Cumartesi, Nisan 29, 2017

İnsan Olan...


Yine kötü şeyler oldu, yine binlerce insan ihraç edildi. Üzülüyoruz, öfkeleniyoruz ama nasıl bu kadar akıl dışı davranılabiliyor doğrusu havsalam almıyor. Kimisi diyecek ki "bu saate kadar daha anlamadın mı?" İnsan teki şaşırma ve irkilme hissiyatını yitirmemeli. Yok yitirirsek, bizi insan yapan özellikleri yitiriyoruz demektir.

KHK eliyle insanlar işlerinden atılıyor, özlük haklarından mahrum edilerek mesleklerinden ihraç ediliyorlar. Tek tek sıralanmış isimlerle listeler dolaşıyor, medya haberleri şu bu yapılıyor... Kim bu insanlar? Nasıl yaşayacaklar bundan sonra? Bakın, ne yaptılar da bu sonucu yaşıyorlar demiyorum. Hayatlarını nasıl sürdürecekler diyorum. Her birinin hikayesi, bir ailesi, bir hayatı var. Bu kısmını bilen pek yok, bu insanlar tekrar işe giremeyecek, yurt dışına çıkamayacak, mahkemeye başvuramayacaklar. Savunma hakkı yok, suç yok, dava yok, ihbar var, ihraç var. Öyle ki hayatında suç kaydı olmayan, karakola gitmemiş, davası ve suçlaması olmamış insanlar bile keyfiyetle ihraç ediliyorlar.

Ne zaman olur kestiremiyorum ama bu hikayeler sonradan o kadar çok anlatılacak ki hep birlikte çok üzüleceğiz, ne yapmışız, niye yapmışız diyeceğiz. Yıllar sonra bu zamanı yaşayanlara, bu kahrı çekenlere, vallahi tillahi hepimize külliyen sadece yazık denecek. Açıklayamayacağız, niye diyemeyeceğiz. Yazık...Sadece yazık olan yıllar...

Hayat bir ring değil, insanların birbiri için üzüldüğü, birbirine iyi geldiği, birbirini iyileştirdiği bir yer...İnsan olan o ringten utanır.

Çarşamba, Nisan 26, 2017

Kâr ve Zarar


Dergilerle ilgili oldum olası romantik ve hararetli bir inanış vardır, hemen tüm dergilerin bir ideal uğruna çıktığı, yaşadığı, sürdürüldüğü farz edilir. Herkes ticaret yapar da dergiciler, yazarlar, çizerler, gazeteciler, yayıncılar yapmaz, yapmamalı diye düşünülür. Matbaacı sizden para alır, dağıtımcı alır ama siz bu işi para için yapmıyorsunuzdur.

Niye inanıyoruz buna?

Mizah dergilerini konuşalım.

Kendi matbaasında basılan, kendi dağıtım şirketiyle dağıtılan ve haftada üç yüz bin satan bir derginin ne kadar kazandığını hiç hesap eden var mı? Gırgır'dan söz ediyorum.

Gırgır, niye satıldı? Yüksek kârlı bir yayın olduğu için...Niye Gırgır gibi dergiler oldu, çoğaldı, çoktu? Kâr getirdikleri için... Neden Oğuz Aral, madem satacaklardı bana satsalardı dedi, Gırgır'ı satın alacak kadar geliri olduğu için... Niye gençler Gırgır'dan ayrıldılar? Öyle ya da böyle, yüksek veya sürekli gelir edebilmek için...

Bugün mizah dergileri niye kapanıyorlar? Az sattıkları ve bu nedenle iyi telif ödeyemedikleri için...Zarar ettikleri için... Yetenekli insanlar, iyi telif alabildikleri başka alanlarda çalıştıkları için...

Mizah dergileri, 1970 öncesine dönüyorlar, az kişiyle, düşük teliflerle çalışacaklar ve bu yeni duruma adapte olacaklar. Bunun en önemli sonucu, şartlar değişene kadar yeni üretici çıkamaması olacak. Gırgır öncesinde çıkmıyordu, çoğalmıyordu, belli mecralarda belli insanlar vardı ve onlar değişmiyordu.

Tartışması bol, ayrıntısı çok bir mesele. Üzerinden belli bir süre geçtikten sonra mutlaka bir şey yazacağım. Bu yeni yol ayrımını anlatmak gerekiyor.

Pazar, Nisan 23, 2017

Mizah Dergilerinin Yokluğu Ne Demek?


Muhalefet dendiğinde sadece büyük siyaseti, sadece partileri, meydanlardaki gösterileri anlamak doğru değil haliyle. Ben genel olarak "bundan kim rahatsız oluyor?" sorusunu sormaktan yanayım. Epey zihin açıcı bir soru gibi geliyor bana.

