Cumartesi, Aralık 31, 2016

Seyrüsefer Defteri En İyiler 2016


Seyrettiğim film ve dizilerle ilgili küçük notlar yazarım, çok da eleştirilirim, mır mır yazdığım, açık olmadığım, hiç fikir vermediğim filan söylenir. Doğrusu, kendimi bir meraklıdan fazlası olarak görmüyorum. Filmlere, dizilere not veya yıldızlar vermek, uzun uzun yorum yazmak bana göre değil, üstelik önceden de az okurdum ama galiba on yıldır, belki çok daha fazla bir süredir film eleştirisi okumuyorum. Belki arada Fatih Özgüven okumuşumdur. Fatih'in de yazdıklarını eleştiriden çok, edebi bir huysuzluk olarak görüyorum, o yönü hoşuma gidiyor.

Yanlış anlaşılmasın, benimkisi bir nitelik hoşnutsuzluğu, yazılan eleştirileri beğenmemek filan değil... Yoğun bir hayatım var, hep bir şey okuyorum, işim ve sürdürdüğüm hayatın dışında kalan zevkim için kendimi çok belirlemek (ve etkilenmek) istemiyorum. Gezinmek istiyorum demek daha doğru. Sonuçta filmler ve diziler hakkında pek bir bilgim olmuyor, sinema yayınlarını takip etmiyorum, sinefilleri okumuyorum. Eğer onlar benim hayatıma dahil olmazlarsa sinefil tanımaya da çalışmıyorum. Ne kadar az bilgiye sahip olursam o kadar çok hoşuma gidiyor. Tabii şu da var, öyle bir hayat yaşıyoruz ki, bir filmden bir diziden haberdar olmamak çok zor  olabiliyor. Bazen bir yönetmeni, senaristi ya da bir başka çalışanın yeni işini bekliyor ve merak edebiliyorsunuz. Bütün bunlara rağmen dışarıda kalmaya çalışıyorum demek istiyorum.

Neyse laf uzamasın, aşağıda bu yıl seyrettiğim filmlerle ilgili bir en iyiler listesi yaptım. Bilenler biliyor, büyük küçük, iyi kötü film ayrımı yapmam, şu veya bu türe odaklanmamaya çalışırım. Üst üste iyi ve büyük film seyredemem örneğin. Kıstaslarımı tek tek anlatmayacağım. Bu yıl, 400'den fazla film ve dizi bölümü seyretmişim. İçlerinden yirmi film ve dört dizi seçtim. Hevesle heyecanla seyrettiğim diziler oldu. Diziler, uzunca bir süredir, karakterleri ve senaryoları daha doyurucu bir biçimde geliştiriyorlar ve anaakım sinemayı çok fena silkeliyorlar. Dizilerle ilgili daha uzun ve ayrıntılı konuşmak gerekiyor artık.

American Honey (2016)
Broken (2012)
Carol (2015)
Copenhagen (2014)
Demolition (2015)
Drop (2014)
Hallam Foe (2007)
Harold and Maude (1971)
Hell or High Water (2016)
King Jack (2015)
La femme d'a cote (1981)
Los Amantes del Circulo Polar (1998) 
7 Dias En La Habana (2012)
Spotlight (2015)
The Cave of Yellow Dog (2005)
The Danish Girl (2016)
The Daughter (2016)
The Diary Of A Teenage Girl (2015)
Trumbo (2015)
45 Years (2015)

Diziler: Vinyl, River, Easy ve Olive Kitteridge

Cuma, Aralık 30, 2016

İyi Seneler


Yeni şeyler öğrendiğimiz, neşeli, sağlıklı, tasası az bir yıl olsun. Daha önemlisi  iyi insanlar olsun etrafımızda, yokluklarını da göstermesin bize... Beraber yürüyelim onlarla...

Hepinize iyi seneler...


Perşembe, Aralık 29, 2016

2016'nın Grafik Roman- Güzelleri



Sarah Glidden’in  Rolling Blackouts: Dispatches from Turkey, Syria, and Iraq albümü...
link

Leela Corman’ın We all wish for Deadly Force albümü
link

Manuele Fior’un 5.000 km Per Second albümü
link
Fior web sayfa

Joe Daly’nin Highbone Theater albümü
link

David Prudhomme'dan Cruising Through the Louvre
link

Bu da Zerocalcare'nin günümüz Türkiye'sinde yayımlanma imkanı olmayan grafik romanı.

İnio Asano'dan A Girl On the Shore
link

link

Crepax'ın korku hikayeleri derlemesi

Son Okuduklarım 9


Tuhaf Kütüphane'yi beğenmedim, hayal kırıklığı desem abartmış olmam. Masal deniyor, masalsı deniyor ama çok da bir yere varamamış. Okurunu üzecek bir kitap çıkmış. Clichy'de Sessiz Günler okuyunca bir kez daha anladım ki, taklit edilen bir yazar Henry Miller. Liste çıkartsak epey bir yazarı sıralarız alt alta. İşte Van Gogh'u bu serinin Warhol kitabıyla kıyaslarsam, iç metni daha güzel, iç görsel tasarımı daha başarısız demem gerekiyor. Van Gogh'un esrik bir coşkusu, delirmeyeceğim diyen şen şakrak yükselişleri vardır. Görsellik onu verememiş, insan ona hayıflanıyor. Baudelaire, şaraba methiyeler düzüp esrarı öteliyor, şairane kestirimleri var, sarhoş olun diyor mesela...Bir şekilde sarhoş olun!


