Cumartesi, Ağustos 21, 2010

Nohut Kadar Çocuğun Şizofrenik Dünyası


İlk kitabı çok satmıştı. Muhtemelen ikincisi de en az o ölçüde ilgi görecek, ‘ennnneee’, ‘yek yeaa’, ‘allam ya reppim’ nidalarıyla dolaşan, annesinin deyişiyle ‘nohut kadar’ bir çocuktan, bir popüler kültür fenomeninden, Uğur Gürsoy’un Fırat isimli çizgi kahramanından söz ediyorum.

Gırgır okumuş insanlarla, orada çalışmış çizerlerle konuşursanız, eğer hâlâ mizah dergilerini izliyorlarsa elbet, Fırat’ı, Oğuz Aral’ın Avni tiplemesine benzettiklerini duyarsınız. Kuşak farklılığını, nostalji payını, “hep aynı şeyler anlatılıyor” bıkkınlığını düşünerek bu kıyaslamayı bir parça abartılı bulabilirsiniz. Ama Fırat’ı tanımlayan, ne anlattığını imleyen bir benzetme olduğunu kabul etmek gerekiyor. Fırat tıpkı Avni gibi kenar mahalle hayatını resmediyor. Sokaklar, Avni’ye göre daha kısıtlı ama hiç yok değil. Boş arsalar, top depükleyen bebeler, çağla toplanan ağaçlar yine var.

Fırat’ta küçük bir çocuğun gözünden büyükler -ki hiç birisinin yüzü görünmüyor-, hasımlar, tv karşısında geçirilen saatler, komşu teyzeler, ablalar, diğer çocuklar, hayaller, ‘oyuncaklar’ resmediliyor ve diyalektler aktarılıyor. Avni de koşut sayılabilecek bir çocukluk hikâyesine dayanıyordu. Aral, hafif kıt zekâlı, Avanak namlı kahramanını delikanlılıktan çocukluğa taşıyarak mevcut mizah anlayışına denenmemiş bir yenilik katıyordu: Çocuksu naiflik… Türkiye’deki çizgicilik geleneği büyük ölçüde yetişkinlere yöneliktir. Çocukları düşünerek üretilmiş ve popüler olmuş bir çizgi roman pek görülmediği gibi bu yönde bir talep de olmamıştır. Avni’deki çocuksu naiflik, öncesizliği nedeniyle okurlara mutlaka yeni gelmiştir. Avni ile Fırat arasında böylesi bir illiyet kurmak bu bakımdan doğru. Önemli bir başlangıç noktası Avni... South Park, Calvin ve Hobbes, Spongebob gibi başka çalışmalarla Fırat arasında koşutluk kurabilmek yine mümkün. Çünkü Avni’nin ve geniş anlamıyla Gırgır dergisi mizahının üzerinden uzun yıllar geçti. Başka hayatlar ve zamanlar yaşandı.

Doksanlı yılların ikinci yarısında, mizah dergiciliğinde cinsellik ve argo temelli, underground eğilimli Leman anlayışının hakimiyeti vardı. Bağıran, küfreden, sıçan, geğiren tiplemeler dolduruyordu sayfaları. Gırgır mizahı televizyona taşınmış, dergisi gereksizleşmişti. Yeni dergiler, özel kanalların anlatamadığı hayatlara üşüşüyorlardı ister istemez. Uzun uzun küfrediyorlardı balonlarda. O günlerde dahi, o lümpen dilin, sert ve edeb dışı hoyratlığın dışında duran, Erdil Yaşaroğlu ve Selçuk Erdem özelinde gelişen, naif, yerellik takıntısı olmayan, orta sınıf beğenilerine hitap eden, grotesk esprilerden bütünüyle kaçınan ve deyim yerindeyse politically correct tavırlı, giderek yükselen başka türlü bir espri akımı daha vardı. Uğur Gürsoy, daha sonraki dönemde, Penguen’den ayrılanlardan, Uykusuz’un kadrosunda yıldızlaşmakla birlikte bu ayrışma ekseninde hayat bulan isimlerden bana göre. Her dergi kendine bir Gogol ve bir palto seçiyor işte…Paltodan çıkan yeniler, selefine benzeyen-benzemeyen ve benzediğini-benzemediğini iddia eden hususlar içeriyor. Şurası kesin: asla bambaşka bir şey olamıyor.