Hep kullandığım bir başka çıkarım daha var, Nasrettin Hoca, Timur'dan rahatsız olursa pek bir şey olmaz da Timur, Nasrettin Hoca'dan rahatsız olursa işin sonu neye varır bir düşünün diyorum.

Mizah dergileri, sadece siyasetçileri değil her türlü otoriteyi, hayatı, bağnazlığı, gerginliği,  talim ve terbiyeyi, ebeveynleri, hiyerarşiyi, kuralları, kralları, iki yüzlülüğü, boyun eğmeyi eleştirirler. Bunu iyi yapanı, kötü yapanı, hatta ne yaptığının farkında olmadan yapanı vardır.

Asıl önemlisi bunu yaparken  az ya da çok, öyle ya da böyle, Timur'un karşısında olmalarıdır.

Timur, elbette bir mecaz, muktedirleri ifade eden bir mecaz.

Mizah dergileri, çoğulculuğun, ifade özgürlüğünün ve liberterliğin kadim bir parçasıdır.

Lütfen şunu düşünün, mizah dergileri kimi rahatsız ediyor? Mizah dergilerinin yokluğu kimin işine yarar?

Cumartesi, Nisan 22, 2017

Derginize Sahip Çıkın


Türkiye'de mizah dergileri ilk kez bu ölçüde kapanma tehdidi altındalar. Hortlak kapandı, Penguen kapanacağını duyurmuş, Uykusuz küçülmek zorunda kaldı vs. Niye oldu bu? Bütün dergi satışlarının düşmesi, ülkenin içinde bulunduğu ekonomik kriz, mizahçıların yaşlanması, yeni anlatım mecralarının çoğalması, sansür vs... Pek çok neden gösterilebilir.

Bu mesele ne zaman açılsa sosyal medyada beter olsunlar diyenler, şimdiki dergileri Gırgır'la ve Oğuz Aral'la kıyaslayarak tükaka edenler çıkıyor. Doğrusu klişelerle veya inançlı idealistlerle tartışmak kolay değildir, kimseyi ikna etmeye çalışmıyorum, sadece bir parça farklı düşünülsün istiyorum.

Mizah dergileri aktüellikle yaşarlar, geçmişte çıkmış ve başarılı olmuş bir dergiyi bugünün okuru beğenmez, komik bulmaz ve anlamaz. Biz o dergilere bakarken, nostaljiyle hislenebilir, o esprileri hatırlarken geçmişi yad edebiliriz. Sırf bize güzel geldiği için o dergiler daha iyiydi demek hakkaniyetli olamaz, ancak ve ancak idealleştirme olabilir.

Gırgır, çok satar bir dergiydi ama Türkiye'nin en çok satan gazetesinin ve bir dağıtım tekelinin yayınıydı. Eğlence imkanlarının sınırlı olduğu, televizyonun İstiklal Marşıyla açılıp kapandığı, sansürlü bir dönemin konuşkanıydı. Sadece Gırgır mı çok satıyordu? Nedense adı pek geçmez ama Çarşaf bile o kadar çok satıyordu ki bugünkü mizah dergilerinin toplamından on beş misli  daha fazla satışa sahipti.

Türkiye, 1970-1990 aralığında medya tarihimizin en çok satan dergilerini çıkarmıştır. Yüzbinin üzerinde satan çok sayıda dergi sayılabilir. Bugün kırk bin satan Ot ya da Kafa gibi dergiler, çok satıyor diye geçiyor, oysa 1979'da onun biraz üzerinde satan bir mizah dergisi kapanıyordu.

Tarih vereyim, 1991 yılında bütün dergiler, televizyona yenildiler. O kadar çok kanal oldu ki, insanlar, dergilerdeki mizahı televizyonda buluyorlardı.

Oğuz Aral da dergi çıkarıyordu, dergisini kapatmak zorunda kaldı. Gırgır mizahı tarih olmuştu, artık televizyonda olmayanı anlatmak gerekiyordu. Şöyle söyleyeyim, Gırgır döneminin marjinal ve az satan dergisi Limon, sırf bu yüzden an çoksatan dergi oldu...Hem de birdenbire.

Nostalji kötüdür demiyorum, bir tükenmişliği, artık tekrar edemeyecek bir zamana özlemi gösterir.

Kendi adıma şunu söyleyeyim, bugünün mizah dergileri, Gırgır kadar enerjik olmayabilirler ama çeşitlilik bakımından Gırgır'ın çok ama çok ilerisindeler.

Devam edeceğim.

