medya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
medya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cumartesi, Temmuz 04, 2026

Yenilginin Ardından

Paylaştığım fotoğraf, ilk yayımlandığında mizahi bir potansiyel taşıyordu. Biraz halı saha turnuvasını, biraz kurum içi futbol maçını andıran “müdürümlü, şefimli” atmosferi, Dünya Kupası’nın ihtişamıyla belirgin bir tezat oluşturuyordu. Üstelik orta yaşlı, hatta bir kısmı kilolu görünen erkeklerin üzerinde “Gençlik” yazılı formalar taşıması da başlı başına ironik bir görüntü yaratıyordu.

Dünya Kupası’ndaki yenilgilerin ardından aynı fotoğraf, sosyal medyada bir kere daha dolaşıma girdi. Bu yaygınlaşmayı yalnızca siyasal çağrışımlarla açıklamak eksik olur. Büyük başarısızlıkların ardından insanlar, taktikten altyapıya, oyuncu kalitesinden yönetime uzanan karmaşık nedenleri tartışmak yerine, öfke ve hayal kırıklığını tek bir sembolde toplama eğilimindedir. Ülkenin siyasal gerilimi sportif hayal kırıklığıyla birleşince, “fotoğrafın taşıdığı o örtük mizah” politik hiciv için hazır bir malzemeye dönüştü. Milli takım başarılı olsaydı muhtemelen aynı fotoğraf unutulmazdı ama böylesine yaygın da kullanılmazdı, uygun bir anı bekleyen bir görsel olarak arşivde kalırdı.

İnternet kültüründe bazı fotoğraflar “ortak birer mizah şablonuna (meme) dönüşür.” Bunun nedeni, yüz ifadeleri, beden dili ve kompozisyonların yeni anlamlara kolayca uyarlanabilmesidir. Roland Barthes’ın işaret ettiği gibi, fotoğrafın anlamı yalnızca kendi içinde değil, dolaşıma girdiği bağlam içinde de üretilir. Fotoğraf değişmedi demek istiyorum, değişen, ona bakanların onu okuma biçimiydi. Sosyal medyanın tipik özelliklerinden biri de bu zaten: Görüntüler, üretildikleri bağlamdan koparılarak çok farklı olayların simgesine dönüşebilir. “Bu kopuş gerçekleştikten sonra, kadraj artık belirli bir olayı belgeleyen bir fotoğraf olmaktan çıkar, her bakanın kendi kültürel bagajını doldurduğu boş bir levhaya dönüşür.”

Diğer yandan, bu fotoğrafı dolaşıma sokan parodici aklın arkasında belirgin bir muhalif bakış da var. Ancak buradaki alay yalnızca iktidara ya da belli bir siyasal çevreye yönelmiyor, aynı zamanda belirli bir habitusa, estetik zevke ve kültürel sermayeye ilişkin bir yargı da içeriyor. Fotoğraf, “Türkiye’nin hâli”ni gösteren bir belge gibi okunurken, kadrajdaki kişilerin bedenleri, giyim tarzları ve jestleri de bu yargının malzemesine dönüşüyor. Böylece politik eleştiri ile sınıfsal ve kültürel küçümseme birbirine karışıyor.

Bu yüzden bu kareye yalnızca başarılı bir politik hiciv örneği demek eksik kalır. Aynı zamanda sosyal medya beğeni ekonomisinin ürettiği bir üstünlük gösterisine dönüşüyor. Paylaşan kişi yalnızca karşı tarafla alay etmiyor, kendi estetik beğenisini, kültürel konumunu ve ait olduğu sembolik dünyayı da ilan ediyor. Kahkaha, burada yalnızca güldürmüyor; “biz” ve “öteki” arasındaki o aşılmaz estetik ve kültürel sınırı yeniden çiziyor. Tam da bu yüzden, sosyal medyanın o konforlu alanından üretilen bu hiciv, karşı tarafı dönüştürmekten çok, kendi yankı odamızın duvarlarını biraz daha kalınlaştırıyor.

Cuma, Mayıs 22, 2026

Patronu değiliz

Global popüler kültürde Visibility Burnout (görünürlük tükenmişliği) ya da Performative Fatigue (performans yorgunluğu) gibi kavramlar dolaşıyor son zamanlarda. Sürekli fikir belirtme, anında tepki verme, her olaya bir espri yetiştirme ve ne olursa olsun “online kalma” baskısından doğan yeni bir tükenmişlik biçimi bu. İnsan çalışmaktan değil, durmaksızın kendisinin “editörü” olmaktan yoruluyor. “Şimdi ne söylesem, neyi paylaşsam, bu olaya nasıl bir yorum versem?” stresi. Henüz tam adı konmamış, sözlüklerde yeri ayrılmamış yeni nesil bir “felç” (kitlenme) hali.

Bana ilginç gelen şu: İnsan bedenen ya da ruhen yorulur, ev taşırsınız, tez yazarsınız, sabahladığınız işler ve zamanlar olur ve mecazen “geberirsiniz.” Buradaki mesele fiziksel efor değil. Mesele, sürekli bir şey “yayınlamak” zorunda hissetmek. Eskiden insan mesai bitiminde işten çıkınca yorulurdu, şimdi 7/24 kendi kişiliğinin sosyal medya yöneticisi olmaktan yoruluyor.

Bir arkadaşım var, tatlı bir nerd’tür ve gündemin dibini görmeden yaşayamıyor. Uyanır uyanmaz kendi deyişiyle “reaksiyon mesaisine” başlıyor. Sosyal medyada sürekli aktüel ve hızlı olmak zorunda hissettiği için, bu durumun trajikomikliğini de kendiyle alay ederek idare ediyor. Oysa mizah doğası gereği spontane bir şeydir, sosyal medya komikliği ise bunu planlı ve mekanik bir sahne performansına çevirdi. Artık çoğu insan düşünmüyor, refleks gösteriyor. Çünkü reaksiyon ekonomisinde hız, düşünceden daha değerli hale geldi.

Sessiz kalmanın bile riskli görüldüğü bir düzende, sırf görünür kalmak için konuşuluyor. İnsan da giderek kendi hayatına dışarıdan bakan bir gözlemciye dönüşüyor: Ne kadar öfkeli göründüğünü, ironinin dozunu, hangi fotoğrafın daha iyi çalışacağını hesaplayan kendi editörüne… Herkes kendi hayatının filmini, teaser’ını, mottosunu ve aforizmasını üretiyor artık.

Üstelik bu yük yalnızca sıradan kullanıcıların omuzlarında değil. Yazarlar, akademisyenler, müzisyenler, bağımsız sinemacılar… Eskiden onlardan eser üretmeleri beklenirdi. Şimdi ise görünür, güncel, esprili, siyaseten duyarlı, erişilebilir ve algoritmik olarak aktif olmaları da isteniyor.

İnternet ilk yaygınlaştığında, samimiyet gösteren insanların gerçekten farklı olacağına inanıyorduk Güzel yanılgıymış. Bugün kimse pek öyle bir sahicilik aramıyor artık. Samimiyet hazır gösterilerle, sahicilik ise her şeyi tiye alan ironilerle geçiştirilebiliyor. Önemli olan tek şey, ne pahasına olursa olsun sahnede kalmak.

Neticede hepimizin maaşsız, mesaisiz, istifası olmayan ikinci bir işi var artık. Kendi kendimizin işçisiyiz. Hayır, patronu değiliz Mıstık abi.

Çarşamba, Mayıs 13, 2026

Gürültüde Yazmak

Akademisyen değilim. Doktora eğitimim var ama üniversiteden istifa edeli neredeyse yirmi yıl oldu. O dönemki akademik yoğunlaşmanın kıyısında bile değilim artık. Burada yaptığım şey daha çok düşünmek, çağrışımlar kurmak, bazen birbirine uzak görünen şeyler arasında bağlantılar aramak. Kendime ve okuyanlara zihin açıcı bir perspektif sunabiliyorsam ne ala.

Biraz da yaptığım işlerin baskısından çıkabilmek için yazıyorum. Popüler kültür hakkında düşünüyor, yazıyor ve konuşuyorum. Bu alanın doğası gereği kesin yargılar üretilebileceğine inanmıyorum. Aynı bağlam içinde size çelişkili görünebilecek yorumlar yapabilirim. Bunun bir kısmı düşünme arayışlarımdan, bir kısmı da popüler kültürün kendi hareketli yapısından kaynaklanıyor.

