Salı, Mayıs 22, 2018

Cümbüşçü Karıncalar



Yolların, dehlizlerin, masalların, mavilerin garip ve divane hikâyeleri... Ağaçların dili, kaçak aşklar ve tatlı gülüşler. Pınar Selek, dünyayla savaşı, yediveren bencillikle uğraşı anlatıyor. Toprakla, tohumla, şiirle, vicdanla, paylaşarak, tekere çomak, ana yollarda, ara yollarda… Mafyaya, ırkçılara, çokuluslu şirketlere karşı; karıncalar misali usul usul, ince ince çalışarak. Direnen ve meydan okuyan…

Cümbüşçü Karıncalar göçlerle, sürgünlerle başkalaşan bir Avrupa kentindeki yeryüzü karıncalarının romanı; umudu ve mutluluğu pay etme kavgası.

Bouken

Epey zaman önce Serüven adlı bir dergi çıkarıyordum. Çizgi roman araştırmaları dergisiydi, bilenler bilir...Oğlak Yayınlarından 6 sayı çıktık, sonra arkadaşlarla birlikte para toparlayıp 4 sayı da kendimiz çıkardık. Güzel şeyler de oldu, of off diye hatırladığım saçma şeyler de... Dergi işlerini severim. Yarın bir gün, boşa çıksam, yine yeni dergi işlerine girerim. Dergicilik ölüyor filan da demem...

Yukarıdaki ilüstrasyon Elif Varol Ergen'e ait...Serüven'i çıkarırken bir manga-anime özel sayısı yapmaya karar vermiştim. Yoksa bağımsız bir dergi mi olacaktı, onu da tam hatırlamıyorum... Güzel kapakları hep sevdim...Daha derginin içeriği belli değilken kapağıyla uğraşmıştım. Elif' Varol Ergen'le tanışıklığımız bile bu vesileyle olmuş olabilir, güzel çizmişti...Bouken, Japonca serüven demek...Epeyce zaman sonra kapağı yeniden görünce hoşuma gitti, paylaşayım dedim. Linklerde eskizler ve Elif'in DA sayfasını bulabilirsiniz...

link1
link2
link3
çizeri

Pazartesi, Mayıs 21, 2018

Geçmiş Zaman...


1992 yılında çıkardığım koloni isimli fanzine yazdığım manifestodan bölüm...O tarihlerde grafik roman filan bilinmezdi. Göz kararı mı el yordamı mı diyelim bilemiyorum, başka bir şey yapmak istiyordum. Gırgır ve benzerlerindeki üretime, Teksas Tommiks algısına bakıyor ve yeni olan bir şeyi üretmeyi arzuluyordum.

Manifesto romantik ve abartılı, tutarsızlıklar da taşıyor...Ama nostaljik ve galiba inat ettiğimi bana hatırlattığı için değerli...Yoksa kimselerin aklına gelmeyen şeyler değildi, grafik roman da bu sıkıntıdan doğdu. Endüstrinin ve anaakımın dışına çıkıp bir şeyler yapma enerjisinden...

Cumartesi, Mayıs 19, 2018

Ne Fark Var?




Bir fotoğraftan faydalanarak çizilmiş bir ilüstrasyon örneği. Çizerken, hele zamana karşı yarışarak çiziyorsanız, görsel referanslar işinizi kolaylaştırır. İyi bir çizerin bakışını, algısını geliştirmesi için bol bol resim incelemesi yapması, iyi bir fotoğraf ve resim arşivi olması gerekir. Buraya kadar tamam.

Soru şu: yukarıdaki fotoğrafla ilüstrasyon arasında ne fark var?

Resim, fotoğrafın gerçekçiliğini başka bir boyuta taşımış, idealize etmiş, yumuşatmış, erotikleştirmiş, magazin dünyasının piyasacı estetiğine uyarlamış...

Daha iyi veya daha kötü olmuş tartışmasına girmeyelim.

Popüler kültür kadınları ve erkekleri güzel ve yakışıklı yapar, sakaleti ve çirkinliği kabul edilebilir bir çizgiye çeker...

Neden?

Okur ve seyirci çirkin, yoksul, kirli ve yabancı istemez, sahicilik değil hayal ister, yok olmadı, sayfayı çevirir, kanalı değiştirir, satın almaz geçer gider çünkü...

Cuma, Mayıs 18, 2018

Yok Listesi (2)



Benim doğduğum köylerde / Buğday tarlaları yoktu, / Dağıt saçlarını bebek / Savur biraz! (Cahit Külebi).

