Pazartesi, Haziran 18, 2018

Yok Listesi (5)



Ölüm öyle tuhaf bir şey ki... Hayatla iç içe bulunduğu halde, aynı zamanda hayatla hiçbir alâkası da yok... (Kemal Tahir, Hür Şehrin İnsanları).

Bir kız vardı yok gibi öyle güzel (Oktay Rıfat)

Vallahi gözüm yok bu dünyada, ölümden mercimek kadar korkum varsa, bağla benim leşimi katırın kuyruğuna, sür dağdan taşa! (Peyami Safa, Matmazel Noralya’nın Koltuğu).

Gökyüzünde ay yoktu. Bulutlu olduğu için yıldızlar da gözükmüyordu. Bir karanlık vardı!.. Silme karanlık (Yaşar Kemal,  İnce Memed).

Halam tıpkı “Ağustosböceği ile Karınca” hikâyesindeki ağustosböceğine benzer. Fakat maalesef, biz de pek çalışkan “karınca” değiliz ve evimizde fazla zahiremiz yok (Muazzez Tahsin Berkant, Bülbül Yuvası)

Ne güzeldir sevmek karanlığı. / Karanlık Allah gibidir ve tek başınadır. / Karanlık ölüm gibidir rengi yok / ahengi yok / dengi yoktur karanlığın (Nazım Hikmet, Kör Olmak)

Türk edebiyatı için olmayan şey devlettir. Türk edebiyatının özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana devleti yoktur. Devlet, Türk edebiyatını yok saymıştır (Aziz Nesin)

Pazar, Haziran 17, 2018

Çizgilere Derkenar 3


Nezih İzmiroğulları 1922 doğumlu. Lise mezunu. İkinci Dünya Savaşının zorlu koşullarında önce iki sene Akademiye gitmiş, sonra üç sene Edebiyat Fakültesinde Alman Dili okumuş ama çalışmak zorunda olduğundan üniversiteyi bitirememiş. Ramiz’in teşvikiyle ilk çizgileri 1941’de Karikatür’de yayınlanmış. Reşat Ekrem Koçu’nun İstanbul Ansiklopedisi'nde, devrin ünlü Türkiye Yayınevi'nde çalışmış. Milliyet’in yeni kuruluşunda Abdi İpekçi ile çalışmaya başlamış. Gazete ressamlığı yaparken 1958’de İpekçi’nin ısrarı ile bulmaca köşesini de hazırlamış. Haftalık ilavelerdeki yarım sayfa büyük kare bulmacaları sanıyorum ilk hazırlayan Nezih İzmiroğlulları’dır. 1968’de Uzan ailesinin çıkardığı Yeni İstanbul gazetesine geçen ekipten biri oluyor. Gazete, çalışanlarına vaad ettiği yüksek maaşları veremez olunca önce Cumhuriyet’e, sonra 1973’te Tercüman’a geçiyor. Gazete ressamlığı, günlük bulmacalar dışında küçük çeviriler de yapan sanatçı seksenli yıllardan itibaren serbest gazeteci olarak dışardan çalışmaya başlıyor vs

2005 yılında vefat eden Nezih İzmiroğulları’nın gerçekten çok özenilmiş sabırlı illüstrasyonlarına gazete sayfalarında sayısız kez rastlamış ve her defasında gösterdiği emeğin hatırlatılması gerektiğini düşünmüşümdür.




Ellili yıllarda gazetelerde yaygınlaşan renkli-resimli Pazar ilaveleri pek incelenmiş değildir. Baskı tekniklerinin yetersizliği nedeniyle fotoğrafın -yeterince var- ol(a)madığı bir hayatta renkli resimler-illüstrasyonlar görsel olarak olağanüstü etkili olmuştur.

Çizgi romanseverler, o yıllarda yayımlanan Pekos Bill'in nasıl anlatıldığını hatırlayacaktır, hikâyeden çok renkli sayfaları konuşulur. Renkli gazeteler ve dergiler, ilk kez o tarihte, o yoğunlukta evlere girmeye başlamıştır.

Lafı, yukarıdaki Ratip Tahir çalışmasına getireceğim. O Pazar ilavelerinde en az yarım sayfa büyüklüğünde –herhangi bir esprisi ya da alt metni olmayan- böylesi hafif erotik işlere rastlanıyor. Kadın-erkek ilişkileri, mutlu-mesut genç kadın resimleri resmediliyor. Ratip Tahir gibi siyasi mücadelenin içinde var olan, sahiden sert Menderes karikatürleri çizen bir virtüözün bu tür işlerini itiraf edeyim pek anlamlı bulmamışımdır. Çok da özenilmiş, hemen anlaşılıyor.

Akbaba’da da bu tür işler yayımlanır ama hemen altında fıkra gibi bir diyalog yer alırdı. İki kişi konuşur, biri bir şey söyler diğeri de ters yüzü edici bir ironi yaparak lafı patlatırdı. Resimle esprisi arasında bir bağlantı yok gibiydi. Aynı espri bir başka resim altında da kullanılabilirdi.

Pazar ilavelerinde bu da yapılmıyor, en azından Ratip Tahir bunu yapmıyor. Örneğin bu resimde gençler birdirbir oynuyorlar, ee ne var bunda diyebilirsiniz… Ben de bunu söylüyorum zaten, ne amaçlandığı doğrusu pek açık değil…Yarım sayfa resim, altında espri ya da açıklama da yok.  Öte yandan erkeklerin yüz ifadeleri ve genç kızların o kadar yükseğe sıçraması ilginç elbette…

[Her iki yazıyı da 2006'da yazmışım]

Perşembe, Haziran 14, 2018

Dört Golcü

Dünya Kupası bir vitrindir, yıldızlar transfer ücretlerini yükselttikleri gibi düne kadar esamisi okunmayan sayısız futbolcu turnuvada gösterdiği maharetle parlayıverir. Kimileri bu parlak çıkışı cilalamasını bilir; ama çoğunluğu bu üç-beş maç süren “tempo”nun altında ezilir, gölgesine bile ulaşamaz. Parlamak, futbolda golle anlamlandırılacak bir süreçtir; magazineldir, ya gol atarsın ya da kurtarırsın. Ama manşet daha ziyade forvet oyuncularına nasip olur. Bütün stadın, izleyenlerin doksan dakika boyunca sabırla ve sükunetle ya da öfke ve doymazlıkla bekledikleri, ama hep bekledikleri gol değil midir?

Golcülerden bahsedeceğim...Seyirci gol için doğan oyuncuları diler; topun nereye düşeceğini bilen ve orada olan oyuncu mutlaka gol atar çünkü. Hep söylenir gol kaçırması değil, gol için orada olması önemlidir. Eskiden yapılı, boylu poslu santrforlar, oldukça dar bir alanda oynayıp, sağdan-soldan kesilen sert ortalara defansın arasından yükselerek kafayı yapıştırırlardı. Sonra Danimarkalıların hücum press – en iyi savunmanın hücumda başlaması özelliği yayılınca santrafordan ziyade ikili – dağıtıcı forvetler girdi devreye. Daha kısa boylu, hareketli, topla dripling yapabilen ve maç boyu markajcılarını sağa sola boş koşular yapıp yanıltarak orta saha oyuncularına alan açan hücum oyuncularıydı bunlar. Bir başka deyişle, Alman Hrubesch ya da Belçikalı Vanden Berg gibi santrforların yerini, son yirmi yılda giderek Romario, Bebeto, Del Piero, Baggio gibi forvetler almaya başladı. Yeni dönemin forvetleri bu modele uymak zorundaydılar; top rakipteyken bıktırıcı pres yapmaları-onları yarı sahayı geçmeden bunaltmaları gerekiyordu.