Üstelik zaman sürekli değişiyor. İçerikler artık yalnızca bilgiyle değil; öfke, hüzün, kıskançlık, şefkat gibi duyguların tetikleme gücüyle dolaşıma giriyor. Sürekli dikkatimizi çekmeye çalışan metinlerle karşılaşıyoruz. Bir süre sonra bütün dünyanın aynı tonda konuştuğunu sanıyoruz. Algoritmik bir yorgunluk içindeyiz. Durmadan yönlendirildiğimiz, sürekli bir şeylerin önerildiği bir ortamda, kendi merakımızdan ve arzumuzdan bile şüphe eder hale geliyoruz.

Geçmiş hakkında yazıyorum örneğin, ama bunu “eski güzel günler” duygusuyla yapmıyorum. Yine de öyle anlaşılabilirim. Çünkü nostalji enflasyonu içinde yaşıyoruz. Geçmişi bir hatıradan çok dekor gibi görmeye başladık.

Benzer bir durum gündelik duygular için de geçerli. İnsanlarda genel bir beğenmeme hali hâkim. Her şeye karşı hafif alaycı, mesafeli ve “cool” bir poz var. Üstelik o poz zamanla insanın gerçek duygusunu ifade edemediği bir kabuğa dönüşüyor. Kişisel olarak bundan etkilenmemeye çalışıyorum. Ne böyle görünmek isterim ne de dünyaya oradan bakmak hoşuma gider.

Günlük tadında yazılar yazıyorsanız, zamanın ruhundan ve algoritmik “sokaktan” etkilenmeniz kaçınılmaz. Yazdıklarım için “doğal”, “samimi”, “filtresiz” gibi iddialı laflar edemem. Siz kendinizi korusanız bile okur, gündem, dolaşım biçimleri ve platformlar yazının içine sızıyor. Bir bakmışsınız, hiç konuşmayı düşünmediğiniz şeyler sizin de meseleniz haline gelmiş.

Genel olarak kapalı bir hayat yaşıyorum. Sosyal medyayı çok sınırlı kullanıyor ve takip ediyorum. Bunu bir avantaj ya da mazeret olarak söylemiyorum. Çok farklı şeyler hakkında yazdığımı iddia edemem ama az insanın ilgilendiği şeyler üzerine düşündüğümü biliyorum. Burayı hafif gülümseyerek bitireyim: Belki de bu, benim küçük avantajım. Ya da bahanem. İkisi birbirine bazen fazlasıyla benziyor.

Pazar, Mayıs 10, 2026

Ekmeğimiz öfke

Sosyal medyada oyuncu ve dizi fanlarının yorum, takip ve hayranlıkla dolu eylemleriyle mutlaka karşılaşıyorsunuz. Sevdikleri oyuncuyu trend topic yapmak, daha çok konuşulur kılmak, onu savunmak, varsa eleştirilere cevap vermek, hatta onun için şiddetle kavga etmek… Fanlığın gündelik repertuvarı epey bir zamandır bunlardan oluşuyor. Dijital bir seferberlik gibi bir şey…

Geçtiğimiz günlerde bunun “modern zaman deliliği” olduğunu söyleyenlere rastladım. Çerçevesi, çapı ve etkisi bugün daha büyük olabilir ama bu davranış biçimi yeni değil. Bu tutkulu ve yer yer saldırgan sadakati sadece sosyal medya çağına hapsetmek, meseleyi kolaycı bir yaklaşımla tarihsizleştirmek olur.

Yeşilçam’da da benzer bir seyirci iştahı ve şehveti vardı. Seyirciler, sevdikleri oyuncular için tartışmaya giriyor, taraf tutuyor, hatta açıkça cepheleşiyorlardı.

Altmışlı yılların başında yayımlanan ve Turhan Bozkurt’un sahibi olduğu Sinema dergisi bu açıdan epey zengin bir arşiv sunar. Dergi, sinema-magazin karışımı yapısıyla dönemine göre oldukça yenilikçi bir çizgideydi, özellikle okur mektuplarına geniş yer vermesi dikkat çekici bir farklılıktı.

Bu sayfalar, sadece birer “beğeni” kürsüsü değildi. Okurlar mektuplar yazıyor, rekabetçi, hatta yer yer saldırgan bir dille sevdikleri oyuncuları yüceltirken diğerlerini aşağılıyorlardı. Bu metinler yalnızca birer görüş değil, açık birer taraf beyanıydı.

Paylaştığım görselde, Leyla Sayar’ın söyleşisine gelen iki okur mektubu yer alıyor. Sayar’ın, anlaşıldığı kadarıyla Muhterem Nur ve Belgin Doruk hakkında küçümseyici bir ton kullanması, kimi okurları sinirlendirmiş. İş yalnızca bu oyuncuları savunmakla kalmamış, mektuplar hızla kişisel saldırıya, hatta ahlaki ithamlara kadar genişlemiş. Yazılanlar, bugün X’te (Twitter) gördüğümüz “linç” kültürünün kâğıt üzerindeki ilk prototipleri gibi.

Olup biteni “fanlık” diye okuyabilirsiniz. Ama bir adım geri çekilip bakınca başka bir şey daha görünüyor: kışkırtma.

Derginin bu zehir zemberek mektupları özellikle seçip yayımladığı çok açık. Normalde okur mektubu, yayıncı ile takipçi arasındaki mesafeyi azaltan bir köprüdür. Dergi, bir fazlasını yapıyor, tartışmayı sadece yansıtmıyor, onu pragmatik bir yaklaşımla yeniden inşa ediyor, tarafları belirliyor, gerilimi görünür kılıyor ve dolaşıma sokuyor.

Bugünün diliyle söylersek: erken bir “rage bait” örneğiyle karşı karşıyayız.

Öfke, en hızlı yayılan duygu. Tartışma görünürlük üretir, görünürlük, satış getirir. Altmışlı yılların mektup sayfalarıyla bugünün algoritmaları arasında bu açıdan yapısal bir fark yok. Değişen yalnızca hız ve ölçek.

Bugün “trend topic” olan şeyin dün mektup sayfalarında yaşandığını söylemek abartı değil. Bugünün fanları tweet atıyor, dünün fanları mektup yazıyordu, ama her iki durumda da dolaşıma giren şey duygunun organize edilmesi...

Artık mesele sadece hayranlık değil, öfkenin üretilmesi, paketlenmesi ve dolaşıma sokulması… Öfkenin yanına bir şey katıyoruz…Ekmeğimiz öfke…


Cuma, Ocak 09, 2026

Gibi Yapmak

Hatırlayanlar olabilir, bir iki gün önce “kanımız kurusun ki unutmayacağız” deyişine takılmıştım. Derdi­m cümlenin kitsch oluşu değildi, işleviydi. Duyguyu tarif etmiyor, doğrudan duygunun yerine geçiyordu. Sosyal medya dediğimiz düzen de zaten tam böyle cümleleri ödüllendiren bir mecra.

Guy Debord’un Gösteri Toplumunda anlattığı şey şu: “gerçek” kaybolup gitmez, temsile dönüşür. Mesele insanların kandırılması değil, daha yapısal bir dönüşümdür: yaşadığımız şeyin “yaşanmış” olmaktan çok “gösterilmiş” olmasının normalleşmesi. Bugün sosyal medya bu gösteri düzeninin kullanıcı üretimli sürümü gibi işliyor. Herkes aynı anda seyirci, oyuncu ve kendi sahnesinin ışıkçısı.

Sosyal medyada sahne arkası diye bir şey neredeyse yok: her şey ve herkes sahnede oynuyor. Duygular bile. Üzüntü, öfke, yas, utanç, vicdan… Hepsi birer “sunum malzemesi”ne dönüşüyor. Bu durumda “unutmayacağız” bir içerik olmaktan çıkıp “Bakın, ben doğru taraftayım” demenin pankartı oluyor.  Üstelik pankartlar, tartışmanın yerini tutmayı sever, çünkü hızlıdır, risksizdir, paylaşılabilirdir.

Buradan “vicdan performansı” dediğim şeye geliyoruz. Vicdan, iç hesaplaşma olmaktan çıkıp gösterilebilir bir kimlik öğesine dönüştüğünde, nitelik değiştiriyor. Vicdan artık “ne yapacağım?” değil, “beni nasıl görecekler?” sorusu oluyor. Çünkü algoritmik akışta, görünürlük bir tür toplumsal değer oldu. Bu değerin kuralları da basit: kısa ol, keskin ol, tepki üret, paylaşılabilir ol. Uzun anlatı, bağlam, emek, tereddüt, mesafelilik… bunlar ya cezalandırılıyor ya da görünmezleşiyor.

Performatif olanın kaderi şudur: tekrarlamak insana güç verse de her tekrar aynı zamanda içerikten kopmayı kolaylaştırır. Sürekli “unutmayacağız” diyerek unutmayı geciktirmeyiz, yalnızca unuttuğumuzu fark etmeyi erteleriz. Cümle, hafızayı taşımaya değil, hafıza taşıyormuş gibi görünmeye yarar.