Dinsizler için mezar yeri yok. Bense Müslümanların "yatacak yeri yok" dediklerindenim (Aziz Nesin).

Manitanın yatakta güzel sevişip sevişmediğini anlamak için ayak bileklerine bakmanız kâfidir. Eğer bilekleri inceyse mesele yok demektir. Sizi sabaha kadar zevkten bayıltır (Metin Kaçan, Ağır Roman).

Ama yok ne olur ağlama böyle ama yok / şunun şurasında tramvaysız, çocuk olmak turunç olmak (Ece Ayhan).

Hangi mahallede imam yok, / Ben orada öleceğim (Fazıl Hüsnü Dağlarca).

Yok mu iç açıcı bir haber? (Refik Halid Karay’ın 1946 tarihli bir yazısından)

Perşembe, Mayıs 17, 2018

K24



Artık arada bir, ufak ufak K24'e yazacağım. İlk yazı Burns'un sıradışı grafik romanı hakkında. Meraklısına.

Salı, Mayıs 15, 2018

Kural: Yaşayan ölüler lazım bize


Popüler bir figür, hele öldüyse, herkesin durduğu yere, inandığı kıbleye göre yorumlana yorumlana başkalaşır, biçim değiştirir. O popüler figür, fil misali, neresinden tutulursa artık, tutulduğu yerden tarif edilir. Öyle olur ki, tarif edenler, o popüler figürü sabitledikleri için aralarında kavgaya tutuşurlar.

Tartışmaların anlamsız olduğunu söylemiyorum. Tartışmanın bağlamını popüler kültür belirler diyorum. Popüler olan , herkes tarafından anlaşılır olduğu için popülerleşebilmiştir veya ne kadar karmaşık olursa olsun, popülerlik imbiğinden geçerek (herkesin anlayabileceği ölçüde) basitleştirilmiştir. Kimse onun yazdıklarını, çizdiklerini okuma zahmetine girmez. Önemlidir, değerlidir, devrimcidir, sanatçıdır, siyasetçidir, kahramandır, hakkı yenmiştir, şudur bu'dur... Olur ve oldurulur. Gerisi mühim değildir. Yani o popüler figür, yazıp çizdikleriyle değil şayiasıyla, aurasıyla, edebiyatıyla yaşamaya devam eder.

Yüzlerce Deniz Gezmiş, bir o kadar Nazım Hikmet, binlerce Atatürk yorumu olması hepsinin doğru ya da yanlış olduğunu göstermez, ayıklamayı da gerektirmez. Zamanın ruhu, mutlaka cevap veremeyecek bir ölü siyasetçiyi, şairi, yazarı alıp bir yere getirir, yukarı ya da aşağı çeker, aktüelin içinde onu kendine hasım ya da hempa olarak evirir, çevirir, kullanır.

Günü yaşayanlar, aktüelin içinde siyaset yapanlar, kaçınılmaz olarak popüler ölülere ihtiyaç duyarlar. Onların popülerliğiyle meşrulaşır ve yaygınlaşırlar. Entelektüel görünür, edebiyattan, siyasetten, memleketten anlar olurlar...

Üzerinde uzlaşılacak bir şey varsa eğer o da gerçeğin çokluğudur, bana öyle geliyor. Popüler kültürün içinde popüler olanı sabitlemeye kalkmak, tek-biricik saymak ve mümkün olmadığı halde, sabitlenmişcesine münakaşa etmek, zaman kaybını geçtim, uzak ara, çok ama çok sıkıcı.

Pazartesi, Mayıs 14, 2018

Neden diye sorulunca


İnsan, aklına bir şey yatmayınca neden diye sorar. Huysuzluk etmek için de sorabilir ama ben anlamak için sorulduğunu farzediyorum.

Bir sınıf arkadaşım vardı, sanıyorum çevresindeki herkesin "dinsiz" olduğuna inanıyordu ya da en iyi bildiği şey bu olduğu için her soruyu din eleştirisine getirir, cevaplar verir, Allahın varlığını kendince ispat ederdi.

Ona, soru sormadığını, sorulara cevap vermediğini, inançlı biri olduğu için her sorunun cevabını inancıyla sonlandırdığını söylerdim. Bir parça kızıyordu galiba bana, insan inandığı bir şey hakkında er ya da geç soruları sonlandırır. Bir + bir toplanırsa iki eder sözüne neden demezsiniz, dersiniz de cevabını bildiğiniz bir şeye dayandığı için soruların yinelenmesini anlamsız bulursunuz.