Cuma, Nisan 21, 2017

Tommiks ve 1961


Ağaçkakan'dan Birol Aktaş imzalı 100 Yasaklı Kitap çıktı. Yasaklanmış kitapların listelendiği malumatçı, eğlenceli bir çalışma. Kitapta anlatılan ilk yasaklı kitap Tommiks olmuş, yazarın iddiasına göre ünlü çizgi roman 1961 yılında yasaklanmış vs.

Doğal olarak ilgimi çekti, Tommiks kitap değil dergi diyenler çıkabilir, doğrudur kitap değil süreli yayındır, ama isin o kısmında değilim. Bunca yıldır işin içindeyim, eskisi gibi ilgilenemiyorum ama vakti zamanında talim terbiye tutanaklarında, Başbakanlık Arşivinde çizgi roman yasaklarını epeyce aradığımı taradığımı söyleyebilirim. 1961'e dair özel bir belge, gazete haberi vs hatırlamıyorum. Yazar da kaynak göstermemiş, genel bir şeyler söylemiş. Keşke, e'cicik ve azıcık bu bilgiye nasıl ulaştığını, nerden duyduğunu, neyi temel aldığını söyleseymiş, biz de o yolla işin gerisini kurcalardık.

Kaybolan bir dünyanın peşinde


Bu ay Sabit Fikir'de çıkan yazım
link

Perşembe, Nisan 20, 2017

Bir Kapanma Haberi


İyi haber değil. Hortlak kapandı. Genel olarak dergi satışlarındaki başaşağı gidişin bir sonucu elbette. Sürpriz olmaması daha da üzücü. Gerek mizah gerekse çizgili dergiler için zor bir dönem.

Çarşamba, Nisan 19, 2017

Beyamca ve Kürtler


Haldun Taner hikayesi gibi olacak ama mahallede bir Alevi berberim var. Ne zaman gitsem, bazen fısıldayarak bile olsa mutlaka siyaset konuşuyor benimle. Hatta aralıklarla, sahiden üzülüyor ve ne diyeceğimi bilemiyorum, "bunlar Alevilere saldırırlar mı?" sorusunu soruyor. Ne denebilir ki? Mesele cevap vermek değil çünkü. Böyle bir korku olması, akla gelmesi.

Referandum öncesinde, kim olduğunu bilmediğim biri, sohbete dahil olmak istedi, koltuğa yanaştı, "beyfendi" dedi, "bu Kürtler kime oy verecek, sen bize asıl onu söyle." Bu soru da tedirgin edici elbette. Anladım ki adam, onlar kime oy verecekse, aksi oyu verecekmiş. İşte tam bu noktada, Haldun Taner'in beyamcası oldum. Dedim, bu Kürtler deseler ki benim oyum şu... Madem Kürtler hasmın, niye inanıyorsun bu söylediklerine, ya yalan konuşuyorlarsa, ya entrika yapıyorlarsa...Senin aklın neye yatıyorsa ona oy ver, bırak dedim Kürtleri...

Hadi adam, diyelim derinlikli biri değil. Herkes birbirini küçümsüyor ve yukarıdan konuşuyor ya, ben de onu yapmış olayım. E kardeşim, Kürt oyları düştü-çıktı diyenlere ne demeli?  Şu beyamca karakterini bıraktırmıyorsunuz bana... Türklerin oyu nasıl yekpare değilse Kürtlerin de değil. Evet oyu veren Kürt yok mu? MHP'ye oy veren Kürt yok mu? Yoksa "bize oy verirse" Kürt olmuyor mu bu insanlar...

Fotoğraf: NomdePlume

Salı, Nisan 18, 2017

Baarsana!


Siyasetçi kimdir, nasıl biridir diye sorulsa, bence hiç şaşmaz, bağıran birilerinin tarif edildiğini görürsünüz. Populizm, ajitasyon şu ya da bu, ne dersek diyelim, bizim siyasetçilerimiz canhıraş bağırıyor. Şöyle bir düşünün, sakinliğiyle tanınan biri siyasette tutunamıyor, yok hoşgörülüymüş, yok tevazu sahibiymiş, yok çelebiymiş kim olursa olsun silinip gidiyor.

Sadece siyasetçi mi? Her mesleğin bağıranı makbul. Çileden çıkıyor, haddini bildiriyor, cevabını veriyor, gözleri doluyor filan ama illa ki bağırıyor "en iyiler".

Bağıran adamları seviyoruz. Bağıran kadınlara helal olsun diyoruz.

Niye seviyoruz bağıranları? Gösterisi hoşumuza gidiyor bana kalırsa.