E ama insanlar ses çıkarıyor, farkındalık yaratıyor” diyebilirsiniz. Kısmen katılırım. Fakat dikkat ekonomisinde mesele çoğu zaman doğruluk değil tutunmadır: gündemde kalma, akışta görünme, etkileşim üretmeyle ilgilidir. Bu yüzden bazı olaylar bir anda “patlar”, sonra aynı hızla unutulur. Duygu bir süreliğine yükselir, sonra başka bir şeye devredilir. Sosyal medya, yas tutmayı bile “trend” mantığına sokar: acının bir “yüksek reytingi” olur, sonra “bir başka konuya” geçilir.

Performans, ister istemez bir izleyici ister, izleyici varsa rekabet de vardır. Kim daha vicdanlı? Kim daha çok üzülmüş? Kim daha çok öfkelenmiş? Kim daha iyi cümle kurmuş? Kim daha hızlı paylaşmış? Yas bir “ahlaki yarış”a dönüştüğünde, acının kendisi arka plana itilir. Geriye bir tür puanlama kalır: doğru tepki, doğru hız, doğru ton.

O yüzden “unutmayacağız” cümlesini bir tür kendini temize çıkarma formülü gibi görüyorum. “Ben unutmadım” demek, çoğu zaman “ben bir şey yapmadım”ın yerini tutan bir kefarete dönüşüyor. Üstelik ucuz bir kefaret: bir paylaşım, bir story, bir retweet kadar kolay. Emeği, riski, bedeli az. Bedel azsa hafıza da zayıf olur. Çünkü hafıza yalnızca bilgi değildir, ıslandıkça ağırlaşan bir paçavra misali ağır bir yüktür. Yük almadan hafıza olmaz.

Çarşamba, Ocak 07, 2026

Yük almak mı yoksa...

Evvelsi gün yazdığım “unutmayacağız” yazısıyla ilgili eleştiriler geldi. “E ne yapalım, sosyal medyayı bırakalım mı yani?” diye sitem edenler oldu. Böyle bir iddiam olamaz. Kaldı ki bu tür hamleler çoğu zaman çözüm değil, romantik bir vaaza dönüşüyor; kendime de yakıştıramıyorum.

Bir formül değil ama ne yaptığımı (ve yapmadığımı) anlatayım.

Önce, sosyal medyada geçirdiğim zamanı ciddi biçimde kısıtladım. Ne kadar az kapılırsam, o kadar doğru tepki verebileceğim hissim var. Çünkü mesele “tepki vermek” değil; tepkinin neye hizmet ettiğini bilmek.

Bir olay olduğunda, eğer bir şey söyleyeceksem, kendime şu testleri uyguluyorum: Bu meseleyi sadece ilk günün hararetiyle mi konuşuyoruz, yoksa bir ay sonra hâlâ konuşabilecek miyiz? Mesele süreklilik kazanabiliyor mu? Bağlamın farkında mıyım? “Ne oldu”yu değil, “niye oldu”yu bir başkasına açıklayabilecek kadar meseleyi kavradım mı?

Sonra muhatap meselesi geliyor. Ben kiminle konuşuyorum: insanlarla mı yoksa bir “timeline”la mı? Anlatanlar ve tartışanlar gerçekten meseleyi mi konuşuyor, yoksa kendilerini mi anlatıyor? Ben kendimi mi konuşacağım, yoksa konuşarak mağduru daha görünür kılabilecek miyim? Kendimi aklama ihtiyacı duymayan, kendimi merkeze almayan bir dil kurabilecek miyim?

Bir de işin maliyeti var. Muhalefet edeceksem, benden ne eksilecek? Cümle mi kuruyorum, yoksa yük mü alıyorum? Çünkü cümle kurmak çoğu zaman kolay; asıl zor olan, kurduğun cümlenin seni rahatsız edecek bir sorumluluğa bağlanması.

Yaptığım şey “ben de buradaydım” cümlesine indirgenmemeli. Bu bir kayıt cümlesi. Vicdanın değil, katılımın kaydını tutuyor. Kayıtla yetinmek insanı zamanla tuhaf bir rahatlığa sürüklüyor: “Görev tamam.” Oysa asıl mesele görev değil; ilişki kurabilmek.

İlişki kurmadan hatırlama olmaz; empati de olmaz. İlişki kurulmazsa vicdan bir aksesuar olur, bir duygu değil bir poz hâline gelir. Benim derdim, o poza yakalanmamak.

Pazartesi, Aralık 01, 2025

Tuzluktan çıkan şarj yüzdesi

Hikâyeyi bilirsiniz: Büyük şirketler önemli birini işe alacakları zaman onu yemeğe götürür, adayın sadece ne söylediğine değil, nasıl davrandığına da bakarmış. Mesela yemeğin tadına bakmadan tuz atarsa, anında elenirmiş. Bunu ilk duyduğumda çocuktum; tuz kullanma alışkanlığım olmadığı için içimden “yırttım” deyip kıkırdadığımı hatırlıyorum. Bu tür “seçme hikâyeleri” çoktur.

Yakınlarda döneme uygun bir versiyonunu duydum. İddiaya göre bankalar, telefonunun şarjını sürekli unutan, yüzde beşin altında dolaşan insanlara kredi önermiyormuş. Ankara ağzıyla söylersek, “kendine hayrı yok” diye düşünüp borç vermiyorlarmış. “Haydaa” diyebilirsiniz; bunu nasıl bildiklerini az çok tahmin etseniz bile, “olur mu ya, abartıyorlar” diye de tereddüt edebilirsiniz. Yemeğe tuz atma örneğini bu yüzden başa koydum. Kapitalizm, kendi çıkarı için erişebildiği her veriyi kullanmak istiyor ve bu konuda sürekli kendini geliştiriyor. “Veri sömürgeciliği” dediğimiz şey tam burada devreye giriyor.

Klasik sömürgecilikte şirketler ve imparatorluklar uzak coğrafyalara gidip toprak, maden, emek “çıkarır” ve sömürürdü. Bugün aynı mantık, zamanımız, dikkatimizi ve ilişkilerimiz üzerinde işliyor. “Bedava” kullandığımız uygulamalar; attığımız her adımı, yaptığımız her beğeniyi, her harcamamızı, sağlık verilerimizi, konumumuzu, sosyal çevremizi toplayıp işliyor; sonra da bu veriyi davranışlarımızı tahmin etmek, yönlendirmek ve satılabilir ürünlere dönüştürmek için kullanıyor.

Veriyi kim topluyor, nerede depoluyor, hangi hukuki rejime tabi, kim denetliyor, kim bundan ekonomik ve siyasal güç devşiriyor?” diye sorduğumuzda karşımıza “platformlaşma” ya da “platform kapitalizmi” çıkıyor. Ekonominin ve gündelik hayatın giderek aracılık yapan dijital platformlar üzerinden örgütlendiğini hatırlayın. Sadece telefonunuzdaki uygulama listesine şöyle bir bakmanız yeterli.

Artık arabayı, oteli, yemeği, diziyi, sevgiliyi, haberi, iş ilanını doğrudan değil; araya giren bir uygulamanın kendi kuralları, algoritmaları ve komisyon oranları üzerinden buluyoruz. Platform, bir yandan piyasayı “düzenleyen” taraf gibi davranıyor (puan vermemizi ve yorum yapmamızı istiyor, bize algoritmik sıralamalar sunuyor); diğer yandan o piyasadan kira toplayan görünmez bir arazi sahibi gibi sürekli pay alıyor.

Platform kapitalizmi, başka bir deyişle veri sömürgeciliğinin kurumsal motoru olmuş durumda. Elde edilen veriyi ekonominin merkezine yerleştiriyor, bunun etrafında yeni tekel biçimleri inşa ediyor ve tümünü de “doğal” bir dijital ilerleme gibi paketliyor.

Toprak, maden, emek derken kapitalizm, geçmişte handiyse hiç ilgilenmediği kişisel deneyim, dikkat ve ilişkilere bu yüzden bu kadar hevesle yöneliyor. Artık yemeğe tuz atıp atmadığımızı görmek için kimsenin bizi yemeğe çıkarmasına gerek yok; telefondaki şarj yüzdesi, uygulamada geçirdiğimiz süre, kaydırdığımız ekranlar fazlasıyla iş görüyor.