Bu türden forvetlerin ilki bana göre 82 Dünya Kupasının sürpriz golcüsü Rossi’ydi. Enzo Bearzot’un, şike skandalı nedeniyle cezalı kalmış, iki yıl futbol oynamamış bir futbolcuyu, Rossi’yi İtalyan takımının forvetinde oynatması muhtemelen hoş karşılanmamıştı. O kadar ki, Rossi’nin takım arkadaşı Cabrini ile eşcinsel ilişkileri olduğuna dair yazılar çıkıyordu. Rossi, gayri-ahlaki ilişkiler içinde görülen, geçmişi hiç temiz olmayan tipik bir istenmeyen adamdı Hepsinden önemlisi gol atamıyordu. Takımın oynadığı dördüncü maç sonunda Rossi’nin tek bir golü yoktu. Sonra garip, büyülü bir şey oldu-peşi sıra goller atmaya başladı. Brezilya’ya 3, Polonya’ya 2 ve finalde Almanya’ya 1 gol atıp turnuvanın gol kralı oldu. Rossi’nin en önemli özelliği, Tardelli ya da Conti, topla kanatlardan inerken onlarla eş zamanlı-göbekten altı pasa girmesi ve kesilen topa öldürücü dokunuşunu yapmasıydı. Beyaz tenli, solgun ve her an yorgunluktan düşecek biri gibiydi. Ama yarı sahadan ceza alanına doğru gittikçe süratlenen deparlar atıyordu. Futbolun erkek dünyası için en ağır suçlama olan eşcinselliği bertaraf edecek kadar sevildi Rossi. Attığı her gol için evine bin şişe şarap yollayan bir İtalyanın fotoğrafını görmüştüm. Haber, doğru,eksik ya da abartılı mıydı bilmiyorum, ama adam çok mutluydu.

İtalyanlar sekiz yıl sonra bir başka sürpriz golcü çıkarttılar. Ev sahibi olarak başladıkları turnuvada yarı finalde kaybettikleri maçı saymazsak daima kazandılar, ama hepsi zor tamamlanmış oyunlardı. İtalyanlar kendi evlerinde şampiyon olmak istiyorlardı. Yoğun bir seyirci baskısı altında bunalan, gol için giderken gol yiyeceğini düşünerek kabuslar gören İtalyanların kurtarıcısı, yedek kulübesinden çıkan ufak-tefek, güneyli bir forvet oyuncusu oldu. Schillaci, Juventus’ta oynuyordu-sezonu hiç fena olmayan bir gol ortalamasıyla kapatmıştı ama ilk onbir için düşünülmese de olacak bir golcüydü. Evet, ikinci yarılarda Vialli'’in yanında oynayan Carnavale yorulduğunda yerine girebilirdi. İtalyanlar, milli takımda defansta oyuncu çokluğundan- hücumda forvet azlığında yakınırlar. Schillaci, muhtemelen bu azlıktan dolayı takımdaydı. Avusturya ile yapılan açılış maçında son on beş dakikada oyuna girdiğinde İtalya gerçekten çaresizdi-tıkanmıştı; Schillaci, üç dakika içinde golü buldu. “Şahne Yedek” maçı getirmişti. Amerika maçında yine ikinci yarıda girdi oyuna, gol bulamadı ama onunla birlikte maçın rengi, İtalya’nın hücum gücü değişmişti. En azından seyirci buna inanmıştı. Çekoslavakya maçında ilk onbirde sahaya çıktı ve daha 10.dakikada golünü attı. İtalya, gruptaki son maçını daha rahat bir skorla 2-0’la almıştı. Schillaci, seyirciyi fethetmişti artık-bir mucize adamdı. Topa doğru koşarken garip bir uğultu yükseliyordu. Top ayağına değdiğinde, ceza sahasına girdiğinde stada bir neşe geliyordu. Bu adamda bir büyü vardı, seyirci onu “büyütmek” istiyordu, görmüştü! İkinci turda İtalya, Uruguay’ı aynı skorla geçerken ilk gol yine ondan geldi. Çeyrek final vizesi aldıkları İrlanda ve normal süresi 1-1 biten, penaltılarla kaybettikleri Arjantin maçlarının gollerini de o attı. Üçüncülük maçında kazanılan bir penaltıyı gol kralı olabilmesi için Schillaci’ye attırdılar. Sanırım, bütün İtalya kadar bir futbol meselinin “mutlu son”la bitmesini isteyen her futbolseverin yüreği kabarmıştı, o penaltı atılırken. Schillaci, İtalya 90’nın gol kralı olarak tamamladı turnuvayı. Öncesi ve sonrasında bu denli “skor” yapamadığı kariyer tabelasında “bingo”yu bulmuştu. Bir kaç yıl İtalya’nın en sevilen adamlarında oldu ama ne o tempoyu ne de o büyülü gol vuruşlarını tekrarlayabildi. Dünya Kupasının kendiyle varettiği çocuklarından biri olarak doğdu ve öldü. Rossi kadar iyi golcü değildi velakin şanslıydı. Attığı bir golü anlatırken “Allahın kendini oraya ittiğini” söylemişti; kim bilir, futbol mucizeleri sever.

Ama hakkını yemeyelim, ondan çok daha şanslıları vardı. Bir ara İstanbulspor’da oynayan Rus Salenko, Amerika 94’te Kamerun’a bir maçta 5 gol atarak, turnuva sonunda Krallığı Stoichkov ile paylaşıyordu. Kamerunlular, kalecileri Bell’e güveniyorlardı, 42 yaşındaki Milla’ya forma giydirmişlerdi, 4 yıl önceki “mucize takım”dan fazlasını hayal ediyorlardı v.s... Hiçbiri olmadı. Aslolan, yakın zamanların en kolay lokma takımlarından biri olup Salenko’ya haketmediği bir taç sunmalarıydı. Salenko, futbol sahnesinde hiç yer alamadan çabucak silindi ve doğal olarak, Bulgar Stoichkov, Salenko’dan fazlasını haketti; Borimirov Lechkov, Balakov ve Kostadinov’dan oluşan uyumlu orta sahanın önünde oynuyordu. Barcelona’dan alıştığı gibi, kenara-çizgiye kayıyor-topla buluştuğunda kaleye doğru çaprazdan giriyordu. Çizgiden çevirdiği-kestiği her top-biri dokunsa gol olacak türünden “ölümcül”dü. Stoichkov, şanslı ya da iyi golcü değildi, tek kelimeyle “pis” bir golcüydü. Kavga eden, arsızca daima fazlasını isteyen, her türlü kural dışı hareketi yapabilen biriydi. Futbolu sevdiğini hiç hissettirmedi, ama herkesten daha iyi oyuncu olduğuna inanıyordu-kazanmaktan başka bir şey düşünmüyordu. Rakip takımın husumetini kolaylıkla çekiyordu: “pislik, terbiyesiz, anormal”. Birinin ayağına çift dalarken ya da rakibe tükürürken görmek mümkündü onu. Düşürüldüğünde, ayağa kalkarken “nerede kart” diye doğrudan hakeme yönelirdi. Gerçekten düşürüldüğü birkaç an hatırlıyorum, o kadar. Düşmesi gerektiği için düşerdi genellikle. Dünya Kupası’ndaki her maça Real Madrid’le derby oynuyormuş gibi çıktığını yazmışlardı. İntikam peşinde bir avantür film kahramanı kadar hoşgörüsüz, acımasız ve gaddar tamamladı maçlarını. Yarı finalde 2-1 yenildikleri İtalya maçından sonra, Dünya Kupası öncesinde eledikleri Fransızları işin içine katarak şöyle demişti: “Tanrı Bulgar, hakem Fransızdı”. Bulgarlar üçüncülük maçında İsveç’e 4-0 yenildiler. Huzursuz, öfkeli ama gerçekten golcü olan Stoichkov ise bu turnuvadan sonra dünya vitrininden çekildi. Barcelona için yaşlanmıştı; bir başka deyişle, tribünler için oynayan, kavga eden, sertleşen ve gol atan “kötü adam” için yolun sonu gelmişti.