Oysa neden sorusu, her açıklamayla birlikte sizi geriye götürür. Sonsuza kadar sürdürülebilecek bir soru-cevap akışına kapılabilirsiniz, geriye, çok geriye gidersiniz. Ya da durursunuz.

Bugün hastanede yanımda oturan adam, benimle siyaset konuşmak istedi. Bugünlerde herkes siyaset konuşmak, aktüele dair fikir paylaşmak istiyor. Adam da bana bir şeyler anlattı. İtiraf etmeliyim, dinlemeye de konuşmaya da isteksizdim.

"Sana tek bir soru soracağım, Fetö bu kadar yanına sokulmuş, niye öldürmedi bu adamı" dedi.

Ona bunu niye yapmadığını bilmediğimi ama bunun bir anlamı olmadığını, çünkü yapmadığını, yapsaydı başka bir şeyi konuşacağımızı, olmamış bir şeyi konuşmanın yaşadığımız durumu değiştirmeyeceğini söyledim.  Sonra gereksiz bir sabırsızlık gösterdiğimi ve üst perden konuştuğumu düşünüp üzüldüm. "Yok anlıyorum seni" filan yaptım bunun üstüne.

Adam yüzüme bakıp, "ben o soruda kaldım arkadaş ne yapacağım" dedi, o soruda kalmış gibi değildi, konuşmayı sürdürdü.

Bense bir soruya takılıp kalan birini tahayyül ettim. Dünyayı yaşatan, kuşkuya duyulan inanç olabilir gibi geldi bana. Birine sormadım.

Pazar, Mayıs 13, 2018

Yaş dönümü-gün dönümü



Gün saydığım, emekli olabileceğim dediğim, gelmesini beklediğim bir yaşa girdim. Başarabilirsem eğer, hayat kısa, hayalini kurduğum işlere vakit ayırabileceğim artık.

Fotoğraf, Bursa'dan çarşamba günkü konuşmadan. Ciddi mesele, mizah dergilerini konuşuyorum.

Perşembe, Mayıs 10, 2018

Aynada Aksetmeyen Edebiyatçılar



Mizah dergilerinin geçmişte yazı ağırlıklı olduğu, kadrolarında edebiyatçılara daha geniş yer verdiği, entelektüel bir derinlik taşıdıkları iddia edilir. Bu olumlu sayılagelen tablo yıllar geçtikçe azalarak değişmiş, hatta Gırgır’la büsbütün kaybolmuştur vs. Kapı Yayınları’ndan Said Coşar’ın hazırladığı Karikatürün Aynasında Edebiyatçılar adlı bir çalışma yayınlandı. Coşar, sanırım hepsi daha evvel neşredilmiş makalelerini biraraya getirmiş. Doğum tarihlerine göre en yaşlısı Abdülhak Hamit, en genci Orhan Veli olan 14 edebiyatçıyı ekseriyetle mizah dergilerinden izleyerek haklarında yazılıp çizilenleri derlemiş.  Coşar, bir varsayım olarak yukarıda yazdığım iddiayı yineliyor ve diyor ki, Gırgır çıktıktan sonra edebiyatçılar mizah dergilerinde handiyse görülmez oldular. Ben katılmıyorum bu iddiaya, edebiyatçıların mizah dergilerinden uzaklaştığını düşünmüyor aksine çok sayıda yazar çıkarttıklarına inanıyorum. Onları tipleştirmek, komikleştirmek yapılmaz olmuştu, dergicilik anlayışı değişmişti o ayrı. Evet, ilk mizah dergilerimiz yazı ağırlıklıydılar, görsellik çok sınırlıydı ama bu, mevcut matbaa teknolojilerinin bir sonucuydu, bütün gazete ve dergiler yazı ağırlıklıydı. Gazete ressamları az bulunuyordu, fotoğrafçılar hiç yok gibiydi. Gazete satışları düşük olduğu için görsellik maliyet artırıyordu ve riskliydi, baskıda sorunlar çıkabiliyor, yayını geciktirebiliyordu. Şunu demek istiyorum, ticari ve teknik şartlar, yayınların yazı ağırlıklı olması sonucunu getiriyordu. Kaldı ki yazı, başlı başına entelektüel bir derinliğin garantisi olamaz. Ne/nasıl yazdığın daha önemlidir.

