Pazar, Aralık 31, 2017

Hayat Kısa...



Resim, 1920'lerin ikinci yarısından. Hiç görmediğim, anne tarafımdan dedemin (öl.1959) ilkokul resmi. Muhtemelen birkaç sınıf birarada topluca resim çektirmişler. Tek öğretmen var. Güzel hatıra. Fotoğraf o yıllar için eşsiz ve yepyeni bir şey, öğrencilerin heyecanlandıkları tahmin edilebilir. "Yarın fotogıraf çektireceğiz, iyi kıyafetlerle gelin" denmiş olabilir. İlla ki denmiştir. Öğretmenin başka tarafa bakışı, çocukların kameraya kitlenmiş gözleri...Çocuksu ifadeleri, asker taklitleri, büyük adam pozları...

Evkafın Veznedarı Halil Bey'in oğlu olan dedemin kıyafetleri modernmiş. Beyaz geniş yakaları, bel üstü kalın kemeriyle safariye çıkan Jungle Jim'i andırıyor. Ailenin seçtiği "Hız" soyadı bile modernliğin peşinden gittiklerini gösteriyor.

Dedem, bu fotoğraf çekildikten sonraki otuz yıl içinde evlenecek, üç çocuğu olacak, iş hayatında başarısızlıklar yaşayacak, kendince romanlar yazacak, resimler çizecek, lüzumsuz harcamalar yapacak ve zamansız-beklenmedik biçimde bir kalp kriziyle ölecek... Hız'la yaşamış ve gitmiş de diyebiliriz...

O küçük çocuk, bu resim ve sonraki otuz yıl...Ne düşünüyordu acaba? Ne olmak istiyordu? Nasıl bir hayatı hayal ediyordu?

Nereye varacağımızı bilmiyoruz. Hayat kısa. 

Bayramlarda "Allah tekrarına erdirsin" denir, yılbaşlarında "umutttan, sevgiden, barıştan" söz edilir. Herkes kendi meşrebine göre temennilerde bulunur. Blogu takip edenler bilir, her yıl benzer bir temennide buluyorum. İnsanların birbiriyle paylaştığı iyi dileklerden farklı değil söylediklerim.

Yeni şeyler öğrendiğimiz, neşeli, sağlıklı, tasası az bir yıl olsun isterim. Daha önemlisi iyi insanlar olsun etrafımızda, yokluklarını da göstermesin bize. Beraber yürüyelim onlarla...

Hepinize iyi seneler

Yeni Yılı Gırgır'la Karşılamak


Gırgır, ilk yıllarında erotik kapakları ve kadın çıplaklığını çokça kullanırdı, haliyle yılbaşılarında da bu tavrı sürdürürdü. Siyasetle ilgilenmeye 1976 gibi başladı, ülke bir gerilimin içindeydi, politize olmuştu, böylelikle en azından kapaklarında mevcut durumu, siyasetçileri eleştirmeye başladı.

Yukarıdaki kapak, 1976'nın son kapağı, iç savaş olarak da nitelenebilecek sağ-sol çatışmasını engelleyemediği için dönemin Başbakanı Demirel suçlanıyor. Gırgır için hele yılbaşı için radikal bir kapak, o sebeple kimin çizdiğini gösteren bir imzaya yer verilmemiş.


Bir hafta sonra çıkan yılın ilk sayı kapağında genel çizgisine ve dergi politikasına geri dönmüşler. Arkada zengin ve yaşlı bir çift, önde genç ve orta sınıftan bir vatandaş-bir mağdur...


1978 yıl sonundan. İlban Ertem'in yumuşacık çizgileriyle yoksullar gazinodalar. Sahnede yasaklı Bülent Ersoy var. "Biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar" deyişi mizah dergilerimizin hep akıllarında tuttukları esprilerdendir.

Dolaylı bir sınıf ve kapitalizm eleştirisi, sevimli ve komik çizgiler... Hep dolana dolana söylemek, popüler ve çok satarlığın ilk kurallarındandır.

Benzer bir haber anlayışı ve tutumu bulvar gazetelerinde de görebilirsiniz. İşte muhabiri yılbaşı gecesi, gazinoya gönderip, fiyatlarla olup bitenlerle ilgili haber yaptırırlar. "Vatandaş bu hesabı ödeyemez", "kuru fasulyeye talim" şu bu...


Tipik bir Gırgır kapağı, sevimli bir siyasi eleştiri, dikkat edin buna rağmen yine imzasız. Yine vatandaşla siyasetçi, yoksulla zengin arasında bir kontrast kurulmuş. 1979 yılı sonundan.