Sıkı Kontrol Edilen Trenler, merak ettiğim bir novellaydı, nefsimi köreltmiş oldum. Çarpıcı, hele finaliyle birarada düşünürsem ironik tutumu  şahane. Yavaşlığı ve saplantısı, tek kelimeyle neşeli. Savaş sırasında gündelik hayatın devam ettiğini pek hatırlamayız, herkes savaşa odaklanmış sanırız, o harala gürele içinde genç bir adamın kıpırdanışları gülümsetiyor.  Rasputin, Zweig havasında edebi bir biyografi. Akıcı bir gevezeliği var kitabın. Rasputin zaten sanıyorum, geçtiğimiz yüzyılın en tuhaf karakterlerinden biri. Capa, ünlü savaş fotoğrafçısı hakkında bir grafik roman. Çizgilerde güç kaybetmiş, metin günlüklere dayanıyor ki onlar zaten çok çarpıcıdır. Savaşın ve türlü olağanüstülüklerin içinde dolanıp duran bir fotoğrafçının hayatını temel alan bir çalışmadan insan daha yüksek bir görsellik bekliyor. Yıllık İzin, albüm formatı ve hikaye olarak dikkat çekici bir çalışma. Bu tür denemeler neredeyse hiç yapılmıyor, o bakımdan üreticileri de yayınevini de takdir etmek gerekiyor. Minimal öyküsü nedeniyle söylemiyorum bunu, Erman Çağlar'ın dili bu minimalliği kurtaran bir akışkanlıkta çünkü. Asıl zorlayıcı olan uzak kurulmuş sahneleri, yaklaşmamayı tercih etmeleri.


Herkesin Yeats okuması gerekiyor, uçarılığı, sakinliği, aşırılıklar çağında, bütün o gürültünün içinde muzipliği, başka türlü bakabilmesi insanı etkiliyor. Cevat Çapan çevirisiyle seçmeler yapılmış. İntihar Üzerine Notlar, başarılı bir deneme kitabı, edebiyat ile popüler felsefe arasında güzel salınıyor, rahat okunan, akıllı bir metin. İntihar meselesini farklı yerlerden girerek anlatıyor, böyle kitaplar kolay çıkmıyor Türkçede. Utku Özmakas çevirmiş. Parantez, otobiyografik bir grafik roman. Benim gibi hafıza işleriyle derdiniz varsa, etrafınızda yaşlılarınız, günbegün artarak unutmaya başlayanlarınız varsa hikaye size dokunacaktır. Durand, gencecik yaşında başına gelenleri, hastalığını ve iyileşmesini anlatıyor. Hayat zor dedirtiyor, türlü türlü dertler var. Partilerde Kızlarla Nasıl Konuşulur, tipik bir Gaiman hikayesi, dildeki şairanelik olmasa tek bir ilginçliği yok. İkizler güzel çizmişler, daha iddialı hikayeler çizmeleri gerekiyor. Bu hikayeyi Ergün Gündüz, tur bindirerek daha iyi çizerdi. Hoş, hikaye filme de uyarlanmış, medyatiklik böyle bir şey. Popüler olanın kuyruğuna takılıp etinden sütünden faydalanayım istiyor vasatlar.

Çarşamba, Aralık 28, 2016

Doktor


İnsan gençken, dünyayı değiştireceğine inanıyor, sanıyor ki neşeyle iştahla sanatla geçer gideriz, altederiz... Vasatların her zaman galip geldiğini öğrenmek de büyümek faslından halbuki... Büyümek, büyük laflarla, büyük siyasetle...Yeats diyor ya, "genç olsaydım yeniden diyor..." sarılsaydım o genç kıza...

Sanat olmasa delirirdik doktor, idare ediyoruz...

Salı, Aralık 27, 2016

Büyük Resim


Sıklıkla duyuyoruz, birileri bir şeyi anlatırken ya da anlatılmış bir şeyi sosyal medyada paylaşırken bir büyük resimden söz ediyor.

Büyük resmi görmek isteyenler filan...

Romalılar, şimdi, şuracıkta açıklıyorum ki... Büyük resim diye bir şey yok... İnanmayın, çok resim var ama büyük resim filan yok. Öyle bir bakınca, bir seferde anlaşılmıyor gerçek...

Pazartesi, Aralık 26, 2016

Gaiman Masalları


Neil Gaiman, global dünyanın çoksatar yazarlarından biri. Epik dile olan hâkimiyeti, hikâye evreni kurabilme ustalığı, aktüelle mesafesi ve ölçülü muhalifliğiyle uzun yıllar popülerliğini koruyacak, öyle anlaşılıyor. Genç kalabilen veya genç okura hikâyeler anlatabilen bir yazar. Fantastik edebiyatın içinde kalarak korku türünün popüler referanslarını kullanıyor. Ölüm, ölümden sonraki hayat, din mitolojisi, insan dışı varlıklar ilgisini çekiyor. Gaiman, pek çok ünlü korku edebiyatçısı gibi insanlardan çok yaratıklara yakın durmayı seviyor. İyilik ve kötülük meselesine odaklandığı için insan tekinin kibir, hırs, haset ve acımasızlığını kıyasıya eleştiriyor.