Salı, Kasım 25, 2025

Politik Düşünce Vasatı

İşte, medya, “ideolojilerin sonu” ideolojisinin yeniden üretildiği bir mecradır, bu ideolojinin biçimidir. Özellikle televizyonun gün be gün tekrarlanan, en “vahim” olayları bile olağan akışı içindeki vahamet efektleriyle sıradanlaştıran döngüsü, konformizmin en güçlü jeneratörüdür. O vahamet efektleriyle, çarpıcı sunumlarla, dramatizasyonlarla gün be gün tazelediği bir gündemle, heyecan ve merakı da canlı tutan bir rutini çevirir. Gündemin değişim hızındaki olağanüstü artış, rutin format içinde sürekli yeni içerik talebini kışkırtır; bu da belirli bir meseleye, bir soruya, giderek bir fikre konsantre ve angaje olmayı güçleştirir. Televizyonun esas itibarıyla bir eğlence mecrası olması, ister istemez “sulandırıcı” bir iğvanın kaynağıdır. Televizyonun zamansal yoğunluğunun ve hızının, sözün/düşüncenin kısa ve pratik formülasyonunu zorladığını eklemeliyiz buna. Bu vulgerizasyon veya popülarizasyon zorlaması, aynı zamanda konuların ve düşüncenin pratik hûlâsasını çekip çıkartmaya dönük bir zorlamadır, bu bakımdan politikleştirici bir etkisi olacağını düşünebiliriz. Yine, biçimin politik sözü yönlendirici, kısıtlayıcı etkisini görmezden gelmemek kaydıyla…

Medya, bir yanda enformasyon ile reklâmı (infomercials), enformasyon ile eğlenceyi (infotaintment) birbirine karışır hale getirdiği gibi diğer yanda toplumu kaotik ve istikrarsız bir yapıda resmeder, korku ve güvensizlik duygularını sürekli zinde tutarak otoriter zihniyetin yeniden üretimine katkı sağlar. Eğlence ve magazinin rasyonel nitelikli kamusal tartışmanın önüne geçmesi, herhangi bir kamusal meselenin iki görüş arasındaki münazaraya indirgenmesi, kişisel geçimsizlikle tanımlanır hale gelmesi, bu katkıyı pekiştiren bir karakteristiktir. Köşe yazarlarının bu dönemde gösterdikleri tepki ve refleksler çoğunlukla televizyon diliyle uyumlu hale gelir, hatta onunla yarışmaya kalkışır. Duygusal çıkışlar ve sansasyon, akılcı-mantıklı bir müzakereye galebe çalar. Televizyonda elini masaya vurarak konuşan, “dönekler, hainler” türünden ağır ithamlarda bulunan, handiyse ağlayacak kadar duygusallaşan, öfkelenen yorumcu-yazarlar, bu tarzın ustalarıdır. Sözgelimi Yalçın Küçük, bir keresinde, konuşurken elini masaya vurması için televizyoncuların telkinde bulunduğunu beyan ederken, medyanın dilini nasıl oluşturduğuna tanıklı etmektedir.

[MTSD, 9.Cilt, Dönemler ve Zihniyetler için Tanıl (Bora) ile birlikte yazdığımız yazıdan bölüm, Köşe yazarlığındaki değişim ve politik düşünce vasatı: Şu Köşeden Bu Köşeye]

Çarşamba, Kasım 12, 2025

Zabıta gazetelerinden skandal estetiğine

Uzun yıllar medya tarihi çalıştım. Ders olarak anlatmak nasip olmadı; içimde ukde de değil ama illa “hangi konuyu heyecanla anlatırdın?” deseler, eskilerin deyişiyle zabıta gazeteleri derdim. Hemen her dönemde, büyük gazetelerin gölgesinde, aralıklarla “fışkıran” tuhaf skandal gazeteleri çıkar: yarı çıplak kadınlar, ifşalar, ahlak polisinin ilgisini çekecek olaylar, uydurma haberler, büyük iddialar…

Ve itiraf edeyim, bu yayınları çıkaran insanları, bu haberleri yazanları, sansürle, okurla ve kendi ahlak anlayışlarıyla didişen o gazetecileri enikonu ilginç buluyorum.

Kırklı yıllarda çıkan Hadise ve Kelepçe gibi dergilerin yarattığı entelektüel paniği ayrıca anlatmak gerek.

Ama bugün söz edeceğim kişi, bu çizginin neredeyse mucidi sayılan Robert Harrison. Amerika’da “ucuz skandal dergileri”yle kitlelere ulaşan, kendi döneminde milyonlar satan garip bir yayıncı. Sadece Amerika’da değil, dünyada da etkisi hissedilen birisi.

Bizdeki Hadise ve Kelepçe gibi dergiler, meğer onun yayınlarından esinlenmiş, hatta yer yer birebir taklitmiş, yeni fark ediyorum.

Harrison aslında parlak bir gazeteci değilmiş. Gazetecilik ciddiyetinde kendine yer bulamayınca, pin-up çizen arkadaşı Earl Moran’la oturmuş; komik fotoromanlar, “ayıp” sayılan şeylerle ilgilenen, bunları ahlakçı bir dille kınar gibi görünürken aslında teşhir eden, her türlü erkek fantezisine hitap eden bir dergi hayal etmiş. Ve çıkarmış.

Onun başarısı, gerçeği çarpıtmaktan çok, onu teatralleştirmesine bağlanıyor. Amerika’daki burlesk gösterilerini model aldığı; komiği, erotizmi ve bayağılığı doğru dozda karıştırdığı söyleniyor. Beyfendi galiba şunu anlıyor: gerçeklik, ancak abartıldığında değer kazanabiliyor. Harrison’ın asıl keşfi, ahlakın kendisini erotikleştirmesinde... Striptizciler, revü dansçıları, “cheesecake” modelleri akıllı bir dengeyle kullanıyor.

Amerikalılar, onu ve yayınlarını anlatırken şu faslı özellikle vurguluyorlar: “Birini ifşa etmek, onu cezalandırmak değil, seyretmenin bahanesi haline geliyordu. Ünlü dergisi Confidential’ın dili bu yüzden McCarthy döneminin diliyle aynıydı: şüphe, günah, itiraf, delil… Hepsi, dinî bir ritüelin unsurları gibi kurgulanmıştı. Bazen ürettiği, bazen gerçekten yakaladığı skandallar, modern toplumun günah çıkarma ayinine dönüştü. Okur, başkalarının günahlarıyla arınır, temizlenip bir sonraki sayıyı beklerdi.”

Sürekli “ahlak” diyenlerin kendi ahlakından şüphe etmek, asla şaşmayan bir kural. Kendisi gibi düşünmeyenleri “ahlaksızlıkla” suçlayanlar, sonunda skandalların hem faili hem mağduru oluyorlar. Dünyanın günbegün ahlaksız bir kıyamete sürüklendiğini haykıran Harrison da, sonunda o skandalların içinde boğuluyor.

Bugün Harrison’ın mirası televizyon reality’lerinde, magazin portallarında, sosyal medya linçlerinde yaşıyor. Whisper kapaklarında gördüğümüz “vahşi kadın” ya da “ahlaksız ünlü” imgesi, bugünün “ifşalı influencer” haberlerinden çok da farklı değil. Tek fark estetikte: o zaman çizgiyle yapılırdı, şimdi HD kamerayla üretiliyor.

Harrison tarihe “dejenere bir yayıncı” olarak geçti ama aslında modern medya çağının ilk hakikat tüccarıydı. Gerçeği üretmekten çok, onu pazarlamanın yolunu buldu. Ve her zaman şunu iyi biliyordu: gerçeğin piyasa değeri, ahlakın sınırlarından çok daha yüksektir.

Başa dönelim. Harrison’ı izleyen ve taklit eden çok satan dergilerimiz oldu dedim. İster istemez insan merak ediyor, bu formül nasıl bu kadar evrensel olabiliyor? Coca-Cola formülü değil sonuçta…

Ama çalışıyor.

Teşhirci bir erotizmle ahlaki çürüme korkusunun arasında gidip gelen bir üslup, her çağda yeniden alıcı buluyor. Belki de Harrison’un deyişiyle "dünya gerçekten bir tımarhane."


Salı, Kasım 04, 2025

Satılık öfke

Gazeteci öfkesi diye bir şey var. Profesyonelce tasarlanmış, abartılı, bile isteye çoğaltılmış bir öfke türü. Manşet atmak için duyulan (ve kullanılan) bir öfke. Kamu vicdanını değil, okuru ateşleyen türden.

Satılabilir bir duygu olarak öfke, tıpkı magazin figürlerinin “aşk”ı gibi gazeteciler eliyle ambalajlanıyor. Kimin haklı, kimin suçlu olduğu değil; kimin daha dramatik göründüğü önemli artık. Bunu çok iyi bilen profesyonellerin ürettiği bir öfke gösterisi izliyoruz.