Fırat, annesinden dayak yeme pahasına ‘sıç bok’ ‘götü bok yemiş’ gibi komik küfürler sarfediyor ama okur, argoya değil çocuğun küfrederken duyduğu meydan okuyucu hazza ve büyüme arzusuna tebessüm ediyor. Ahmet Yılmaz’ın yurdum insanlarında, Kıllanan Adam’ındaysa küfre ve küfürle harmanlanmış tespitlere-çelişkilere gülünüyordu. Erdil ya da Selçuk Erdem’in yerellik dertleri yoktu dedik ama onların paltosundan çıkan Fırat, salça ekmek yiyerek dolaşan, orta ve orta-alt sınıftan okura ‘aynı ben’ dedirten aşina bir yakınlıkta duruyor. Fırat’ta televizyonlarda, yerli dizilerde rastlanılmayan bir çocukluk betimleniyor. Edepli, psikolojisi hesap edilen, aradan çıkmamış, doğumu tasarlanmış orta ve orta-üst sınıfın çocuklarından değil çünkü. Mizah dergileri yaramaz çocukları sever; Fırat, Ömercik ya da Yumurcak değil mesela… Kötü Kedi Şerafettin, Garfield’i nasıl sevmiyorsa… Onlar televizyonun yalanı. Fırat’ın annesinden tokat(lar) yiyeceğini biliyoruz, Batı Avrupa’da olsa ebeveynlik hakları elinden alınacak bir anne karşımızdaki. Anneler, memlekete benzetilmez mi hamaset edebiyatında? Sadece ayaklarını, bazen poposunu, aralıklarla oğluna fırlattığı terliklerini gördüğümüz mutsuz bir anne işte… Yoksul, öfkeli, tahammülsüz… Fırat’ın naif komikliği onu tolere edebiliyor. “Travmayla yaşanmaz ki. Aile ailedir. Tokadı da yersin, terliği de” demiş bir röportajında Gürsoy. Büyüyünce hatırlanacak değil unutulacak küçük travmalardan söz ettiğini vurgulamış. Annenin hırçınlığı, belki de babanın yokluğundan kaynaklanıyor. Babanın yerini dolduran bir ‘dayı’ var. Fırat’ın babası sağ mı değil mi belirsiz, hiç gözükmüyor: “Her Türk çocuğun babasıyla arası nasılsa, benimki de öyle. Dördüncü cümleden sonra tıkanır muhabbet. Karşılıklı sevgi göstermeye çalışmak ama yıllarca gösterememek...” demiş mesela. Eskiden bu sorular sorulmazdı. ‘Her Türk çocuğu’ diye başlayan -çoğunluğa oynayan- ve itirafı andıran tahliller de yapılmazdı. Çizgi romanlar travma nedir bilmezdi. Çelişkiler, mizah kadar hüznü de çağırır. Katmanlı bir anlatı Fırat; şizofrenik nitelikleri mizahla resmediyor. Mahalleyi yakacağını söyleyen, tepede sigara tüttüren ‘erken kaybeden’ bebeleri içimiz burkularak seyreyliyoruz. Tekinin askerde bir abisi var, ‘o gelince çözülecek her şey’, tarayacak herkesi… Fırat’ı dövmekten söz ediyorlar, en zayıf olana, kendi yarattığı hayali arkadaşından bile korkan küçük bir çocuğa yükleniyorlar. Sevimli ve naif sunumuna rağmen hüzünlü, yaralı, kafası karışık bir hikâye Fırat…Ve evet, güzel…

