belgesel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
belgesel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Haziran 08, 2026

Okur Mektupları

[Latif Demirci’ye gelen mektup yığınları] İnternet sonrası için bu durumu anlamak zor, çünkü mektup artık yok. Ama sözünü ettiğimiz dönem, telefonun bile sınırlı olduğu, Ankara-İstanbul arası bir mektubun iki günde ulaştığı bir dönem. Mektup yazmak zahmetliydi. Emek istiyordu. Zaman istiyordu.

Bu yüzden bu mektupları basit bir hayranlık refleksiyle açıklamak eksik kalır.

O dönemde mektup, kamusal alana katılmanın dolaylı, belki de tek yoluydu. İnsanlar henüz “görünür “değildi. Medyaya ulaşacak araçları yoktu. Okur mektubu, “kim olduklarını anlatabildikleri” nadir kanallardan biriydi. Dolayısıyla mektup bir iletişim aracı olmaktan çok, bir tür “varlık beyanıydı.” Bir tür mikro kamusal alan işlevi görüyordu.

O mektuplar “Ben de buradayım” deme ihtiyacının karşılığıydı. Hatta daha ileri gideyim: O mektuplar, bastırılmış özneliklerin dolaşıma girme biçimiydi.

Mizah dergileri bu yüzden güçlüydü. Okurla yüksek bağ kuruyordu. Okur mektuplarından yeni üreticiler çıkıyordu. Yazılanlar dikkatle okunuyordu. Tersinden bakarsak, mektup almak da bir karşılaşmaydı. Üreticiler, normalde hiç temas edemedikleri okurlarıyla ancak o yolla tanışıyordu. Bu yüzden o mektuplar saklanırdı. Çünkü gerçekten değerliydi.

[Mektuplar neden vardı?] Okur açısından, mektup göndermek, üretimlerini ve duygularını paylaşmak doğrudan bir var olma çabasıydı. O dönemde onay, doğal olarak zahmetli ve kıttı. Bir bilene ulaşmak gerçekten hiç kolay değildi. Bir karikatüristin gözünden geçmek, bir tür “kültürel vaftiz” gibiydi. Yani mesele sadece görünmek değil, tanınmaktı. Günümüzdeki durumdan çok farklı bir çaba ki bunun altını çizelim.

Sosyal medyada insanlar görünmek için üretmiyor, algoritmaya takılmak için “bir içerik simülasyonu” yapıyor. Aradaki fark şu: O dönem insanı görülmek istiyordu. Bugünün insanı fark edilmek istiyor ve yüzeyselliği umursamıyor. Biri derinlik sancısı çeker, diğeri hızın şehvetine kapılır.

[Hız kültürü] İnternetin hızı mektupların o bekleme ve demlenme sürecini bütünüyle alıp götürdü, bambaşka bir evrede yaşıyoruz artık. Kendi adıma söyleyeyim bazen mektupları o kadar çok yazar ve hemen göndermezdim ki üzerine çok düşünür gerçekten geliştirmeye ve demlendirmeye çalışırdım. Yazdığım taslakları temize çekerdim. Elle yazardık, güzel ve okunaklı olsun diye uğraşırdık.  Mektup yazmak, düşüncenin bir tür fermantasyonuydu. Yazıyordunuz, demlenmesi içim bekliyordunuz, tekrar okuyordunuz, bazen göndermiyordunuz bile.

Benim kuşağım bunu yaşadı. Taslaklar yazılır, temize çekilirdi. Elle yazıldığı için cümleyle fiziksel bir temas vardı. Bu süreç düşünceyi olgunlaştırıyordu.

Bugün refleks var, reaksiyon var, ama düşünce süresi dramatik biçimde azaldı. Hız kültürü gecikmenin yarattığı derinliği, otosansürü ve cümlenin ağırlığını bitirdi.

[Nezaket, Mektuplar ve Dijital Dünya] Mektup dili daha sorumluydu. Çünkü yazdığınız şeyin bir ağırlığı vardı. Taşınıyordu. Saklanıyordu. Tekrar okunuyordu. Bu durum doğal bir mesafe bilinci yaratıyordu. Nezaket dediğimiz şey de yoğunlaşma, sabır ve mesafeden geliyordu. Bugün bu mesafe ortadan kalktı, dil hoyratlaştı. Empati eksikliği ve hızın yarattığı bir sorumsuzluk var. Algoritmanın ödüllendirdiği 'haklılık öfkesi', empatiyi rafa kaldırdı.