Gazeteci, kamu adına değil, okurun ilgisi adına öfkeleniyor. Manşetlerin ritmini belirleyen şey hakikat değil, pazarlama sezgisi. Bir hikâye “öfke” içeriyorsa, o hikâye daha kolay satıyor çünkü. Köşe yazarı bağırır, televizyon yorumcusu köpürür, haber sitesi “şok!” başlığını patlatır. Herkes öfkeli görünmek zorundadır; aksi halde “herkes ve her şey” sahne dışı kalır.

Gazeteci öfkesi, öfkenin bir mal gibi dolaşıma sokulması demek aslında. Eskilerde kaldı diyemem; algoritmanın öfkeli içeriği öne çıkarmasıyla aynı içgüdünün ürünü bu. İnternetle ortaya çıkmadı, yalnızca normalleşti.

İzlerken ve okurken izlediğim gösterinin sahici olup olmadığını her zaman anlayabildiğimi iddia edemem. Ama insan bir meseleye “sahicilik ekseninde” baktığında ister istemez bir orijin hayal ediyor.

Acaba diyorum, ahlaki öfke hiç gerçekten var oldu mu?

Ahlaki öfke (moral anger veya righteous indignation), bireyin adaletsizlik, haksızlık ya da ahlaki bir ihlale tanık olduğunda hissettiği öfke türü. Kişisel çıkardan değil, “doğru olanın” savunulmasından doğuyor.

“Bana değil, yapılan yanlışa kızıyorum” demenin hali bu.

Hepimiz bu öfkeyi seviyoruz; vicdan, etik, kanunlar, hatta sanat bir ölçüde buradan besleniyor. İyileştirici bir yönü var; bu yüzden intikamla karıştırılmaması gerekiyor.

Ama ahlaki öfke kolayca ticarileşmiş öfkeye (yani benim “gazeteci öfkesi” dediğim şeye) dönüşebiliyor. Birinde hakikat arayışı ve adalet arzusu var; diğerinde performans ve seyredilme iştahı.

Gazetecilerle bir alıp veremediğim yok elbette; kolay anlaşılmak için bu metaforu seçtim. Yoksa bunun yerine “ahlakçı öfke” de diyebilirdim. Ahlaki öfke ile ahlakçı öfke (moral ve moralistic anger) kolaylıkla karıştırılıyor; ikincisi, ilkinin taklididir ve “o” olduğunu iddia eder.

Ahlakî öfke eyleme yöneliktir; bir şeyleri değiştirmek ister. Ahlakçı öfke seyre yöneliktir; kendini göstermek ister. Birinde hakikatin yanındasındır; diğerinde kendi imajının. Birinde “doğru olanı savunuyorum” diyerek bir değer uğruna öfkelenirsin. Diğerinde “ben senden daha erdemliyim” diyorsun, itibar inşası, imaj kontrolü, linç enerjisiyle besleniyorsun.

Ahlaki öfkede kolektif farkındalık yaratma ve dönüşüm potansiyeli vardır. Ahlakçı öfkede ise dönüştürmek değil, dışlamak esastır. Empati yerine teşhir üretirsin.

Öfkenin türleri çoktur, ama bana göre asıl ağırlık bu ikisindedir. Her öfke ahlaki değildir,  mesele, neyi, nasıl kurduğunda gizli.

Cuma, Ekim 03, 2025

Dipfeykin galipleri (2)

Gerçeği kimin gözünden görüyoruz?

Güçlü olanın. Devletin, sermayenin, Batı’nın, Amerika’nın… Onların kurguladığı gerçek bize “doğru” olarak sunuluyor. Elbette boşluklar, sızıntılar, farkındalık anları oluyor; diyalektiğin gereği oluyor. Baba ya da aile de başlangıçta “mutlak doğru”dur, büyüdükçe anlarız ki o kadar da doğru değillerdir. Öğrendiklerimizden kuşku duymak, farkındalık geliştirmek bizi daha hakkaniyetli kılar. Yoksa ne desek boş, güçlü kimse, onun doğrusunu kabulleniyoruz.

Peki internet bu denklemi nasıl bozdu?

Çünkü bilgi üretimi devletlerin tekelinden çıktı. Artık komşunun, sınıf arkadaşının, anonim bir sosyal medya hesabının ürettiği içerik de dolaşımda. Ve bu içerik en az devletlerin propagandası kadar etkili. Her kriz anında internetin yavaşlatılması boşuna değil. O içeriklerden korkmasalar, buna başvurmazlardı. Ama mesele sadece devletin tepkisi değil. Biz de tek tek huzursuz olduk. “İktidarın gözüyle görmek” değil yani, okur yazarlar, yazıp çizenler, akademisyenler akla kim gelirse artık, hepimiz, bu yeni durumları nasıl yorumlayacağımızı bilemedik. Siyaset, teori, gündelik hayat internetle birlikte başka bir şeye dönüştü. Geçen gün biri “Adorno demekle olmuyor” dedi bana. Adorno da bu yeni gerçekliği öngöremezdi.

Komşunun paylaştığı sahte videoya karşı ne yapabilirdik?

Herkes gibi seyrettik. Hazırlıksızdık. Devletin ideolojik aygıtlarına karşı teorilerimiz vardı ama bireysel üretime dayalı sahte içeriklere karşı bir savunmamız yoktu. Küçümsedik veya önemsemedik ama o üretimler dolaşıma girdiler ve bir etki yarattılar, halen de yaratıyorlar.

İnsanlar inanmak istedikleri bir hakikati seçtiklerinde, gerçeğin artık bir önemi kalıyor mu?

Çoğu zaman hayır. Çünkü seçilen “hakikat” sınanmadan çoğaltılıyor. Bu gerçek bir kaos. Bir örnek: yakınlarda “Mevlana Moğolların casusuydu” diye bir iddia duydum. Doğru mu yanlış mı tartışmıyorum. Mesele şu: hakikati yeniden kurma iştahı ve iddiası hiç bitmiyor.

Deepfake çağında doğruya nasıl güvenebiliriz?

Güven meselesi kapitalizmle zaten netameliydi, eskiden de az güveniyorduk, endişeliydik. Deepfake ile dibe vurduk mu diyeyim. Artık gözlerimizle gördüğümüze bile şüpheyle yaklaşmak zorundayız.

Popülistlerin yükselişi gerçekten tesadüf mü?

Hayır. Bilgiye güvenin çöktüğü yerde güçlü ve keskin sesler öne çıkıyor. İnsanlar belirsizlikten yoruluyor, kesinlik arıyor.

Çoğulculuk gerçekten kaos mu demek?

Popülistler böyle söylüyor. Ve kitleler de buna inanıyor, çünkü çoğulculuğun ürettiği gürültüden bıkmış durumdalar.

Yoksa biz mi artık belirsizliği taşıyamıyoruz?

Belki de. Asıl mesele bu olabilir. Belirsizliği tolere edemeyen insanlar, kesin söz söyleyenlere, net konuşanlara daha kolay güveniyor.

Perşembe, Ekim 02, 2025

Dipfeykin galipleri

Doksanlı yıllarda medya çalışmalarında en çok duyduğumuz kavramlardan biri “manipülasyon”du. Her makalede, her konferansta, her ders kitabında karşımıza çıkıyordu. Devletler vatandaşlarını, güçlüler zayıfları, Batı Doğu’yu, Amerika komünistleri ve nihayetinde “dünya”yı manipüle ediyordu. Olaylar çarpıtılıyor, gerçek yeniden kurgulanıyor, bizler de güçlü olanın gözleriyle görmeye, onun diliyle konuşmaya başlıyorduk vsvs

Sonra internet geldi ve bütün tabloyu altüst etti. Çarpıtılmış enformasyonun devlet aygıtlarını aşarak bireylerin elinden, cep telefonları aracılığıyla sınırsızca dolaşıma gireceğini öngörmemiştik. Devlete karşı bir eleştiri repertuvarımız vardı ama komşunun, arkadaşın ya da anonim bir sosyal medya hesabının ürettiği “gerçek” karşısında hazırlıksızdık.

Bugün o kadar çok yanlış malumatla kuşatılıyoruz ki… İnsanlar bundan şikâyetçi, ama aynı zamanda inanmak istedikleri gerçekleri seçip paylaşıyorlar. Beğendikleri bir “hakikat” üretiliyor ve onlar da sınamadan çoğaltıyorlar. Algı sınırlı, dikkat parçalanmış, imgeler ve enformasyon bombardımanı altında doğrulama neredeyse imkânsız.