Peki bağırmak, kazanmak mı demek? Hayır, bağırmak kazanmak demek değil. Bağırmak, bir ön şart.

Yoksa, biz, daima kazanandan yanayız, kazananın gösterisinden yanayız. Kim değil ki demeyin? Kaç tane Osmanlı padişahı biliniyor, niye onlar biliniyor? İstanbul'un Fethi, Viyana Kuşatması şu bu... Niye iki paragrafta anlatılıyor gerisi... Niye herkes Gassaraylı? En başarılı takım olduğu için...Niye maçlarında seyirci yok. Bugün kazanamadığı için... Kazanamıyorsa sporun da tarihin de siyasetin de önemi yok. Türkiye'nin en yoksul ilçeleri, en mahrum, en mutsuz köşeleri neden iktidar partisine oy veriyor?

Kaybedildiğinde, kaybedenler en çok kime kızıyor, bağırmayan siyasetçiye, bağırmayan kulüp başkanına... Kırmızı kart görene değil sahada kalan "ruhsuz" oyuncuya...

Türkiye, uzun yıllardır baarıyor... Görünen o ki uzun yıllar baaran adamları seyredeceğiz.

Pazartesi, Nisan 17, 2017

Kop!


Demokrasi yaşamış, oy kullanmış herhangi bir dünyalı yaşadığımız seçimi anlayamazdı. Sıkıyönetim koşullarında seçim olmasını filan söylemiyorum, mecliste yer alan üçüncü büyük siyasi partinin lideri, bilinmeyen bir nedenle tutukluydu. Niye diye sorulduğunda verecek bir cevabımız ne yazık ki yok. Ne yaptı da ne oldu da...Biz istediğimizi konuşalım. Sahiden anlayamazlar cevabımızı.

Batılılar bize niye laf söylüyor, niye karışıyor diye öfkeleniyoruz. Aklı başında sandığım pek çok insan bile buna öyle bir celalleniyor ki akıl sır erdiremiyorum. Global dünya, sadece sermaye akışkanlığına dayanmaz, siyasette ve temel insani değerlerde birleşme fikrine dayanır. Biz ülke olarak, son on beş yılda buna uyum göstereceğimizi beyan ettiğimiz yüzlerce anlaşma imzaladık. Bir okula giriyorsunuz, sonra o sınava girmem, o dersi sevmiyorum, o ders benim istediğim gibi anlatılacak diyebilir misiniz? Elbette diyebilirsiniz ama o zaman o okulda, o sınıfta olamazsınız. Herkesin yorulduğu yere han kurulmaz.

Gergin bir seçim bitti, kıl payı demek gerekiyor, beklenen de oydu, iktidar partisi her iki kişiden birini karşısına alarak seçimi kazandı. Zafer olmadığı aşikar. Epeydir mutsuz bir memlekettik, bu sonuçlar uzun vadede bize iyi gelmeyecek, o da aşikar. Zira, yürütülen ajitasyon siyaseti gereği bu kıl payı fark unutturulmak istenecek, iktidar eliyle  muhaliflere yönelik agresif taarruzlar olacak, yine büyük düşmanlardan, yedi düvelden, gizli oyunlardan bahsedilecek... Dünyadan kopma pozunu sürdüreceğiz.

Pazar, Nisan 16, 2017

Eski Defterler






Eskiden bloglar yoktu, interneti bile tahayyül edemiyorduk ama günlük tutma alışkanlığım hep oldu, filmlerde gördüğüm yazarları taklit ediyordum galiba. 16 yaşımda düzenli olarak günlük yazmaya başladım, her gün hissettiklerimi yazıyordum, aşağı yukarı on yıl kadar hiç aksatmadan yaptım bunu.

Bir iki yıl sonra, 80'li yılların sonunda çizgi romanla ilgili düşüncelerimi yazdığım defterler de tutmaya başladım. O günlerden kalan arkadaşlarım hatırlayacaktır, çizgi romanla ilgili bir kitap yazmaya karar verdiğimde, gittiğim her yere o defterleri götürüyor, konuştuğum insanlara onları da gösteriyordum. Hoşuma gidiyordu bunu yapmak, sanki tutkumu ve inadımı ispatlıyordum o sayfalarla, koleksiyoncular, çizgi romancılar o defterlere bakarken mutlaka şaşırıyorlardı.