[Latif Demirci mi Muhlis Bey’i çiziyordu, yoksa o mektupları yazan insanlar mı?] Ben burada romantik bir okuma yapmayacağım. Mektuplar üretimi belirlemiyordu. Çünkü dergi temposu buna izin vermezdi. Mektuplar yavaştı, mizah ise aktüel olmak zorundaydı.

Elbette moral verici, teşvik edici bir etkisi vardı. Okurun projeksiyonu önemlidir. Ama üretimin doğrudan belirleyeni değildi. Asıl belirleyici olan, dönemin kamusal mizah iklimiydi.

Şunu unutmayalım: Mizah dergileri bir zamanlar kamusaldı. Herkes aynı karaktere bakıyor, aynı şeye gülüyordu. Özel televizyonlarla birlikte bu yapı çözüldü.

Bugün herkes kendi algoritmik yankı odasında yaşıyor. Bu yüzden Muhlis Bey gibi “birikerek” büyüyen karakterlerin oluşması artık çok güç. Bugün bir şeyin “viral olması” anlık bir patlamayken, “kalıcı olması” neredeyse imkansız bir direnç gerektiriyor.

[Yağmur Canpolat'ın yönetmenliğini yaptığı "Sevgili Çizer" belgeseli için bana sorulan sorulara verdiğim cevaplar.]

Sevgili Çizer



Çarşamba, Mayıs 20, 2020

Mimaroğlu: The Robinson of Manhattan Island


İlhan Mimaroğlu, ünlü bir aileden gelen, iyi eğitimli, son derece zeki, çalıştığı alanda dahi ölçüsünde keşifleri olan bir kültür adamıydı. Sağlam bir okuru değilim ama müzik yazılarından bilirdim, vakt-i zamanında  yaptığı elektronik müzikleri dinleme şansım oldu. Tüm üretimleri için kolay anlaşılır işler yapmıyordu demek gerekiyor, popülerlikten-ortalamadan sakınırdı, veya onu kullanarak bir sentez arayan biri değildi. Örneğin film müziği yapabilirdi ama bence paraya ihtiyacı yoktu ve zekasına-sanatına güvenmediği birileriyle çalışmak ona cazip gelmiyordu...

Mimaroğlu belgeseli yapılacağını duyunca, Serdar (Kökçeoğlu) çok sever diye düşünmüştüm, meğer zaten yönetmeni bile oymuş. Bingo! derler ya o hisle... seyretmek istedim, Serdar'la konuştum. Hemen söylemeliyim, seyredince gördüm ki, hiç bilmesem Serdar çekmiş de derdim, kendisini güzel katmış işin içine... Anladığım kadarıyla Mimaroğlu, müzikten uzaklaştıktan sonra fotoğrafa ve kısa filmlere "takmış", flaneur gibi sokakları, tekrar eden ayrıntıları ve karısını çekmiş.. Yani, belgesele görsel olarak kullanılabilecek çok ama çok malzeme bırakmış. İşin bütününde bu görüntüler ne kadar yer tutuyor çok anlaşılmıyor, o fasıl  iyi harmanlanmış...

Biyografik işlerde olumlayıcı-yüceltici bir yönseme ister istemez oluyor. Mimaroğlu ve karısı Güngör Hanımın ayrıksılığı, yaşam tercihleri bir noktaya kadar bu anlamda iyi veriliyor... Ama ne zaman, Mimaroğlu vefat ediyor, işte oradan itibaren belgesel başka bir iç dökmeye dönüşüyor, üvey oğlunun konuşmaları, o karşılaşma anı... işi çok büyütmüş. Görünür bir biçimde mutsuz olan o ünlü üvey oğulun neden-nasıl mutsuz olduğunu birdenbire anlıyorsunuz. Belgesel, bu yönüyle çarpıcı bir "aile" resmi çıkartıyor.

Geçmişte yaptığım işler nedeniyle sanatçı anne-babalarına toz kondurmayan, onları insani yönleriyle anlatılmasına izin vermeyen ailelerle sık karşılaştım. Yayımlanan günlüklerin mesela çoğu sansürlüdür veya anlatılanların hiç de öyle olmadığını hatırlayan birileri susmayı tercih ederler...Zaafı anlatmak bize "ayıp ve kırıcı" geliyor...ölüye saygı mı demeli buna.. bir türlü sahici veya çok yönlü bakamıyoruz anlattığımız insanlara... Bütün bunlar olurken "çocuklar" ne yapıyordu veya karısı-kocası neredeydi, neler çekiyordu gibi sorular kolayca es geçiliyor... Malum, hayatta tek bir doğru, tek bir gerçek yok... Belgeselin asıl başarısı bence bu olmuş. Ve aile buna izin verdiği için olmuş...