Malumunuz, yaratıkların -istenmeyenlerin ve azınlıkların- dışlanması, sürek avına dönüşmeleri, hayata karşı muhalif duruşu nedeniyle edebiyatı cezbeder. Yaratıklara yönelik tedhiş ve baskı, yaratıkların mağduriyeti, sonsuz yalnızlıkları ve bunu dillendirme biçimleri tek tek edebiyatın meselesidir. Bütün korku anlatılarını edebiyata ve sanata yakınlaştıran da, bana kalırsa, en çok bu eğilimdir. Yoksa, gündüzün geceye, cennetin cehenneme galebe çalmasının veya iblisin er ya da geç mağlup edilmesinin aksiyon hazzı dışında adamakıllı bir anlamı yoktur. Hepsi, bilindik ve tek kelimeyle çocuksudur ve ancak o kadar işlevi olabilir. İblisin tecrit ve sürgündeki tek başınalığının, asırlar süren acımışlığının betimlenmesi veya bir yaratığın insanlara olan öfkesinin anlatılmasıysa merak uyandırıcıdır. Bunu yapmak demek, şimdiki zamanı, ahlâkı, adaleti ve genel geçer değerleri eleştirmek demektir. Kötülerle savaşan kahramanın işini zorlaştıran, onun karşısına zekâ ve vicdanı çıkaran iddialı bir savunmadır. İblis ölse de, mağlup olur bu yolda galip diyelim. Kahramanı ve okuru etkileyen, huzursuz eden, aksiyon mantığının üzerine çıkaran başka bir merhaledir bu. Son çeyrek yüzyılda canavarları edebi olarak derinleştiren, psikolojilerini, yaralı ruhlarını belirginleştiren bir anlatım eğilimi gelişti. Vampirin ısırığından çok, vampirin tekdüze hayatından duyduğu bedbinlik, ürkütücü Frankenstein’dan çok onun dünya karşısında hissettikleri ilgi çeker oldu. Benzer bir yönseme geçmişte yok değildi ama bu derece koyulaşabilmiş değildi. Bir vampiri, etnik ya da cinsel azınlıktan biri gibi düşünmek, ergen mutsuzluğuyla harmanlamak, canavarın değişimini bir büyüme hikâyesi olarak görmek, daha ziyade yakın döneme özgü bir yoğunlaşma oldu.

Gaiman, tam da böyle bir dönemin yükselen yazarlarından; tavrı, tahkiyesi ve finalleri yenilikçi olan isimlerden. Nasıl yazıyor? Dili masalsı ve şiirsel... Tutkulu okurları onu tarif ederken en çok büyülü bir dili olduğunu söylüyorlar. Şekspiryen bir auradan söz ediyorlar. Bazen sert ve gerçek gözükmek için argoya başvuruyor ama neredeyse hiç kullanmıyor denebilir. Clive Barker gibi kan ve iğrençlik dolu sahnelerle hatırlanmıyor. Stephen King kadar Amerikalı, Alan Moore kadar siyasetle meşbu değil. Onun hikâyeleri başka bir düzlemde geçiyor: bir ara evrende, bugüne ve yaşanan hayata paralel bir başka yerde. Hayat, onun evreninde süreklik gösteriyor, ölüm bir son değil, başka bir evrenin başlangıcı oluyor. Ölüler, ruhlar, hayaletler, cadılar, cinler, gulyabaniler, arafta kalanlar, insanlarla birlikte yaşıyorlar. Karakterleri, hele ki korkuyla bahsedilen bir canavarsa, insanlara güvenmemesi gerektiğini, kendini sakınarak yaşamak zorunda olduğunu biliyor, önce intikam ve nefret hissiyle sertleşiyor, sonra bunun hayatın bir doğal sonucu olduğunu kabullenerek yaşamasını öğreniyor vs. Karakterleri epeyce teatral konuşuyorlar, imalar, metaforlar kullanıyor, göndermelerde bulunuyorlar. Görünenin ardındaki anlamı fısıldayan gösterişli düsturlar zikrediyorlar. Büyük sırları; o sırları bilen ve merak edenleri oluyor. Hikâye evreninde bizi gezdirerek yaşadığımız hayatın ve gündeliğin alternatiflerini gösteriyor. Bu dünyaya benzeyen, daha kesin çizgili bir başka “yer”, bir başka ülke orası. Katmanları, muamması, hiyerarşisi olan bir başka oluşum.

Gaiman’ın en ünlü çalışması hiç kuşku yok ki Sandman. Yakın dönemin en şatafatlı serilerinden biri olan, 1989-96 yılların arasında 75 sayı yayımlanmış, itibar görmüş, çok satmış, halen konuşulabilen bir çizgi romandan söz ediyoruz. Sandman, yukarıda değinilen, başka yerlerden birinde geçiyordu. Dünyaya, başka bir evrene, cehenneme, arafa, uzak bir gezegene benzeyen bir yerde, bazen dünyada, bazen geçmişte olup bitiyordu hikâyeleri. Tek tek duygulara indirgenmiş karakterleri, büyük günahlardan beslenen çatışmaları, yalancıları, yorgunları, narsistik hezeyanları olan insanları ve insansı varlıklarıyla Sandman hem süper kahraman evrenini hem de edebi yavaşlığıyla antik tiyatroları andırıyordu. Yayımlandığı dönem için ayrıksı bir niteliğe sahipti, hikâyeden çok diyalogları dikkat çekiyordu. Bu durum, çizgi roman için yenilikti, çünkü türün temel özelliği muktedir kahramanın bitimsiz eylemleriydi.