Radikal Kitap, 20.8.2010

Pazartesi, Ağustos 16, 2010

Seyrüsefer Defteri 1

Tarasconlu Tartarin’i okudum, biraz eğlenceli biraz eski…Sanço ile Don Kişot, aynı insanda zuhur ederse fikrine dayandırılmış. Tahsin Yücel çevirisi (30 Temmuz). * Nihayet dün akşam Kick-Ass'ı seyrettim. Aaron Johnson'u Nowhere Boy filminde beğenmiştim, John Lennon'a benzemiyordu ama filmde başarılıydı. Bu filmi daha sonra çevirmiş, daha iyi oynuyor. İyi de bir oyuncu olacak. Film Defendor ile arka arkaya seyredilebilir (27 Temmuz). *Mr.Nobody'yi serettim. Bir Bilim kurgu draması. Nemo, isimli geleceği görebilen bir çocuğun yaptığı seçimlerle oluşan alternatif hayatlarını izliyoruz. What if sorusunu severim. Başka türlü bir karar verseydim nasıl bir hayat yaşardım sorusunu aklıma getirdiğim olur. Film epeyce dağılıyor ama güzel bölümleri var (23 Temmuz). * Peter Kuper'in Kafka uyarlamasıyla (Dönüşüm) ilgili bir yazı gönderdim Radikal Kitap'a. * Repo Men, aksiyon dolu bir BK filmi. Jude Law ve Forest Whitaker başarılılar. Eric Garcia'nın Repossession Mambo romanından uyarlanmış. Miguel Sapochnik atmosferi bugün gibi, işte yaşadığımız dünya der gibi istiflemiş (21 Temmuz). *Abimm (Yön.Şafak Bal) filmini seyrettim. Kimi sahneler gayet başarılı, kötü bir finali var. Her türlü Lennie Small tiplemesi ilgimi çeker, Levent Üzümcü oynamış bu kez (19 Temmuz). *Cuniçiro Tanizaki'nin Çılgın Bir İhtiyarın Güncesi romanını (Can Yayınları) okudum. Asıl adı ne bilmiyorum, İngilizceden çevrilmiş çünkü. Pek de çılgın gibi gelmedi bana ihtiyar adam, üstelik arka kapak yazısını da içerikle uyumlu buldum diyemem. Gelinine âşık olan 77 yaşında bir adamın son günleri anlatılıyor. İlginç...(10 Temmuz). *Sine Mekân Sinemada Mimarlık (Varlık Yy., 2010) adlı kitabı bitirdim. Öğrenci ödevlerinden neden kitap yapıldığını anlamış değilim. Derste bir şeyler anlatırsınız, ödevler de o kapsamın sınanacağı nitelikte hazırlanır. Kitap başka türden bir çalışma gerektirmiyor mu? Çok mu zor diyor şarkısında Müslüm Gürses...(7 Temmuz). *Zeki Demirkubuz'un Kıskanmak (2009) filmini seyrettim. Çevremdeki pek çok insan filmdeki konuşma dilinin yapaylığından, müsamere havasından, oyunculuktan şikâyet etmişti. Bu sebeple bir parça önyargılı seyrettim. Faydası olmadı değil. Eleştirileri bilince o eleştirileri de hesap ederek seyrediyorsunuz. Örik'in harika romanını yine de güzel yorumlamış diyeceğim, evet yalan yok, kullanılan dil sırıtıyor. Romandaki dil aurası sinemaya taşınamaz diye düşünmüştüm, bu bakımdan yanılmamışım. Ben asıl olarak makyajın çok sırıttığını düşünüyorum (6 Temmuz). *Aziyade'yi (NTV Kitap) okudum. Uyarlama romana göre daha derli toplu olmuş. Bourgeron iyi bir çizer. Narsizmi ve oryantal edayı iyi yansıtmış (4 Temmuz). *Tuna ile Oyuncak Hikayesi 3'e gittik. Yine başarılı bir iş çıkarılmış. * Book of Eli'yi seyrettim, dün akşam. Tam bir vakit kaybı (3 Temmuz).

Geçip Gidiyor İşte Hayat...

link

Cumartesi, Ağustos 14, 2010

Kafka’ya Gri Yakışır


Kafka, sözcük seçimleri, oyunbaz cümleleri ve farklı göndermeleri nedeniyle çevirmenleri her zaman zorlamıştır. Die Verwandlung adlı kısa romanı, tercüme edildiği her dilde küçük ya da büyük bir tartışma yaratmıştır örneğin. Türkçede Değişim ya da Dönüşüm adıyla yayınlandığını hatırlatırım. Bir tür başkalaşmadan söz edildiği için ‘dönüşüm’ daha uygun görünüyor ama farklı adlandırmalar yapılmış. Yakınlarda aynı romanın Dönüşüm adıyla bir çizgi roman uyarlaması çıktı (Yurt Yayınları, 2010), İngilizceden çevrildiğinden, alt başlık olarak The Metamorphosis yazılmış. Türkçede başkalaşım anlamında kullanılıyor metamorfoz.