Peki, edebiyatçılar eski mizah dergilerinde daha çok mu görülüyordu sahiden? Mizah dergileri popüler olanla ilgilidirler, haliyle popüler olan edebiyatçıları, kamusal bir tartışmaya dâhil olan yazar ve şairleri konu etmişlerdir. Bunun dışında bir ilgileri olduğunu iddia etmek çok doğru olmaz. Ha şu var, Türkiye’de mizah dergiciliğinin yaklaşık yarım asır boyunca omurgası olan Akbaba’nın sahibi-yöneticisi olan Yusuf Ziya Ortaç, kendisini mizahçıdan çok şair ve başmuharrir, bir edebiyatçı olarak görüyordu. Onun edebiyatçılara ilgi gösterdiğini söylemek mümkün ama bunu yaparken de çekince koymak gerekiyor. Ortaç’ın hiç hatırlamadığı, hiç mühimsemediği veya ısrarla belirginleştirdiği isimler var çünkü. Karikatüristlere esprileri verdiği, pek çok fıkra ve anekdotu kendisi yazdığı için Ortaç nasıl bir edebiyat resmi çizdirmiş-çizmiş hayli önemli. Bana göre mizah dergilerindeki edebiyatçıların temsilinde Ortaç’ın keskin bir belirleyiciliği var.

Niyetim, Coşar’ın kitabını vesile ederek Ortaç’ın edebiyatla ilgili tercihlerini tartışmak. Kitabı büsbütün unutamıyorum çünkü kitaptaki edebiyatçılar, Ortaç’ın da edebiyatçı nitelemesine giren isimler. Ayrıca söylemeden edemeyeceğim, yazar tercihidir diyemiyor, kitapta yer verilen Hüseyin Cahit’i ve Falih Rıfkı’yı edebiyatçı sayamıyorum. Siyasal romantizmleri, ajitatif dilleri, kimi zaman romanesk ve şairane görünebilir ama bu onları “romancı” ya da “şair” yapmaz. Hele Falih Rıfkı, edebiyattan hazzetmediğini defalarca yazmıştır da. Hüseyin Cahit’e hiç girmeyelim. Coşar’ın seçtiği edebiyatçıları Ortaç’ın gözünden bakmaya çalışarak anlatayım. 1923’te cumhuriyet ilan edildiğinde, Ortaç ve ortağı, bacanağı Orhan Seyfi Orhon, Refik Halid’in Aydede’sini alıp Akbaba olarak sürdürürken, Babıali için çok genç bir yaştaydılar. Ortaç 28, Orhon 33 yaşında, sonradan Beş Hececi olarak birlikte anılacakları iki yakın arkadaşları, kitapta da yer verilen Faruk Nafiz 25, Halit Fahri ise 32 yaşındaydı. Bu yaşlar niye önemli? Bir kuşağı işaret ediyor; yaşıtlar var, kendilerinden önceki itibarla anılan bir başka yaşlı kuşak var. Bugün yaşamadıkları için hepsi aynı yaştalarmış gibi bir algı oluşabiliyor. 1923’te mizah gazetelerinde de yazan Süleyman Nazif 53, Rıza Tevfik 54 ve Ahmet Rasim 59 yaşındalar. Büyük yaş farkı var değil mi? Cevdet Kudret’in yazdıklarına göre, Ortaç, Kurtuluş Savaşı sorasında Anadolu hareketine katılmak istemiş, seciyesiz (karaktersiz) sayılarak kabul edilmemiş. Dönemler ve insanlar değişirler ama şurası kesin ki Akbaba’nın ilk yıllarında Ortaç’ın itibarlı ya da popüler bir yazar ismi yok. Siyaset ve edebiyatta bilinirliği yok. Bugünden bakıldığında edebiyat tarihimizde yeri olan, hatırlanan bir eseri de yok. Deyim yerindeyse şair ve yazar, edebiyatçı Ortaç, Akbaba olmasa akla gelmeyecek.

