Cumartesi, Şubat 20, 2010

Türklerin Issız Adası

‘Manyak oğlum onlar, manyak. Manyaaak’ diye sunulmuştu dönemin popüler dergisi L-Manyak’ta. ‘Britanyalı Robinson ile ıssız kumsalların şoparı Cuma’dan söz ediyorum. Gürcan Yurt, Defoe’nin ünlü romanı Robinson Crusoe’yu ‘Türk esprisiyle’ uyarlayarak 1997’den beri çiziyor. Türk esprisi derken neyi kastettiğimi açıklayayım. Geçmişte, tek kanallı televizyonlu o uzaak geçmişte, mizah dergileri beyazcamın konuşulan ‘aktörlerini’, espriyle alaşağı ederr, azıcık cinsellik ve dikkatli bir argoyla haylazca yorumlardı. Doksanlı yıllarda satışlar düşüp, televizyonda anlatılamayacak espriyi üretmek zorunda kaldıklarında, bu defa geçmişin popüler kültür ürünlerine yöneldiler. Rağbet görmeyen çizgi romanlar, unutulmuş reklamlar, ‘ne güzeldi ya denilen’ diziler ve çizgi filmler vs dergilerde yeniden yorumlanarak kullanılır oldu. O eski ve aşina kahramanlar oldukça ilginç konuşturuluyordu sarı sayfalarda. Kaptan Kirk, Rambo ya da Mandrake Türk gibi yaşıyor, oflaya puflaya gevezelik ediyordu.

Seksenli yılların maganda esprisini revize eden yeni bir yönelimdi diyelim: geveze, alışılmadık ölçüde küfreden, cinsiyetçilikle malul, güce tapan, kurnaz, merhamet etmeyi seven ama merhamet edilen için sorumluluk almayan, riyakâr bir tipleme temel alınıyordu. ‘Yurdum insanı’ deniliyordu o günlerde, şimdilerde kıkırdayarak (ve fısıldayarak) ‘Türk abicim, adam bildiğin Türk’ diye nitelenebiliyor. Magandaya karşı duyulan ikraha karşın sempatiyle sarıp sarmalayan ama tepeden de bakan bir yaklaşımdı bu. ‘Türkler Kutuplarda/ Uzayda/ Japonya’da/ Teksas’ta’ vb fantezilerin yapıldığı, karikatür ve hikâyelerdeki kahramanların Türk gibi kahırlandığı, küfrettiği, demli çay içip kokoreç yediği, mangal yapıp Gürcan Yurt’un ifadesiyle hayatın ‘boktan detayları’ hakkında uzun uzadıya konuştuğu bir moda olarak da tanımlayabiliriz. Günümüz mizah dergilerinde kadükleştiği için kullanılmıyor olsa da sinema salonlarında, örneğin Yahşi Batı gibi gişe filmlerinde izlenebiliyor böylesi espriler.

Gürcan Yurt, Türk esprisine geniş yer ayıran Leman dergisinin en parlak günlerinde, ürettiği Robinson & Cuma ile önemli bir çıkış yakaladı. Öyle ki bu modanın ilk elden üreticisi sayılabilecek Ahmet Yılmaz’ı aşacak ölçüde popülerleştiğini söylemek yanlış olmaz. Tarzını, lümpen mizahını ve küfürbaz komiklerini sinemaya da taşıyor epeydir. Gürcan Yurt, erkekler arası argo içeren atışmaları seviyor, birdenbire kavgaya tutuşan sonra hiçbir şey olmamış gibi sarılıp öpüşen tiplemeleri var. Güvenilmezlikleri, korkaklıkla cahil cesareti arasında salınan halleri, yalancılıkları, hükmetme arzuları, saplantı ve bencilliklerini bir iktidar mücadelesi ekseninde resmediyor.