Bir başka kötüden, pis ve büyük bir golcüden daha bahsedeceğim. 98’in gol kralı olan -dünya kupalarının kritik rakamı, 6 gole ulaşan- Hırvat Suker’den... İlk çıkışına bakılırsa, Stoichkov’un Katalanları coşturan oyunu nedeniyle İspanya’ya alternatif olarak getirildi diye düşünüyorum. Yugoslav Ekolü’nün tekniği yüksek, narsist ve gamsız karakter özelliklerini taşıyordu. Takıma uyum sağlayamama gibi bir sorunu olmadı, sıcakkanlıydı; gol attıkça –Barcelona ile didiştikçe sevileceğini biliyordu. Seyirciye-futbolun kendisine “sizin aynanız olmayacağım”ı diyebilecek bir futbolcu değildi Suker. Hırçındı, ama hırçın olması gerektiğini bilen bir hırçınlığı vardı. Madrit’te vitrinde kalmanın zorluğunu anlayacak kadar zekiydi, canı istediği zaman oynayan Yugoslav ekolünün dışında kalmayı denedi çokça. 98’de, Çeyrek Finalde, yine şu tatsız futbollarıyla Almanlar mı finale gidiyor derken, dört yıl önce Bulgarların yaptığını bu kez Hırvatlar yapmış; 35 yaş sınırında dolaşan Mattheaus, Klinssmann, Köhler, Reuter ve Köpke gibi oyunculardan kurulu Almanya’yı 3-0 mağlup etmişlerdi. Kimse Hırvatların bu kadar yükseleceğini Almanları yenip yarı finale çıkacağını-üçüncü olabileceklerini düşünmemişti. Suker, Stoichkov kadar kine tutkun ve hudutsuz değildi; yaramaz bir oğlan çocuğunun izleri vardı yüzünde. Ne zaman ne yapacağı belli olmayan ve eski zamanların “kalsın oyunda tek bir hareketi yeter” denilen türden kontenjan oyuncusuydu. Daha doğrusu Suker, turnuvanın başında bitti gözüyle bakılan golcülerden biriydi. Futbol sahasına bazen bakir bir iyilik iner, birine dokunur geçer; o sayede olmalı, Suker, Hırvatların gecelerini uzatan gol vuruşlarını yaptı. Bir rüya istiyorlardı, onu verdi. Yukarıda söyledik, Suker, pis golcülerdendi, Real Madrid’in uç adamı olacak kadar iyiydi. Yaşlanmış, jübilenin arifesindeki Suker ise kazanacaklarını hissedercesine sükunetli oynadı, yorulduğunu gizlemeyecek kadar çok futbol oynamıştı, özgüvenliydi. Maçı koparacaklarını anladığı anlarda çıktı sahneye. Yarattığı milliyetçi hezeyanlar ayrı mesele; Suker, Dünya Kupasının en son başarı öyküsüydü. Vefa ya da adalet ne derseniz deyin Krallığı hak etmişti. “Takım” olan Fransa’nın sıkı golcüleri ya da Ronaldo, Rivaldo, Batistuta, Del Piero gibi yıldızlar bunu başarsaydı kimse şaşırmazdı ama dedik ya futbolun adaleti, azlıklardan-yoksunluklardan beslenmeye bayılır. Bu oyunu cazip kılan da bu değil mi?

[Yazı, 2002 yılında İletişim Yayınları'ndan çıkan Dünya Kupası Kitabı için yazılmıştı]

Çarşamba, Haziran 13, 2018

Yok Listesi (4)



Ah kimsenin vakti yok / durup ince şeyleri anlamaya”(Gülten Akın)

Bir yazımda, şair var, şiir yok demiştim (Suat Kemal Yetkin).

Peki mutlu aşk var mıdır? Çocuklar bile biliyo ki yoktur. E, tamam o zaman, sorusu olan yoksa dağılalım (Atilla Atalay, Hayaller Kâhyası).

12 numaranın önüne geldiğinde hafifçe kapıyı tıklattı. Ses yok! Yeniden, biraz daha yüksekçe vurdu kapıya, gene ses yok (Gaye Boralıoğlu, Anahtar Deliği).

Türkiye’de Amerikan üssü yoktur, tesisi vardır (Süleyman Demirel)

Kadın yazar diye bir şey yok, iyi yazar ve kötü yazar var (Ayfer Tunç).

İş yok değil mi cumartesileri?” “Yok. Rahat rahat ederiz kahvaltımızı.” (Hakan Bıçakcı , Doğa Tarihi)

Salı, Haziran 12, 2018

Pazartesi, Haziran 11, 2018

Yok Listesi (3)




Şive taklidi diye bir şey yok. Ben kimsenin şivesini taklit etmiyorum (Yaşar Kemal).

Aktarmalar, devşirmelerle, halkın dışına çıkmakla yapılacak edebiyat yolunda yokum ben (Mahmut Makal).

Olmadık yok, duyulmadık çok (Halk deyişi)

Yüzüne bakmıyordum ama bakmaya da gerek yoktu (Pelin Buzluk, Dördüncü öyküsünden).

“Dünyada kalıcı mutluluk yoktur” diyen kara düşünceli, hasta ruhlu kimseler gelsinler ve bizi görsünler (Muazzez Tahsin Berkant, Sonsuz Gece)

Okulda roman, hikâye, umumiyetle edebiyattan nefret ederdim. Varsa futbol, yoksa futbol (Orhan Kemal).

Bugünkü şiir var mı yok mu bilmiyorum. Çünkü ben şiiri günle ölçmem (Asaf Halet Çelebi).

Pazar, Haziran 10, 2018

Kapaktaki Starlar


1934, Josephine Baker (Jozefin Beyker) İstanbul'a gelmiş. Karayel fırtınası demiş Akbaba. İnsan merak ediyor, Paris'te infial yaratan dansını, provoke edici teşhirciliğini burada da yineledi mi acaba?


1961'den. Luigina "Gina" Lollobrigida, Sovyet kozmonot Yuri Gagarin'i öpmüş, ne hikmetse, Akbaba kapak yapmış. Hafif iç gıcıklayıcı kapak esprilerinden, Yuri "Yıldızı yerde ararken gökte buldum" diyor. Peh peh...Gina, o yılların erotizm sembollerinden, bir arzu odağı... Babıali'de bir gazeteyi açıp da Gina ile ilgili haber okumamak-resim görmemek şaşırtıcı hatta...