1981 sonu, darbe olduğu için bir önceki yıl "sokağa çıkma yasağı" nedeniyle, yılbaşı kapağı olmadan çıkmış dergi. Ümitli görünmekle birlikte, siyaseten sarkastik ve kendine inanmaz bir bıkkınlıkla gelecek yıldan beklentilerini sıralamışlar.

Amerikan başkanı Reagan, Polonyalı sendika lideri Walesa, Sıkıyönetim hükümetinde Başbakan yardımcısı olan Özal'a yer verilmiş... "İnşallah toto" demişler, siyaseten "cennet" tarifi yapmışlar... İlginç olan araya sıkıştırılan oy sandığı, demokrasi beklentisi...


Son seçtiğim kapak 1983 başından, milli piyangonun çok konuşulmaya başladığı yıllardan. Gırgır'ın yeni kahramanı Muhlis Bey kapağa taşınmış. Muhlis Bey mizahı, sonradan daha iyi anlaşıldı, dergilerimiz için önemli bir espri değişimini gösteriyordu, Oğuz Aral o güne değin uyanık görünmeye çalışan, eğitimsizliğini kurnazlığıyla kapatmayı deneyen, hayli erkek kahramanları kullanıyor, onlarla ilgili hafif erotik hafif politik serüven hikayeleri anlatıyordu ve bu durum, Gırgır başta olmak üzere dergileri ve dergi üreticilerini etkiliyordu.

Behiç Pek ise Muhlis Bey'le yavaşlığı, komik bir ciddiyeti ve salaklığı öne çıkardı. Bizi güldüren şey, aptal kahramanın zaferi değil, bizatihi aptal kahramanın aptallığıydı.

Doksanlı yıllarda kötülüğün komikliğine de gülmeye başlayacaktık.

Cumartesi, Aralık 30, 2017

Yeni yıla girerken


Eskiden mizah dergilerimizin bir alışkanlığı vardı, yılın son sayısının kapağını hemen her yıl tekrarlanan bir espriye ayırırlardı: geçen yılı temsil eden yaşlı dedeyle çocuk yeni yılı karşılaştırır, fıkra tadında vecizeler kullanırlardı. Esprideki amaç geçip giden yıla kahırlanmaktı,  yaşanan yıl iyi geçmemişti, görünen o ki gelen yıl da iyi geçmeyecekti. Haklıydılar, abartıyorlardı, muhafazakarcaydı, şuydu buydu o kısma hiç girmeyeceğim.

Dünya tarihi açısından ilginç bir döneme, büyük savaş öncesine gidip, Akbaba'dan kapaklar paylaşacağım. İlk kapak, 1936 yılı sonundan. Savaşı temsil eden karikatür klişesi, çocuk 1937'yi üstü silah dolu sofraya çağırıyor. Dünya, o yılları savaş beklentisiyle, diplomasinin biteyazdığı bir ruh haliyle geçiriyordu.


 Bir önceki yıl korkuyla sofraya bakan çocuk artık yaşlanmış mı demeli, yok değil, yaşlı dede, "tarihi" temsil ediyor bu kez ve gelecek olan yılın tarihini kanla kılıçla yazıyor. 1937 sonundayız.


1939 sonunda, savaşın ortasındayız. Bir melek gibi çizilen 1940, yeni yılı karşılıyor. Dünya karikatürü, o yıllarda, uçaklardan, füzelerden, bombalardan yıldızları ve gökyüzünü göremiyoruz esprileri yapıyordu. O bahsin bir parçası.


Dünya milletleri 1940 yılını defnetmişler, hepsi yorgun ve öfkeliler. Gelen gideni aratır anlamında söylenen o ünlü dizeler karikatüre eklenmiş: "Ne kendi eyledi rahat, ne halka verdi huzur / Yıkıldı gitti cihandan, dayansın ehli kubûr". Biz çok çektik, şimdi kabirde onu karşılayanlar çeksin /düşünsün anlamında bir espri...



1943 sonudnayız, bombanın üzerinde 1944'ü temsilen Şeytan var... Şevki çizmiş. Tipik Akbaba kapaklarından demek gerekiyor, sadece bu değil hepsine dikkatle bakarsanız apolitik ve antipolitik bir hava var. Nazilerle uğraşılmıyor örneğin, taraf olmak istemiyorlar.


Sevdiğim bir kapak. Dünya, yılları kurşuna diziyor, "Varan yedi" denmiş...1945 de diğerleri gibi ölecek, eli kolu, gözü bağlı. Katil olan dünya, yılları ve tarihi harcıyor.


1945'teyiz savaş bitmiş, Naziler yenilmiş, Türkiye'nin dış politikasının anti komünistliği belirginleşmiş, içeride solcu avı başlamış. Akbaba, artık gönül rahatlığıyla taraf olabilir. Noel Baba, Komünist Rus ayısı olmuş: "Avrupa'nın damında Noel Baba". Asıl büyük tehlike ve yeni şeytan,  komünistler ve Rusya...