O defterler neye benziyor derseniz, yukarıda ilk defterimden sayfalar koydum, büyük boy bir ece ajandasına resimler kesiyor, yapıştırıyor, yorumlar, açıklamalar yazıyordum. Çizgi romanın kurgusu, estetiği, tarihi, kuramı, yaklaşımları filan haldır huldur karalıyordum...Üç defter tutmuşum böyle. Aşağı yukarı 700-800 sayfa ediyor. O defterlerden faydalanarak bir kitap, epey dergi yazısı çıkarttım. Şuna hep inanırım, hiçbir emek boşa gitmez, mutlaka bir yere varır, bir şeye dokunur. Yazarak öğrendim, yazarak çalıştım, yazarak akademisyen oldum, meslek sahibi oldum, direndim, hayatıma yön verdim.

Resimlerdeki yazıların ilki 1988'den, sonuncusu 1992'den...

Bugün seçim günü, odamı, kütüphanemi topluyorum, gerginim, nostalji yaptım. Hayırlısı olsun.

Cumartesi, Nisan 15, 2017

Haller ve Dergiler


Yaklaşık iki yıldır, çeşitli dergilerde çizgi roman yayımıyla uğraşıyorum. Daha önce denemediğim bir şey olduğu için denemek istedim. Sefa (Sofuoğlu) ile Kafa'da, Berat (Pekmezci) ile Fitbol'da, Murat (Başol) ile 221B'de çalışmalar yapıyordum. İlk ikisi aylık, sonuncusu iki ayda bir çıkan dergilerdi. Hepsini bir şekilde bitirdik. Ne oldu, nereye vardı, neler hissettim, onunla ilgili deneyimimi paylaşayım istiyorum.

Bir süredir iş çeşitliliği ve yoğunluğundan dert yanıyordum. "Kendim ettim, kendim buldum" demek gerekiyor tabii. Ülke de karışık, gündem hep gergin, bir şey üretiyorsun, oysa ülke başka bir yerde başka bir şey yaşıyor, sıkıntılı bir durum. Oysa dergiler ve genel olarak "çizgi roman algısı" o denli "hardcore" değiller, zira satmak zorundalar, çizgi romandan "soft" kalması bekleniyor vs.Telifle iş yapıyorsunuz çok da özgür değilsiniz.

Üstelik dergiler "albüm" kadar ferah değiller, az karede ve çok ekonomik olmak zorundasınız. Dar mekanda gösteri yapıyorsunuz. Bunlar şikayet sayılmasın, olup bitenlerin sonucu ya da vakıa diyelim. İşe başlarken hiç bilmiyor değildim. Telifle iş yaptığımı, yayın mecramı zorlamamam gerektiğini elbette biliyordum.

Neyse laf uzamasın, uzun bir müddettir, tek işim olmadığından çizgi romanların üzerimdeki ağırlığı artıyordu, hepsini bırakayım istiyordum. Tek başıma değilim, Murat'la Sefa'yla konuşuyordum. Daha önce satışları düşen Fitbol, Payidar'ı yüksek maliyet olarak görmüştü, Berat'la başka bir yerde devam etmeyip kenara çekilmiştik. Son aylarda ekonomik kriz nedeniyle bütün dergilerin satışları başaşağı gidiyordu, bu hengamede çekilmek en iyisiydi bana kalırsa, çekilmek ve işleri revize ederek-genişleterek albüm yapmak veya sadece albüm yapmak doğru karardı...

Dün ve evvelsi gün, net bir hamle yapıp, Kafa'dan ayrıldım. Sefa ile daha önce konuşmuştuk, kararı bana bırakmıştı. Akşamına 221B'den bir mail geldi, azalan satışlar nedeniyle durumlarını anlatıyor, maliyeti nedeniyle Murat'la birlikte yaptığımız Bozkır'a devam edemeyeceklerini bildiriyorlardı. Pişti olduk aslında, aramızda konuştuğumuz bir şeydi, gittiği yere kadar diyorduk, nezaketle vedalaştık.

Garip bir biçimde rahatladım. Hep şunu düşünürüm yaptığım işlerde. İnsanın sevdiği işten para kazanması kadar güzel bir şey yoktur. Herkesin bu kadar şansı olmaz. Lütuftur bu. İkincisi, ne yapıp edip heyecanı yitirmeyeceksin. Heyecan yerini rutine bırakırsa "ölelim" daha iyi.

Bozkır ve Payidar, albüm olacaklar... Zaten yeni hikayelerle ilaveler yapıyor, geliştiriyorduk, ona devam edeceğiz. Sefa ile 1951 isimli bir grafik romana çalışıyoruz. Geniş zamanlı işler...


Cuma, Nisan 14, 2017

Gergin Sandalyeler


Resim esprili. Resme konu olan eylem korkutucu, eylemi yapan da meydan okuyucu ve anlaşılan o ki bir gösteri adamı. Bile isteye, canını tehlikeye atıyor. Niye yapıyor bunu? Sandalyelerin canı olsa, dili olsa buna razı olurlar mıydı acaba?

