Pazar, Haziran 30, 2019

Çizgilere Derkenar 15


Fear(s) of the Dark, bir animasyon derlemesi. Geçtiğimiz yıllarda Ankara ve İstanbul’daki festivallerde gösterilmişti. Film, korku teması etrafında gelişen kısa hikâyelerden oluşuyor. İki kısa bölüm hariç hepsi başlayıp biten çalışmalar. Blutch ve Di Sciullo’nun çalışmaları ise diğer filmlerin aralarında kullanılmış. Blutch, asıl adıyla Christian Hincker sevdiğim bir çizer. Hakeza, Lorenzo Mattotti ve Charles Burns da bildiğim ve tarzları itibarıyla izlemeye çalıştığım isimler.

Film, onların isimleri nedeniyle bile beni cezbediyordu. Gerçi filme çok ısındığımı söyleyemem. Her şeyden önce karamsar buldum hikâyeleri, içinde iyi insanların olmadığı anlatılara dahil olamıyorum. Hep başka türlü anlatılabilirdi hissi taşıyorum ve bu his, çoğunlukla filmin önüne geçiyor. Yine de film, siyah beyaz türünün virtüözlüğünü gösterir nitelikte, gerçekten çok iyi tasarlanmış sayısız sahne içeriyor. Filmin son öyküsü olan Richard McGuire’ın elinden çıkan çalışma, bu anlamda sahiden çok başarılıydı ve benim için iyi bir sürpriz oldu. Karanlığın ve haliyle ışığın bu denli güzel kullanılması maharet ister, öyle ki bazen ne anlatıldığını unutuyorsunuz. Perdede bir yerden diğerine gezinen beyazı izler buluyorsunuz kendinizi.

Mattotti’nin hikâyesi ise David Lynch havasında gelişerek alacakaranlık hikâyelerinin muğlak niteliğine uygun biçimde sonlanıyor, severek izledim. Charles Burns nasıl bir hikâyecidir diye sorulsaydı verebileceğim cevap filmde anlattığı hikâyeyi işaret ederdi. Blutch’ın da ne yapabileceğini tahmin ediyordum ama hep merak ettiğim bir yaratıcıdır. İzleyeni rahatsız eder, içinizi burkar; İnsan tekinin acımasızlığını gözümüze sokar. Onu sarıp sarmalayacak kadar sevemezsiniz ama ne dediğini de bilmek istersiniz. Herneyse, asıl adı Peur(s) du Noir olan filmi, imkânınız olursa seyredin. Türü sevmeyebilirsiniz ama film nitelikli ve ayrıksı çizgi romancıların çalışmaları üzerine bina edilmiş. Mutlaka hatırlayacağınız sahneler içeriyor....



Alex Varenne ,1939 doğumlu. Çizgi romanı düşünmemiş başlangıçta, "öylesine çizmiş", yaptığı çalışmaları yayınlatmamayı tercih etmiş. En sonunda da muhtemelen geçim sıkıntısıyla mahlas kullanarak çalışmaya başlamış. Bu kadar düşünmesine ya da sıkıntı çekmesine neden olan şey öyküleri ve çizdikleriymiş. Varenne, Frankofon çizgi romanında adı erotizmle özdeşleşmiş çizerlerden. Bizde de bölük-pörçük, sansürlenerek yayınlanan Erma Jaguar çalışması ismiyle birlikte hatırlanan en ünlü çalışması. Carré Noir sur Dames Blanches albümü kısa öykülerinden oluşuyor. Beş ayrı öyküyü tamamlayan, öykülerde yer alan tiplemeleri ve kimi ayrıntıları yeniden yorumlayan bir final öyküsüne de sahip. 

Erotik öykü anlatmanın zorluğu pornografik anlatıyla olan kaçınılmaz yakınlığıdır. Varenne öyküleri özgün hallerinde Türkiye’de yayınlanamaz ama bu öykülerini pornografik yapmıyor elbette. Varenne doğal olarak sex-oriented bir bakışa sahip ama olağanüstü nitelikli, arzudan patlayacak, her zaman hazır ve nazır kadınları ve erkekleri anlatmıyor. Gerçekçi, şaşırtıcı ve bazen gizem dolu bir hikâyenin içine erotizm katıyor, cinsel ilişkiyi açıklıkla çizmesi çoğu ülkede “pornografik” sayılmasının nedeni. 

Carré Noir sur Dames Blanches albümünü özellikle kılan ise aristokrasiye-doymaz-bencil kural tanımazlığa yönelik eleştirellik. Her zaman taraf gibi durmuyor elbette, hatta bazen kendini denetleyemeyen cinsel iştahın-fantezilerin açmazlarını da anlatıyor. Bunu gösterirken ahlakçılık yapmıyor. Sex-oriented baktığı için hayata tercihinin ticari olarak görülmesi doğal. Öyküleri, tiplemeleri, onların duygu olarak öne çıkan tepkileri düşünülürse hakkında şöyle bir yorum yapılabilir: Varenne, insanların asıl duygu ve eylemlerin mutlaka cinsellikle ilgili olduğuna inanıyor.



Samuel Taylor Coleridge’ın Yaşlı Gemici (The Rime of the Ancient Mariner) adlı uzun şiiri Türkçe’de İletişim'den yayınlandı. İlgi çekici ve esrarengiz bir şiir olduğu muhakkak... Yaşlı Gemici’nin tuhaf yolculuğunun anlatıldığı şiiri Şavkar Altınel Türkçeleştirmiş. Şiirin külfetli, farklı yorumlanabilecek kısımları var. Altınel, çevirisini orijinaliyle birlikte kullanmayı tercih etmiş. Hatırda kalacak güzellikte dizeler var.