1964, siyasete gönderme, BB esprisi yapılmış. Eski İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay, CHP adına açıklama yapmış, siyasi propaganda azmiyle slogan üretmiş: "Amacımız Barış Başarı" demiş, karikatürcüler de o BB'yi fıkralaştırmışlar. Slogan ne olmuş derseniz, içinde barış geçen hiç bir sloganın seçim getirisi olamaz gibi geliyor bana...Unutulmuş...



Saçma bir espri yine, Jayne Mansfield, o tarihlerde Müslümanlığı seçmemiş
Cassius Marcellus Clay Jr'a meydan okuyor, "var mısın maça". O da "sana bir raund bile dayanamam" diyor. Tipik bir Akbaba kapağı. Amerikan kültürünün gündelik hayata sirayet ettiğini gösteriyor. O tarafı ilginç.


1961'ten, yine hem magazin hem siyaset var ama bu kez hayli yerli. Demokrat Parti kapanmış, 27 Mayıs'tan sonra partinin devamı olan YTP kurulmuş, Genel Başkan Ekrem Alican, Menderes'in sevgilisi olduğu iddia edilen, ki muhtemelen onlardan biriydi, romancı Suzan Sözen'i partiye davet ediyor, tabii tatsız bir ima var: "Yüksel Menderes de burada". Linç filan diyoruz, Suzan Sözen'e az eziyet edilmemiştir. Sözen'in elinde Sanera adlı romanı var. Aynı basın 27 Mayıs'tan önce nasıl da methiyeler dizmiştir Sözen'e, "Sagan" filan demişlerdir, onlar da ayrı vesika...



1968, popüler kültür ikonumuz Zeki Müren, Akbaba kapağında. İddiaya göre Zeki Müren, siyasete atılacakmış, onu ti'ye alıyorlar, orkestra dönemin parti liderlerinden oluşuyor: İnönü, Demirel, Türkeş, Aybar, Bölükbaşı ve YTP'yi temsilen biri var. Cafer Zorlu, siyasi ilgileri çerçevesinde seçmiş liderleri...Oysa aldığı oy oranına göre Güven Partisi olmalıydı vs vs. Zeki Müren ne diyor, "Hanginize uyayım ayol" diyor, ne diyecek.

Cumartesi, Haziran 09, 2018

Kafka’ya Gri Yakışır


-->Kafka, sözcük seçimleri, oyunbaz cümleleri ve farklı göndermeleri nedeniyle çevirmenleri her zaman zorlamıştır. Die Verwandlung adlı kısa romanı, tercüme edildiği her dilde küçük ya da büyük bir tartışma yaratmıştır örneğin. Türkçede Değişim ya da Dönüşüm adıyla yayınlandığını hatırlatırım. Bir tür başkalaşmadan söz edildiği için ‘dönüşüm’ daha uygun görünüyor ama farklı adlandırmalar yapılmış. Yakınlarda aynı romanın Dönüşüm adıyla bir çizgi roman uyarlaması çıktı (Yurt Yayınları, 2010), İngilizceden çevrildiğinden, alt başlık olarak The Metamorphosis yazılmış. Türkçede başkalaşım anlamında kullanılıyor metamorfoz.

Romanın ilk cümlesinde geçen ‘ungeziefer’ sözcüğünün çevirisi de tartışmalıdır. Kafka, bir haşereden belki bir böcekten söz ediyor ama insekt dememiş özellikle. İğrenilen, uzak durulan, insanı rahatsız eden bir ‘şeyle’ okuru baş başa bırakıyor. Türkçe çevirilerde böcek denilmiş genellikle, bunu eksik bulan ve uzun uzadıya tartışan çevirmenler vardır. Çizgi roman uyarlamasının böylesi bir sorunu yok. Çünkü Gregor Samsa’nın sıkıntılı rüyasından uyandığında neye dönüştüğü zaten ‘gösteriliyor’. Zırh gibi sert sırtı, boğum boğum karnı olan şeyi, uyarlamayı yapan çizer Peter Kuper’in tahayyülüyle görüyoruz. Bir hamamböceği mi? Evet, olabilir.

Çocukluğumda, yetmişli yılların TRT günlerinde, hafızamda yer eden bir tartışma programı izlemiştim. Tartışmacılardan biri, beni düşündüren ve yıllarca aklımda cevap yetiştirdiğim bir iddia öne sürmüştü. Çizgi roman çocukların hayal kurmasını engelliyordu, ‘öyle güzel kar yağıyordu ki’ cümlesi resmedilmemeliydi ve zaten resmedilemezdi buna göre. Dünyanın en iyi ressamı bile bunu başaramazdı, çizgi roman edebiyata ikame edilirse çocukların hayal güçleri kadükleşecekti. İlkokuldaydım, Adana’da yaşayan bir mektup arkadaşım hiç kar görmediğini, hep kartopu oynamak istediğini yazmış, bana kar yağdığında neler yaptığımı sormuştu. Arkadaşımın hayalindeki kış resmine ne kadar katkım olmuştur bilemem ama uzun uzadıya anlatmıştım kızakla nasıl kaydığımı, buz yüzünden yokuş çıkamayan otomobilleri, zincirleri… Kardanadam’ın kömür karası gözlerini… Yıllar sonra, aklım başka türden bir feylesofluğa meylettiğinde fark etmiştim. Dil, ne kadar kapsayabilir ki gerçekliği? Benim kış hikâyem gerçeği mi ‘resmediyordu’ yoksa okuduğum kitaplar, seyrettiğim filmler ya da dinlediğim hatıralardan damıtılmış melez bir tahayyül müydü? Bilirsiniz, Don Quijote başka bir gerçeklikte yaşadığı için komiktir. Hayal âleminde dolanır, olağandışı olana hemencecik seyirtiverir. Oysa ‘hay Allah nelere inanıyor’ dediğimiz trajikomik adam bir edebiyat kahramanıdır; romanların içinde kaybolan ‘şövalyeyi’ anlatan bir romanı okumaktayızdır, bunu unuturuz. Çünkü roman kendi gerçeklik düzlemini kurmuş, yarattığı vehimle bizi fethetmiştir. ‘Öyle güzel bir gerçeklik yağmaktadır ki’ Don Quijote’nin üstüne, ince ince…

Samsa’nın bir sabah birdenbire bir ‘ungeziefer’e dönüşmesi olağandışıdır. Onun sahiden bir böcek olup olmaması çok da önemli değildir Kafka için. Bize bu dönüşümün gerekçesini anlatmaz, her nasılsa olmuştur işte. Samsa, durumunu kabullenir, yeni hayat şartlarına göre yaşamaya başlar. Ailesi başlangıçta bu felakete üzülse de giderek arka odadaki o böcekten kurtulmaya çalışır olur, acıma hislerini kaybetmişlerdir. Roman öyle bir yönlendirir ki bizi başlangıçtaki olağandışı dönüşümü önemsemez oluruz, dönüşüm ‘gerçektir’, hepimizin başına gelecek kadar sıradandır. Lukacs, Macaristan 1956’da tutuklanınca, yorumlarında yanıldığını fark ederek yanı başında dikilen subaya dönüp “Kafka ne kadar gerçekçiymiş” dediği rivayet edilir, bu hadisenin sahiden yaşanmış olması gerekir mi doğrusu emin değilim.