Romanın ilk cümlesinde geçen ‘ungeziefer’ sözcüğünün çevirisi de tartışmalıdır. Kafka, bir haşereden belki bir böcekten söz ediyor ama insekt dememiş özellikle. İğrenilen, uzak durulan, insanı rahatsız eden bir ‘şeyle’ okuru baş başa bırakıyor. Türkçe çevirilerde böcek denilmiş genellikle, bunu eksik bulan ve uzun uzadıya tartışan çevirmenler vardır. Çizgi roman uyarlamasının böylesi bir sorunu yok. Çünkü Gregor Samsa’nın sıkıntılı rüyasından uyandığında neye dönüştüğü zaten ‘gösteriliyor’. Zırh gibi sert sırtı, boğum boğum karnı olan şeyi, uyarlamayı yapan çizer Peter Kuper’in tahayyülüyle görüyoruz. Bir hamamböceği mi? Evet, olabilir.

Çocukluğumda, yetmişli yılların TRT günlerinde, hafızamda yer eden bir tartışma programı izlemiştim. Tartışmacılardan biri, beni düşündüren ve yıllarca aklımda cevap yetiştirdiğim bir iddia öne sürmüştü. Çizgi roman çocukların hayal kurmasını engelliyordu, ‘öyle güzel kar yağıyordu ki’ cümlesi resmedilmemeliydi ve zaten resmedilemezdi buna göre. Dünyanın en iyi ressamı bile bunu başaramazdı, çizgi roman edebiyata ikame edilirse çocukların hayal güçleri kadükleşecekti. İlkokuldaydım, Adana’da yaşayan bir mektup arkadaşım hiç kar görmediğini, hep kartopu oynamak istediğini yazmış, bana kar yağdığında neler yaptığımı sormuştu. Arkadaşımın hayalindeki kış resmine ne kadar katkım olmuştur bilemem ama uzun uzadıya anlatmıştım kızakla nasıl kaydığımı, buz yüzünden yokuş çıkamayan otomobilleri, zincirleri… Kardanadam’ın kömür karası gözlerini… Yıllar sonra, aklım başka türden bir feylesofluğa meylettiğinde fark etmiştim. Dil, ne kadar kapsayabilir ki gerçekliği? Benim kış hikâyem gerçeği mi ‘resmediyordu’ yoksa okuduğum kitaplar, seyrettiğim filmler ya da dinlediğim hatıralardan damıtılmış melez bir tahayyül müydü? Bilirsiniz, Don Quijote başka bir gerçeklikte yaşadığı için komiktir. Hayal âleminde dolanır, olağandışı olana hemencecik seyirtiverir. Oysa ‘hay Allah nelere inanıyor’ dediğimiz trajikomik adam bir edebiyat kahramanıdır; romanların içinde kaybolan ‘şövalyeyi’ anlatan bir romanı okumaktayızdır, bunu unuturuz. Çünkü roman kendi gerçeklik düzlemini kurmuş, yarattığı vehimle bizi fethetmiştir. ‘Öyle güzel bir gerçeklik yağmaktadır ki’ Don Quijote’nin üstüne, ince ince…

Samsa’nın bir sabah birdenbire bir ‘ungeziefer’e dönüşmesi olağandışıdır. Onun sahiden bir böcek olup olmaması çok da önemli değildir Kafka için. Bize bu dönüşümün gerekçesini anlatmaz, her nasılsa olmuştur işte. Samsa, durumunu kabullenir, yeni hayat şartlarına göre yaşamaya başlar. Ailesi başlangıçta bu felakete üzülse de giderek arka odadaki o böcekten kurtulmaya çalışır olur, acıma hislerini kaybetmişlerdir. Roman öyle bir yönlendirir ki bizi başlangıçtaki olağandışı dönüşümü önemsemez oluruz, dönüşüm ‘gerçektir’, hepimizin başına gelecek kadar sıradandır. Lukacs, Macaristan 1956’da tutuklanınca, yorumlarında yanıldığını fark ederek yanı başında dikilen subaya dönüp “Kafka ne kadar gerçekçiymiş” dediği rivayet edilir, bu hadisenin sahiden yaşanmış olması gerekir mi doğrusu emin değilim.