Cuma, Aralık 29, 2017

İyi Adam


1951, yeni grafik romanımız pek yakında ...
Sefa (Sofuoğlu) çizdi, ben yazdım...

Perşembe, Aralık 28, 2017

Seyrüsefer Defteri En İyiler 2017


Geldik yılın sonuna, en iyiler listesi yapmaya... Blogu takip edenler, benim günbegün seyrettiğim film ve dizileri yazdığımı biliyor, doğrusu arada kendimi anlatıyorum ama her defasında da birileri eleştiriyor. Niye açıklayıcı olmuyorum, niye uzun uzadıya anlatmıyorum, niye vasat filmleri seyrediyorum şu bu...

Geçen yıl yazmıştım, tekrar alıntılıyorum:
"Doğrusu, kendimi bir meraklıdan fazlası olarak görmüyorum. Filmlere, dizilere not veya yıldızlar vermek, uzun uzun yorum yazmak bana göre değil, üstelik önceden de az okurdum ama galiba on yıldır, belki çok daha fazla bir süredir film eleştirisi okumuyorum. Belki arada Fatih Özgüven okumuşumdur. Fatih'in de yazdıklarını eleştiriden çok, edebi bir huysuzluk olarak görüyorum, o yönü hoşuma gidiyor.

(...) Yoğun bir hayatım var, hep bir şey okuyorum, işim ve sürdürdüğüm hayatın dışında kalan zevkim için kendimi çok belirlemek (ve etkilenmek) istemiyorum. Gezinmek istiyorum demek daha doğru. Sonuçta filmler ve diziler hakkında pek bir bilgim olmuyor, sinema yayınlarını takip etmiyorum, sinefilleri okumuyorum. Eğer onlar benim hayatıma dahil olmazlarsa sinefil tanımaya çalışmıyorum. Ne kadar az bilgiye sahip olursam o kadar çok hoşuma gidiyor. Tabii şu da var, öyle bir hayat yaşıyoruz ki, bir filmden bir diziden haberdar olmamak çok zor  olabiliyor. Bazen bir yönetmeni, senaristi ya da bir başka çalışanın yeni işini bekliyor ve merak edebiliyorsunuz. Bütün bunlara rağmen dışarıda kalmaya çalışıyorum demek istiyorum."

Üst üste iyi film ya da dizi seyredemiyorum. Bunu yapanlar, bence, ya az film seyrediyorlar ya da poz yapıyorlar, sıkıcılar. Aşağıda seçtiğim filmlerin bir kısmı potansiyeli nedeniyle oradalar, bazıları sahiden "büyük film" sayılmaları gerekir. Ben o niyetle seçmedim. Vasat bulunan bir filmden alınacak çok ders vardır. Konuşulan film bence başarılıdır.

Bu yıl yine 400'ü aşkın film ve dizi bölümü izlemişim, bunlar aklımda kalanlar, ilham verici ve kendimi haklarında konuşurken bulduğum hikayeler...Sıralama gibi okumayın...

The Square (2017)
Glory /Slava (2016)
Darbereye Elly (2009)
Una (2016)
Club Sandwich (2013)
Ah-ga-ssi (2016)
Ma' Rosa (2016)
Still Life (2013) 
Lo Chiamavano Jeeg Robot (2015)
Effie Gray (2014)
Jeune et jolie (2013) 
Hanyo (2010)
I, Daniel Blake (2016)
Nocturnal Animals (2016) 
Forushande (2016)
Il Sorpasso (1962)
The Sweet Smell Of Success (1957) 
Arrival (2016)
Quills (2000) 
El ciudadano ilustre (2016)

Meraklısı için dizilerim de şöyle: Godless / Mindhunter / The Deuce / Room 104 / Fargo Sea3 / Taboo / Night Of

Salı, Aralık 26, 2017

Güvenme!


Uykusuz'un son kapağı, BM Dünya Mutluluk Raporu varmış, mutsuz çıkmışız, güvenimiz yokmuş birbirimize. Onun esprisini yapmışlar. Defalarca yazdım,  tek bir ülkeye, tek bir millete de güvenmiyoruz. Eskiden olsa hastalık derdim, şimdi o kadar iyimser değilim. Hastalık dediğimiz şey tedavi edilebilir bir şey çünkü. Bence bu durum genlerimize işlemiş durumda. Kalıtımsal, te tarihten geliyor. Çinliler bizi kandırdığı gün, Orta Asya'da başladı bu kabus.