Çizgi romanlar, fantastik olanın içinde büyüyüp serpilmiştir. ‘Gerçeği başka yerde arayın’ diyen bir düzlemde var olmuşlardır. Samsa’nın neye dönüştüğünü okura bırakan bir muğlâklığa başvurulmaz o sebeple, basit ya da sakil diyelim, o ölçüde teşhircidirler. Kafka’nın Dönüşüm’deki olağanüstülükle başlayıp normalleşen anlatım seyri çizgi romanlarda genellikle ters yönde işler. Peter Parker’ı laboratuardaki örümcek ısırdığı için olağanüstü birine dönüşmüştür vs. Kafka’nın çevirisini tartışanlar ya da çizgi romanı azımsayanlar, uyarlamadan muhtemelen hoşlanmayacaklardır ama ben yine de onlara alternatif çizgi roman dünyasındaki Kafka ilgisinden söz etmek isterim. 1970’li yıllardan itibaren yükselen entelektüel arayışlarda, sonraki Grafik Roman akımında önemli referanslardan biri olmuştur Kafka. Örneğin uyarlamanın çizeri 1958 doğumlu Peter Kuper, neredeyse otuzbeş yıldır çizgi roman dünyasında varolan bir sanatçı, Kafkaesk olarak tanımlanabilecek bir tarzı var. Zaten sadece Dönüşüm’ü değil Kafka’nın pek çok hikâyesinin çizgi roman uyarlamasını da yaptı (Give İt Up, 1995). Bir fikir verir mi bilmiyorum ama Upton Sinclair uyarlamaları da yaptı. Bizde Şikago Mezbahaları adıyla yayınlanan The Jungle’ın nasıl bir roman olduğunu bilenler bilmeyenlere anlatsın. Kuper, anaakım çizgi roman anlatılarının dışında duran, modern medyanın bizi içine gömdüğü klişelerle didişen, otoriteyle uzlaşmayan, galipler ve yönetenlere güvenmeyen bir yerde durarak anlatır anlatacağını. Bir başka ifadeyle Kafka ya da Sinclar’i, tarzına yakın bulduğu için uyarlıyor çizgi romana. Çalışması, Kafka ve Dönüşüm olduğu için Türkçede yayınlanıyor ama Peter Kuper’in de bir yaratıcı olduğu unutulmamalı. Bu uyarlamaları ticari nedenlerle kotarmış değil, ilk günlerinden itibaren benzer nitelikte hikâyeler üretiyor. Doğrusu hiçbir zaman çok satar bir isim olmadı, röportajlarından ve üretimlerinden anlaşıldığı kadarıyla bunu da pek umursamıyor. Karanlık kareleri seviyor, özellikli bir sevimsizlik kullanıyor. Korku, endişe, sıkıntı, kasvet çıkıyor sayfalarından. Bana sorarsanız Kuper, ‘öyle güzel yağıyordu ki kar” resmini çizemez (!) ama onun için huzursuzluğun ressamıdır diyebilirim, üstelik Kafka’ya da yakışır bu grilik.

Radikal Kitap, 13.8.2010

Cuma, Haziran 08, 2018

Ünlülerin hayatları ve kalpleri



Biyografik nitelikli çizgi romanlar çoğalıyor. Kimlerin hayatı anlatılıyor sorusu, bu çoğalmanın da cevabını veriyor. Popüler kültürün “oyuncusu” olan, konuşulan ve bilinen isimlerin, ünlülerin hayatı çizgi romana uyarlanıyor. Hayatı derken, anlatılan popüler şahsiyetin (hikayeleştirildiği biçimiyle) yaşadığı olaylar anlatılıyor demek daha doğru olur. Çizgi romandan çok daha önce başlayan bir eğilim bu; ilgi ve rağbet gören, hayranlık duyulan ünlü şahsiyetlerin biyografisi yazılıyor. Öyle ki, uzun seneler, biyografiyi tanımlarken “tarihe yön veren büyük insanların hayat hikayesi” denirdi örneğin. Mantık olarak okura rol modelleri olarak sunulurlar, anlatılan isimlerin popülerlikleri ölçüsünde de okur ilgisi görürlerdi. Biyografik çizgi romanların önemlice bir kısmı da gazetecilik pratiğinin bir parçası olarak hafif abartılı, hafif şaşırtıcı ve hafif ticari anlatılardır. Abartılı gelebilir, kitaptan çok süreli bir yayını, raf ömrü olarak dergiyi andırırlar, hızla tüketilir, o hızla unutulurlar.

Genellikle, artık yaşamayan, müteveffa ünlüler anlatıldığı için biyografik hikayeler, tarihten beslenirler. Hikaye gibi tarih de (story/history) bir kurmacadır. Hikayeci o hayat hikayesini nasıl yeniden şekillendiriyorsa, neyi anlatıp neyi anlatmayacağını seçiyorsa, tarihçi de kimi olguları seçer ve kimilerini dışarıda tutarak kendi metnini (tarihini) yazar. Biyografik hikaye her zaman anlatıcısının dünya algısına, siyasi ve sosyal tutumuna, aidiyetlerine, edebi meselelerine dayanır. Bu sebeplerle her biyografi, küçük ortak noktalar dışında farklı hikayeler içerir. Geçmişi ya da ünlülerin hayatlarını merak eden okur, tarihi ya da o hayatı anlayabileceğine inanır. Bir biyografide hikaye, mutlaka hayatın önüne geçer çünkü kronolojik bir sıralamadan daha fazlası istenir. Bir insanın hayatını o bitip tükenmez gündelik rutinlerle değil mahremine daha çok girerek, az bilinen taraflarında odaklanarak anlatmak gerekir. Bu tercih ise epeyce netamelidir; ilgi çekme iştahının, hikayenin ve biyografinin önüne geçmemesi beklenir. Popüler biyografiler, en azından son çeyrek yüzyılda değişen tarih algısıyla abartılı, eksik ve tahrif edilmiş kurgular olarak görüldüler. Anlatıcının kendine göre bir olaylar dizisi ve geçmiş kurgusu tanzim ettiği fark edildi veya. Popüler biyografiler, sırf bu nedenlerle, mesafeli ve nesnel bilgiler edinebileceğimiz güvenilir kaynaklardan sayılmaz oldular.

O zaman başa dönerek ilk cümlemizi soru olarak soralım: Biyografik çizgi romanlar neden çoğalıyor? Veya, çizgi roman üreticileri, popüler biyografilere yönelik eleştirilerin farkındalar mı? Çizgi roman, süreli yayın olmaktan çıkıp kitabevlerine, yayınevlerine dahil olduğundan, “grafik roman” bir tür olarak itibar kazandığından beri alanın yazar ve çizerleri kitap dünyasıyla başka türlü bir “ilişki” kurmaya çalışıyor. Görünen o ki, biyografinin popüler ve “çok satar” aurasına ticari bir akıl yürütmeyle çizgili bir görsellik eklenmek isteniyor. İlk kez yakın dönemde ünlü biyografi kitaplarının çizgi roman uyarlaması yapılması veya biyografi yazarlarına senaryo siparişleri verilmesi tesadüf olmamalı... İkinci neden; üreticiler, ünlü ve popüler bir kişiliği anlatarak entelektüel bir itibar arıyor ve istiyorlar, bu da fark ediliyor. Diğer yandan biyografilere yönelik eleştirileri dikkate aldıklarını sanmıyorum ama biyografi yazarken psikolojiyi içine katarak bir yenilik arandığını teslim edebilirim. Yakınlarda KaraKarga tarafından bizde de yayımlanan Lennon, buna güzel bir örnek. David Foenkinos’un çoksatar biyografik romanı, Eric Corbeyran’ın senaryosu, Horne’un çizgileriyle uyarlandı. John Lennon’ın 1975’ten ölümüne kadar süren New York döneminin anlatıldığı roman, terapistine yaptığı iç dökmeleri içeriyordu. Terapi, malumunuz, iyileşme arzusuyla hastanın doktora mahremini anlatmasıyla yaşanır. Doktorun sorularıyla geçmişe (tarihe), ebeveynlerle ilişkilere, dramatik olaylara ve çeşitli meselelerin kökenlerine inilir. Hasta ve doktor, birlikte, neden-sonuç ilişkisi olan bir hikaye üretirler. Hastanın kendini tanıyacağı, doktorun sorunlara cevap bulabileceği bir özel hikayedir bu. Bir gazeteci röportajını, mahkeme tanıklığını, bir dost hasbihalini andıran, itiraf ve ifşayı içeren şaşırtıcı yönleri vardır. Lennon bu bakımdan “yazarına” geniş bir malzeme sunuyor. John Lennon, iyileşme niyetiyle abartılı hallerini, arzularını, yanlışlarını birer birer terapistine-okuruna sıralıyor. İyi düşünülmüş bir romanın uyarlaması olduğu için dili çarpıcı ve mahremi resmetmek hususunda oldukça nitelikli. 

