile Altan Erbulak arasında gelişen Oğuz Aral ile kahramanı Hayk arasında büyüyen enteresan bölümleri aktarmıştım.

Yukarıda seçtiğim bantlar, Bedri Koraman'ın Cici Can bantından. (Yıllar yıllar önce ileride yazarım diye epeyce çalışmıştım Cici Can'a. Olmadı, yapamadım halen. Bir ihtimal emekliliğe diyelim.) İlginç olan Altan Erbulak'ın Affan adıyla yine işin içinde yer alması. Erbulak, çok sevilen ve sosyal biri, anlaşılan o ki, iyi bir sohbet arkadaşı. Bedri'yle kahramanların bu kadar iyi olup olmayacağını tartışıyorlar, aslına bakarsanız Oğuz Aral'la bu bağlamın bir başka yönünü-başka bir temsiliyetle konuşmuşlardı.

Bantları okunabilsinler diye özellikle büyük kullandım.

Bedri Koraman, okurun neden kahramanlarla özdeşleştiğini, neden onları beğendiğini anlatıyor, kendi konumunu da açıklıyor: "Ben idealden (idealize ettiğimiz kahramanlardan) yanayım.". Altan Erbulak ise "ben kötü kahramanlar çizeceğim! Sen hayallerinde uğraş!" diyerek, bol ünlemli bir öfkeyle çıkıp gidiyor.

Daha uzun anlatmak gerekiyor bu tür sahneleri. Çizgi romancılar, bu tür araya girmelerle kendilerini, yaptıkları işi anlatmıyorlar sadece. İtibar da arıyorlar. Onları konuşan, yapıp ettiklerini irdeleyen birileri yok, yapayalnızlar. Hele o yıllarda.

Pazar, Ocak 07, 2018

Yıl Dönümü-İş Dökümü


Geçen yıl iki kitabım çıktı, biri portrelerden oluşan, bol mecazlı, hafif ve serçe boyundaki Kuş Eppeği. Bir daha böyle bir şey yazar mıyım bilmiyorum. Elim hep böyle şeylere gidiyordu, nefsimi körelttim galiba. Resimli Türkçe edebiyat Takviminde yer doldurmak için yazıp durmuştum, Mizah Mahallesinin devamı gibi oldu. İkinci kitap, Levent'le (Gönenç) ile birlikte yazdığımız yazıları toparladığımız, yeni bir yazı eklediğimiz bir derleme oldu, Muhalefet Defteri: Türkiye'de Mizah Dergileri ve Muhalefet adıyla YKY'den çıktı. Mizahla devam edersem, biri yıl başında biri yine Levent'le birlikte yıl sonunda olmak üzere iki makale yazdım. İlki, geçen yıl, mizah dergilerini hedef alan bir rapora cevap niteliğindeydi. İkincisi, mizah dergilerinin geleceği hakkında Levent ile birlikte yaptığımız bir konuşma metninin yazıya dönüştürülmüş, revize edilmiş haliydi.



Geçen yıl Sefa (Sofuoğlu) ile Alayına İsyan ve İrem'i Beklerken isimli çizgi romanları yaptık. İlki biraz daha uzun sürdü, on yedi ayda bitmişti, ikincisi daha kısa, beş ayda tamamlandı.

Payidar'ı Berat (Pekmezci) ile birlikte Fitbol için hazırlıyorduk, telif sıkıntısı oldu, albüm yapalım dedik. Ben uzun ilave öyküler yazdım, henüz 13 sayfalık bir tanesi tamamlanabildi. Berat, yurt dışına taşınınca planlarımız biraz aksadı. Bakalım nereye varacak?

Benzer bir sorun, Murat (Başol) ile yaptığımız Bozkır'da yaşandı, 221B için çiziyorduk, ne yapalım-albüme dönüştürelim dedik ama arkasını henüz getiremedik. Bu arada ben Bozkır'ı başka bir hikayeyle internet dizisi olarak senaryolaştırdım, onun da akıbetini bekliyorum.



Senaryolardan devam edeyim. Türkiye'de çizgi romanın gelişimini anlatan, senaryosunu ve danışmanlığını yaptığım Çizginin Kahramanları çalışması, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti En İyi Belgesel Ödülü aldı.

Funda Ödemiş'in yapımcılığını Ömür Atay'ın yönetmenliğini yaptığı senaristlerinden biri olduğum Kardeşler filminin çekimleri tamamlandı. Eurimages desteği aldığı için Avrupa'daki büyük festivallerden birinde gösterilecek, merakla bekliyorum.

Düzenli olarak her ay Sabit Fikir'e çizgi romanla, daha çok grafik romanla ilgili yazı yazdım. Grafik romanla ilgili bir yazım Mart sayısının kapağındaydı. Grafik romanla ilgili hafiften misyonerlik yaptığımı, ısrar ettiğimi, iştah gösterdiğimi itiraf ediyorum.

Geçen yıl, değişik bir şey denedim ve ilk kez bir yazı/yazarlık atölyesi yaptım. Bana göre olup olmadığından emin değilim ama her editörün bunu deneyimlemesi gerektiğini düşünüyorum.


Bu yıl, dördüncüsü oldu ama artık bir yenisi olmayacak, Edebiyat Takvimini bir kez daha yapmayacağım. İşi gençlere devrediyorum, jübile yapıyorum diyeyim. Çok zor işler, öldürmüyor, canlı canlı gömüyor derler ya, öyle zor iş... Dördüncü yılın sonunda bırakıyorum.

Funda, kuaförlerle ilgili bir kitap yapıyordu, bir kadın çizerle bir kadın berberini anlatmamı istedi. Ece (Zeber) ile Cankoç isimli bir hikaye yaptık, Aynanın Önünde Cımbızın Ucunda (İletişim Yayınları) kitabında yer aldı.

Bunlar da devam eden işler alt solda Hüseyin'in (Soylu) çizdiği 70'lerde geçen bir futbol simsarı hikayesi Çengel, sağdaki ise Taner'in (Duran) çizdiği Fakir Şükrü. 1930'lardan bir kabadayı hikayesi diyelim. İkisi de Ankara öyküleri...



2017'de sayı olarak 28 kitabın editörlüğünü yapmışım, sonuçta işim bu. Zorlayıcı ve hep önden gitmeye zorlayan bir iş editörlük. En sevdiğim tarafı yeni yazar ve ilk kitap çıkarmak. Yaşım gereği ben bıraksam bile onlar devam edecekler, ilk yol arkadaşlığını benimle-bizimle yaşamış olacaklar. Hoşuma gidiyor bu his. Bu yıl beş tane ilk kitap çıkmış bizden.

Kaç sayfa okudum, kaç mail yazdım, kaç telefonla konuştum sayamam.

Yakınlarım biliyor, Ankara dışına pek çıkmıyorum, sevmiyorum ve istemiyorum ama ona rağmen dokuz kez İstanbul'a, iki kez İzmir'e, bir kez de Eskişehir'e gitmişim.

Bu dökümü hiç yapmazdım, şu yüzden istedim. Günler ve işler geçip gidiyor, hep bir yenisi geliyor, hep bir başkası hazırlanıyor. 2018'de hayatımla ilgili bir değişiklik yapmak istiyorum. Buna hazırlık belki de, kendime bir manzara göstermek...

Bu yıl Funda, KHK ile mesleğinden, severek yaptığı işinden, akademisyenlikten uzaklaştırıldı. Tuna, okul değiştirdi vs...Yeni koşullara adapte olmaya çalıştık. Umut ekmeğimiz, "geçer bunlar" sakızımız, meşgale iyidir şiarımız oldu. 
Related Posts with Thumbnails