Ortaç’ın edebiyatçı seçimleri işte bu yüzden ilginç… Arkadaşlarını ve değer verdiklerini, kendinden yaşlı olan büyüklerini ve rahmetli olanları resmettiriyor ama bazılarını ya hiç görmüyor ya da sadece eleştiriyor çünkü. Örneğin Halide Edip, Hüseyin Rahmi veya Tanpınar’a hiç değinmiyor. O kadar çok isim var ki unutulan, hele Ortaç’tan genç olanlar… Baş muharrir olarak Hüseyin Cahit’i hep takdir etmiş biri, onun her devirde ayakta kalmayı başaran coşkun pragmatik kişiliğini dikkatle ve imrenerek takip ettiği anlaşılıyor. Yaşıtı Nurullah Ataç’ı sevmiyor çünkü Ataç onu edebiyatçı saymıyor. Orhan Veli’yi hiç sevmiyor, çünkü kendisinden yirmi yaş küçük, popüler bir şair, çünkü Ataç’ın onu himaye ettiğini düşünüyor. Orhan Veli meşhur olduğunda onu taklit ederek Nurullah Ataç’a şiirler gönderiyor, “bu kadar kötü şiiri mutlaka beğenir” diye. Ataç da şiirlerinden bir kaçını okur köşesinde yayınlıyor. Taklit ya da öykünme hali bana kalırsa isimler değişse bile hep sürüyor. 1920’li yıllarda şiirleriyle Süleyman Nazif’i düz yazılarıyla Ahmet Rasim’i taklit ettiğini düşünüyorum. Kırklı yılların genç şairleri Ortaç’ın ümid vaad eden şair olarak anılmasından sarakayla söz ediyorlar. 1895 doğumlu Ortaç istediği edebi başarıyı bir türlü elde edemiyor, ne zamanı ne de genç okuru yakalayabiliyor. En iyi yazdığı metinler, sanıyorum ki Akbaba’nın başyazıları. Doğal olarak bu durum, Ortaç’a yetmiyor. O yazıların daha çok konuşulabilmesi için ahlakçılık yapmaya, teşhir edici bir dil kullanmaya girişiyor. En önemlisi bir “yaşlı adam” gibi konuşmaya yöneliyor. Tecrübeli, olgun bir bilen olarak kendini tasarlayarak tarihten, gelenekten, eski adamlardan söz ediyor, Başbakanlara hiç cevap alamadığı mektuplar yazıyor. Tasarlamak sözcüğünü boşuna seçmedim, yazıp çizdiği onca şeyi bir kenara koyarak yarattığı en önemli edebi karakterin bizatihi kendisi olduğunu iddia edeceğim. Ortaç’ın görmüş geçirmiş, hakbilir, usta edebiyatçı, başyazar, cömert yayıncı ve tek kelimeyle seciyeli ve büyük yazarı Yusuf Ziya Ortaç’tan başkası değil. Said Coşar’ın çalışması, keşke şu soruyu tartışsaymış. Niye bu isimler, örneğin Faruk Nafiz ilgi çekmiş ve dergilerde yer almış da başkaları örneğin gençler, 1923’te çocuk olan edebiyatçılar rağbet görmemişler. Edebiyatın envayı çeşit yüzü var, sevilen-sevilmeyen, yok sayılan ve göklere çıkartılan onca yazar ve kitap. Geçmişe bakarken bugüne aksedenlere ve aksetmeyenlere biraz daha dikkat kesilmeliyiz.

Radikal Kitap, 17 Ocak 2015

Çarşamba, Mayıs 09, 2018

Anadolu Ağızlarından (5)


Norecig: Ne yapacağız?
Hırthış: Kullanılmış, işe yaramaz hale gelmiş
Bayrambeyi olmak: Bayramda aşırı yemek yiyerek ishal olmak, mide fesadı geçirmek
Fel fel esmek: (Kalp için söylenir) şiddetle çarpmak
Eli deli: Tutumsuz, savurgan
Nedisen: Ne yapıyorsun?
Bıcırgan: Ortalığı karıştıran kimse, fitneci
Modullamak: Homur homur söylenmek, kızgın kızgın mırıldanmak
Ofun sofuk olmak: Şaşırıp kalmak, üzüntüyle donup kalmak
Ölükuyruğu: Akrep

Pazartesi, Mayıs 07, 2018

Geçen yüzyıldan kitap rakamları


1920’den Harf İnkılabına kadar geçen sürede yayımlanan yerli roman sayısı 101. Belki 23 yazardan 101 roman demek daha doğru. Bu rakamın içinde 11 romanla Hüseyin Rahmi, 10 romanla Peyami Safa, 9 romanla Ercüment Ekrem (Talu), 7 romanla Mehmet Rauf, 6’şar romanla Reşad Nuri (Güntekin), Suat Derviş ve Abdullah Ziya (Kozanoğlu)  yer alıyor. Roman sayısı 1946’da 700, 1980’de 3500 civarına ulaşıyor. Öykü sayısı ise romana göre çok daha az. Örneğin 1920-28 aralığında 48 öykü kitabı yayımlanıyor, yarı yarıya bir oran olduğu söylenebilir.