Gaiman, süper kahramanların epik ve kibirli dilini gündeliğe yaklaştırıp sertleştirmiyor, gerçekçi olmak gibi özel bir çaba içine girmiyor, aksine masal ve rüyalara özgü bir akışkanlıkla daha şairane bir dil istifliyordu. Garip bir yumuşaklığa sahipti, acılarını ve öfkelerini konuşarak, sözcüklere yüklenerek gösteren kahramanları seviyordu. Kırılgan, yetmişli yılların rock yıldızlarını hatırlatan, mağlup olduğunun farkında olan birileri konuşuyor gibiydi. Gaiman, kederliydi ama bu keder, yanı başımızda, sokakta, medyada, günümüzde değil masallarda, rüyalarda, uyuduğumuzda ortaya çıkan yaldızlı bir kederdi. Hiçbir biçimde yerel değildi, seçkinci bir romantizme ve nostaljiye sahipti. Hikâyelere çok uygun çizgicilerle çalışılması, Sandman’in kum gibi oradan oraya sürüklenen muğlaklığını başarıyla güçlendiriyordu. Renk seçimleri, kaligrafisi, balonların farklılığı, sayfa tasarımları iyi hesaplanmıştı. Sandman atmosferi, mekân olarak, karakter iklimi olarak hiç resmedilmemişti denemez ama Gaiman onu bir eski edebiyat tutkunu gibi kafiyeli ve mecazlı bir dille bezeyerek taklit edilemez kıldı. Sandman’i sevmek ya da sevmemek bu dille ilintiliydi.

Sandman, Türkçede yeniden yayınlanıyor. Benzersiz bir çizgi roman, çarpıcı diyaloglar, kimileri gerçekten olağanüstü olan fantastik hikâyelerle tanışmak isterseniz, Sandman’ı okumalısınız. Üstelik geçen yüzyılın en çok konuşulan edebi eserlerinden birini, bir grafik roman klasiğini keşfetmiş olacaksınız. Keşfetmek iyidir, maceralıdır.

Sabit Fikir, Kasım 2016

Cumartesi, Aralık 24, 2016

Cuma, Aralık 23, 2016

Şaşırıyorum-Şaşırmıyorum


Çok sert günlerden geçiyoruz. Nereye varacağı belli olmayan korkutucu, iç karartıcı bir koyuluğun içinde debeleniyoruz. Ne olsa şaşırmaz hale geldik. Müttefikler, ortaklar, hempalar, hasımlar sürekli değişiyor. Yahu, dün bunlarla yanyana fotoğraf çektiriyordun, şimdi böyle mi oldu demenin pek bir anlamı yok.

Haksızı olmayan bir itişmenin içindeyiz, kime sorsan haklı, kim anlatsa haklı. Şaşırmıyorum.

Evet şuna şaşırıyorum, bu kadar insanın bu kadar çok biliyor olmasına şaşırıyorum. Gündem nereye dönse, gündemde ne olsa biliyorlar, ne olduğunun o kadar farkındalar ki... Tak diye cevaplıyorlar.Zaten kimse anlamak istemiyor galiba, cevabın adresini istiyor.

Bu kadar çok insanın kamusal bir dille, beyanat verir gibi konuşması da bana ilginç geliyor. Hükümet sözcüsü, muhalefet lideri, milletvekili gibi açıklamalar yapıyorlar. İktidarın dili nasıl da işlemiş üstümüze...

Ne yapmalı? Kesin olan şu ki... Bu aktüeliteden, bu haklı-haksız itişmesinden kaçmalı. Hani derler ya, felsefeci aktüeli yaşamaz, hep geriden takip eder. Biraz öyle, işine gücüne bakıp, bu kadar çok bilen, bu kadar çok haklısı olan tartışmanın dışında kalmalı. Biraz öyle...

Salı, Aralık 20, 2016

Yazı Atölyesi


8 Ocak'ta Ankara CerModern'de bir yazı atölyesine başlıyorum.

Deneyeceğim demek daha doğru, ağır ve sorumluluk isteyen yorucu bir iş çünkü bu...

CerModern'in web sayfasında atölye hakkında verilen malumatı paylaşayım:
CerModern bünyesinde faaliyetlerini yürüten CerEdebiyat Yazarlık Atölyesi yeni döneme Yazar/Editör Levent Cantek yönetiminde başlıyor. Çağdaş Türk Edebiyatının birçok önemli eserine editörlük yapmış olan Cantek, 8 Ocak 12 Şubat tarihleri arasında her pazar 14:00 ve 17:00 saatleri arasında CerModern'de yazı atölyesini yönetecek. Kontenjan 15 kişi ile sınırlı olup detaylı bilgiye www.cermodern.org adresinden veya 0312 310 00 00 numaralı telefondan ulaşılabilir.


Yazarlık, ağır bir işçiliğe, bıktırıcı tekrarlara, sadece yazmaya değil çok okumaya dayanan zor bir uğraştır. Yazı ve yazarlık atölyeleri, yazarlığı değil, yazı ve yazarlık üstüne düşünmeyi öğretebilirler. Metnin nasıl yazılması veya nasıl yazılmaması gerektiğini gösterebilirler. Karakterler, kurgu, tahkiye, dil ve bağlantılar hakkında daha derinlikli düşünmeye sevk edebilirler.