Muktedirler bizi referanduma ve evet-hayır eksenine neden dahil ettiler. Soru bu saatte saçma geliyor değil mi? Pazar günü oy vereceğiz, neyin kafasıyla konuşuyorum? Ülkeyi zaten yönetiyorsun, istediğini yapabiliyorsun ama "yapamıyorum" şöyle olursa "daha iyi olacak" diyorsun. Gerekçelerini de kimseye anlatamıyorsun, sandalyelerin üstüne çıkmış kendini oylatıyorsun. Türkiye'de her iki kişiden biri seni istemeyecek. Ne gerek vardı buna? Böylesi bir gerilime ihtiyacımız mı vardı?

Referandum, psikolojik bir eşiğe dönüştüğü için çıkacak sonucu haddinden fazla önemsiyoruz. Bence ne çıkarsa çıksın hayatımız değişmeyecek. Şimdikinden çok farklı olmayacak. Bu gerginliğe değmediğini ise hep birlikte göreceğiz.

Yüzler


Küçük saadetler, bir türlü doymayan arzular, şehrin evleri, pencereleri, masaları. Yanıp sönen cigaralar. Hiç bitmeyen pazarlıklar. Üç adamın konuştukça çoğalan ve ufalan hayatları.

Emrah Polat, suyun akışını, Ankara’yı, bir gecenin ortasını anlatıyor.

Yüzler, zamanın seslerinin, merhametsizliğin, acımışlığın romanı. “Cümle hal, insan halidir.”

Çarşamba, Nisan 12, 2017

Uçmak


Kendime göre yoğun, "çok karakterli" ve "çok hikayeli" bir hayatım var, baş etmeye çalışıyorum. Arada bir sokurdansam da işimi seviyorum. Bazen, bu yoğunluğun üstüne yeni işler alıyor, üç beş şeyi birarada götürmek zorunda kalıyorum. Hemen her zaman bunun da üstüne bir şeyler binebiliyor.

Obsesif bir kişiliğim olduğu için o aralar neredeyse yaşamıyor gibi oluyorum. Bitsin ve hayatımdan çıksın diye yüklendikçe yükleniyorum.

Son on günüm delice geçti, başka şeylerin yanında ağır işçilik gerektiren bir işi yetiştirmeye çalıştım. On günde yazmamı istediler, ilk üç gün başka işlerim nedeniyle bir satır yazamadım. Zaman daraldıkça kendimi kıstırılmış ve çaresiz hissettim, karalar bağladım. Dün bitirdim, bugün temize çekip yapım şirketine gönderdim. Yarın son gündü, yarın yollayabilirdim ama bitmesi-gönderilmemesi beni perişan ederdi.

Böylesi bir iş bitince, üzerimden ağır bir yük kalkınca sahiden şehrin üstünde uçmak istiyorum. Mecazen söylemiyorum bunu. Yükseklik korkum vardır,  uçmaya filan gelemem aslında, mecazen de olsa değişmez,  adam akıllı bir flaneur filan da sayılmam. Öyle oluyor ki haftada sadece iki gün evden çıktığım oluyor, insanlarla karşılaşmıyorum, yolculukları sevmiyorum şu bu... Ama tam da o zamanlar işte, her yere yürüyebilirim gibi geliyor, koşabilirim, bağırabilirim, tanımadığım insanlarla uzun uzun konuşabilirim filan.

Askerlik bittiğinde garnizondan çıkarken ayaklarım çok hafif gelmişti, kurtuluyorum ya, heyecandan ağırlığı ayarlayamıyordum, böyle zamanlarda aynen öyle adımlar atıyorum, uçuyorum gibi geliyor, tüy gibi...

Waldemar von Kozak (II)















Cumartesi, Nisan 08, 2017

Oltacı


Delisu’da oltacı, adı Miran. Bir oğlu var, kimine göre sakıncalı, işkencede konuşmadığı için komünistin iyisi. Hayat zor, “çeveladaki sarıkanat” gibi çırpınıyor, oğlunun kamburuna yükleyecek değil ya yaşananları…

Vecdi Çıracıoğlu denizden ilham alıp yine denizi anlatırken zamanı yavaşlatıyor, acelesi olmayan bir adamın çağanoz misali tedirgin adımlarından bir ağ örüyor.

Oltacı, fırtınalı denizin sütliman romanı.

Cuma, Nisan 07, 2017

Gerçek Hayat


Arzu pazarlıkları, vehimler, zalimlikler, kırklara karışanlar, kupkuru ve yapayalnız sesler, iniltiler. Fatma Aliye, Suat Derviş, Cahit Uçuk. Kim bu kadınlar?