Sahte içerikler çoğaldıkça “doğru”nun dolaşımda kabul görmesi de zorlaşıyor. Deepfake çağından söz edilmesi boşuna değil. Bilgiye güvenmiyorsak, argümanlara inanmıyorsak, bunun sonuçlarını zaten yaşıyoruz. Dünyanın pek çok ülkesinde sağcı partilerin ve popülist liderlerin iktidara gelmesi tesadüf değil.

Keskin ifadeler, otoriter çıkışlar, büyük iddialar neden bu kadar popüler? Çünkü insanlar belirsizlikten yoruldu. inanmak, güvenmek, öngörülebilirlik arıyor. Çoğulculuğa, demokrasiye ya da herkesin fikrini özgürce söylemesine rağbet etmiyorlar. Hatta tam tersine, bunların kaosu büyüttüğünü düşünüyorlar.

Cumartesi, Şubat 01, 2025

Dizi dizi dizildiler

Memleket dizilerinin asıl meselesi, reklam pastasının küçülmesiyle ilgili, gelirleri düşen kanallar ödeme güçlüğü çekiyorlar, haliyle diziler yüksek maliyetlerini karşılayamıyor. 

Bunun ilk önemli sonucu,  geç ödeme yapabilen kanalların, bu gecikmeye finansal olarak dayanabilecek büyük firmalarla çalışması demek. Bölüm ücretlerinin geri dönüşü üç ayı buluyor ve geçiyor çünkü. Bu sürede çalışanlar hak ettiklerini almaya devam ediyorlar, almadan vermeyi, kazanmadan harcamayı karşılayabilecek olanlar ancak büyük yapım şirketleri oluyor. 

Tekelleşme deniyor ya, kanalların büyük firmalarla çalışmasının önemli bir başka sonucu daha var, o denli büyük sermayeniz yoksa, projeniz ne kadar iyi olursa olsun, mevcut şartlar gereği kanallar tarafından kabul görmüyorsunuz. En iyi ihtimalle büyük şirketlerle ortak iş üretmeye yönlendiriliyorsunuz. 

Büyük şirketler ise işlerini asıl olarak yurt dışına satmak istiyorlar, ancak o zaman istedikleri ölçülerde para kazanabiliyorlar. Yurt dışında Türk dizisi demek soap opera demek, güzel kadınlar ve yakışıklı erkekler demek. Biz içerde bu tür dizilere kadın hikayeleri diyoruz, onları yurt dışında tanınan oyuncularla çekiyoruz. Oyuncu menajerleri bu durumu anladıkları için o oyuncuların ücretlerini sürekli artırıyorlar. 

Yapımcılar da satışı kolaylaştırmak için başarı kazanmış yabancı dizileri senaryo olarak satın alarak yeniden üretiyorlar. Bilinen ve satılan bir yabancı dizi, Türk uyarlaması olarak bir kere daha satılıyor. Biz bir de uzun bölümler ürettiğimiz için daha da ucuz oluyoruz şu bu... 

Sorun şu ki, hele üç yıldır filan, biz dizi çekmiyoruz, yurt dışına satılacak kadın hikayesi çekiyoruz. Komedi dizisi çekilmiyor deniyor ya, çekilemez çünkü yurt dışına satılamıyor. Şöyle anlatayım Cem Yılmaz ya da Gülse Birsel, hatta Gibi dizisinin yurt dışında karşılığı yok. Yani bizim popülerimiz değil, yurt dışında popüler olanlar iş yapabiliyor ancak. 

Sadece mizahi işler değil elbette, bizde kadın hikayeleri dışındaki her şeye "erkek işi" deniyor, çok azlar, bir iki kanalda numune gibi birer tane yayımlanan "erkek işleri" var, artık onlar da ancak içerde reyting alırsa devam edebiliyor. Küçülen ekonomi ve reklam pastası nedeniyle reyting de yetmiyor artık. Kurtlar Vadisi bugün başlasa beş bölümde kalkabilirdi. Veya ancak TRT'de yayımlanabilirdi. 

Neden aynı oyuncular ve neden aynı yapım şirketleri sorusunun cevabını daha çok buralarda aramak gerekiyor. 

Benim anladığım kadarıyla partinin kanalları yurt dışı satıştan pay almak istiyor, kendileriyle çalışmayan büyük yapım şirketlerine baskı yaptıkları da görülüyor. Onlarla çalıştıklarında yurt dışı satışı olan oyuncularla da iş yapmış olacaklar. 

Kanallara gelince, yine görünen o ki, bu yıl, pek çok kanal el değiştirecek, yeni kanal patronları olacak...

Biraz hızlı yazdım, yok gezi, yok oğlan satıyor-kadın satıyor palavra demek istiyorum. Sorsan herkes biliyoruz yapıyor ama niyeyse yine de konuşuyorlar. 

Cuma, Ocak 24, 2025

Anti medya


[...] Kirlenme vurgusuyla başlayalım. Anti-medya metinlerinin satır aralarında/tamamında biteviye tekrar edildiği gibi her şey kirleniyorsa kim te­miz, dürüst ve samimi kalabiliyor ki? Eğer bir kirlenme varsa, bunun anlamı o döneme dair herkesin böyle bir kirlenmeden nasiplenmesi ya da bizatihi sorumlu olması demektir. Anti-medyacılık, öncelikle bir karşıtlık, kirlenmeye karşı durmak ise, söz konusu edilmese bile eleştiri sa­hibini doğallıkla dürüstlük, samimiyet ve iyiliğin tarafı olarak belirliyordu. Sırf bu yüzden anti-medya duruşu, ideolojik tözü itibarıyla ahlâkçı­dır. Her türlü anti-medya metnini "kazıdığınız­da" altından bir siyasal inanç ya da düşünceden çok ahlâk çıkacaktır.

Bu ahlâki vurgu ise kullanılan dil ve yöntem­lerden çok, sonuçları itibarıyla konuşulabilir. Çünkü anti-medya bizzat içerdiği dil ve söylem itibarıyla terörize ve mağdur edildiğini vurgula­maktan çok iç ve dış düşmanları açığa çıkartan tutanakların, raporların, yeminlerin, örgütlerin, erkeklerin, güçlülerin, “haklı”ların, Emin Çölaşan'ın, Peyami Safa'nın; bizzat iktidarın dilini ye­niden üretiyor. Ne kadar çok bağırırsa o kadar haklı olacağını düşünen, her konuştuğunda va­tan hainlerini, dönekleri, eşcinselleri (!), ajanları, halk düşmanlarını, korkakları, futbolcuları, dün­kü çocukları, artıkları, kadın düşkünleri ve ser­maye uşaklarını afişe eden bir “dil”den söz edi­yoruz. Hal bu olunca, anti-medyanın yarattığı tüm tartışmalarda toplumsal yaşamın esasına iliş­kin konular siyasal değerlendirmeler ışığında ya­pılmıyor. Kamusal polemiklerden, eleştirilerden ziyade kişisel geçimsizlikler ve sosyo-psikolojik etmenler üzerinde duruluyor. Ki tüm bunlar, in­sanların gündelik siyasal faaliyetlerden uzaklaşa­rak, siyaseti en iyi olasılıkla taraftar olarak izle­dikleri medyatik gösteriye eklemlenmek anlamı­na geliyor. Bu önemli husus, çıka(rtıla)n gürültü­nün aksine, anti-medyanın etkisinin daralması sonucunu getiriyor. Diğer yanda, anti-medya, du­ruş olarak sui generis ahrazlar da taşıyor. Anti-medyanın sürekli teyakkuz halinde görünmesine rağmen, karşı tarafın belirleyiciliğine mahkûm olması, ancak onun "konuşması"yla konuşabilmesi önemli bir ahrazdır. Başkalarının suçluluğuyla yaşamak, söyleyecek yeni bir şeyi olma­mak, açıkça enerji kaybetmektir. Hepsinden önemlisi, kendini anti-medya olarak tanımlayan çokluğun yaptığı gibi, anti-medya'ya “ben nerede duruyorum?”un değil “ben kimim?”in cevabı olarak kurulmuş bir kimlik tanımı biçiminde yaklaşılıyor. Az satmak, az satan bir yayında ol­mak, varsıl medyanın dışında yazmak, mevcut eşitsizlik ve ayrımcılıkları alenileştirmek, görü­nür ve konuşulur kılmak demek değildir ki. Hat­tâ herkesin tespit edebileceği biçimde kimi -ya­yınlar merkez dışında görünmelerine rağmen merkezkaç siyasî akımlar konusunda devletin kolu kanadı olabilmektedirler.

