![]() |
Ne ki, en azından benim dünyamda onun gibi kabadayıların
suçları, adli bir vaka gibi anlatılmıyordu.
Ankaralı-Hacettepeli bir aileden geldiğim için, bizim
evde sıklıkla konuşulurdu. İstimlak edilmesiyle dağılan mahalle hafızasının
içinde yaşamayı sürdürürdü. Büyükler anlatırdı. Babamın arkadaşları anlatırdı.
İlk yazdığım dizide de o mahallenin sesini uzaktan uzağa konuşturmuştum.
Kılıç, Hacettepeli Kabadayı Mehmet’in çevresindeki
delikanlılardan biriymiş. Hergele Meydanı’nda Altındağlı Kürt Cemali’nin
öldürülmesinde adı geçenlerden. O cinayet sonrasında kanlılarından korkup
İstanbul’a kaçtığı anlatılır. Meraklısı bakabilir, olay dönemin gazetelerinde
geniş yer bulur. Hatta Haldun Taner’in, Keşanlı Ali’nin dünyasını kurarken Kürt
Cemali ve Altındağ hikâyelerinden beslendiği söylenir. Ustamız buralara kadar
geliyor, geziyor, konuşuyor, dinliyor.
Ama fotoğrafa bakınca benim dikkatimi çeken bunlar değil. Tek kelimeyle ve öncelikle takım elbise.
Mahkemeler, düğünler, görücüler, asker uğurlamaları,
mülakatlar… İnsanları hizaya çeken bazı yerler vardır. Oralara çıkarken herkes
kendine bir cila çeker. Daha adaplı görünmek, daha saygın hissettirmek, sözünün
dinlenmesini sağlamak ister. Mahkemeler de öyle yerlerdir.
Ben çocukken Anafartalar’daki Büyük Adliye’de davalar
için takım elbise kiralayan bir Kırıkkaleli vardı. İnsanlar mahkemeye çıkarken
ondan elbise alırdı. Mübaşirlerle, kâtiplerle, adliye esnafıyla konuşanlar
bilir, mahkemeye çıkmak başlı başına bir performanstır. Kostüm gerekir. Çünkü o
takım elbise, sadece bir kıyafet değil, ceza indirimi dilenen dilsiz bir
savunma makamıdır. “Hakim bey…” diye başlayan konuşmalar hazırlanır, affınıza
sığınıyorum diye devam eden tiratlar ezberlenirdi. Hatta işin ustaları gençlere
öğüt verirdi:
“Mümkünse ağlayacaksın oğlummm.”
Dündar Kılıç’ı anlatan çok, ben de hem okudum hem
dinledim. Kitaplarından birinde de vardır. Mealen aktarayım; kız kardeşi
fırından ekmek alıyor, oğlanın biri de onun peşinden gidiyor. Konuşacak, belki
flörtleşecek. Dündar Kılıç pat diye oğlanın karşısına çıkıp, hayırdır bile
demeden elindeki usturayla kulağını kesiyor. Hikaye bu kadar. Ne uzun bir
gerekçe var ne de vicdan muhasebesi. Okuyunca-dinleyince, vay dememiz mi
gerekiyor, ne kadar sahici, ne kadar büyük bir racon... Oysa sadece vahşi ve
çiğ bir şiddet.
İşte o adam şimdi bu fotoğrafta, mahkeme salonunda,
ölçülü hareketlerle konuşuyor. Usturasız, makinasız. Takım elbisesini giymiş.
Kol düğmelerini takmış. Ses tonunu ayarlamış. Çünkü sokakta hükmü verenle
mahkeme salonunda hükmü veren aynı kişi değil.
Fotoğrafın asıl hikâyesi bence burada başlıyor.
Yıllarca kendi mahallesinde, kendi çevresinde “devlet
gibi” yaşayan, hesap soran, ceza veren, racon kesen adam, gerçek devletin
karşısına çıkınca efendileşiyor. Hukukun önünde değil belki ama hükmün
sahibinin önünde dal gibi eğiliyor.
Fotoğrafta Dündar Kılıç var ama ben daha çok kol
düğmelerine bakıyorum. Bir de arkadakilere. Abilerini izleyen kopuklara.
Ön tarafta iktidarı sönümlenen bir kabadayı, arka tarafta
ise iktidarın nasıl kurulacağını öğrenmeye çalışan bebeler. Mahkeme salonu,
aynı kadraj içinde hem raconun hem de raconun sınırlarının görüldüğü yere
dönüşüyor. Sokakta usturanın kestiği hükmü, salonda iki küçük kol düğmesi
bağlıyor.

2 yorum:
Ben de böyle fotoğraflarda arkadakileri merak ederim. Dündar Kılıç'ın arkasındaki iki asker kimibilir nereli... 2 yıllık askerlik görevini yapıyorsun ve bir gün Dündar Kılıç'ın mahkemesinde askeri muhafız olarak fotoğrafın çekiliyor. Bu fotoğraf iki asker tarafından gazetelerde yayınlandığında kesilip saklanmış mıdır? Evdekilere, arkadaşlarına neler anlatmışlardır acaba...
Mutlaka kesip saklamışlardır, gazeteye çıkmak önemliydi, üstelik insanlar konuşulanı konuşmak isterler, daha önemli hissediyorlar böyle olunca, konuştukları, birilerine anlattıkları bir hatıra olmuştur.
Yorum Gönder