Roman, gazetelerde tefrika olarak yayımlandığı ve telif getirisi daha yüksek olduğundan roman ile öykü arasındaki yarı yarıya oranı zaman içerisinde roman lehine daha çok açılıyor. Gazetelerde reklamlarla duyurulan ve kitap olarak hatırı sayılır satışlara ulaşan romanların sinemaya uyarlanmaya başlaması ise yayıncılık dünyasını baştan ayağa değiştiriyor. Sinemaya uyarlanmak demek, gazetelerden alınan ücretin, telif oranlarının ve kitap satışlarının artması anlamına geliyor.


Pazar, Mayıs 06, 2018

Yok Listesi




Tarihi yok olacakların tarihini tutan, öykülerini, şarkılarını kaydeden, mezar taşlarına son bir defa bakan kaç kişi var? (Gündüz Vassaf, Tarihi Yargılıyorum)

Şair dolu, ozan yok / Altun destan yazan yok (Anonim).

Bizde üniversite mezunu çok, lise mezunu yok (Falif Rıfkı Atay).

Elele bir oyun bugün ve yarın / Bütün pınarlara koştum cevap yok (Ahmet Hamdi Tanpınar).

kavakların hangi yolla çiftleştiğini anlamaya / hayber kalesi içinde kaçak yapılaşmaya yok mu bir dur diyecek (Akif Kurtuluş)

Sana kullanılmamış bir gök getirsem  / Haftalar ellerimde ufalanıyor  / Ne yapsam  ne tutsam nereye gitsem / Ben sana mecburum sen yoksun. (Attila İlhan)

Hayattan bir beklediğim yok, bir avuntum yok, yıllarca Padişah'la yaşaya yaşaya ona benzemişim sanki, o birden ihtiyarlayınca ben de ihtiyarladım ama buna üzülüyorum sanma, tam aksine ihtiyarlamaktan, kendimi bu dünyada bir misafir gibi hissetmekten memnunum (Ahmet Altan, İsyan Günlerinde Aşk).

Bak bende yalan yok vallahi billahi  / Sen o kadar güzelsin ki artık o kadar olur (Cemal Süreya)

Cumartesi, Mayıs 05, 2018

Anadolu Ağızlarından (4)



Gagıldamak: Bir şeyi abartarak büyütmek.
Uğralı yer: Cinli perili yer.
Can tahtası: Göğüs kemiği.
Uğrağa basmak: Cinli perili olduğuna inanılan yere ayak basmak.
Cavcav: Boş, gereksiz laf, köpek havlaması.
Uğru açık: Bahtı açık.
Yakasız gömlek: Kefen.
Yamışmak: Yere yapışmışçasına çöküp oturmak.
Zırzıbıldak: İşsiz güçsüz, hiçbir şeysiz kimse.
Cıldır cıldır: Şen şakrak konuşan.

Cuma, Mayıs 04, 2018

Gökkuşağına İki Bilet



Pal Sokağı’nda koşuşuyor çocuklar, uçan bir trapezci ta Ay’a seyahat ediyor. İç çekmeler, dillerde ergen yangınlar. Unutulmuş bir yaz akşamında kalan yazılmamış öyküler. 

Attilâ Şenkon, bir çocukluk şarkısı anlatıyor, babaya mektup, bir gündüz rüyası... Gökkuşağına İki Bilet, şefkatle geçmişe bakıyor.

Hayat dediğin hatırlamak.

Perşembe, Mayıs 03, 2018

Çarşamba, Mayıs 02, 2018

Joker


Joker, 23 Kasım 1992 ile 22 Mart 1993 arasında toplam 18 sayı yayımlanmış bir çizgi roman dergisiydi. O yılların çok-satar mizah dergisi Hıbır'ın yayıncısı olan İnterpress tarafından çıkartılmıştı. Doğal olarak başlangıçta Hıbır kadrosundan isimlerin çalışmalarına ağırlıklı olarak yer veriliyordu.  Frankofon çizgi roman dergilerini andıran Joker, komik içerikli ve yetişkinlere yönelik bir yayındı.