Mahalle esnafıyla konuşuyorum, KHK ile Fetöcü diye atılan, bu işlerle zerre ilgisi olmayan birinden söz ediyorum, bir tanesi, hakkaten kibarca lafımı böldü, yanlış anlamayayım diye alttan aldı, özürler diledi ve yumurtladı: "Abi, bunlar herkesi kandırırlar, bunların kandıramayacağı insan yok. O arkadaşı da kandırmışlardır senin haberin yoktur. Vallahi tillahi arkadaşının haberi yoktur."

Burada laf bitiyor, ne desem nafile. Dosya kapanıyor bu mantıkla.

Benim kendi hayat tecrübem şunu söylüyor, bu kadar çok kandırılmak diyen, bu kadar çok komplo diyen, kandırmaya da komploya da inanır. Bu kadar inanan komplo nedir, kandırmak nedir bilir. Bu kadar bilen, gün gelir komplo kurar ve kandırır. Çünkü karşısındakinin komplo kurduğuna, yalan söylediğine, kandırdığına inanıyordur.

Düelloda karşı karşıya gelen kovboylar misali kim silahını daha hızlı çekerse artık..."Ben yapmasam o yapacak" di mi ama?

Cumartesi, Aralık 23, 2017

Sekterlik, köşe yazarlığı ve edebiyat


Bir öğretiye, düşünceye, inanca körü körüne bağlı, katı, hoşgörüsüz olana sekter denir. Köşe yazarı dediğim için akla gelebilir, e ne var bunda, sekter köşe yazarı da olur tabii, olmaz mı diyebilirsiniz. Yanlış anlaşılmasın, köşe yazarlarını azımsamıyorum, onları külliyen sekterlikle nitelemiyorum. Manşet mantığının sekterliğe gayet uygun olduğunu söylüyorum. Sekterler, o dünyaya daha kolay dahil oluyorlar diyorum. Bir sekterin köşe yazarı olma ihtimali, sekter olmayanlardan açık ara daha fazla.

Vur vur inlesin diye bir tezahürat vardı değil mi? 

Edebiyatın ne işi var bu cenderede mi dediniz?

Bu yazının ana fikrini hemen paylaşayım: sekterler, edebiyattan anlamıyorlar. Yahu diyeceksiniz, körü körüne bağlı diyorsun, katı diyorsun, hoşgörüsüz diyorsun anlamayacak tabii, neyi konuşuyorsun? Mesele tam da burada başlıyor zaten, sekterler, edebiyattan anlamadıklarının farkında olsalar bunu hiç konuşmayacağız... İş bir noktada karışıyor üstelik. 

Sekterlerin bir kısmı zamanında roman yazmış, edebiyatla uğraşmış da olabiliyor çünkü. Nası olur, yazsa ne olur, sekterin edebiyatla işi olsa ne diyebilirsiniz. Oluyor işte, sekterlerin tutkusu, öfkesi, iştahı o kadar yüksek ki edebiyata da bulaşıyorlar.

Sonra hiç şaşmıyor, hiç değişmiyor, mutlaka ama mutlaka köşe yazarı oluyorlar, roman yazmış, şiir yazmış, onu yapmış, bunu yapmış, zerre değişmiyor, dönüyor dolaşıyor illa ki siyaseti, gündemi, popüleri, hakikatı (!), konuşacakları, tepki verip tepki alacakları köşe yazarlığına girişiyorlar... Bir sekterin şu hayatta yapabileceği en uygun işin de köşe yazarlığı olduğuna inanıyorum. Bunu yukarıda yazmıştım, sekterce yineliyorum!

Edebiyat demiştim ya, sekterler, köşe yazarı olunca edebiyattan uzaklaşıyorlar. O denli uzaklaşıyorlar ki, edebiyat onları kesmiyor artık, onlar gerçeği yazarken, edebiyat oyun oynuyor çünkü... onlar ufku yarıp yükselirken, edebiyat mır mır geveliyor çünkü... Onlar emperyalizmle, onlar faşizmle, onlar hırsızlarla hainlerle uğraşırken edebiyat liseli talebeleri kandırıyor çünkü. Yok kuşlarla konuşanlar, yok sevişenler, yok birbirine bakmaya doyamayanlar...

Tersinden bakalım, lütfen bir düşünün, köşe yazarları mutlaka bir kere olsun roman yazmaya kalkarlar,  ne başarılı olabilir ne de orada kalabilirler...Allah'ın emri değil ya, niye böyle oluyor, niye başarısız oluyorlar bir düşünmek lazım. 

Laf uzamasın, edebiyat, sekterlerin yargıçlıklarına, köşe yazısı hutbelerine kalmadı çok şükür diyeceğim. 

Sakal da bıraktım, sekterlik yapayım dedim...