İkisi de Türkçede yayımlanmamış, iki müzisyen hikayesinden –ilki Kanadalı piyanist Glenn Gould’un (Revel, NBM, 2017), diğeri, ünlü caz şarkıcısı Billie Holiday’in (Munoz-Sampayo, NBM, 2016) hayatını anlatan– iki biyografik çizgi romandan söz edeceğim. İkincisi, 1991 yılında yayımlanmış olmasına rağmen yenilikçiliği nedeniyle hatırlanarak tekrar dolaşıma girdi. Billie Holiday’in sert hayat koşullarında geçen, siroz yüzünden erken yaşta sonlanan yaşamı, “Gloomy Sunday” şarkısındaki gibi kasvetle, son günlerinde odaklanarak anlatılıyor. İlkinde ise çoğunlukla kronolojik bir tahkiyeye dayanarak yazarların, eleştirmenlerin, meslektaşlarının görüşlerine dahi başvurulan, enformasyonun daha önemli olduğu bir anlatı tasarlanmış. Biri yeraltı dünyasının karanlığında ölüme koşan, diğeri orta sınıf hijyenikliğinde ölüme direnen iki müzisyen okuyoruz. İkisinin de inandırıcılık düzeyleri, anlatma biçimleri ve devamlılıkları birbirinden farklı. Anlatılanların doğru olup olmadığı, hikayeye kapıldıkça, bir de başarılı anlatılmışsa, kolaylıkla öteleniyor. Çizgi romanlar sanılanın aksine hikaye anlatmaktan uzaklaştıkça güç kaybediyorlar gibi geliyor bana. Entelektüel biyografi yazmak konusunda pek donanımlı değillermiş gibi geliyorlar hatta. Hiç yok demiyorum, örneğin bizde de çıkan, Darrly Cunningham’in Büyük Çöküş: Küresel Ekonomi Nasıl Rehin Alınır (YKY, 2018), Ayn Rand ile başlayıp iddialı bir dönem yorumu yapıyor. Çizgiyle ilgili buluşları pek parlak değil ama meselesini iyi biliyor; Rand’ı, çevresini, dünya algısını, etkilerini, sonrasını başarıyla anlatıyor. Yakın dönemin biyografik çizgi romanları daha çok –Lennon’da olduğu gibi– psikolojiden, aile tarihinden, siyasetten besleniyor ama bunu edebiyata yaklaşarak, sakin bir dille yapıyorlar. Enformasyona daha kolay ulaşılabildiği için ansiklopedik olmamaya, mahremi iyi hikayeleştirmeye çalışıyorlar. Nasıl mesaj kaygısıyla ilerlenemezse, enformasyon vereceğim diyerek de hikaye kurulamıyor. İş, eskilerin deyişiyle hayatını anlatmaktan değil “kalbini açmak”tan geçiyor. 

Bize gelince, biyografik çizgi romanlar üretmedik değil, bunu hamasetle, epik bir dille ve mutlaka romantize ederek, hikaye değil sahneler anlatarak yaptık. E bu da tersten okunması gereken bir başka reçete.



Sabit Fikir, Mayıs 2018.




Pazartesi, Haziran 04, 2018

Renklerin ve Rakamların Yolculuğu


Amin Maalouf, kıta Avrupası'nın ve frankofon hinterlandının popüler yazarlarından. Alımlı bir sadelikle anlattığı tarihi - oryantal romanları, gördüğü ilgiye bakılırsa, bizde de çok seviliyor. Yüzüncü Ad veya bir diğer ismiyle Baldassare'nin Yolculuğu da en az Semerkant kadar bilinen çalışmalarından. Roman, 17.yüzyılda infial yaratan, kıyametin kopacağı, Deccal'in yeryüzüne ineceğine inanılan 1666 yılının arifesinde başlıyor. Maalouf, İtalyan asıllı kitapçı kahramanının günlüklerinden bize dönemi, zihniyetleri, farklı şehir ve topraklardaki insanları anlatıyor. Oryantal hikâyelerde sıkça rastlanıldığı gibi Lübnan’da, Cübeyl'de başlayıp Osmanlı topraklarını kateden, ta Londra'ya kadar uzanan bir yolculuk teması kullanılmış. Bu tür yolculuklar, iç içe geçer hep, bir yandan da kahramanın olgunlaşmasını izleriz. 

Uzak ülkeler ve gelenekler, her zaman merak edildiğinden, o bilinmezliği anlatan seyahatnameler, yüzyıllar boyunca, diğer kitaplara nazaran daha bir dikkatle korunmuşlardır. Öyle ki, o seyahatnameler, başka bir niyetle yazılmış olmalarına rağmen, bugün, tarihi vesika değeri taşıyor ve bizim, tarih ve edebiyat algımızı pekiştiren-dönüştüren bir işlev görüyorlar. Maalouf, seyahatnamelerin tarzını kullanırken seküler ve zamanının ilerisinde bir anlatıcı dili seçmiş,  kendisi gibi doğuyla batı arasında kalmış melez kahramanını muammalı bir sırrın peşine düşürerek Yahudileri, Müslümanları, Katolikleri, Protestanları ve diğer inananları anlatmış: "Yabancı doğdum ben, yabancı yaşadım, daha da yabancı öleceğim. Düşmanca davranışlardan, aşağılanmalardan, kırgınlıktan, acılardan söz açmayacak kadar gururluyum". Üstelik, hoş bir şey daha yapmış, Şeytan'ı çağrıştıran 666 meselesi gibi, Canavar Yılında, Allah’ın yüzüncü ismini ifşa eden esrarengiz bir kitabı işin içine katmış. Özetle, Baldassare, yok yere sattığı kitabı geri alabilmek için yollara düşüyor, evli bir kadına âşık oluyor, bu kez ona kavuşabilmek için dolaşmaya başlıyor, ruhunu kurtarmaya çalışıyor vs... Yorgun düşen, hayal kırıklıklarıyla birlikte yaşamayı öğrenen, durulan, hatta yaşlanmaya karar veren kahramanlar da bu tür hikâyelerin klişelerindendir. Güzellerdir, orası ayrı. 