Derginin yönetmenliğini yapan Ergün Gündüz, Joker'den bir yıl kadar önce Rr (Resimli Roman) isimli sadece iki sayı çıkan bir başka derginin içinde yer almıştı. Rr'nin estetik iddialarının aksine Joker daha ticari bir yayın olarak tasarlanmıştı. Derginin çıkışında Duygu Asena ileo yılların Turizm  Bakanı Abdülkadir Ateş arasındaki aşk dedikodusunu işleyen Gönüle Yasak Olmaz isimli bir çizgi romana yer verilmişti örneğin. Senaryosunu Hasan Kaçan yazmış, Ergün Gündüz çizmişti. Yirmi beş yıl öncesinin demokrasi, yayıncılık ve siyasi magazin algısını gösteren ilginç bir örnekti.

Bütün çizgili dergilerin şiddetli bir hızla tiraj kaybettiği bir dönemde çıktığından enerjisi çabuk kaybetti. Joker, kısa ömründe, pek yapılmayan bir ölçüyle yabancı çizgi romanlara yer vermişti. Galiba, biraz da maliyeti düşürmek için bir yoldu.


Gönüle Yasak Olmaz, Hasan Kaçan-Ergün Gündüz, Sayı:1-7.
Memet ile Memo, Necdet Şen, Sayı:1-15.
Gecenin Elleri, Uğur Durak, Sayı:1.
Erma Jaguar’ın Fantezileri, Alex Varenne, Sayı:1-9.
Ahiret Story, Erdal Belenlioğlu-Yalçın Didman, Sayı: 1-11.
Matitas, Fatih Solmaz-Bahadır Baruter, Sayı:1.
Geceler Leyla… Leyla, İlban Ertem, Sayı:1-9.
Zorba, Galip Tekin, Sayı:1-8.
Her Şey O Gece Başladı, Ramize Erer, Sayı:1-2.
Sülalemizin Televizyonu, Serdar Anlağan, Sayı:1-6.
Sollayanı Soldururum, Uğur Durak, Sayı:2.
İsimsiz, Erdil Yaşaroğlu, sayı:2.
Misker ve Eklehtirikli Pattaniye, Uğur Durak, Sayı:3.
Bezyzik İnstig, Uğur Durak, Sayı:4.
Ciddi İlişkiler, Ramize Erer, Sayı:4.
Avukatımı İsterim, Uğur Durak, Sayı:5.
O Bir Kadın Virtiözüydü, Ramize Erer, Sayı:5.
Yaşasın Yeni Yıl, Uğur Durak, Sayı:6.
Bir Kelebek Olsam, Uğur Durak, Sayı:7.
Kartal İstasyonu’nda, Ahmet Keskin, Sayı:7.
Geyik Muhabbetleri, Ramize Erer, Sayı:7.
Dayanamıyorum, Uğur Durak, Sayı:8.
Büyük Yeşil Çayırlar, Levend Çanga, Sayı:8-9.
Şişşt Şişşt Sakin Ol, Ramize Erer, Sayı:8.
Küçük Bir Veda Notu, İrge Hamutçu-Suat Gümrükçü, Sayı:9.
40.Sanat Yılı, Latif Demirci, Sayı:9.
İntikam, Abuli-Bernet, Sayı:10.
Hermafrodit, İlban Ertem, Sayı:10-13.
Sevgili, Ramize Erer, Sayı:10.
Mikrofon, Kemal Urgenç, Sayı:10.
Love Story, Abuli-Bernet, Sayı:11.
Saatler Durmuştu, Galip Tekin, Sayı:11.
İncirlik’te Bir Akşam, Uğur Durak, Sayı:11.
Yabancı Ajanlar Türkiye’de, Uğur Durak, Sayı:12.
Pis Herifler, MuratEfe, Sayı:12.
Patchuli, Abuli-Bernet, Sayı:12.
Mahkum, Levend Çanga, sayı:12.
İnek, Uğur Durak, sayı:13.
Puzzle, Segura-Ortiz, Sayı:13-14.
Cüce, Abul,-Bernet, Sayı:13.
Çok Safsın Bebek, Serdar Anlağan, Sayı:13-15.
Kabus, İlban Ertem, Sayı:14-15.
Drakula, Trillo-Dominques, Sayı:14-15.
Sıcak Bir Gün, Dixon-Ortiz, Sayı:15.
Yüz Numara, Latif demirci, Sayı:16.
Serseri Gezgin Dieter, Zentner-Pellejero, Sayı:16-yarım kalıyor.
Zaman Boyutu, Mehmet Naci Dedeal, Sayı:16.
Hangisi, Ramize Erer, Sayı:16.
Halil’in Türküsü, İlban Ertem, Sayı:17- yarım kalıyor.
Nemrut Güneşi, Yalçın Didman, Sayı:17- yarım kalıyor.
Gaza Gelmek, Ramize Erer, Sayı:17.
Centilmen, Bernet, Sayı:18.
Açlık, Ümit Atalay, Sayı:18.