Bu noktada muhalif bir tavrın hayatî -ve birbir­leriyle bağlantılı- iki özelliğinden bahsetmek ye­rinde olacaktır. Öncelikle, herhangi bir muhalif hareketin bekasının söylemsel direnişin yanında/arkasında belirli bir hareket/düşünce/inanç ta­şımasıyla garanti edildiğini düşünüyorum. İkinci­si, ilkine bağlı olarak daha önemlidir, o hare­ket/düşünce ya da inancın karşı çıkılan “her şey”e alternatif olabilmesidir. Bu “sine qua non” özel­likler muhalif duruşların içeriklerini anlamlandır­mamızı da kolaylaştırabilir. Zira çoğu söylemsel direniş yönteminin arkasında bir hareket, düşün­ce ya da inanç -İslâm ya da Kemalizm gibi- görebilmek mümkün. Ve bunun nasıl bir muhalefet olduğu sorusu -sistem içi olmak, hizip yapmak vs.- tamamen ayrı bir konu. Bizim problemimiz anti-medyanın bir hareket/düşünce/inanç oluştu­rup oluşturamadığı ve eğer oluşturuyorsa bunun alternatif olup olamadığı. Anti-medyanm yanında ya da arkasında böyle bir hareket/düşünce/inanç ya da eylemsel bir birliktelik olmadığı ortada. Al­ternatif olabilmenin yolu ise mevcut koşullardan farklı bir toplumsal özgürleşim/dönüştürme esası­na dayalı ekonomik-sosyal çözüm önerileri ürete­bilmek olsa gerek. Var olan muhalif kesimlerin al­ternatif oluşturamamaları da aynı gerekçelerle malûl. Anti-medya “hareketi” ise bir alternatif de­ğil, dışlanan ya da dışarıda kalmayı seçen muhalif grupların direnişi için kullanılan ortak bir servis aracıdır. Anti-medya, bir yöntem olarak mir-î maldır. Açarsak, iktidara veya varsıl medyanın kaygan zeminine karşı durmak illa ki solcu ya da “devrimci” olmayı gerektirmiyor ki! Örnek olsun diye LeMan ya da Cumhuriyet ile Yeni Şafak gazete­sinin anti-medya tavırlarını karşılaştırarak önemli benzerlikler ve denk düşen tespitler yakalanabilir. Bunların pek konuşulmadığını, aksine “adama şunu söyledik, alaşağı ettik, iyi geçirdik”ten öte geçemeyen anti-medya tavrının abartılarak muha­lif paradigmada merkezileştirildiğini düşündü­ğüm için söylüyorum. Ayrıca küçümsemiyor, dö­nemler itibarıyla gerekliliğine inanıyorum. Aynı yollardan geçen her yeni yolcunun medya'ya, yükselen değer ve tüketim savunucularına “karşı durmadan” kendi muhalif kişiliğini oluşturama­yacağı rahatlıkla söylenebilir.

İyimser bir yaklaşımla, anti-medyanın zaman içerisinde ayrışarak, ayıklanarak özgün dilini ve hareketini yaratacağını da düşünmek mümkün. Ancak bugün için sürekli bağırarak konuşan, doğruların muhafızı olabileceği zehabına kapıl­mış, kendi doğrularını yaratamayan ukala kaka­van bir üslûp ve daha ileri gidemediği için güdük bir istihza kılığına bürünmüş anti-medya'dan da hoşnut değilim. Tanımlanmış, adı konulmuş, meramını, niyesini, nedenini, durduğu yeri dil­lendiren bir anti-medya tavrı, muhalif kesimlerin duruşuyla1 ilgili turnusol kağıdı işlevi görebile­cektir. Halihazırdaki şartlarda ise kimin nerede durduğu, kimin bizden, kimin kim bilir nereden olduğu anlaşılamayarak iş, daha bir muğlaklaşıyor. Belki bu yüzden açık-gedik arayan, buldu­ğunda affetmeyen, "öteki"ne dünyayı zindan eden, mezhep ve forma farkı/aşkı gözetmeyen, başka bir kirlenme de yaşıyoruz.

[1997 yılında yazdığım bir yazıdan bölüm]

Salı, Mayıs 07, 2024

Televizyon ve Coni Gitar

Tarihinden emin değilim, Yeni Sabah'tan ayrıca bakmak gerekiyor ama 1956 ya da 57' yılında yayımlanmış bir Cafer ile Hürmüz serüveninden bahsedeceğim. Hikayenin bütünü bununla ilgili değil, geçerken değiniliyor ama bir televizyon ve rock n roll eleştirisi yapılıyor, onu ilginç bulduğum için paylaşmak istedim. 

Bantlardan okuyabilirsiniz ama kısaca anlatayım. Coni Gitar (ki fena halde Altan Erbulak'ı andırıyor, handiyse kendini çizmiş) sahneye çıkıyor ve çıkmasıyla dinleyenler delirircesine kendinden geçiyorlar. Televizyon aracılığıyla bir toplumsal histeri yaşanıyor filan... 

İki açıdan ilginç; birincisi, televizyonun ne olup olmadığı o tarihte bilinmiyor, sahiden cahiliz bu konuda... Bildiklerimiz de çeviri gazete yazılarıyla, kimi Amerikan bantları ve hikayeleriyle, görenlerin anlattıklarıyla sınırlı. Şöyle anlatayım, dizinin yaratıcısı Erbulak'ın değil televizyonu, televizyon seyircisini görmemiş olması yüksek ihtimal. 

İkincisi, ilkine göre bilinirliği yüksek olabilir ama rock yıldızlarının seyirci üzerinde etkilerini yine bilmiyoruz, sadece okuyoruz-duyuyoruz, yaşamış-karşılaşmış-deneyimlemiş değiliz...

Peki ne diye böyle bir eleştiriye kalkışılmış derseniz, bizde Hoş Memo adıyla yayımlanan All Capp'in ünlü çizgi bantı Li'l Abner'den etkilenilmiş, öyle anlaşılıyor... Sorun şu ki, Capp, ciddi bir muhafazakar, rock n roll'ü küçümsüyor, gençleri ve üreticilerini dejenere filan buluyor. Hoş Memo'da sayısız kez, benzer yorumlarda bulunur. 

Erbulak, Capp'ten yirmi yaş genç bir çizer olarak, televizyona ve müzisyenlere o kadar da "amca" gibi bakamaz, bakmamalı da zaten... Galiba diyorum, bir çizgi romanın çizgilerini sevince, hikayenin bağnazlığı gözardı ediliyor ve kolay anlaşılmıyor...

Kısa bir medya yorumu da yapayım, o yıllarda medya mesajının bir şırınga gibi insanlara enjekte edildiğine inanılıyor. Sınıf farkı, kültür ve cinsiyet ayrımı olmadan, herkes aynı biçimde o mesajı anlıyor ve "kapılıyor" diye düşünülüyor. All Capp de en çok bundan korkuyor, Amerikan değerleri ve geleneğinin kaybolduğunu düşünerek "yanlış mihrakların (haliyle liberallerin) kontrolündeki" medyanın eleştirisini yapıyor...

Diğer yandan Erbulak'ın tatlı çizgileri ve sevimli tiplemeleri meseleyi böylesi bir muhafazakarlık yokmuşcasına eğlenceli bir biçimde gösteriyor, onun da hakkını teslim edeyim. 


 

Cuma, Haziran 02, 2023

Modern Prop.

Vahap Okay'ın kitabı, siyasal iletişim alanındaki ilk yayınlardan biri (1957). Ben kapağa takıldım. Kafasına çivi çakılan bir genç resmedilmiş. Dehşet verici bir şey ama çiviyi mesaj olarak kodlamışlar.

Propaganda denildiğinde genel olarak olumsuz bir şey anlamaya eğilimliyiz. İlk kullanılmaya başladığından beri propaganda dendiğinde insanların aklına manipülasyon ve komünizm geliyor... Tabii ki tesadüf değil... 

Hafızadan yazıyorum, 80'li yıllarda Amerikan popüler kültüründe propaganda sözcüğü Hitler, Stalin ve Humeyni'yi çağrıştırıyordu, kesin bir ifadeyle kötü-olumsuz bir şeydi. İnsanlar propagandaya maruz kaldıklarında beyinleri yıkanıyor, mesaja direnemiyor ve "doğru" davranamıyordu. 

Harold Laswell'in 1927 tarihli kitabı ve Magic Bullet teorisi, son derece basit olduğu için uzun yıllar etkili oldu diyelim. Kapakta çivi var, Laswell de şırınga mecazını kullanıyordu. O yıllarda genel olarak insanların manipülasyona açık olduğu ve mesaja direnemediği, tek biçimli anladığı, muhalif bir okuma yapılamadığına inanılıyordu. 

Kendisi dışında herkesi kandırılabilir, yönetilebilir ve yönlendirebilir bulan günümüz insanının temel dayanağı bu teoridir diyelim...  