Asıl heyecan verici olan Gustave Doré’nin metne eşlik eden çizimleri. Yaşlı Gemici, Doré’nin Avrupa edebiyatının büyük klasiklerine yaptığı eşsiz gravürlerin bir başka örneği. Doré’nin ayrıntıcı deseni, kalabalık sahneleri, Mikelanjvari gerçekçiliği ve yoğun emek isteyen ince işçiliği hemen sarıyor insanı. Kitapta sağ sayfada resmin bütünü, solda ise resimden seçilmiş bir kesit kullanılmış. Doré, resimsiz bir kitabın düşünülemediği bir dönemin yıldızıdır. Kilise süslemeciliğini izleyerek oluşturduğu geniş planlar ve sahne düzenlemelerinde romantik ve kırılgan bir estetik tercih etmiştir. Uhrevi arayışlarla savrulan, pişmanlık çeken tiplemeleriyle taklidi zor  bir üsluba sahiptir, güçlü deseni kadar sabrı nedeniyle de benzersiz çizerler ülkesinin asil üyelerindendir.

[Metinleri, on-on iki yıl önce filan yazmışım. Blogta arşivliyorum.]

Cumartesi, Haziran 29, 2019

Yarış


Nasıl oluyor bilmiyorum, her sokak kavgasının içinde buluyorum kendimi. Mahallemizde sidik yarışı.

Perşembe, Haziran 27, 2019

Son Okuduklarım 29


Casanova'nın Eve Dönüşü, Arthur Schnitzler'i takip ederken bulduğum kitaplardan... Novella, Casanova'nın elli yaşını anlatıyor, hiç üstüme alınmıyorum... Schnitzler, kahramanlarına bir eksiklik veriyor, o eksiklikle baş etmeye çalışırken bir savrulma anlatıyor... Psikolojik bir açmaz okuyoruz. Reçete belli de herkes yapamıyor biliyorsunuz. Çeviriden gayet akıcı bir metin çıkmış. Schnitzler'in tuhaf, dolambaçlı huzursuz kahramanı Casanova'nın dili, olup bitenleri yorumlaması, iştah açıcı... İyi edebiyat okuduğunuzu anlıyorsunuz. Ben geç keşfettim ama Schniztler için şöyle diyebilirim, çağının çok ilerisinde bir yazar, daha çok okuyacağım.

Nazım'la ilgili dünya kadar kitap var.  Hakkında onun kadar kitap yazılmış bir başka edebiyatçımız yok. Haliyle hem çok tüketiliyor hem de herkesten çok biliniyor. Diğer yandan bir parça merakınız varsa, okudukça, mevcut literatüre hakim oldukça, yazılanların ziyadesiyle tekrar edildiğini, hep aynı şeylerin anlatıldığını anlıyor, yeni bir şey öğrenemediğinizi hissediyorsunuz ki bu, beni okur olarak mutsuz ediyor. Haluk Oral, yazarlığından önce iştahlı bir okur, bibliyofil, malumatçı veya sahafiye düşkünü... Nazım'la ilgili bir kitap yazmak isteyince sanıyorum biteviye tekrar eden çalışmaların dışına çıkmaya  niyetlenmiş. Nazım Hikmet'in Yolculuğu bana sorarsanız bu iddiayla ortaya çıkmış. Yayınevi de vinyetlerle, iç tasarımla filan buna katkıda bulunmuş,... nesne olarak kitabı başkalaştırmışlar. Nazım'ın kaçışına kadar geçen hayatı güzel toparlanmış, bıcır bıcır ayrıntılarla üstesinden gelinmiş...güzel kitap.

Kertenkele, Saramago'nun masalı... Kapaktaki Borges ismini görünce meraklanmıştım... Meğer nal gibi yazılan Borges bizim Borges değilmiş... Yanıltılmışım. Yayınevi esnaflık yapmış... Masala dönersek,  masal Saramago'nun çok anlattığı türden fantastik bir ayrımcılık anlatıyor. Kendilerine benzemeyen bir yaratıkla karşılaşan insanlar gitgide deliriyorlar. Hiç tuhaf gelmesin. Alelacayip bir dört ayaklı, kocaman bir kanatlı görünce milletin delirmesi, eline terliği, kıvırarak gazeteyi alması, yolda görünce o kıyamadıkları arabalarını o tuhaf şeylerin üstlerine üstlerine sürmeleri kuşkusuz insan olmalarından...

Röntgenci, bizde altmış yıldır yayımlanan Moravia'nın bilinen romanlarından biri. "Seks satar" diyerek Moravia'nın romanları tuhaf isimlerle yayımlandı hep...Romalı Dilber, Kalbimdeki Dişi, Beni Aldatabilirsin aklıma gelenler...Romanda benim ilgimi çeken baba ile oğul arasındaki gerilimi anlatma biçimi. Romanın bakmak ve bakılmakla ilgili bir fikri var, gelişen hikayesinin iç gıcıklayıcı tarafları yok diyemem ama Moravia'nın derdi erotizm değil... Demesem olmaz, romanın arkasına yarı akademik bir inceleme eklenmiş, nedeni çevirisinden mi orijinalinden mi bilmiyorum, bir garip, ne dediği pek anlaşılmıyor...

Salı, Haziran 25, 2019

Akılsızlık tarihi


İnsan okudukça yazdıkça öğrendikçe bir cahil olduğunu daha iyi anlayabiliyor ve kendini akıllı sanan insanları daha kolay fark eder oluyor. Malumunuz "cahiller", kendileriyle aynı tarafta olmayanları kurnazlıkla suçlarlar. Kandırıyor, çalıyor, numara çeviriyor diyerek itham ederler. Büyük laflar, vicdani sözler ve beddualar, lanetler, gözü yaşlı dizeler ve dualar da peşi sıra gelir.

Biliyorsunuz seçimler yenilendi, niye yenilendi? Niye cebimizden çıkan paralarla bir kez daha seçime gidildi... demeyelim... İstanbul'un Ankara'nın başkanları seçimden önce neden görevlerinden azledildi ... Seçilmiş birisi ne suçla, hangi gerekçeyle görevden alındı diye sormayalım.

Bu soruları es geçiyoruz, hayat tarzlarıyla ilgili bir kavganın içinde olduğumuz için kamu kaynaklarının israfı, ihale kayırmaları, görevini kötüye kullanma filan aklımıza gel(e)miyor.

Usulsüzlük yapıldığı gerekçesiyle İstanbul Belediye Başkanını yeniden seçeceğiz dediler. Mantıklı bir gerekçe de gösteremediler. Yaptılar oldu. Tek tek saçmalık sıralamanın, günlerdir defaatle teşhir edilmiş bir bönlüğü yeniden ve yeniden anlatmanın manası yok...