Atölyede öğrencilerin aktif olarak derse katılması, anlatıları tartışması ve yazması, yazdıklarının okunması, okunanların sınıf içinde konuşulması sağlanacaktır.

Atölye yürütücüsü, her hafta yazma ödevleri verecek ve bu ödevler dersi takip eden Cuma günleri teslim edilecektir. Ödevlerden örnekler seçilecek ve bir sonraki dersin bir bölümünde seçilen örnekler irdelenecektir.  Her hafta derslerde roman ve hikâye bölümleri ya da klişe anlatılar konuşulacak, öğrenciler verilen okuma ödevlerine dair yorumlarda bulanacaklardır.

Altı hafta sürecek yazı atölyesi, çok sayıda öykü, roman ve anlatının tartışıldığı, çeşitlendirildiği bir yazım ve okuma süreci olacaktır.

Dersler, atölye yürütücüsünün hazırladığı görsel ve yazılı sunumla geliştirilecek, on dakikalık tek ara dışında her hafta üç saat sürecektir.

link

Pazartesi, Aralık 19, 2016

Pazar, Aralık 18, 2016

Döner Durur



Hepimiz bu dünyadaki mutsuzluğu, acı çekenleri, yoksulları, katledilen masumları gördükçe onlara yaşatılan zulmü durdurmak, en azından ıstıraplarını dindirmek isteriz. 

Ama buna gücümüzün yetmeyeceğini biliriz, acizliğimiz karşısında şunu düşünürüz. Benim hissettiğim acı ve kederi, insan olan herkes hisseder.

Sonra acı ve keder kesilmedikçe, katledilenler bitmedikçe bu düşünceden giderek uzaklaşırız, insanın insan tekini sevmediğini, rekabet ettiğini, kendini bir diğerinden üstün gördüğünü biliriz, öğreniriz. 

Eğer inanıyorsak,  hissettiklerimizi Allah'ın da gördüğünü, er ya da geç, bu haksızlığını gidereceğini, olup bitenlerden sorumlu olan kimlerse onları cezalandıracağını kabul ederiz.

Tabii ki bu bir temennidir, gerçekte, başka tür bir cezalandırmadan yanayızdır. Parçası ve faili olduğumuz, hemfikir olduğumuz bir cezalandırmayı isteriz.

Suç, bizim yakınımızdaysa, bizim hayatımıza dokunuyorsa cezanın şimdiki zamanda, bu dünyada çekilmesini, verilmesini isteriz. 

Linç, tam da böylesi bir mantıkla nefes alıp verir.

Peki ya kanunlar?

Eğer biz istiyorsak, intikamcıysak, kanunların bizden yana olmadığına inanırız.Ya da kanunların yeterli olmadığına, yetmediğine...

Zulmü durdurmak isteyen bilincimizi de Allahı da kolayca unuturuz. İntikamı hepimiz istiyorsak haklıyızdır, hepimiz istiyorsak meşruyuzdur.

Zaman, insanın insana zulmettiği bir devranda döner, durur.

Cumartesi, Aralık 17, 2016

Cereyanlar



Yorumdur, şahsidir, dostanedir ama iddiamın arkasındayım, Türkçede böylesi yazılmadı. Tanıl Bora'dan Cereyanlar... Pek yakında!

Cuma, Aralık 16, 2016

Karanlıkta Uyanmak


Bir saat ayarı yapıldı, hangi mantıkla, niye yapıldı akıl sır erdiremiyorum... Kim erdiriyor onu da bilmiyorum. Arada öfkelenip söyleniyor, bir gerekçe söylüyor, Araplara-Katarlılara ayarladılar saatleri diyorum. Sonra düşünüyor, haksızlık mı ettim diyorum. Bilmediğim olmalı diyerek br mantık arıyorum, ne yapsam nafile, tek bir olumlu ve haklı gerekçe bulamıyorum.

Tuna, şanslı çocuklardan, okul servisi saat 7:20'de geliyor. Hava ve şehir, o saatte, yukarıdaki resimdeki gibi... Daha erken saatte gidenler var... Havaysa bir saat kadar sonra aydınlanıyor...

Bu uygulamanın gerekçelerini soranlar niye haksız bulunuyor?  Bu saat ayarını yapan bürokratların çocukları yok mu? Kendileri kaçta işe gidiyorlar?

12 Eylül'de, tam yılını hatırlamıyorum, 1981 ya da 82'de olabilir, benzer bir şey oldu. Tabii o zamanlar servis filan yok, küçücük çocuklar, o saatte, o karanlıkta yürüyerek okula gidiyorduk. O kadar çok korkuyordum ki anlatamam...Keçiören, o yıllarda, parkı bahçesi, ağacı bol bir yerdi. Başıboş köpeklerden, bir ağacın arkasından, bir çalılığın içinden, zifiri karanlıktan çıkacak kötü adamlardan, sapıklardan, cinlerden şeytanlardan korka korka, onları aklımda evire çevire, öteleye öteleye okula varırdım.

Okul, o karanlığın içinde, biz çocuklara sığınak oluyordu, aydınlıktı, yan yanaydık.

Vicdan başka, akıl başka... Doğrusunu ben bilirim inadı, mutlak bir akılsızlıktır, onu hiç konuşmayalım ama mesele sadece akılsızlık değil...

Perşembe, Aralık 15, 2016

Üst Kattaki Terörist


Emrah Serbes, küçük bir çocuğun iştah ve öfkesiyle, soldu solacak saplantısıyla, masum karanlığıyla, en bi intikam yeminleriyle yazıyor.