Cuma, Aralık 22, 2017

Annie Goetzinger


Güle güle tatlı kadın. Bize ne şahane sayfalar bıraktın. Annie Goetzinger (1951-2017)

Pazar, Aralık 17, 2017

2018 Resimli Türkçe Edebiyat Takvimi


Hepimiz bir iş yapıyoruz, o işi seviyoruz veya sevmiyoruz, yoruluyoruz, bıkıyoruz, yeri geliyor övünüyoruz. Dört yıldır bu takvimi yapıyorum, ileride, yıllar sonra biri merak eder ve sorarsa, şu bilinsin isterim. Bıktırıcı, öldürücü, gebertici, öldürücü bir iş bu. Ömrümden götürdü, nefesimden gitti.

Cuma, Aralık 15, 2017

Uğraşmayın ya bizimle!


Kıyaslama imkanım hiç olmadı, başka kültürlerin insanlarında böylesi bir hararet var mı hiç bilmiyorum ama benim bu topraklardan ve yaşadıklarımdan çıkardığım şey şu: insan kendini ne kadar çok önemserse o kadar çok acı çekiyor.

Diyebilirsiniz ki, hani tek tek insanlar için bu dediğin doğru olabilir ama memleket ne alaka?

Biz kendimizi çok önemsiyoruz. Hep yazıyorum, bu kadar gökdelen bu kadar bayrak direği, bu kadar "en büyük" vurgusu boşuna değil...

Okullarımızda şunu okuyarak derslere giriyoruz "Türk övün...". Evvela gurur duymamız isteniyor, sonra çalışmalı ve sonra ortaya çıkardığımıza güvenmeliyiz...Bağlamı farklı, bir asır önceki vurgusu başka diyenler çıkacaktır. Kabul diyelim, milliyeti, milli kimliği, kolektifliği bir kenara koyalım şimdilik...

Kendini önemsemek, kulağa hoş geliyor da olabilir size, tabii ki kendimizi önemseyeceğiz denebilir. Bizi bir şey yapmaya/üretmeye iten temel motivasyonlarımızdan biri benliğimiz ve önemsenme arzumuz. Öte yandan bunun bir hastalığa dönüşme ihtimalinin de farkındayız. Kişisel ilişkilerimizde başkalarının kibir ve büyüklenme hevesinden şikayetçi oluruz hep. Birine kızarken burnu havada deriz, g.tü kalkmıştır şu bu...Kendileriyle alay edebilen insanları ise hepimiz severiz. Neşe ve mizah, "benlikten" çok daha iyi gelir bize .

Önemsenme ve acı ilişkisine de buradan bakıyorum.

Gündelik ilişkilerimizde, pek çok insan arkasından konuşulduğunu, yersiz yere eleştirildiğini, ciddiye alınmadığını, göz ardı edildiğini, haksızlığa uğradığını düşünüyor, bunu sürekli konuşuyor. Öyle ya da böyle keskinliklerini o "saldırı tahayyülüyle" besliyorlar.

Memlekete dönelim, medyayı, siyaseti, popüler kültürü, ahalinin ağzına dikkat kesilince hemen anlaşılıyor, kendimiz dışında hiç bir ırkı, etnisiteyi, ülkeyi sevmiyoruz. Herkesin düşmanımız olduğuna inanıyoruz. Türkün Türkten başka dostu yok diyoruz, bizimle aynı fikirde olmayanları Türk düşmanlığıyla, Türk olmamakla suçluyoruz. Şöyle de bir iddiada bulunayım, bunu eleştirenler dahi aslında o yabancı düşmanlığını değil kendilerinden olmayan konuşmacıyı eleştiriyorlar aslında...Devran dönüyor, bir bakıyoruz aynı yerdelermiş, meğer yokmuş birbirlerinden farkları.

Laf uzamasın, biliyoruz ne olduğunu (!), Türk olmayanlar sürekli iş çeviriyorlar arkamızdan. Oyunlar, kumpaslar, manipülasyonlar hiç bitmiyor...Hep kandırılıyoruz. Çinliler, Türkleri savaşarak değil kurnazlıkla kandırmışlardı, tarih kitaplarından öyle hatırlıyorum...

Aralıklarla hep şunu sormaya başladım, niye bizimle uğraşıyorlar, Türkiye neden önemli? Jeopolitik önemi filan denir, Asya'yla Avrupa arasında köprüdür, Türki devletlere açılan kapıdır, İslam alemi için modeldir... Yıllardır duyarım bunları. Bir ara bor madeni vardı filan... Petrol ve doğal gaz yok ama geleceğin yakıtı vardı şu bu... Ne dersek diyelim, abarttığımızı hepimiz biliyoruz, Türkiye neden önemli, neden bizi işgal etmek istiyorlar sorusunun cevabı yok...