Birazcık aklı ve kalbi olan, hakkı gaspedilenin ve seçilmiş olanın, daha büyük bir farkla tekrar seçileceğini görürdü.  Eğer ki tersi olsaydı, seçmenleri de ikna edemezlerdi, bu kez sahiden hile yapıldığı, gaspedildiği söylenirdi... Seçildi işte, girmeyelim bu yola demediler.

Seçim gecesi iktidar partisinden biri alay ederek, sahiden burnundan tıslayarak "adamı mağdur gösterdiler, şimdi kahraman yapacaklar" filan dedi... Kime kızdığını anlamıyorum ama mağdur eden de kahraman eden de sizsiniz çünkü akılsızsınız demek gerekiyordu.

Göz göre göre bu akılsızlığı niye yaptılar, nasıl yaptılar anlayamıyorum. Demokrasiyi ancak muhaliflerle tartışırken hatırlamaları, tek adam inancı, öngörüsüzlükleri, iktidar hırsı filan sayılabilir... ama asıl mesele galiba... İstanbul'un partinin en büyük para kaynağı olması... Yüzbinlerce insanın iş ve para kaynağı el değiştirecek...Aklı tutulması başka türlü açıklanamaz.

Seçimleri yenileyerek ve yenilerek tarihe geçtiler, sahiden torunlarımızın gülerek konuşacağı, anlayamayacağı, siyaset kitaplarına geçecek bir akılsızlık yaptılar.

Pazartesi, Haziran 24, 2019

Çizgilere Derkenar 14


Amerika’da, Avrupalı erotik çizgi romanların yayınlandığı Eurotica dizinden çıkmış bir albüm The Model. Manara çizgilerini seviyorsanız, çalışma özellikle görmeniz gereken bir estetik zenginlik içeriyor. Çağlar boyunca sanatçılara modellik eden kadınlar temel alınmış, onlardan birine de ithaf edilmiş. Albüm, klasik olmuş resimlerin çizildiği anları, ressam ile modeli bir arada betimleyen ilüstrasyonlara dayalı. Bir farkla: Bütün modeller, Manara kadınları olarak varlar. The Model, bir kısmı çift sayfada kullanılan altmışa yakın ilüstrasyondan oluşuyor. Kimi yorumlar gerçekten çarpıcı, Picasso’nun ilk yorumu örneğin bir başkalık taşıyor, tarama ucuyla yapılmış iyi bir sentez.


Aralıklarla bana şu sorulur: Edebiyattan yapılan çizgi roman uyarlamaları başarılı mıdır veya bu uyarlamalar ilgi görmekte midir? Büyük oranda başarısız bulduğumu, çizgi roman dünyasında bu türden uyarlamaların esamisinin okunmadığını söylerim. Elbette şunu eklemek gerekiyor. Bütünüyle aksiyona-eyleme dayalı romanlar vardır, muktedir kahramanın yapıp eylediklerini okuruz. Durup düşünmeye vakitleri yoktur, dünya tehlike altındadır vs…Bu tür ucuz romanlar kolaylıkla çizgi romana uyarlanabilir. Tarz ve anlatım biçimi olarak aynı mecradan beslenmektedirler. Örneğin James Bond uyarlamaları gerçekten başarılıdır. Oysa İnce Memed uyarlanırsa o bir serüven romanına indirgenmiş olur. Bir eşkıya hikâyesi anlatmak için İnce Memed’e başvurulması abestir, ticari olarak düşünüldüğü için İnce Memed’e zarar bile verir.

Sözüı sık rastladığım bir başka örneğe getireceğim. Reşat Ekrem Koçu’nun meseleleri ilgi çekici bir yerinden tutup “kanırtan” üslubu, zihniyetten çok eyleme yoğunlaşması, kıyafete, usule, otantizme yüklenmesi nedeniyle popüler bir tarihçidir. Okunan, ilgi gören, takip edilen bir tarihçi olması büyük ölçüde gazeteci mantığını taşımasından kaynaklanır. Bilirsiniz çizgi roman da gazetecilik sanatıdır. Aralıklarla karşılaştığım tarih meraklıları bana Koçu’nun kitaplarının çizgi romana epeyce malzeme çıkartacağını söylerler, konuşuruz. Kuşkusuz, ilginç hikâyeler anlatır Koçu; üstelik hiç de dokunulmamış bir mecra değildir. Selahattin Duman, epeyce Burakbey dizisinde faydalanmıştır yazdıklarından. Koçu, yazdıklarında kendisini çok öne çıkartan, bu Tanrı anlatıcılığı nedeniyle de gerilimi düşüren, entrikaya ve doğrusu cinselliğe obsessif ölçüde takılan bir yazar. Anlattıklarından özet olarak faydalanmak ve başka türden bir senaryo çıkartmak gerekiyor.

Geçtiğimiz günlerde Forsa Halil adlı romanını/anlatısını okudum. 16.yüzyılda geçen bir suç şebekesini anlatıyor. Tipik bir suç hikâyesi demek gerekiyor, ne zaman yazıldığı belirsiz olsa da kırklı yıllarda yazıldığını tahmin ediyorum. Seriyal filmlerini, gangster hikâyelerini andıran bir yapısı var. Koçu, meseleyi tarihi İstanbul dekorunda anlatınca kitap daha da ilginçleşiyor elbette. Belgesel havasında betimlemeler var, Koçu varlığını sürekli hissettiriyor. Romandan çok Koçu’nun ne anlatacağını-nasıl söyleyceğini merak ediyoruz. Örneğin bu kitaptan iyi bir uyarlama çıkarılabilir, çünkü edebiyat değil yapılan. Koçu olduğu için de Koçu’yu ayıklayarak hikâyeyi kurmak gerekiyor elbet.