İlban Ertem, ipeksi büyücülüğüyle üst katın dünyasını çiziyor. Çatık kaşlı güzel çocuğu, paylaşmayı, tanışmayı…

Üst Kattaki Terörist yakın dönemin en güzel hikâyelerinden biri. Zamanın ruhu ve hayatın zalimliğine dair küçük bir derkenar.

Salı, Aralık 13, 2016

Yasak!


Gırgır, 1981'de bu kapağı nedeniyle kapatılmış, bir ay kadar yeni sayı çıkaramamıştı. 12 Eylül dönemiydi, ifade özgürlüğüne yönelik kısıtlamalar,gazete ve dergi toplatılması, sansürlenmesi, yasaklanması çok yoğundu ve bütün bu olup bitenlerin değişmesi, yumuşaması, normalleşmesi, çok ama çok uzun zaman almıştı.

Hak arama özgürlüğü, cezanın şahsiliği ya da ifade özgürlüğü gibi haklara yönelik normalleşme, sanıyorum bir onbeş yıl kadar sonra gerçekleşebildi. Yeni keşfedilir gibi liberter kavramlar gazetelerde hatırlatılıyor, televizyonlarda ürkek ürkek konuşuluyordu.

Geçmiş zaman...

Pazar, Aralık 11, 2016

Şimdiki Zaman Nakaratları


Dün yine patlama oldu, yine yok yere insanlar öldü, yaralandı. Ne söylense boş.Normalimiz şaşmış durumda, her zaman ve her yerde patlama olacak gibi yaşıyoruz. Bir türlü bitmiyor bu bombalar, ardı arkası kesilmiyor. Olup biteni hatırlayacak vaktimiz olmuyor, öyle ki, nereye baksak, neye elimizi atsak altından acı ve travma çıkıyor.

Ölümlerin ardından cenazelerde, şurada burada, hep intikamcı konuşmalar yapılır, hep hesap sorulacağı söylenir. Çoğu ezberden söylenen kıfayetsiz konuşmalardır. Eleştirmeye bile değmeyecek bir yeknesaklık.

Benim asıl akıl sır erdiremediğim başka. Ezberden konuşanların bir biçimde sözü başkanlık sistemine getirmeleri bana dehşet verici geliyor. Öyle şeyler söylüyorlar ki, sanki, Türkiye başkanlık sistemine geçeceği için, geçilmesin diye, geçilirse terör bitecek diye oluyor bu patlamalar. Birileri, Türkiye'nin güçlenmesini istemedikleri için patlatıyorlar bombaları.

Seçim propagandasının hiç bitmemesi bana iğrenç geliyor, bir tarafta insanlar ölmüş, bağlamın başka türlü kurulması gerekirken, ısrarla başkanlık kampanyasının sürdürülmesine inanamıyorum.

Haziran 2015 Seçimlerinden bu yana bombalar patlıyor, bu bombalar şu nedenle atılıyor, bütün bu olanlar şu yüzden oluyor/olmakta demek için benim elimde bir veri yok.Hissiyatımı söyleyebilirim ama bunun hakkaniyetli olmayacağını biliyorum.

Terör niye olur?

Sayalım, kaostan, ekonomik yoksulluktan, sıkışmadan, güvenlik zaafiyetinden, siyasi baskıdan, etnik revanşizmden, radikal öfkeden şundan bundan ya da hepsinden azar azar beslenerek olur.

Terör, yaşadığımız koşullar, siyaseten ve iktisaden değişmezse, her koşulda ve her zaman olacak. Terör, mevcut durumda, bu ülke, başkanlıkla yönetilse de olur, şimdiki gibi yönetilmiyormuş gibi gözükse de olur...

İnandığımı yazayım, burası artık mutsuz bir ülke, ne yazık ki böyle...Tek adam kampanyası, bu mutsuzluğu dindiremez, anca safları sıklaştırır. Üstelik, yaşadığımız globalliğin getirdiği çoğulculuk, alıştığımız demokrasi deneyimi tek adamlığı hiç bir biçimde kaldırmaz. Cenazede bile seçim konuşanların anlayamadıkları bu.

Cuma, Aralık 09, 2016

Çizginin Kahramanları


TRT'de çizgi romanla ilgili üç bölümlük bir yapım başlıyor. Ucundan kıyısından yapımına katkıda bulunarak senaryosunu yazdığım belgeselin yönetmenliğini Ali Horzumlu yaptı. İlk bölümü, pazar günü yayımlanacak çalışmanın TRT Belgesel'deki yayın tarihleri şöyle:
11 ARALIK 18:45 ve 16 ARALIK 21:40 1.BÖLÜM
18 ARALIK 18:45 ve 23 ARALIK 21:40 2.BÖLÜM
25 ARALIK 18:45 ve 30 ARALIK 21:40 3.BÖLÜM

Perşembe, Aralık 08, 2016

Dolar


Dolar, çok artınca Gırgır kapak yapmıştı, Türk parası pul oldu diye... Otuz yıl öncesinden, tarih 12 Nisan 1987. Biz arada o paranın itibarını kurtaramadık, onu bıraktık, sahiden pul oldu dedik, gerine gerine yeni liraya geçtik, kapakta görülen apartmanlar çokkatlı gökdelenlere bıraktı yerini filan...