Bu ihtimali kendimizi önemsediğimiz için biz konuşuyoruz zaten, soru ve cevaplara da bizden başka inanan ve dinleyen yok. Anlamıyorlar üstelik.

Önemsenmek istiyoruz, önemsenmiyoruz, bunun farkındayız. Biz söylüyoruz, biz dinliyoruz. Bu yüzden de acı çekiyoruz. "Avrupa, Avrupa duy sesimizi" psikolojisi milim değişmiş değil...

Bu psikolojinin tek tek hepimizi etkilediğine, mantığımızı belirlediğine inanıyorum.  "Bizimle uğraşıyorlar" ile "benimle uğraşıyorlar" aynı ana babanın çocukları...Devlet buna inanırsa, öğretmen de öğrenci de buna inanır, fikir dolaşımdadır, her meşrebe dahil olur.

Noktalı Virgülle Biten Bir Kitap


Veresiye espri satmayan komedyenler, bayramda el öpmeye kendi klonunu gönderen yeniyetmeler… İkinci köprüde intihar etmek yasaklandığı için üçüncü köprüye giden, oradaki kuyruğu görünce de intihar etmekten vazgeçen memurlar, fotokopi makinesinin ışığında görülen ekspresyonist rüyalar… 

Batıkan Köse, muktedirlerin izahına mizahla karşılık vermek lazım diyerek başlıyor işe ve ustaca biçimlendirdiği taşlarla duvarlar örüyor, takılar tasarlıyor, yollar döşüyor.

Noktalı Virgülle Biten Bir Kitap noktaya mecbur olmadığımızı, çağrışım denen şeyin bize bin bir seçenek sunduğunu gösteren öyküler.

Perşembe, Aralık 14, 2017

Rüyadaki Kadın


Edebiyat öğretmenliğinden emekli olduktan sonra düzeltmenlik yapan, okuma gruplarında vakit geçirip hayatını da düzeltmeye çalışan Hikmet, namı diğer Ataç Abi… Cebinde taşıdığı konyağı mesai boyunca yudum yudum tüketen, kendini tüketmemek için de Hikmet’e sığınan bankacı Aylin… Ne kadar tuhaf olabilir ki iki kişi arasındaki bu ilişki?

Abi ile kardeş, âşık ile maşuka, veyahut iki sıkı dost arasında salınıp duran bir sarkacı anlatıyor Kemal Selçuk. Rüyadaki Kadın tek başınalıktan baş başalığa, oradan da kalabalıklara geçişin romanı.

Çarşamba, Aralık 13, 2017

Kötüler Çok Güler!


Çizgi roman kahramanları pek gülmezler. Ciddiyet ve perhiz adamlarıdır onlar. Misyonları fedakarlık, biteviye sorumluluk ve emek ister. Gülmeyi genellikle yandaşlarına bırakmışlardır. Daha çok onlar acıkır, oflayıp puflar, güler ve güldürürler. Kahramanın narsist, özgüvenli ve kasvetli duruşunun gülme konusu olması bir senaryo zafiyetidir. Reçete sayılabiliriz, örneğin “kahraman eşeğe binemez”. Eşeğe binen kahraman ya toydur, kendini henüz ispat edememiş bir ergendir ya da anlatılan hikayenin derdi farklıdır, mutlaka mizahidir. Öyle ki kahramanları sadece serüvenlerinin hemen başında rahat ve huzurlu hayatlarını sürdürürken rahat, esprili ve gülerken görebiliriz. Gülmek neredeyse bir zaman kaybıdır ve onların tehditlerle dolu hayatları bu türden kayıpları kaldırmaz.

İnsanların neden güldüğüne dair pek çok kuram ve yaklaşım var. Kimileri rahatlamak için güldüğümüzü düşünüyor, kimileri saldırmak için kahkaha attığımızı iddia ediyor. Gülmenin toplumdaki yanlışları düzelttiğine, gülerek daha iyi bir toplum olacağımıza inananlar var. Freud, modernliğin bastıramadığı her şeyin, özellikle cinsellik ve argonun gülmeyi beslediğini söylüyor. Bakhtin, karnavalesk bir gülmeden söz ediyor; edepli, kasvetli, ciddiyet dolu hayatın karnaval zamanlarında ters yüz edilmesini anlatıyor. Gülmenin insanları birbirine yakınlaştırdığı kadar uzaklaştırdığı da biliniyor.