The Dreamer (1986), Will Eisner’in otobiyografik nitelikli grafik romanı. Otuzların Amerikan çizgi roman dünyasını anlatan çalışma, Eisner’in çizerlik serüveninin başlangıç yıllarını kapsıyor. 1937 yılından II.Dünya Savaşının başlangıcına kadar geçen zamanı resmeden Eisner, daha çok Jerry Iger ile kurdukları Eisner & Iger Studyo dönemine yoğunlaşmış. Anlatıdaki isimleriyle naif ve idealist Bill Eyron ile pragmatik Jimmy Samson’un ilginç ortaklığı  oldukça eğlenceli bir biçimde hikâyeleştirilmiş. Iger, Eisner’den 14 yaş büyük; henüz yirmisinde olan bu dahi çocuktaki yeteneği keşfediyor ve albümde anlatılmasa da iki yıl içinde onun üzerinden büyük bir gelir elde ediyor. Savaşın getirdiği yoksunluklar kadar Eisner’in kendi yolunu çizmek istemesi sonucu 1940 yılında ayrılıyorlar.

Iger, Golden Age döneminin hatırı sayılır işlerini yayınlıyor ama bugün daha çok Eisner ile hatırlanıyor. Hatta öyle ki The Dreamer ile yeniden hatırlandığı bile söylenebilir. Eisner’in okul arkadaşı ve bir başka büyük çizgi romancı Bob Kane’i de albümde görüyoruz. Başarı hayalleri kuran, sınırları zorlayan ve sürekli çalışan, yayıncıların garip arzularıyla manipüle olan çizerler dünyasıyla karşılaşıyoruz. Henüz endüstri oturmadığından ve kurallar belirginleşmediğinden, kaybolup giden dergiler, çizerler ve yayıncılar gırla gidiyor. Hepsinin istisnasız "eşsiz" hayalleri var. Güzel bir hikâye The Dreamer, hele ki az ya da çok Golden Age dönemiyle ilgilendiyseniz kim kimdiri düşünmek, mutfaktaki gelişmeleri –dedikoduları- öğrenmek ve çok da anlatılmayan çizerler dünyasını okumak için bire bir.


Marsık Çizgi Roman Dizisinden çıkmış Saint-Exupéry. Diziden başka çizgi romanlar çıkmış mı, en azından bu türden biyografik nitelikli farklı çalışmalar yayınlanmış mı belirsiz. Durant-Laverdure imzasını taşıyan albüm Şubat 2007'de çıkmış. İlk sayfada çevirmenin Eray Canberk, bir sonraki sayfada Marsık Çeviri Grubu olduğu belirtilmiş, bu mesele karışık, geçelim. Ortası telli, Bristol kapaklı, içi kuşe kağıda renkli olarak basılan çalışma, kitaptan çok dergi ya da gazete ilavesi havasında.

Marsık Kitap, bildiğim kadarıyla Yalvaç Ural etkisi-yakınlığı altında. Çizgi romana gösterdikleri ilgi, bu etki ve yakınlıktan kaynaklanıyor. Yalvaç Ural’ın çzigi roman tercihleri bana hep alelacele yapılmış gibi gelir. Üstelik yapılan kitaplara öyle yazılar, betimlemeler ekleniyor ki şaşırmamak elde değil. Örneğin albümün Biggles Anlatıyor adlı dizinin en önemli kitaplarından biri olduğunu yazmışlar. Herhangi bir başka bilgi yok. Kim bu itibarlı Biggles, ne anlatmış, bütün anlattıkları içinde bu kitap neden en önemlilerden biri olmuş, tahayyül etmek okura kalıyor. Şaka gibi deyip bunu da geçelim, albümün önemi, ünlü yazar Saint-Exupéry’nin (kitapta Sentekzüperi okunur diye yazılmış, birleşik yazılması hoşuma gitti) biyografisi olması. Bilindiği gibi Saint-Exupéry, tüm dünyada okunup sevilen yirminciyüzyıl klasiklerinden biri olan Küçük Prens romanının yazarı. Romancılığı, pilotluğu, esrarengiz ölümü ve eskizleri konuşulan bir isim olduğu ayrıca muhakkak.

Biyografik çizgi romanıysa edebi maharet, kareler arası devamlılık ve kurgusu bakımından vasatın altında. Okunmayacak kadar kötü diyemem ama yazar Saint-Exupéry yok albümde. Olaya odaklanan, görünenden fazlasını yorumlamayan  bir çalışma. Sayfa tasarımı tek tek güzel olabiliyor, bütünlüklü bakıldığında rutinleşen bir tarzı var. Renk kullanımı yumuşak, gözü yormayan bir ecolin dinginliğinde. Fransa-Belçika çocuk dergilerinde tefrika edilen yarı avantür ve yarı gerçek "faideli" biyografik çizgi romanlardan biri. Türkiye’deki Küçük Prens severlerin dahi bu albümü ilgi göstereceklerini sanmıyorum

[Metinleri, en az on yıl önce yazmıştım, blogta arşivlemek adına tekrar yayımlıyorum.]

Pazar, Haziran 23, 2019

Okumuyorum


Eskiden de yazdıklarını (roman, öykü ve senaryo vs) okumamı isteyenler oluyordu. Emekli olunca azalır diyordum, azalmıyormuş.. Faal editorlüğü bırakmış olmama rağmen her hafta iki ya da üç rica geliyor.

Yayınevi üzerinden gelmeyen hiç bir dosyayı okuyamadığımı hep söyledim. Tek bir öykü veya bir roman bölümü okuyarak anlamlı bir şey söylenemeyeceğini daima yineledim.

Profesyonel senaristlik yaptığım için bir başkasının yazdığı senaryo, sinopsis ya da tretman okumadım, okumuyorum ve okumam da...

"Genç" yazarlar, yazdıklarını göstermek ve fikir almak kadar... yayın için bir "aracı" arıyorlar, birisi onlara destek olursa işlerin kolaylaşacağına inanıyorlar. Israr ve rica, hamilik arayışı hemen hepsinin aklında oluyor. Aynı dosyayı üç ayrı yazarı sırayla araya katan bir yazar adayı hatırlıyorum.

Maksadım mahrem paylaşmak ve (hafif tertip bıkkınlığım olsa da) şikayet etmek değil... Şunu hatırlatmak istiyorum. Yayınevleri veya yapım şirketleri iyi metinler-dosyalar-senaryolar ararlar, hatırla gönülle, ricayla bir şey yayınlayamazlar. Araya birilerini katmak işi uzatmaktan, vakit kaybetmekten başka bir anlam taşımıyor.