Mimaroğlu, The Robinson of Manhattan Island, seyredilmesi gereken, görsel olarak bir tavrı, hikaye olarak meselesi olan bir belgesel

Pazar, Ocak 07, 2018

Yıl Dönümü-İş Dökümü


Geçen yıl iki kitabım çıktı, biri portrelerden oluşan, bol mecazlı, hafif ve serçe boyundaki Kuş Eppeği. Bir daha böyle bir şey yazar mıyım bilmiyorum. Elim hep böyle şeylere gidiyordu, nefsimi körelttim galiba. Resimli Türkçe edebiyat Takviminde yer doldurmak için yazıp durmuştum, Mizah Mahallesinin devamı gibi oldu. İkinci kitap, Levent'le (Gönenç) ile birlikte yazdığımız yazıları toparladığımız, yeni bir yazı eklediğimiz bir derleme oldu, Muhalefet Defteri: Türkiye'de Mizah Dergileri ve Muhalefet adıyla YKY'den çıktı. Mizahla devam edersem, biri yıl başında biri yine Levent'le birlikte yıl sonunda olmak üzere iki makale yazdım. İlki, geçen yıl, mizah dergilerini hedef alan bir rapora cevap niteliğindeydi. İkincisi, mizah dergilerinin geleceği hakkında Levent ile birlikte yaptığımız bir konuşma metninin yazıya dönüştürülmüş, revize edilmiş haliydi.



Geçen yıl Sefa (Sofuoğlu) ile Alayına İsyan ve İrem'i Beklerken isimli çizgi romanları yaptık. İlki biraz daha uzun sürdü, on yedi ayda bitmişti, ikincisi daha kısa, beş ayda tamamlandı.

Payidar'ı Berat (Pekmezci) ile birlikte Fitbol için hazırlıyorduk, telif sıkıntısı oldu, albüm yapalım dedik. Ben uzun ilave öyküler yazdım, henüz 13 sayfalık bir tanesi tamamlanabildi. Berat, yurt dışına taşınınca planlarımız biraz aksadı. Bakalım nereye varacak?

Benzer bir sorun, Murat (Başol) ile yaptığımız Bozkır'da yaşandı, 221B için çiziyorduk, ne yapalım-albüme dönüştürelim dedik ama arkasını henüz getiremedik. Bu arada ben Bozkır'ı başka bir hikayeyle internet dizisi olarak senaryolaştırdım, onun da akıbetini bekliyorum.



Senaryolardan devam edeyim. Türkiye'de çizgi romanın gelişimini anlatan, senaryosunu ve danışmanlığını yaptığım Çizginin Kahramanları çalışması, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti En İyi Belgesel Ödülü aldı.

Funda Ödemiş'in yapımcılığını Ömür Atay'ın yönetmenliğini yaptığı senaristlerinden biri olduğum Kardeşler filminin çekimleri tamamlandı. Eurimages desteği aldığı için Avrupa'daki büyük festivallerden birinde gösterilecek, merakla bekliyorum.

Düzenli olarak her ay Sabit Fikir'e çizgi romanla, daha çok grafik romanla ilgili yazı yazdım. Grafik romanla ilgili bir yazım Mart sayısının kapağındaydı. Grafik romanla ilgili hafiften misyonerlik yaptığımı, ısrar ettiğimi, iştah gösterdiğimi itiraf ediyorum.

Geçen yıl, değişik bir şey denedim ve ilk kez bir yazı/yazarlık atölyesi yaptım. Bana göre olup olmadığından emin değilim ama her editörün bunu deneyimlemesi gerektiğini düşünüyorum.


Bu yıl, dördüncüsü oldu ama artık bir yenisi olmayacak, Edebiyat Takvimini bir kez daha yapmayacağım. İşi gençlere devrediyorum, jübile yapıyorum diyeyim. Çok zor işler, öldürmüyor, canlı canlı gömüyor derler ya, öyle zor iş... Dördüncü yılın sonunda bırakıyorum.

Funda, kuaförlerle ilgili bir kitap yapıyordu, bir kadın çizerle bir kadın berberini anlatmamı istedi. Ece (Zeber) ile Cankoç isimli bir hikaye yaptık, Aynanın Önünde Cımbızın Ucunda (İletişim Yayınları) kitabında yer aldı.

Bunlar da devam eden işler alt solda Hüseyin'in (Soylu) çizdiği 70'lerde geçen bir futbol simsarı hikayesi Çengel, sağdaki ise Taner'in (Duran) çizdiği Fakir Şükrü. 1930'lardan bir kabadayı hikayesi diyelim. İkisi de Ankara öyküleri...