Gidişat iyi değil, bunu hepimiz biliyoruz. Şimdi bu kapağa bakıp, 1987'de hiç olmazsa demokrasi vardı, ülke böyle ikiye - üçe bölünmemişti, bu kadar öfkeli değildi insanlar mı diyeceğiz.

Paranın muhalefetiyle baş etmek kolay değil, te ne zaman bir gün greve gitmiş öğretmeni açığa almaya, maaşını kesmeye benzemiyor.

Salı, Aralık 06, 2016

Neden?



Musa Kart, bir aydır, hapiste tutuluyor, niye orada tutuluyor, ne yaptı bu insan belirsiz. Hepsini geçtim, bir karikatürist ne suç işlemiş olabilir. Muhalif mi, evet muhalif. Ürettikleriyle seni eleştirmiş mi, eleştirmiş. Ne var bunda? Sana sempati gösterenler olduğu gibi eleştirenler de muhalefet edenler de olacak.

Sonra diyorlar ki, dış mihraklar, doları yükseltti, oyunlar oynanıyor falan filan. Sen burada kafana göre insanları içerde tutarsan, tek bir gerekçe göstermeden insanları işten çıkarırsan, özlük haklarını elinden alırsan, itibarsızlaştırırsan bu ülkeyi "normal bir ülke olmaktan" çıkarmış olursun. Güvenliğin olmadığı bir ülke, dünya karşısında değersizleşir, önemsizleşir, parası pul, sözü kıymetsiz olur.

Pazartesi, Aralık 05, 2016

Payidar Albüm


Payidar, artık Fitbol'da yayımlanmıyor, başka bir yerde sürdürebilirdik, ona da kalkışmayacağız. 2017 sonunda çıkmak üzere, var olan hikâyeleri, yenileriyle harmanlayacağımız bir albüme karar verdik.

Uzun ve ardışıklığı olan bir anlatımı, dergilerde yakalamak mümkün değil. Dergiciliğin doğası gereği mümkün değil demek daha doğru. Albümde bu sıkışıklığı aşabileceğimiz, uzun sayılabilecek en az üç öykü olacak.

Böyleyken böyle.

Cuma, Aralık 02, 2016

Cankoç


İletişim'den çıkacak bir kuaför kitabı derlemesi için altmışlı yıllarda geçen küçük bir kadın berberi senaryosu yazdım, Ece (Zeber) çizdi. Kitap, yılın ilk yarısında yayımlanacak.

Perşembe, Aralık 01, 2016

Seyrüsefer Defteri 77




Mistress America (2015) sevimli bir Noah B. filmi daha, grafik roman ruhu (30 Kasım). ++ Suite Francaise (2014) tutkuyu ve olağanlaşan işgali daha iyi ve koyu anlatabilirmiş (29 Kasım). ++ İstanbul seyahati (28 Kasım). ++Tuna ile birlikte Dr.Strange'a gittik, görsel yönü güzeldi, çocuksu olacak sanmıştım, değildi (27 Kasım). ++ In the Heart of the Sea (2015) beklentilerimin altında kaldı (26 Kasım). ++Hell or High Water (2016) güzel hikâye, Coen havası ayrıca cilası olmuş (25 Kasım). ++ The Hatching (2016) ve Uncle Nick (2015) ikisi de iyi oyuncularla büyüyebilecek filmlermiş, ikincisi W.Allen potansiyeli taşıyor. Bu halleriyle ikisi de vasat (24 Kasım). ++Ófærð / Trapped Ep. 9 ve 10'u seyrettim (23 Kasım). ++ Jason Bourne (2016) serinin yeni filmi, çok kötü değil ama halen romanın ekmeğini yiyiyor (22 Kasım). ++ Watchmen (2009) yeniden seyrettim, kitapla karşılaştırarak seyredince tadı çıkmadı (21 Kasım). ++Bosphore (1964), Byzance (1964), Corne d'or (1964), Istanbul (1964), Maître Galip (1964), Pehlivan (1964) hepsi Fransızca, kısa Türkiye belgeselleri, dönemin gündelik yaşamına dair ilgi çekici güzellikteler (20 Kasım). ++ Ófærð / Trapped Ep. 7 ve 8'i seyrettim (19 Kasım). ++ Eddie the Eagle (2016) spor filmlerinden, parlak değil iyimserliği izlettiriyor (18 Kasım). ++ Ófærð / Trapped Ep. 5 ve 6'yı seyrettim (17 Kasım). ++ Good Behavior Sea1 Ep.1 ve 2'yi seyrettim (16 Kasım). ++ Drop (2014) güzel hikâye, iyi film (15 Kasım). ++ Ice Age Collision Course (2016) tek bir gerilimi yok, en kötü bölümü olabilir (14 Kasım). ++ Westworld Sea1 Ep.5 ve 6'yı seyrettim (13 Kasım).++ Ófærð / Trapped Ep. 3 ve 4'ü seyrettim (12 Kasım). ++Southbound (2015) muammasını, amatörlüğü, ardışıklığı beğendim (11 Kasım). ++ Ófærð / Trapped Ep. 1 ve 2'yi seyrettim (10 Kasım). ++Experimenter (2015) bir belgesel kanalında rahatlıkla gösterilebilir, o gözle bakınca ilginç (9 Kasım). ++ Better Things Sea1 Ep.7, 8 ve 9'u seyrettim (8 Kasım). ++ Kubo and the Two Strings (2016) güzel iş olmuş, iyimserliği, kıvamı, masalsılığı kullanma biçimi (7 Kasım). ++ Bunny The Killer Thing (2015) Kunteper Canavarını andırıyor, o bakımdan ilginç, ayın kötü film adayı (6 Kasım). ++ Ana Yurdu, beğendim diyemem, bana yapıntı geldi (5 Kasım). ++The Infiltrator (2016) türünün klişelerini iyi kullanan bir film (4 Kasım). ++ Finding Dory (2016) ilk filmin zekâsından ve meselesinden eser yok (3 Kasım). ++ Don't Breathe (2016) gerilimi ve abartısı başarılı (2 Kasım). ++ Birkebeinerne (2016) Norveç'in milli tarihinden, konu vasat altı, aksiyonu bazen ilginç (1 Kasım).