Çizgi romanlar, fantastik olanın içinde büyüyüp serpilmiştir. ‘Gerçeği başka yerde arayın’ diyen bir düzlemde var olmuşlardır. Samsa’nın neye dönüştüğünü okura bırakan bir muğlâklığa başvurulmaz o sebeple, basit ya da sakil diyelim, o ölçüde teşhircidirler. Kafka’nın Dönüşüm’deki olağanüstülükle başlayıp normalleşen anlatım seyri çizgi romanlarda genellikle ters yönde işler. Peter Parker’ı laboratuardaki örümcek ısırdığı için olağanüstü birine dönüşmüştür vs. Kafka’nın çevirisini tartışanlar ya da çizgi romanı azımsayanlar, uyarlamadan muhtemelen hoşlanmayacaklardır ama ben yine de onlara alternatif çizgi roman dünyasındaki Kafka ilgisinden söz etmek isterim. 1970’li yıllardan itibaren yükselen entelektüel arayışlarda, sonraki Grafik Roman akımında önemli referanslardan biri olmuştur Kafka. Örneğin uyarlamanın çizeri 1958 doğumlu Peter Kuper, neredeyse otuzbeş yıldır çizgi roman dünyasında varolan bir sanatçı, Kafkaesk olarak tanımlanabilecek bir tarzı var. Zaten sadece Dönüşüm’ü değil Kafka’nın pek çok hikâyesinin çizgi roman uyarlamasını da yaptı (Give İt Up, 1995). Bir fikir verir mi bilmiyorum ama Upton Sinclair uyarlamaları da yaptı. Bizde Şikago Mezbahaları adıyla yayınlanan The Jungle’ın nasıl bir roman olduğunu bilenler bilmeyenlere anlatsın. Kuper, anaakım çizgi roman anlatılarının dışında duran, modern medyanın bizi içine gömdüğü klişelerle didişen, otoriteyle uzlaşmayan, galipler ve yönetenlere güvenmeyen bir yerde durarak anlatır anlatacağını. Bir başka ifadeyle Kafka ya da Sinclar’i, tarzına yakın bulduğu için uyarlıyor çizgi romana. Çalışması, Kafka ve Dönüşüm olduğu için Türkçede yayınlanıyor ama Peter Kuper’in de bir yaratıcı olduğu unutulmamalı. Bu uyarlamaları ticari nedenlerle kotarmış değil, ilk günlerinden itibaren benzer nitelikte hikâyeler üretiyor. Doğrusu hiçbir zaman çok satar bir isim olmadı, röportajlarından ve üretimlerinden anlaşıldığı kadarıyla bunu da pek umursamıyor. Karanlık kareleri seviyor, özellikli bir sevimsizlik kullanıyor. Korku, endişe, sıkıntı, kasvet çıkıyor sayfalarından. Bana sorarsanız Kuper, ‘öyle güzel yağıyordu ki kar” resmini çizemez (!) ama onun için huzursuzluğun ressamıdır diyebilirim, üstelik Kafka’ya da yakışır bu grilik.

Radikal Kitap, 13.8.2010

Çarşamba, Ağustos 11, 2010

Hayta

"Şş baksana sen. Ayıp değil mi milletin resmini çekiyorsun ha?"
Foto: Candan
link

Çarşamba, Ağustos 04, 2010

Teneke Mahallesi Lehimsiz Sokak

Gırgır, aşırı kalabalıklaşmış ve yağmalanan İstanbul’dan alır harcını. Ucuz, kirden eprimiş taşra kerhanelerinden, perdesi kısa gelmiş mahalle kahvelerinden, kale arkasından gelir mizahçıları. Hepsi kısa pantolonlu, bir kaçı asi ve Marksist. Hepsi bir sürü şeyi çiziyordu ama hepsi aynı adamı anlatıyordu: Orhan Kemal, Yusuf Atılgan ve Latife Tekin kahramanlarıyla akraba. Mizah, gecekonduyu şehre indirdi. Ferit Öngören’in, Zeki Beyner’in uzaktan çizdiği gecekondu mahallelerinin içine girildi. Oğuz Aral’ın, Suavi’nin anlattığı Teneke mahallesinin Lehimsiz sokağı da değil, sahici. Konuşulanlar, sömürüyle, çatışmayla ilgili. Nerede Ramiz’in Bedri’nin o güzel insanları. Hepsi çirkin ve hepsi kirli. Tuncay Akgün ve Mehmet Çağçağ o evlerden içeri de girdi, Ergönültaş’ı aşarak. Bol ayrıntılı ve dekoratif anlattılar odaları: Televizyonun üstündeki dantel, ağlayan çocuk, desenli halılar, düğün fotoğrafları ve fonda çalan Gencebay.

Çizgi: Mehmet Saygın
Related Posts with Thumbnails