Bir romanın veya senaryonun muhatabı ben ya da kitabı olan bir yazar olamaz... Yayınevleri ve yapım şirketleri bütün hayatlarını okuyarak sürdüren editörler ve yapım sorumluları çalıştırıyorlar... Yazdıklarınızı onlara göndermeniz, asıl olarak onlara beğendirmeniz gerekiyor.

Cumartesi, Haziran 22, 2019

Pıt Pıt Sözlüğü (23)


Kebikeç: Kitapları haşereden koruyan meleğin adı.

Tombala: Sorma kardeş.’’ Küçük kumarlarınız vardır. On kuruşluk tombalalar. Şimdi kimbilir kaç
evde, kimbilir kaç kadının ‘Aman ayol, bu ne kötü şans böyle,’ sözüne karşılık kimbilir kaç erkek ‘‘Üzülmeyin; kumarda kaybeden aşkta kazanır,’’ diyordur. Kim bilir kaç erkek de acele edip bu sözü ondan önce söyleyemediler diye onu kıskanıyordur (Yusuf Atılgan, Aylak Adam).

Arkaik: Bir dilin eski sözcüklerini veya söz dizimlerini kullanarak yazma tercihi.

Ayıp: Geçti karısının karşısına, açtı kollarını, parmaklarını şıkırdatıp göbeğini hoplatarak oynamaya başladı. Şaşkın kalmıştı Fehime. Yüzü kızarmış gibiydi. Hiç böyle görmemişti kocasını. Bir utançtan kurtulmak ister gibi döndü, gidip radyonun düğmesini çevirdi hemen (Vedat Türkali, Güven).

Hasaset: Edeb dışını edebiyatta kullanma, asalet karşıtı.

Ahlak Kalmadı Memlekette: Ahlak kalmadı dünyada / Kiracısı öyle, işçisi öyle / Hami köylü saftır derler a / İnanma (Melih Cevdet Anday).

Cuma, Haziran 21, 2019

Anadolu Ağızlarından (29)


Zanzun:Boş boş konuşan
Şello: Soytarı.
Titik titik: Parça parça.
Yağdalı: Pis, kirden yağ tutmuş.
Meret: Erkeğin cinsel organı.
Zangıdak: Birdenbire.
Suluzırtlak: İyi pişmemiş yemek.
Hengeme: Kavga, gürültü

Perşembe, Haziran 20, 2019

Yavaşlık 3


İlk kitabımı oldukça yavaş yazdım. Neyi nasıl yapacağımı bilmiyordum, bol bol konuşuyor, yapabileceğime dair kendimi de ikna etmeye çalışıyordum. Bilmemek, insanı hem yavaşlatıyor hem de tedirgin ediyor. Hiç bilmediğimiz bir yola girdiğimizde yol bize "uzuuun "gelir. Etrafı ve güzergahı keşfettiğin için heyecanlanır,  yolu öğrenmeye çalışırsın. Aynı yolu ikinci kez gittiğinde yol insana daha kısa gelir... Yirminci kez aynı yolu giderken zaman ilk sefer olduğu gibi uzun ve yıpratıcı gelmez... Artık alışmış olursunuz. Zaman yavaş akmıyordur.

İlk kitabım, benim için hiç de yeterli değildi ama bana o işi nasıl yapacağımı öğretti... Yirmiye yakın kitabım var... Onun en az yirmi misli sayıda kitaba da editörlük yaptım. Neyi nasıl yapacağımı biliyorum ve o yolu hızla geçip gidebiliyorum.

Yavaşlık, acemilikten kaynaklanıyorsa güvensizlik de içeriyor olabilir...

Yavaşlık halleri çook...bir tane değil ki

Genç sporcular, iyi biliyorum, bunu ben de yaptım çünkü...maç dışındaki hayatlarında ağır adımlar atarlar, ayaklarını sürüye sürüye yürürler...Planlanmış bir yavaşlık onlara cool geliyor olmalı...

Çok örnek var ama görünen o ki... sür'at ve coolluk pek yaklaşmıyor birbirine...Aksine, yavaşlık, sür'atli bir hayatın içinde ayrıksı duruyor. Daha fiyakalı ve konuşulur bir şey...

Ağır ol/yavaş ol molla desinler...derler..."demişler" Bu da uncool...

Anne tarafımdan dedem, soyadı kanunu sırasında kendine "Hız" soyadını seçmiş... yeniyi yakalamak isteyen bir modernin seçimi diye düşündüm hep...

Cumhuriyetin ilk yıllarında entelektüellerimiz, İslamın ve Arpaların bizi yavaşlattığına inanırlardı... Ziya Gökalp, Orta Asyalı atalarımızın daha canlı ve hareketli, "hızlı" insanlardan olduğunu söylüyordu. Türkler hızlıydı, Araplar yavaş...Batıyla aramızdaki fark hızımızdı... Otomobil sevgimiz bence buralardan çıkıyor.

Gaza basarsak geçeriz "diyoruz"...Bu da uncool...

Çarşamba, Haziran 19, 2019

Yavaşlık 2


Herkesin farklı bir hayat sür'ati var, oturup kalkması, bir işi bitirme süresi, bir yerden başka yere gitmesi filan...

Ben heyecanlı bir çocuktum, okula başladığımda sınıfta iki saat boyunca oturmak bana çok zor geliyordu. Maç mı yapıyoruz, çok koşardım, duran adamlar beni kızdırırdı. Mesele koşmak değildi, bir amaca varmak, hem de bir an evvel varmak...Annem, evden çıkarken, akşama ekmek almamı isterdi... Beni bildiği için "acelesi yok, akşam üzeri alırsın" diye eklerdi... O gider gitmez evden çıkıp o ekmeği alırdım. Aklımdan çıkmalıydı. Rahat edemiyordum. Obsesyon derdim eskiden... çok sonraları o iş "hayatımdan çıkmalı" demeye başladım... bir işin bitmemiş olması, sürüncemede kalması beni sahiden yıpratır, uykularımı kaçırırdı, bir türlü başka bir biçimde kuramadım kendimi...