Oylum Yılmaz, geçip giden, yaşanmış olması için sözcüklere ihtiyaç duyan hayatı, ağır ağır bir bilmeceyi çözer gibi anlatıyor. Sarmaşık, sinsi bir davetkârlıkla gittiği yolu belirliyor. Ya hayat artık çiçeklenmezse?


Gerçek Hayat, içi içine sığmayan aşkın, karaltının içindeki umudun yeni sesli romanı… Gerçeği yaşanmaz olunca hayaline sarılıyor herkes.

Perşembe, Nisan 06, 2017

Son Okuduklarım 14


Kısa bir tur...Bir Dakikalık Öyküler, Macar edebiyatından, Sevgi çevirmiş, doğrusu öncelikle o yüzden okudum ama kendini okutan bir kitap. Çoğunluğu kısacık hikayeler, bir zeka oyunu, bir ironi veya sürpriz sona dayanıyor. İki üç öykü, benim için ilham verici oldu. İşte Dali, okumayı sevdiğim ressam biyografilerinden bir başkası. Dali'nin ilk dönemlerini değil ömrünün son otuz yılında bir skandal artisti olarak yapıp ettiklerini merak ederim. Kitap, ister istemez bir denge tutturmuş, iç resimler güzel Yeşilçam Sokağı, Taner Ay'ın vakti zamanında Çalıntı dergisinde yazdığı portrelere dayalı. Hepsi ilginç ve başarılı, yeniden basılması gereken kitaplardan. Bir Namus Meselesi. Mahmut Yesari'nin kitaplaşmamış ilk romanıymış. Karamanlı ağzına ilişkin şahane diyaloglar var. Malumunuz Anadolulu Ortodoks Türklerle ilgili mizah cumhuriyet döneminde Kayserililer'e devşirilmişti.

Çarşamba, Nisan 05, 2017

Salı, Nisan 04, 2017

Yeni bir edebiyat sevdalısı; grafik roman


Geçen ay Sabit Fikir'de çıkan grafik romanla ilgili yazım.
link

Hortlak'ta Yazdıklarım


Hortlak dergisinde her sayı yazdıklarımı meraklısı için listeliyorum. Ocak 2016'da başladığım yazıların ilkinde genel bir değerlendirme yazısı yazmıştım, yazıya verdiğim isim köşenin de adı oldu: Memleket Çizgisi. Daha sonra sırasıyla Utanmaz Adam (Oğuz Aral), Zalim Şevki ve Kelek Osman (Engin Ergönültaş), Gaddar Davut (Nuri Kurtcebe), Küçük Adam (İlban Ertem), Avni (Oğuz Aral), Çılgın Bediş (Özden Öğrük), Canavar Koyun Orhan (Latif Demirci), İki Üşütük (Orhan Alev-Altan Erbulak), Eşşek Herif (Hasan Kaçan), En Kahraman Rıdvan (Bülent Arabacıoğlu), Orhan Alev senaryoları, Metre Golden Mahir (Galip Tekin), Sokaktan Eve Kaçan Çizgi Romanlar, Suat Gönülay'ın ilk dönem çalışmaları ve son olarak Hayk Mammer (Oğuz Aral) hakkında yazdım.

Pazartesi, Nisan 03, 2017

Son Yılların En İyi 10 Çizgi Romanı


Hürriyet'ten yakın dönemde Türkçe'de çıkmış en iyi çizgi romanları sordular, ben ancak grafik romanları söyleyebilirim dedim. Yabancılardan oluşan, sıralamalı olmasını istedikleri bir liste gönderdim. Bu tür sıralamaları sevmiyorum, ancak bugün gördüğüm sonuçlara bakıyorum, biri çizgi roman bile değil. Medyanın işleyişi böyle, yapacak da çok şey yok, uğraşa devam diyelim. Benim listem şöyleydi:

1- Art Spiegelman- Maus 
2- Alan Moore –David Lloyd V for Vendetta
3- Alison Bechdel- Cenaze Evi, Şenlik Evi
4- Satrapi- Persepolis
5- Daniel Clowes- Ghost World

Pazar, Nisan 02, 2017

"Onlara başka türlü bakıyorum"