Yüzüncü Ad'tan çizgi roman uyarlaması nedeniyle bahsediyorum. Geçen yıl, Ocak ve Temmuz aylarında ilk iki albümü yayınlanmıştı, bu yıl çıkan Cenova'nın Ayartması ile üçleme tamamlandı. Joel Alessandra'nın yaptığı uyarlamayı, mukayese ederek,  genel olarak başarılı bulduğumu peşinen belirteyim. Alessandra, 1967 doğumlu Marsilyalı bir çizer, çizgi roman dünyasının konuşulan, ne ürettiği merak edilen yıldızlarından biri değil. En önemli çalışmasının bu uyarlama olduğu bile söylenebilir. Başka türlüsü de sanıyorum pek mümkün olmazdı, ne yapsanız, büyük bir yazarın, ünlü bir kitabın gölgesinde kalacaksanız. Ne etseniz, romana sadakat göstermeniz beklenecek, daima bir gömlek aşağıda kalacaksınız. Laf aramızda, çizgi roman dünyasının yıldızlarının bu tür uyarlamalara gönül indirmesini beklemek abes olur. 

Maalouf, iyimser bir yazar, bugüne işaret etmek için belirginleştirdiği tarihsel hoşgörüsüzlükleri anlatırken bile mutedil olmayı başarabiliyor. İyi şeyler yapmaya çalışan, hata yapan, hatasını telafi etmek için oradan oraya sürüklenen kahramanları seviyor ve onları kaosun içinde bir seyyah gibi dolaştırıyor. Toplumların içinde yaşadıkları gerilim ve belirsizlikleri abartma eğilimini göstermeyi, tesadüfün büyüleyiciliğini, kaderi, fırsatları, tevazuyu anlatmak istiyor. Yazar bu olunca, uyarlama için, bence sevimli, gergin olmayan, biraz karikatürize ama ligne-clair (açık berrak) tarzın dışında bir çizer seçilmeliymiş. Alessandra, bu bakımdan baştan yanlış bir tercih değil ama uyarlamayı okuduktan sonra şunu düşündüm, daha iyi bir çizer bulunabilirmiş, kare devamlılıklarında, sahne açılarında kolaya kaçılmış epeyce yer var. Bazen o kadar çok zoom yapılmış, yüzlere yaklaşılmış ki arada gösterilen mekân ve dönem kareleri, kartpostal gibi kalmış, hikâyeye dâhil edilememiş. Hareket hissini de verememiş sanki, tekrar hissi veren ardışık kareler istiflemiş. Ama Alessandra, şunu iyi yapmış, atmosfer kurmuş, romanın oryantal havasını, naif romantizmini yansıtabilmiş. Galiba bunu da en çok renklendirmesiyle başarmış. Çini mürekkebine dayanan siyah beyaz çalışmaları bu etkide değil çünkü. Daha karanlık hikâyelere uygun duruyor yapıp ettikleri. Renk olmasaymış bu uyarlama olamazmış dedirtiyor insana. Dijital katkının ölçüsünü bilemem ama kara kalem üstüne ekolin (renkli suluboya) atmış, daha sora konturları belirginleştirmek için çiniye başvurmuş. Seksenli yıllarda Hugo Pratt ve daha sonra öğrencisi Milo Manara başvururdu buna. Bizde de Ergün Gündüz. Ekolin boyanın kendine özgü yumuşaklığı romanın doğasına da uymuş, endüstriyel renkçilerin kusursuzluğuna inat, güzel olmuş. Son söz yayın periyoduna dair olacak, keşke bu üçleme, bu kadar geniş aralıklarla değil bittiği zaman birarada yayınlanabilseydi serzenişinde bulunacağım.

Radikal Kitap, 20.6.2014

 

.

Pazar, Haziran 03, 2018

Aşk dediğin laftır derler



Kenar mahallelerden birinde büyüdüm, üzerinden seneler geçti; insan, insanın muallimi olmaya teşnedir, bir abimiz, biz çocuklara şöyle demişti, sigarasını somurarak: “Aşkını anlatan yavşaktır.” Çocuksun, dinliyorsun. Anlatmak istediği, kadının illa ki korunup kollanmasıydı. Erkek, çapkın sayılır, maşuk olur ama iş sevdiceğine gelince ve olur ya vuslata erilmezse, kadın "hoppa" sayılırdı. Delikanlı adam bile isteye susacaktı. William Blake’in dizelerinde geçer; “aşkını anlatmaya yeltenme sakın/ Ancak söylenmemiş aşklar aşktır!” Mahalleli abimizle Blake, aynı racon havasını teneffüs etmiş olabilir mi? Bilerek abartıyorum ama aşkı sevgiyi korumak için sessiz kalmak, nazardan, gıybetten uzak tutmak hiç de önemsiz değildir. Aşkın gösteriye dönüşmesi, ele güne duyurulması, sevgililerin reçel gibi birbirine akması, ilişkilerini göz önünde yaşaması bana da oldum olası garip gelir. Büyüsü kaçar, kokusu çıkar, çabucak bozulur hissiyle bakarım gördüklerime. Ne desek boş, aşk bu kadar konuşulunca, bu denli yazılıp çizilince pozu ve palavrası, edebiyatı ve temaşası hiç eksilmiyor. Herkesin fikri olduğu konularda hemfikir olmak kolay değildir, ondan galiba. Ana akım hikayeler mutlu sonlarla sarmaş dolaşken, gişeye ve çoksatarlığa muhalefet edenler mutsuz aşkları resmediyorlar filan.

Çizgi romanlar çocuksu saflıklarıyla aşk-meşk işlerine oldum olası mesafeli dururlar. Çocuk okurların, büyüdükten sonra, var mı yok mu belli olmayan çizgili aşkları sarkastik bir abartıyla esprileştirmesi sizi aldatmasın. Çizgi roman kahramanları dünyayı kurtarmakla uğraştıkları için öyle “kızsal şeylerle” hakkını vererek ilgilenemezler. Bizimkisi gibi ergen zekalı ve underground eğilimli çizgi roman ekolleri ise aşktan çok cinselliği konuşur, kadın hayranları olan erkekleri kahramanlaştırırlar. Karaoğlan’la sevişince perperişan(!) olan kadını niteleyen tek bir cümle sanıyorum ne demek istediğimi anlatacaktır: “Haşad olmuştu kadıncağız.” Grafik roman ise yine ayrı bir merhale. Muktedir erkekleri, frapan bir erotizmi ya da piyasa romantizmini öteledikleri için aşkı da farklı anlatmak istiyorlar haliyle. Gerçekçi, mesafeli, daha minimal ve muğlak hikayelerle uğraşıyorlar. Çizgi romanların süper kahramanları, olağanüstü yaratıkları, kıyametlerle dolu tahkiyelerine hiç bulaşmadan sıradan olanın gücüne yoğunlaşmalarından söz ediyorum. Manuele Fior’un Batı Avrupa’da hatırı sayılır ölçüde rağbet gören kült çalışması, Saniyede Beş Bin Kilometre (Cinq mille kilomètres par seconde, 2010) adıyla Türkçede de yayımlandı yakın bir zaman önce. Söze aşktan girmemin sebebi de o.