Mesai bitince işi bırakan insanlar gibi olamadım. Yaptığım işlerle ilgili maillere hemen cevap veriyorum mesela... Meşgul müyüm, telefonu açmayabilirsin diyorlar. Bunu asla başaramadım. Hemen açıyorum hemen yazıyorum, geri arıyorum. Bir mesaja geç cevap vermesem de durum değişmiyor, ona aklımdan cevap yazıyorum. Ya da ona cevap yazmadığım için geriliyorum. Sadece bununla kalsa iyi... Uzun uzun hiç tatil yapamadım mesela, iş bitmeden rahat edemedim. Yapamamak da değil sahilde bütün gün oturanlardan biri olamadım. Küçük yaşta çalışmaya alışmaktan olabilir, bir hayatta kalma huzursuzluğu mudur bilemiyorum. Uzun tatili kabullenemiyorum. İçten içe kızıyor ve küçümsüyorum. Dertler de böyle aslında. Ağzımda sakızdır, "ya bu da dert mi,
Allah dert vermesin" diyip geçiyorum birilerine...  İşe güce bak, boşver bunları... Terapimi bile çalışmakla belirledim. Çalışırsam unuturum dedim...

Kabul ediyorum, zor biriyim. Çevremdekiler de anlamış durumdalar, geçen birisi, bir başkası için "senin onu sevme ihtimalin yok" dedi, nedenini sorunca "adam gevşek" diye açıkladı, güldük tabii de... Doğruydu, adını koyamadığım bir şeydi.

O sebeple, bana benzeyen insanlarla arkadaş oldum ve onlarla çalıştım... Çalışma temposu ve hayat enerjisi benden farklı olan insanlarla çalıştığımda sahiden kötü oluyordum. İşleri son anda yapan insanlar beni net olarak krize sokuyordu. Yavaş konuşan insanlar, lafı uzatanlar, ağır aksak ilerleyenler itiraf ediyorum bende kaçma isteği yaratıyordu. Çok denedim, yavaş ve lakaydi biri benim nabzımı yükseltiyor.

Değiştim mi? Hayır.

Değişmeye çalıştım, denedim ama başaramıyorum.

Nasıl anlatsam, balık tutamam mesela ben... yoga yapamam, satranç oynayamam...Beklemek beni kahreder. Biriyle oturup öyle adam akıllı içemiyorum, demlenemiyorum mesela...Çok az insanla başarabiliyorum bunu. Yavaş olmamı gerektirecek bir yaşamsal faaliyeti esasen yapamıyorum... Yaş ilerledikçe, vakit boşa gidiyor diye de düşünmeye başladım.

Yaşlandıkça hareketler de yavaşlıyor ama zihin o sürati sürdürüyor. Zaten problem kafada süren bir şey...

Bu yavaşlık bahsine devam edeceğim. Bunca yıl kendimi yazarak terapi etmişim... Di mi ama?

Salı, Haziran 18, 2019

Çizgilere Derkenar 13



Esprili bir albüm Key Moments from the History of Comics (Beguiling Books). 2004 tarihli çalışma François Ayroles imzasını taşıyor. Fransa dışına çıkması, Toronto Çizgi Roman Festivaliyle olmuş, İngilizce olarak 2009 yılında basılmış. İç sayfalarda tanıdık bir isme, Jean Pierre Mercier’e teşekkür edilmiş. Albüm, tam sayfa karikatürlerden oluşuyor; çizgi roman dehalarının hayatlarındaki kırılma noktalarıyla ilgili eğlenceli yorumlar yapılmış. Sonraki keşif ve başarılarına neden olan “an”lar resmedilmiş demek daha doğru.

Güzel tekrarlar yapılmış, bazen öyle hınzırca şeyler söyleniyor ki o çizer hakkında bir parça dedikodu bilmek gerekiyor. Mad, Raw ve Heavy Metal’in aynı kartonlarla yorumlanması güzel tekrarlardan biri. Forest’in erotizme meyli ya da Giraud'un “nefes” aralıkları, Chris Ware’ın Sevgililer Gününde Charlie Brown’a gönderdiği mektup, dernek toplantısında erkek çizerlerin kenarda toplaşarak danseden kadınları seyretmesi hoş ayrıntılardan bir kaçı. Ayroles, bildiğim bir çizer değildi, ironisine bayıldığım için başka işlerini de arayacağım.


Büyülü Rüzgâr, Aynalar Dağı (No:73) bölümünden söz edeceğim. Güzel hikaye çünkü. Manfredi, bilindiği gibi bir ana hikâyeyi, asıl olarak baba-oğul arasında gelişen bir savaşı anlatır. Ana hikâyenin dışında anlatılan, kaçarken-kovalarken geçerken yaşanan serüvenleri çok da parlak değildir. Aynalar Dağı'nı yazdığıma göre sonuçta istisnalar da varmış demek gerekiyor.

Manfredi, hikâyelerini daha fazla sayfa ile anlatmak istiyor; bu da dizinin en önemli handikabı. Karakterler, çeşitli derinlikler, farklı ruh halleri sayfa sınırlaması nedeniyle çok zaman güdük kalıyor, birdenbire bitiveriyor. Final alelusul hızlanıyor ve bu hız, finalde beklenen ve türe özgü olan bir sürat olmuyor. Toparlama adına hızla geçiliyor, öyle ki bazen birkaç konuşma balonuyla ne olduğu anlatıldığı oluyor. Öyle olduğunda hep geriye dönüp gereksiz kareleri arıyorum, hani finalde elini ferah tutmak için hangi kareyi atabilirdi diye düşünüyorum. Karşıma hep pitoresk sahneler çıkıyor, bana, feda edilmeleri gerekirdi gibi geliyor.

Aynalar Dağı, sözünü ettiğim ara hikâyelerden biri, temelde yaşlılıkla ilgili. Hoş, derginin önsözleri Şamanlıkla ilgili açıklamalara dayandırılıyor. Orijinalleri görmediğim için bu yoğunlaşmayı anlayamıyorum ama her ne olursa olsun, Bonelli de bu tercihi yapmışsa bile, gerçekten abes olmuş. Kızılderili mitolojisine yapılan göndermeler gerçeklik vehmini artırmak için kullanılıyor sadece. Bir başka deyişle dizinin ne gerçekçilik iddiası var ne de belgecilik yapıyor. Hemen tüm hikâyeleri bu gözle okumak gerekiyor, pek çok mitolojik göndermenin Manfredi’nin tahayyülüne dayandığı aşikâr.