2017'de sayı olarak 28 kitabın editörlüğünü yapmışım, sonuçta işim bu. Zorlayıcı ve hep önden gitmeye zorlayan bir iş editörlük. En sevdiğim tarafı yeni yazar ve ilk kitap çıkarmak. Yaşım gereği ben bıraksam bile onlar devam edecekler, ilk yol arkadaşlığını benimle-bizimle yaşamış olacaklar. Hoşuma gidiyor bu his. Bu yıl beş tane ilk kitap çıkmış bizden.

Kaç sayfa okudum, kaç mail yazdım, kaç telefonla konuştum sayamam.

Yakınlarım biliyor, Ankara dışına pek çıkmıyorum, sevmiyorum ve istemiyorum ama ona rağmen dokuz kez İstanbul'a, iki kez İzmir'e, bir kez de Eskişehir'e gitmişim.

Bu dökümü hiç yapmazdım, şu yüzden istedim. Günler ve işler geçip gidiyor, hep bir yenisi geliyor, hep bir başkası hazırlanıyor. 2018'de hayatımla ilgili bir değişiklik yapmak istiyorum. Buna hazırlık belki de, kendime bir manzara göstermek...

Bu yıl Funda, KHK ile mesleğinden, severek yaptığı işinden, akademisyenlikten uzaklaştırıldı. Tuna, okul değiştirdi vs...Yeni koşullara adapte olmaya çalıştık. Umut ekmeğimiz, "geçer bunlar" sakızımız, meşgale iyidir şiarımız oldu. 

Salı, Mayıs 09, 2017

Ödül


TRT Belgesel'de üç bölüm olarak yayımlanan, Türkiye'de çizgi romanın gelişimini konu alan Çizginin Kahramanları belgeseli, Türkiye Gazeteciler Cemiyetince verilen En İyi Belgesel ödülünü almış. Belgeselin senaryosunu yazmıştım, ödülü alan Yönetmen Ali Horzumlu'yu ve çalışmaya emek veren bütün arkadaşları kutlarım.

Cuma, Aralık 09, 2016

Çizginin Kahramanları


TRT'de çizgi romanla ilgili üç bölümlük bir yapım başlıyor. Ucundan kıyısından yapımına katkıda bulunarak senaryosunu yazdığım belgeselin yönetmenliğini Ali Horzumlu yaptı. İlk bölümü, pazar günü yayımlanacak çalışmanın TRT Belgesel'deki yayın tarihleri şöyle:
11 ARALIK 18:45 ve 16 ARALIK 21:40 1.BÖLÜM
18 ARALIK 18:45 ve 23 ARALIK 21:40 2.BÖLÜM
25 ARALIK 18:45 ve 30 ARALIK 21:40 3.BÖLÜM

Cumartesi, Şubat 19, 2011

Kulüplerle ilgili adlandırmaların çoğu romantik iddialar

“Ankaragücü, bir müessese takımı. Gençler de, Galatasaray Liselilerin buraya gelip bir okul takımı kurmalarıyla gelişen bir takım. Özellikle 1960′lı yıllardan sonra Gençlerbirliği bir tür elegant’lık, bir beyefendilik üzerinden kendisini inşa ediyor. Ankaragücü ise daha ziyade halk takımı olarak kendini tanımlıyor. Ama tabi bu tip yakıştırmalar ve nitelemeler, kulüp çerçevesinde çok gelişmeyebilir. Şöyle gelişebilir: kulübe nasıl üye olduğunuz, aslında kulübün rengini de belirler. Gençlerbirliği’ne ve Ankaragücü’ne nasıl üye olunuyor? Bu bile bir taraftar profili çıkarmaya yetebilir. Onun dışında takımı tutan taraftar da tribünde başka bir şey geliştiriyor. Bunu yaparken, kendisini kimliklendirirkende, bir öteki kuruyor. Ankaragüçlüler de, Gençler’de olmayan şeylere sahip olduklarını iddia ediyorlar. Gençler de, Ankaragücü’nde olmadığını iddia ettikleri şeyleri sahipleniyorlar. Daha centilmen olduklarını söylüyorlar. Diğerleri ise daha kavgacı ve iştahlı olduklarını söylüyorlar. Öte yandan kulüplerle ilgili adlandırmaların çoğu da aslında romantik iddialar. Futbol çok değişti. Kulüpler de çok değişti.”

link

Related Posts with Thumbnails