Fior, zamana yenilmiş bir ergen aşkını anlatıyor bize. Pek çok ilk aşk hikayesi gibi yarım kalmış, farklı yollara savrulmuş, başka hayatlar yaşamış bir çifti resmediyor. İlk karşılaşmalarına gidiyoruz önce. Kız (Lucy), apartmana yeni taşınan komşu teyzenin kızı. Oğlan (Piero), kızlarla arası iyi olan yakışıklı yakın arkadaşıyla (Nicola) birlikte dikizliyor onu. Nicola cıvıltılı, göz alıcı, neşe dolu biri. Piero ise akıllı uslu iyi bir öğrenci; yaşadıkları taşra beldesinden kopup iyi bir üniversiteye gideceği, itibarlı bir meslek sahibi olacağı aşikar. Nicola, onu kızla konuşması için gaza getiriyor. İki arkadaş birbirlerini tamamlasalar da aralarında gizli bir rekabet var kıza karşı. İki erkek bir kız, sahil kasabası, taşra yeknesaklığı… Fior, nostaljik ve buruk bir tadı olan klişelerle dolu tipik bir gençlik hikayesi anlatacak sanırken pıt diye direksiyonu başka tarafa büküyor. Fior, klişeleri biliyor ama yinelemek gibi bir niyeti yok.

Birlikte yaşama hayali kurulan bütün ilişkiler, özellikle birlikte büyürken öğrenilen aşklar, nihayete ermezse ki genellikle ermez, gün gelir hatırlanır. Taraflar, birlikte nasıl bir hayat yaşardık diye merak eder, mutlaka gizli saklı bir araya gelerek şimdiki hayatlarıyla kıyaslama yaparlar. Fior, finali o safhayla yapıyor, o tatlı kızla oğlanı, yirmi yıl sonra bir masaya oturtuyor. İlk karşılaştıkları beldede bir akşam yemeğinde buluşuyorlar. Şişmanlamış, yaşlanmışlar, tazelik ve enerjilerini yitirmişler. Başka insanlar olmuşlar aslında, tarihin bir anında yolları kesişmiş ve tam o zamanda, hayat donmuş gibi o günleri tekrar ve tekrar konuşmak istemişler. “Eski defterleri konuşmayalım,” deseler de küçük büyük itiraflar, hayıflanmalar, iltifatlar, arsızlıklar, merak ve sakınmalar yaşanıyor aralarında. Başarılı sahneler, iyi seçilmiş diyaloglar okuyoruz hep. Saniyede Beş Bin Kilometre, kendini anlatma biçimi, yumuşaklığı ve zekasıyla az bulunur nitelikte güzel bir hikaye.

Fior, 1975 doğumlu, Fransa’da yaşayan bir İtalyan çizgi romancı. Venedik’te mimarlık eğitimi alıyor ve çizgi romana Berlin’de başlıyor. The New Yorker’dan Le Monde’a kadar pek çok yerde eş zamanlı olarak illüstrasyonları yayımlanıyor. İlk dönemlerinde bir başka İtalyan çizeri, Mattotti’yi andıran bir çizgisi, kare istiflerinde arka planı önemsemeyen, “olduğu gibi” göstermeyen akışkan bir çini kullanımı vardı. Son çalışmalarında mimarlığını hissettirir oldu. Senaryoya göre düşünen-biçim değiştiren bir tarza sahip. Bu albümde suluboya-ekolin kullanarak bir yumuşaklık katmak istemiş. Hikayenin insancıllığını pekiştiren bir tercihte bulunmuş. Lucy ve Piero ya da aşkın kendisi hayatın rüzgarına nasıl kapılıp gidiyorsa, renkler ve konturlar flu, eskizvari ve hatta ıslak gibi duruyorlar. Arada ışıldıyor, bazen de finaldeki gibi mor bir karanlığa gömülüyorlar. Saniyede Beş Bin Kilometre, kaçırılmaması gereken bir grafik roman, abartmıyorum.

Sabit Fikir, Nisan 2018.

Cuma, Haziran 01, 2018

Seyrüsefer Defteri 94


The Vanishing of Sidney Hall (2017) edebiyat, genç ölüm, hayata katlanamama, yavaş ve güzel bölümleri var, çok konuşulan bir film olabilirmiş, iki durak önce inmiş (31 Mayıs).++ Robinson Crusoe & Cuma  (2015) enerjik ve sevimli ama hikâye gişe sineması olarak bir yere varmalıymış (30 Mayıs). ++ L'ultimo terrestre (2011) Gipi için seyrettim, ilginç tiplemeler ve sahneler var, o kadar (29 Mayıs). ++ Sieranevada (2016) bir aile kirlenmesi, akraba zehirlenmesi, bol laf kalabalığı, az bulunur türde filmlerden (28 Mayıs).++ Tuna ile Han Solo'ya gittik (27 Mayıs). ++ Dalida (2016) filmden çok belgesel olmuş, resmi ve edebli de olmuş, seviyoruz müzisyen filmlerini, o fasıl ayrı (26 Mayıs).++ The Exception (2016) bilindik bir hikayesi var ama yalpalamadan sürdürebilmiş (25 Mayıs).++ Beyond the Reach (2014) Douglas için seyrettim, bir gerilim romanından uyarlamaymış, inandırıcı olamadığı epey sahne var (24 Mayıs).++ Vida Sea.1 Ep.1, 2 ve 3'ü seyrettim (23 Mayıs). ++ 7 anos (2016) tek mekanlı, teotara tadında, kötü değil (22 Mayıs).++ A Quiet Place (2018) kısa film olmalıymış (21 Mayıs). ++ Frankenstein Chronicles Sea.1 Ep. 5 ve 6'yı seyrettim (20 Mayıs). ++ Radius (2017) muamması izletiyor, finale doğru çuvallıyor (19 Mayıs). ++ İstanbul yolculuğu (18 Mayıs).++ The Frankenstein Chronicles Sea.1 Ep. 3 ve 4'ü seyrettim (17 Mayıs). ++ 1922 (2017) alacakaranlık öyküsü diyecektim, King uyarlaması çıktı, demode (16 Mayıs).++Strangled (2016) kara polisiye, Macar işi, bir yerden sonra belgesel gibi oluyor ama ilginç (15 Mayıs).++ Bleeding Steel (2017) Uzakdoğu işi naiflik, uçan tekmeler, süper güçler filan falan (14 Mayıs).++ Family Blood (2018) ayın en vasatı adayı, korku filmi (13 Mayıs).++ Que baje Dios y lo vea (2017) vasat, sevimli, başarısız, tek artısı futbol filmi olması (12 Mayıs).++ The Alienist Sea.1 Ep. 9 ve 10'u seyrettim (11 Mayıs). ++ The Frankenstein Chronicles Sea.1 Ep. 1 ve 2'yi seyrettim (10 Mayıs). ++ Anon (2018) atmosferini beğendim (9 Mayıs). ++ The Alienist Sea.1 Ep. 7 ve 8'i seyrettim (8 Mayıs). ++ Bursa yolculuğu (7 Mayıs). ++ Wildling (2018) pek parlak olmayan ergen işi "yaratık" hikâyesi (6 Mayıs). ++ The Alienist Sea.1 Ep. 5 ve 6'yı seyrettim (5 Mayıs).++ Görümce (2016) aşk başlarken işe karışsaymış bir tık yükselirmiş, çok beyaz kalmış (4 Mayıs).++ Crooked House (2017) mekan tasarımı göz alıcı, hikaye bildik ama dönemi için şaşırtıcı (3 Mayıs).++The Alienist Sea 1 Ep. 3 ve 4'ü seyrettim (2 Mayıs). ++ Den of Thieves (2018) ortalamanın üzerinde bir serüven filmi (1 Mayıs). ++




Related Posts with Thumbnails