Çarşamba, Kasım 30, 2016

Son Okuduklarım 8


Abidin Dino'nun kısa hayat öyküsü, iki kısımlı, ilk kısım, kendi notlarından oluşuyor, bir hatıra kitabı eskizi gibi...Başlamış, devam etmemiş. İkinci kısım, bir söyleşi. İlginç bir tokluğu var kitabın, anlatacak çok şeyi varmış hissi uyandırıyor. İyi sorular sorulsaymış, Abidin Dino çok şey anlatabilirmiş. Bir defa eğlenceli bir adammış. Rappacci'nin Kızı, fantastik edebiyatın köşetaşlarından olan bir uzun öykü. Atmosferi ve karamsar-karanlık tutkusu için okunmalı. Desen, Sempé yayımlamaya başlamış, umarım arkasını getirirler.  Sempé'nin iyimserliği, evren kurabilme ustalığı çok güzel. Bakarken-izlerken yüzünüze bir neşe oturuyor. Duman, Selçuk Demirel'in John Berger metnine eşlik eden çizimlerinden oluşuyor. Yakın zamanda gördüğüm en iyi Demirel işi diyebilirim. Severek çizmiş...


Arap Edebiyatına devam. Düğün Evi'ne başladığımda çok ümitlenmiştim, tekrara düşüyor, hantallaşıyor. İşte Warhol güzel bir görsel kitap. Bir hayat hikayesi, kısa bir entelektüel biyografi. İçerdeki Andrew Rae'nin bazı çizimleri çok başarılı. Neye Vinyet Neye Kısmet, Semih Poroy'un Varlık dergisinde yayımlanan vinyetlerinden derlenmiş. Güzel bir toplama olmuş. Bekarlık Sultanlıktır, Yalçın Çetin çizimli bir Aziz Nesin çizgi romanı. Bence, Aziz Nesin mizahını iyi anlatan, derli toplu iyi bir örnek. Çizgi roman dizisinin en başarılı kitabı da olabilir.


Par Avion, bir sergi kitabı. Abidin Dino'nun Gülten Akın'a yazdığı mektuplardan ve Seyran Destanı için kullanılan-kullanılmayan çizimlerden oluşuyor. Güzel kitap olmuş. Piyasaya dağılmamış olabilir, Ankara GaleriNev'den edinilebilir. Ne zamandır Bukowski okumuyordum, bir değişiklik olacağından değil ama yine de insan bir kıpırtı, bir başkalık umuyor, bulamadım, okumasam olurmuş. Blacksad'in beşinci albümü Amarillo, çizgiler enfes, senaryo, dördüncü albüme göre biraz dağılmış ama seviyorum atmosferini. Bay Tilki, güzel bir çocuk serisi, Kırmızı İp ikinci kitabı. İlki Kitapsever Bay Tilki'ydi. Başarılı bir dizi. Hep Kitap, ilginç seçimler yapıyor, izliyorum.

Salı, Kasım 29, 2016

Dün'den Kalan
















Yanılıyor olabilirim, benden kaynaklanan gerekçelerle, İstanbul'da, çizgi romanla ilgili ilk kez konuştum. Biraz derneğin ısrarı, biraz da  yarı akademik bile olsa, epeydir bir şey sunmamıştım, sunayım istedim. Arada eş dost gördüm, iki lafın belini kırdık, hava değişikliği oldu filan.

Hava değişikliği ruhen ve mecazen tabii. Yoksa o kadar çok yağmur yağıyordu ki, önce uçak şehre inemedi, iki buçuk saat hava kaldık. Havaalanından kaldığımız yere varmamı, sonra İlban Abi ile birlikte o yağmurda, Gayrettepe'den Karaköy'e iki saatte ulaşmamızı sayarsam saatlerce yolda kaldım. Saatlerce...

Salon o fırtınaya rağmen doluydu, İstanbul işte diyorsun, öyle ya da böyle, bir kalabalığı bir ilgisi oluyor.

Bir insanın ömrünü yollarda harcaması, tek bir şey yapamadan, bir yerden bir başka yere ulaşmaya çalışarak geçirmesi, bana o kadar anlamsız geliyor ki...Sürekli mücadele ediyorsun şehirle, yolla, trafikle... Delirtici bir şey...Sürekli tetiktesin, sürekli atlatmaya, geçmeye, baş etmeye çalışıyorsun.Ne kadar yaşıyoruz ki...

Dün'den geriye kalan şey, konuşmak, eş dost görmek filan değil  hep bu garip hissiyat oldu...

Fotoğraflar şuradan
Related Posts with Thumbnails