Aynalar Dağı hikâyesi bu türden benzer göndermeler içeriyor ama benim için onu farklı olan “başrolün” yaşlılara verilmesi. Serüven edebiyatı, gençlik, zindelik, güç ve güzellikle ilgilidir. Yaşlılar, genellikle “ermiş” nitelikleriyle görünürler, başka bir dünyadan konuşabilirler, kılavuzluk eder, olgunluk içeren sözleriyle yön gösterirler. Ancak ve o kadar varolabilirler.

Aynalar Dağı, kabileleri ve çocukları tarafından terk edilen bir grup yaşlı yerlinin varolduklarını ispatlamak için kalkıştıkları yolculuğu anlatıyor. Yolda Büyülü Rüzgâr ile karşılaşıyorlar, yine sonra kibirli ve arsız bir başka “genç” Kızılderiliyle yolları kesişiyor. Yaşlıların kendi aralarındaki çekişmeleri, geçmişlerini hatırlayışları, aktarılan kısa hikâyeler gerçekten başarılı anlatılmış. Misk Faresi meseli, ilgi çekici olduğu kadar hikâyenin ana temasını da oluşturuyor. Ayrıca iyi çizilmiş, ligne clair havasında bir berraklık var. Kapak, tipik pulp estetiğiyle yapılmış, içerideki hikâyeyse pek çok açıdan ne pulp ne de mainstream.  Aynalar Dağı, yaşlıları ve yavaşlığı için bile okunabilir.


Joe Sacco’nun Filistin albümü, gerek grafik romanın gerekse siyasi çizgi roman türünde ilk akla gelen çalışmalardan biridir. Malumunuz bizde de yayımlandı. Hakkında uzun uzadıya konuşmak gerek ama hemen gözüme çarpan bir çeviri dikkatsizliğinden söz etmek istedim, şöyle bir cümleye rastladım: “Watch your local comic-book store”. Sacco okuyucusu ile konuşurken önemli bir çalışma yaptığını, tamamladığında büyük bir eser ortaya çıkacağını filan söyleyerek kendini gaza getiriyor ve ardından yukarıdaki sözleri sarfediyor. Şöyle çevrilmiş: “Çizgi romancınıza sorun arada bir”. Değil tabii…Çocukluğumda çizgi roman dergilerinin genellikle son sayfalarında çıkan ilanlarda “Bayiinizden ısrarla isteyiniz” yazardı. Biraz onun gibi bir şey söylüyor... Böyle çevrilince Sacco’nun narsizmi de mizahileşmiyor.

Blankets, Craig Thompson’un (d.1975) önemli ödüller kazanmış grafik romanı.  Gerçi ilk baskılarda kapakta, “illustrated novel” yazmayı tercih etmişti. Amerika için bilinen anlamda comics anlayışından farklı olduğunu gösterebilmek için sıklıkla başvurulan grafik roman nitelemesinden bile uzak durmak istemişti. Sonraki baskılarda bunu değiştirdi. Blankets, otobiyografik nitelikli bir çalışma, Eisner ve Harvey başta olmak üzere pek çok önemli ödülü hak ederek kazandığını söyleyebilirim.  Hemen tüm hikâye soğuk kış günlerinde (Battaniye ismi boşuna seçilmiş değil) geçmesine rağmen çok sıcak bir dili var. Thompson, köktenci bir Hıristiyan ailede büyümüş, onun büyüme serüveni, ailesi ve kardeşiyle olan ilişkileri, din ile seküler hayatın çelişkileri, âşık olması, iyilik ve kötülükle ilgili çekincelerini anlatıyor. Çizgi romanın endüstri olduğu her ülkede yayınlandığını ve çok sevildiğini söylemek gerek. Siyah beyaz olan albüm, 600 sayfaya yakın bir kalınlıkta. İlk sayfalarla hikâyenin ikinci yarısı karşılaştırıldığında Thompson’un çizgisinin olgunlaştığı, sayfa düzenlenmesinin, görsel göndermelerinin zenginleştiği görülebiliyor. Bazen öyle bir sayfa resmediyor ki, uzun uzun seyrediyorsunuz, kareler-sayfalar bazen öyle bir akıyor ki… Amerikalılar, en iyiler listesi yapmaya pek meraklıdırlar. Blankets’i de bütün zamanların en iyi 10 grafik romanından biri olarak seçmişler. Hiç de abartılı değil, bunu söyleyebilirim.

[Bütün metinleri en az on yıl önce yazmışım, kaybolmasınlar diye bloga yüklüyorum.]

Pazartesi, Haziran 17, 2019

Son Okuduklarım 28


Dedektifler, Dickens'in benzersiz kaleminden çıkma bir hikayeler toplamı. Yine sokağı anlatarak başlayan, aurayı ince ince nakşeden bir eşşizlik okuyoruz. Kitap, Dickens'in haftalık dergilerde yazdığı yazıların derlenmesi, telif için yazılmış ilginçlikler. Şu kısmı ilginç, suçluların peşine düşen dedektiflerin inatları, sıradanlıkları, endişe ve acemilikleri güzel... Bu hikayelerin, polisiye edebiyata ilham verdiği, bir başlangıç noktası olduğu söylenir. Baltık'taki Balıkçılar, Musil'in denemeleri. Aslına bakarsanız, denizle ve sahiden de balıkçılarla ilgili olduğunu sanmıştım, ilgisi yokmuş. Deneme seviyorsanız, ilginizi çekebilir ama daha iyilerini okuduğunuzu da bilirsiniz. Habibi, Craig Thompson'un ünlü grafik romanı. Türkçede yayımlanması bile bence başlıbaşına önemli. İngilizcede neredeyse on yıl önce çıkmıştı, doğrusu, burun kıvırıp oryantalist bulmuştum. Önyargılar, zihin açıcıdır, çabuk karar vermenizi sağlar ama malumunuz sürat de felakettir. Yaşlanmaya niyeti olmayan biri olarak bizde çıkınca alıp "hemmen" okudum elbette. Oryantal bir hikaye olduğu doğru. O yargım adam akıllı değişmedi. Diğer yandan büyük emek var, bir defa o insanı çarpıyor...İyi çalışıldığı, uğraşıldığı, hatmedildiği görülüyor. Hikaye akışı, fantastik temelin inşası, erotizmi ve erkeklik eleştirisi bence başarılı... Ve evet, geveze...Bir o kadar savruk... Yeni bir Şehrazat çıkarmak istenmiş, güzel deneme olmuş... Thompson, çizginin hakkını veren bir auteur... Keşke "bizim çocuklar" inceleseler o çizgiyi...Kvaidan, Tuhaf Şeylere Dair Öyküler...için Batılılar için yazılmış Japon meselleri denebilir. Eskisi kadar ilgimi çekmiyor halk masalları. Arada bir şey oluyor, üst üste okuyorsun sonra bir soğuyorsun filan... Kitap, galiba o soğuduğum döneme geldi...Yoksa, keşfedilecek, hele korku edebiyatını halk kültürünü izleyerek bulmak isteyenler için birebir... Üstelik ilginç de hikayeler var.