Salı, Mayıs 01, 2018

Seyrüsefer Defteri 93


The Alienist Sea.1 Ep.1 ve 2'yi seyrettim (30 Nisan).++ Personal Shopper  (2016) film iyi değil-kötü değil ama dikkat çekici olmayı başarıyor, Kristen gibi (29 Nisan). ++ Thelma (2017) sürprizliymiş, doğrusu hikâyenin evrileceği yeri tahmin edemiyor seyirci, ilginç (28 Nisan).++ The Deadly Game (2013) bir entrikası var ama hem kalabalık hem süratli, o entrika işlemiyor (27 Nisan). ++ Yeom-lyeok (2018) gerilimi çocuksu, ama bir iki sahnesi çok başarılı (26 Nisan).++ Bojack Sea.1 Ep. 9, 10, 11 ve 12'yi seyrettim (25 Nisan).++ Bir Baba Hindu (2016) şaşırtıcı ölçüde fena, bu kadarı sahiden ilginç olmuş (24 Nisan).++ Hadi İnşallah (2014) Pucca komedisiymiş, İzmir'de ne kadar seyredildi merak ettim (23 Nisan).++ The Adventurers (2017) naif bir serüven filmi, A Takımı seviyesinde (22 Nisan).++ The Commuter (2018) 24 tadında bir tempo istemişler, aksiyon ve tren içi tamam da entrika ve kötüler işlememiş (21 Nisan). ++ Wheelman (2017) aksiyonu var, gerisi bebek havuzunda şıpıdık, Adjani olmadan "driver" olmaz (20 Nisan).++ Jack Taylor Sea.1 Ep.1'i seyrettim (19 Nisan). ++ Game Over Man (2018) filmde bir numara yok, senaryo bir tekrardan fazlası değil, oyuncu enerjisi izliyorsunuz (18 Nisan).++ Bojack Sea.1 Ep. 5, 6, 7 ve 8'i seyrettim (17 Nisan). ++ Phantom Thread (2017) Anderson yavaşlığını seviyorum, oyunucuya büyüten işler (16 Nisan).++ Hostiles (2017) fikir tamam ama varılan yeri hesap ederek senaryo daralmalıymış, yine de sevdim (15 Nisan).++ Hayat Öpücüğü (2015) kuraldır, bu kadar naiflik mutlu son dayatır, olmazsa oyunculuk şu bu göze batar (14 Nisan).++ The Missing (2003) western, zamanında kaçırmışım, Ron Howard klişeleriyle de olsa seyredilir, Dot iyiymiş (13 Nisan). ++ Marshall (2017) mahkeme hikâyesi, dava ve haliyle senaryo gerilimsiz (12 Nisan). ++ Mucize (2015) bir görüntü kalitesi var, iyimserlikle patetiklik, gişeyle hikâye ise çok karışmış (11 Nisan). ++ You Were Never Really Here (2017) iyi film (10 Nisan). ++ Küçük Esnaf (2016) senaryo meselesiz, tek tek enerjik oyunculuklar filmi sürüklüyor (9 Nisan).++ The 4th Company (2016) hikâyesi ilgi çekici, kime anlatsan dikkat kesilir ama karakterler işlemiyor, suyunun suyu olarak sonlanıyor (8 Nisan). ++ War for the Planet of Apes (2017) iyi bir gişe reçetesi ve serüven hikâyesi (7 Nisan). ++ The Mountain Between Us (2017) klişe bir romantizmi var, yoksa bayık mı demeliyim, o kısmı iki sevdiğim oyuncu için es geçiyorum (6 Nisan).++ Wonder Wheel (2017) Vudi Elın teotarası, sahnede kim ne yapacak biliyorsun (5 Nisan). ++Grenseland Sea.1 Ep.1 ve 2'yi seyrettim (5 Nisan). ++ İstanbul yolculuğu (4 Nisan).++ First Kill (2017) hayli dağınık, kimse inanmamış hikâyeye (3 Nisan). ++ Take Your Pills (2018) Adderall belgeseli, Amerika'nın odaklan(ama)ma krizi (2 Nisan). ++ Ailecek Kelebekler'e gittik (1 Nisan). ++


Related Posts with Thumbnails