E bugün farklı bir şimdiki zaman yaşıyoruz, daha karışık elbette, prop'un çivisi çıkmış mı diyelim yoksa çivi çıkar izi kalır mı bilemiyorum, Bedii Faik havasında bir yazı sonu oldu.

Cuma, Eylül 09, 2022

Medyanın Palavra Cümleleri Bunlar...


Umberto Eco yaşadığımız dönemin en ilgi çekici entelektüellerinden biri. Son derece zeki, donanımlı, eğlenceli, sadece siyaset felsefesi ve sosyolojiye değil popüler kültüre de vakıf olan başka biri. Bu denli yoğun ve hızla değişen bir gündemde söz söylemek, sözünü dinletebilmek, etki yaratabilmek hiç kolay değil. Hem popüler olacaksın hem de derinlikli önerilerde bulunacaksın. Entelektüeller en az onun kadar okumak, yazmak ve eylemek zorundalar artık.

Eco'yu Türkçedeki ilk kitabı olan, 1985'te çıkan, Gülün Adı romanından beri tanıyoruz, neşeli ve iştahlı bir yazar oldu hep. Bütün eserlerini incelerseniz görülebiliyor: kolay anlaşılamayan koyu akademik kitapları da var, saçmalamayın diyen yüzlerce gazete yazısı da. Ve sanki her kitabında, hiç karamsar olmadı, okurken iki paragraf aşağıda fıkra anlatacak gibi durabiliyordu. Karamsarlıktan ziyade toplum ya da insanlar neden karamsarlaştılar diye sormayı tercih etti. Savaş çığlıkları atmadı, karşısındakini saldırganlıkla suçlayan saldırganlıkları olmadı. Metaforlarla konuşmadı, her defasında açıklamaya çalıştı. Bana hep yaşlı bir adam olan yazarlardan biri gibi gelir, bu bilmenin ve sakinliğinin sonucu. Şahane romanlar yazdı, meselelerini şahsileştirmedi, kolay kolay kimselere salak da demedi, demeye getirdi. Kendini tanrı katında saymadı. Eco'nun konuşkanlığı ve anlama çabası bazen onu orta sınıfın makbul ve mutedil feylesofu olarak da gösterdi. Bunu pek umursadığını sanmıyorum. Hayatın içinde kalmak istediği için gazete-dergi yazısı yazdığı veya hatiplik yaptığı anlaşılıyor. Bunu politik bir mücadele saydığı, ısrar ettiği, inatla hikayelerini sürdürdüğü çok açık . Gazeteciler günü yaşarlar. Eco ise hafızayı temsil ediyor, bize geçmişi ve kıyaslamayı hatırlatıyor. Eğitim kurumları ve yazılı kültür, teorik olarak okumayı teşvik eder ve eleştirel düşünmeyi öğretir. Pratikteyse bunun karşılığı klişelerdir, ne yazık ki tabu ve ezberdir. Eco zengin bir perspektiften yazıyor: kitaplar, filmler, mitler, dedikodular, hatıralar, kuramcılar...Üstelik gülerek anlatıyor, bazen kızarak da anlatıyor ama hayat o kadar çok bağırmazsam farkedilmeyeceğim diyen insanla dolu ki...O gürültüden olmalı, Eco kızıyormuş gibi gelmiyor okuyana.

Ne anlatıyor peki? Ekseriyetle basit ve dünyevi, sık rastlanır bir kirliliği diline dolayıp bizi satırlarında gezdiriyor. "Bu yazıda" zihin açıcı bir fikir var dedirtiyor okuyana. Gerisi merak edenlere kalmış...Örneğin diyor ki medya, bilim ve teknolojiyi karıştırıyor. Teknoloji bilimin bir uygulaması ve sonucudur ama asla temeli olamaz. Teknoloji size her şeyi hemen verir oysa bilim ağır ilerler. "Üzgünüm" diyor Eco: "günümüzde bilim yalnızca kitle iletişim araçlarının bize sunduğu biçimde, sihirli yanıyla ortaya çıkmaktadır ve bilimden ancak mucizevi bir teknoloji vaad ettiğinde söz edilmektedir." Bilim adamlarının sihirbazlar gibi sunulduğunu hatırlatıyor, nasıl değil ne yaptıklarıyla ilgilenildiğini anlatıyor. Sihirden, yüz elli yıllık bir şiirden, altı yüz yıllık şifreleme tekniklerinden, ilk bilgisayar kullanıcılarından, tarikatlardan, favelalardan, tıptan, tv dizilerinden, bilim kurgu hikayelerinden söz ediyor. Sonra yine aynı fikre dönüyor: "Madam Curie bir akşam evine döndüğünde bir kağıdın üzerindeki lekeyi görür ve radyoaktiviteyi keşfeder, Doktor Fleming dalgın bir şekilde bir küfe bakar ve penisilini bulur, Galileo bir lambanın sallandığını görür ve bir anda herşeyi, dünyanın döndüğünü bile anlar, çektiği efsanevi cefalar aklımıza gelince, dünyanın hangi eğriye göre döndüğünü bulamadığımızı unutuveririz". Medyanın palavra cümleleri bunlar. Geçerken de asıl meselenin dışında duran, bazen kendini kattığı bir yorum ekleyebilir: "Virilio günümüzden hızın egemenliği altında bir çağ olarak söz eder (...) hatta ben hızın insanları hipnotize ettiğini söyleyebilirim (...) hıza o kadar bağımlıyız ki elektronik postamızı açamadığımızda ya da uçak geciktiğinde öfkeleniriz". Eğer teknoloji tartışmalarına aşinaysanız (örnekler hariç) ana fikir size yabancı gelmeyecektir çünkü Eco insanı şaşırtmaz, sakinlikle meselesini özetler, toparlar, kendini katar, önerisini yapar ve yazısını bitirir.

Eco nasıl biri? Bir liberter mi demeliyiz? Onu siyaseten tanımlayan epey görüş var, bazıları öfkeyle ve küçümseyerek yapıyor bunu. Eco da seçim ya da referandum zamanlarında bunu yaptı, kendini anlattı, bir şeyden yana oldu. Bu ittifaklar ve bariz gibi duran tercihlerine karşın bana mevcut durumumuzu, nerden gelip nereye gittiğimizi yorumlayan biriymiş gibi geliyor. Onu bir akıma ya da eyleme dahil etmek de zor, dahil olduğunda eylem ya da akımla onu özdeşleştirmek de. Şöyle diyor: "Bütün biriktirdiğim parayı deniz kenarında küçük bir ev almak için harcarsam, önümdeki sahile insanların gelip gürültü yapmasını ve çöpleriyle birlikte Coca-Cola şişelerini bırakıp gitmelerini engelleme hakkım var mıdır? Bu sorunun yanıtı hayırdır, evimin önünde bir geçiş yeri bırakmak zorundayımdır, çünkü sahilin küçük bir şeridi herkese aittir. Yapabileceğim tek şey çevreyi kirletenleri polise ihbar etmektir." Bunun açıklaması şu: demokrasilerde herkes diğer insanların haklarına zarar vermemek kaydıyla özgürdür. Eco size faşist hukuk demez, yasaların faşistçe nasıl yorumlanıp uygulandığını uzun uzun anlatır, son kertede hukukun üstünlüğüne inanır. İnsanın beş önemli ihtiyacı olduğunu söylüyor, bunu da Aydınlanmaya bağlıyor. Ne de olsa o bir İtalyan, kendini kadim geleneğin parçası ve taşıyıcısı sayıyor. Sıralamış: beslenme, uyku, sevgi (cinsellik ve evcil hayvana olan bağlılık dahil buna), oyun oynamak (bir şeyi sırf zevk duymak için yapmak) ve soru sormak. İlk dört ihtiyaç hayvanlar için de geçerlidir "ama beşincisi yalnızca insanlara özgüdür ve dil kullanımı gerektirir". Eco, her yazısında soru sorar, okuyanları soru sormaya zorlar. Soru soran anlamak isteyendir. Soru soran konuşur ve dinler. Galiba dünyaya bakışını belirleyen en önemli karakteristik insancıllığı. Eco ne anlatıyor diye düşündüğümde kendimce bulduğum cevap ise şu: o bize insan insanın kurdudur (Homo homini lupus) tarihini anlatıyor. Ve galiba bunu yaparken de asıl "insan insana muhtaçtır" demek istiyor. Yengeç Adımlarıyla, çoğunluğu gazete-dergi yazılarından oluşan bir deneme kitabı. Teferruatı ve ironisi bol yazılar bunlar. Ab origine bir rönesans adamının değinmeleri demek daha doğru olur.

Radikal Kitap, 19.10.2012

Related Posts with Thumbnails