Yerli çizgi romanda gülme genellikle saldırganlıkla eşleştirilir ve kötü adamın aşağılama aracı olarak kullanılır. Kibir, küçümseme ve güç gösterilerinde büyük puntolarla yazılır kahkaha efektleri. Gülmenin dayanışmacı, rahatlatıcı ya da düzeltici olduğu düşünülen karakteristiği saldırgan yönü kadar hatırlanmaz. Kötü adamlar tekinsiz gülmeleriyle resmedilirler. Kahkahaları tedirgin edicidir, çünkü peşi sıra öldürecek, işkence edecek ya da tecavüze kalkışacaklardır. Gülmeleri onların kötülüklerini pekiştirmek adına eylemlerine eşlik eder. Kuraldır, gülmeyen kötü yoktur!

Serüven edebiyatını hicvederek çoğalan mizahi çizgi romanlarımız da gülmenin saldırgan doğasını öne çıkartmayı sürdürmüşlerdir. Mizah dergilerinde de gülen adamlar çoğunlukla arızalı ve hastalıklıdır. Alt sınıflar grotesk kahkahaları, üst orta sınıflar da sarkastik kıkırdamaları ile hicvedilirler. Cinselliği çağıran pek çok sahne yine gülmeyle bir arada resmedilir. Örneğin cinsel ilişkinin yokluğu ahrazlı bir ciddiyetin nedenidir. Neşe, ucundan kıyısından cinsel hayat ile ilişkilendirilir.

İstisnaları yok değil ama yerli çizgi romanda gülmenin kötülüğün kıyılarına demirlemesi ilginç! [Bir Tam Macera yazısı, 2007'den...] 

Salı, Aralık 12, 2017

Çizgilere Derkenar 8


1958'den Karikatür dergisinin çıkış duyurusunun yapıldığı ilan. Dikkat çekici olan, kadronun darlığı... Hepi topu on kişiler. Hemen hepsi eş zamanlı olarak başka yerlere, gazetelere iş veriyorlar. Hepsi de dergiyle geçinemeyeceklerini biliyorlar. Yetmişli yıllardan itibaren mizah dergilerimiz en az otuz kişinin verdiği katkılarla çıkar oldular. Uykusuz son sayıya baktım, kabaca yirmi beş kişi katkıda bulunmuş. Gırgır'da 1980 yılında bu sayı 45 ile 55 arasındaydı, saymıştım.


1989'dan, Semih Poroy'un Harbi bantı. Okur yazar esprileriydi, ilk akla gelen ironisi değil güzel çizgileriydi. Harbi'nin asıl önemi Amerikan tarzı çizgi bantın en iyi denemelerinden biri olmasıydı bana kalırsa. Ne/nasıl yapılmalı/yapılmamalı örneği olarak incelenmesi gerekiyordu, halen aynı fikirdeyim... Bizim üreticilerimiz günlük tempo ve devamlılıkla baş edemediler... Çizgiden, sanattan çok manşete ve gazeteciliğe kapıldılar belki. Sonuç, bu kadar çok çizerin olduğu bir ülkede yeterince günlük bant üretemedik... Geçti gitti orası ayrı...


Emrah Ablak'ın Hamsi'yi Beklerken albümünden bir Ankara karesi. Hikayenin kahramanları dolmuşla ODTÜ'ye gidiyorlar. Sorun şu ki, görünen yer Atatürk Bulvarı ve şehir tarihinde o yolda dolmuş çalışmış değildir. Üstelik, diyelim ki çalıştı, o dolmuş o yönde gidiyorsa ODTÜ'ye değil Ulus'a, batı'ya değil kuzeye-Dışkapı'ya gider. Teferruat tabii ama serde huysuzluk ve mesleki deformasyon var...


Gipi'nin son albümü Bihikaye'den... 18 yaşında biri aynada elli yaşındaki yüzünün halini görse "kusmaktan ölürdü" filan diyor...Çocukken, yirmi beşime kadar yaşasam çok yaşamış olurum diye düşünürdüm. Kırk yaşında biri bana inanılmaz yaşlı gelirdi. Peh peh... Elliye yaklaşırken üstüme alındım galiba...


1964 yılından, Nejat Erhan'ın çıkardığı Akbulut Kaan dergisinden... Yazar olarak bir kadının ismi geçiyor. Doksanlı yılların başında dönemin çizerleriyle röportajlar yaparken Günay Ayla'yı da sormuştum. Nejat Erhan, sırf iltifat olsun diye sevgilisinin adını da yazdırırdı diyenler olmuştu. Küçümseyerek, alay ederek bahsediliyordu. Doğru mu değil mi bilmiyorum ama şu saatten sonra ne söylense şüphe duyarım, beni cezbeden bu sevgili olayının kendisi galiba. Bizi sürükleyen şey arzularımız... Nejat Erhan'ın hikayesini düşündüm, hoşuma gitti.. Muhabbetle...