The Beatles ve The Sixth Stone kısa çizgi hikayelerden oluşan iki ayrı derleme çizgi roman albümü. Çok sayıda sanatçı Beatles ve Rolling Stones yorumları yapmışlar. Müziğe dair her biyografik deneme oldum olası ilgimi çeker. Albümleri görmeseydim eksik kalırdım. Öyküler, bazen çok enformatik ama biraz da amaç o... İkinci albüm, ilkine göre daha yenilikçi ve göz alıcı. Ağaçlar, Hesse'in doğa ile ilgili denemeleri... Kitap, baskı ve sunum açısından çok güzel. Bu konularda çocuk gibiyim, görür görmez bayıldım. Dilin hakkını veren bir çeviri var. Hesse'in kendiyle konuşması, eleştirilere cevap vermesi, kendine dönüklüğü çok başarılı. İyi edebiyat! 100 Klasik Kara Film, bu tür kitapları hem satın alan hem de artık internette var bu listeler diyerek kaşını gözünü oynatan biriyim. Sinefil değilim ama fena da sayılmam, iyi bir izleyiciyim, kaçırdığım bir şeyler olabilir diye dalladım kitabı... Özetlerde çok tekrar eden yorum var, o kitabın handikabı.


Fırçanın Ucundaki Hikayeler, Dino Buzzati'nin resimlerinden ve o resimlere düştüğü notlardan oluşuyor. Şu açıdan ilginç, Buzzati "ressam" olarak değer görmüyor, önsöz, onun dramı ve önyargısını güzel anlatmış. Romancıların şairliği ya da şairlerin romancılığı pek ciddiye alınmaz. Da Vinci misali birkaç işi hakkını vererek yapabilenlere yaşadığımız dönemde pek inanılmıyor... Rahat eleştirilirler. Buzzati'nin de ressamlığına inanılmamış. Adiller, Camus'nun tiyatro oyunu. Ayberk Eray çevirmiş. Adil olmakla ilgili güzel bir sıkışmışlık anlatıyor.İster istemez Camus'nun dünyası ve takıntıları nasıl istiflenmiş diye okuyorsunuz. Niye yazmış, ne anlatmak istemiş filan... Satranç, Zweig'in öyküsünden yapılmış iki ayrı uyarlama. Hangisi daha iyi derseniz eğer, soldaki David Sala yorumu, daha yenilikçi ve estetik...sağdaki daha piyasa işi olmuş...Orijinalinde olmayan şeyler katmış üstelik.

Bir çocukluk düşünün tamamlanması


Siyah Beyaz, 28 Ekim 1996

Pazar, Haziran 16, 2019

Abdi


Epey oluyor aslında, Madonna’nın yazdığı çocuk kitapları yayınlandı. İçlerinden birinden, harika illüstrasyonlarıyla Abdi’nin Maceraları’ndan söz edeceğim. Abdi, 1001 Gece Masalları havasında yazılmış bir öykü. İyimserlik hakkında yazıldığı söylenebilir: “Durum ne kadar kötü görünürse görünsün, başımıza gelenlerin hayır getireceğine inanmalıyız” fikrine dayanıyor.

Öyküyü başkalaştıran asıl olarak çizerleri. Çizdikleri sayfalar, metnin anlaşılmasını kolaylaştıran-betimleyici nitelikte değiller sadece. Bütünüyle olağanüstülük taşıyorlar, öyküde yer almayan grotesk-şaşırtıcı ayrıntılarla bezenmişler. Almanya’da yaşayan Rus çift Olga Dupina ve Andrej Dugin, Harry Potter serisi için de resimlemeler yapmışlardı. Olağandışı ayrıntılara yönelik tercihleri, masalsılığı pekiştirmek için seçilmemiş sadece. Bu yönde bir faydası olduğu muhakkak ama bana kalırsa, Dugina-Dujin çifti, boş bir sayfaya bakarken, ta en başta, kanatlı kaplanları, üzerinde palmiyeler ve tepeler taşıyan develeri, aslan kafalı papağanları tahayyül ediyorlar. Yumuşak renkleri, ayrıntılı arkaplanları ya da sahne tasarımları kadar, hayır hepsinden daha fazla, bu tahayyülleri tekrar ve tekrar baktırıyor çizdiklerine.

“Bu çocuklara göre değil” denebilir veya birisi çıkıp “korkutucu” bulabilir üretimlerini. Her şeyden önce korkutucu değil sahiden olağandışı olduklarını söylemek gerekiyor. Hayaller aleminin düşkovalayan muğlaklığına yaraşır bir farklılık bu. Kendilerini “ergen” sayan çocukların bu çok katmanlı resimleri yarın da unutmayacaklarına eminim. Çünkü sadece resim değil bunlar, yarına kalacaklar; çocuklar yıllar sonra, ilk sanat dersleri olarak hatırlayacaklar belli belirsiz.

Beğeniyi yükselten ilk göz ağrısı olacaklar.
Related Posts with Thumbnails