Yorumladığı Robinson & Cuma ilişkisi, temelde, Efendi-Köle diyalektiğini ya da Fanon’un ‘mazlumlar haksızdır’ biçiminde özetlenebilecek görüşlerini içeren bir gerilime sahip. Bilindiği üzre özgün anlatıda Robinson, adada karşılaştığı yerliye Cuma adını verir, emirlerini anlayabilecek kadar da dil öğretir kölesine. Kendisini de hiçbir beis duymadan ‘Sahip’ olarak adlandırır. Fanon, ‘yerel özgünlükleri gaspedilen ve ruhlarında aşağılık kompleksi yaratılan insanlar’ diye söz ediyor kolonileştirilmiş halklardan. Ona göre neden sonuçtur, beyaz olduğunuz için zenginsinizdir, zengin olduğunuz için de beyaz. ‘Siyahlar, insan değildir’ der renkli kardeşlerinden özür dileyerek. Efendiler, kölelerin benlik duygularını çoktan yok etmiş, onları ezici bir nesnelik durumuna hapsetmiştir. Defoe’nin böyle bir tasası olmadığından Robinson ve Cuma bütünüyle sorunsuz – vefalı (!) bir dostluk sürdürürler. Gürcan Yurt, Robinson’u, romandaki gibi hali vakti yerinde orta-üst sınıftan bir soylu değil maganda bir Türk olarak tipleştirmiş. Robinson’un geçmişi aralıklarla anlatıldığında bütünüyle Türk olan bir Britanya tablosu sunuluyor. Kendisi gibi milliyetçi olan ağır abiler, mekânlar, şarkılar, tutum ve takıntılarıyla magandalar evreni betimleniyor. Çıkışsız ve çaresiz bir hayat sürdürürken ‘Ada’ ona krallık, Cuma’nın efendisi ve öğretmeni olma şansı bahşediyor. Güney Afrikalı eski futbolcu Komphela’nın Türkçesini andıran (yer yer Trakya ağzıyla konuşan) Cuma ise Robinson Abi’sinden geri kalmıyor ve ondan öğrendiği iktidar oyununu, fırsatını bulduğunda (‘İktidar yozlaştırır’) efendisine karşı uyguluyor. Cuma, Robinson olmak isterken Robinson ise efendi olmakla yetinmiyor, adanın, dolayısıyla âlemin, maymunların ve herkesin kıralı olmayı hayal ediyor.

İdeoloji, sadece siyasi göndermelerimizi değil tüm zihinsel çerçevemizi, inançlarımızı ve dünyayla olan ilişkilerimizi ifade etme üslubumuzu belirler. Defoe, bize kolonyal bir anlatı sunarken Gürcan Yurt sadece ironik bir uyarlama yapmıyor, cinsellik merkezli, salkım saçak dökülen koyu bir erkeklik krizi anlatıyor. Böyle düşününce aralarındaki fark felaketle musibet kadar bir fark oluyor. İlginç olan da şu, ne Defoe ne de Yurt böylesi bir vurguyu düşünerek anlatıyor hikâyesini. Defoe, haklı olmaktan usanmış bir yazarlık kibriyle yaşadığı dönemi tartışıyor. Gürcan Yurt, kültürel sermaye temelinde hayata bakan, genç ve şehirli orta sınıftan okura, daha doğrusu hempalarına Türk esprisi ve bir maganda eleştirisi sunuyor. Geriye kalan tortu ise tasarlananın dışında gelişen ve başkalaşan bir biçim…

Mizahçılar gözdeki çapağı, dişteki kefekeyi, burundaki hamuleyi ve şuur altındaki niyeti göstermeyi, ilânihaye evirip çevirmeyi neredeyse şehvetle isterler. Bunu yaparken Kantçı üç hasleti (iyilik, doğruluk ve güzellik) belirginleştirmeye de gerek duymazlar. Popüler adlandırmalarıyla Robi ve Cuma, olur ya ileride hatırlanırsa, bugün eleştirilen küfürbazlığı, eskiyen Türk esprisi ya da grotesk sahneleri yerine “benden sonra tufan’ olarak açıklanabilecek ahlak-dışı bireyci erkek içeriğiyle hatırlanacak derim.

[Radikal Kitap, 19.2.2010]

Hiç yorum yok:

Related Posts with Thumbnails