Pazartesi, Aralık 11, 2017

Üslup ve Telif


Bir arkadaşım yukarıdaki resmi gönderip bu imzayı tanıyor musun diye çizerini sormuş. Doğrusu, artık bu işler eskisinden çok daha kolay, google görseller işimizi epey kolaylaştırıyor, eskiden olsa, nasıl cebelleşirdik, ufacık bir bilgi için Paris Kütüphanesine mektup yazmışlığım vardır.  Öte yandan arkadaşıma da anlattım, çizgiyi görür görmez bana tarz olarak birilerini andırdı dedim. Meraklıları da çizginin John Buscema (1927-2002) ve onun da öncüsü olan Raymond’u (1909-1956) andırdığını hemen söyleyeceklerdir.

Alex Raymond’un 19.yüzyıl resimleme geleneğini, serüven edebiyatı kitaplarının resimleyen önemli illüstratörleri üslup olarak izlediğini biliyoruz. Bu işin okulu olmadığı için rağbet gören tarz ister istemez yaygınlaşıyor ve o tarzı yineleyen herkes revaçta oluyor. Medya sahipleri, editörler, reklamverenler, okurlar ve son olarak çizerler bu tarzın yinelenerek yaygınlaşmasını sağlıyorlar. Medya mantığı gereği aktüel düşünüldüğünden Raymond’un öncülleri bir süre sonra hatırlanmıyor bile. Yetmişli yıllarda Raymond tarihçiler dışında unutulmuştu, herkes Buscema’dan söz ediyordu.

Gırgır’da Oğuz Aral gibi çizen yüzlerce çizer vardı, telif olarak karşılığı vardı. Aral önceki on yıllarda da çiziyordu ama bu denli etki yaratmamıştı. Üslup ve çizgi modalarını konuşurken yaygınlaşmayı belirleyen asal etkenin telif olduğunu kolay unutuyoruz. Gırgır, çok sattığı için Aral'ın etkisi de arttı demek istiyorum.

Telif, modaya yöneliyor ister istemez ve moda, aynı çizerin üslubunu sürdüren yüzlerce yeni çizer çıkartıyor…

Bu arada çizgi Roy Krenkel’e (1918-1983) ait.

Cumartesi, Aralık 09, 2017

Merida

https://bewareitbites.deviantart.com/art/Merida-498257647

https://soulvalkyrie.deviantart.com/art/Merida-360398609

https://laurenwalsh.deviantart.com/art/Princess-Merida-Fanart-707548647

https://shricka.deviantart.com/art/Marida-713205370

https://efraimsdotter.deviantart.com/art/Merida-397731259

https://josephqiuart.deviantart.com/art/Merida-706920905

https://enveniya.deviantart.com/art/Merida-390631066

https://maaronn.deviantart.com/art/Merida-706799931

https://www.deviantart.com/art/Merida-414575607
Bilmeyenler için yazayım, Merida karakteri Disney'in Brave (2012) animasyonundan. Seyrettiğim zaman da yazmıştım, hafif tertip ters köşesi olan bir filmdi ve çocuk-kadın kahramanının hayatla ilişkisi nedeniyle ayrıksı duruyordu. Yahu etme eyleme, Disney'den ne ayrıksılığı çıkacak dediğinizi duyar gibi oluyorum.

Popüler kültürün işleyişi sanıldığı gibi tek biçimli değildir. Örneğin bizim dizilerimizin Arap illerinde bu kadar çok beğenilmesi kadın karakterlerimizin toplum içinde görünürlüğüyle, erkekler arasında başarılı olmalarıyla doğrudan ilgili. Oysa biz baktığımızda sadece klişe görüyoruz. Ne ki diyoruz... Westernler sağcı içerikleriyle tefe koyulurlar, oysa Britanya'da yıllar önce yapılan araştırmalar gösteriyor ki, filmlerin meydan okuyucu ve bireyci kahramanları, geleneksel toplum içinde bastırılan gençlere iyi gelmiş... Sür'atli ve enerjik görünmüşler...

Merida, pek çok kız çocuğuna model olacaktı, çok belliydi. Eviriyor, çeviriyor, inat ediyor, ayakta kalıyor ve başarıyordu...

Geçenlerde şöyle bir taradım, inanın binlerce Merida ilüstrasyonu yapılmış...Amatörler, fanlar, profesyoneller... Bile isteye, severek iştahla resmetmişler... Yukarıdakiler benim hoşuma gidenler...Niye bu kadar çizilmiş, niye bu kadar beğenilmiş şaşırmayın...Bu daha başlangıç diyorum, gülerek, daha da hatırlanacak...Yaşayacak...
Related Posts with Thumbnails