Ötekileştirmek, diye bir kelime var dilimizde, son zamanlarda hayatımızda da sıkça karşımıza çıkıyor maalesef. Çalışmalarınızı incelerken de varlığını bana sıkça hatırlattı bu kelime. Yazdıklarınızda ‘ötekileştirmeye direniş’ buldum çoğunlukla, bu konuda ne söylemek istersiniz?
İnsan, insanı iyileştirir fikrine inanırım, kişilik olarak sertlikle bakamıyorum dünyaya, işkenceci bir polis tanımıştım, çocuklarıyla ilişkisi inanılmaz güzeldi, iyi bir babaydı. Hep aklımda tutarım bu tezatı. İyiler ve kötüler sertliğinde bir algım yok, bazen olması gerekiyor. Mağdur ediliyorsunuz, faili biliyorsunuz, haksızlık ve kötülüğü görüyorsunuz ama sakin kalmaya odaklanıyorum. Hayatta tek doğru, tek hakikat, tek siyaset, tek tarih, tek edebiyat yok. Mesaj vermekten özellikle uzak duruyorum ama anlattığım her şeyde bunu işaret etmeye çalışıyorum. Hissiyat olarak dışlananlara, azınlıklara, azınlıkların azınlığına yakınlık duyuyorum diyebilirim. Yaptığım işin doğasında bu olmalı bana sorarsanız. Geniş anlamıyla edebiyatın ve sanatın çıkış noktası, varoluş nedeni, oksijeni bu bence.

Türkiye’de Çizgi Roman’ın önsözünde çizer-yazar olmaya doğru giden yolunuzdan bahsederken, çocuk yaşlarınızda ‘kahraman’ olmak istediğinizden, ‘kahraman’ olamayınca da ‘kahraman yaratıcısı’ olmaya karar verdiğinizden bahsediyorsunuz. Yazmak, çizmek ya da farklı şekillerde oluşturulmuş ‘yaratma’ eylemleri, ‘olamadığımız kahramanlar’ı edebiyat ya da sanat aracılığıyla meydana getirerek bu şekilde tatmin/mutlu olma çabamız diyebilir miyiz?
Olabilir, etkilemiştir elbette. Nasıl bir çocukluk yaşarsanız, öyle bir insan oluyorsunuz. Bir roman, bir hikâye, bir çizgi roman okuyorsunuz, bir film seyrediyorsunuz. Herkes bunları farklı biçimde alımlıyor. Sonuçları yine farklı olmuştur herkes üzerinde. Bugün çok erkek, çok sert, çok milliyetçi bulduğum bir şeyi başka türlü sevebilmişim. Aynı şeyleri seven ve izleyenlerle konuşunca daha iyi anlıyorum bunu. Kanarak okumak ve kanarak okuduğunuzu anlamak farklı türlü aydınlanmalar. Büyüyorsunuz. Arthur Penn diye ünlü bir yönetmen vardır. Çocukken filmleri kim yönetmiş çok bilmiyorsunuz, bir gün bir baktım, beni çok etkilemiş pek çok filmin yönetmeni meğer oymuş. Şaşırmış, bütün filmlerini izlemiştim. Bir yakınlık kuruyorsunuz, ilginizi çeken bir yönü oluyor. Ama o yaşta tam anlamlandıramıyorsunuz. Çizgi romanlar iyilik ve kötülük ekseninde net çıkarımlarda bulunurlar. Böyle söyleyince basit görünebilir ama tek tek her üretici farklıdır, her hikâye farklıdır. Yine sonra anlıyorum ki o günlerde de edebi tortusu olan, muhalif tınısı olan şeyleri sevmişim. Sadece kahramanlık değil, iyilikle bakmak, iyiliğe bakmak, merhamet duygusunun gelişmesi bakımında çizgi romanlar bence ilginç mecralardır.

“…Daha ne kadar yaşayacağımı bilmiyorum. Hayallerimi gerçekleştirmek için çok az zamanım kalmış olabilir.” diyorsunuz 2013 yılı Mart ayında yaptığınız bir söyleşinizde. Oldukça aktif birisiniz, ömrünüze daha neler sığdıracağınız merak uyandırıyor, bu yüzden hayallerinizi duymak isterim? Ayrıca Dumankara’ya baktığımda öykülerin sonunun genelde mezarlıkta bittiğini görüyorum. Ölüm temasını fazla mı düşünür Levent Cantek?
Oğlum doğana kadar ölümü pek akla getirmezdim, herkese oluyor, bir noktada ben ölürsem, ailem nasıl yaşayacak diye düşünüyorsunuz. Bir de yaşınız ilerliyor, hiç olmayacak bir şey değil artık diyeceğiniz bir döneme giriyorsunuz. Ölüm meselesini hırgürden, benim için saçma olan tartışmalardan uzak kalmak adına söylerim. Hayat çok kısa. Boşa geçmesin günlerim istiyorum. İnsanlar genellikle üretmeyip üretilenleri eleştiriyorlar veya sadece tek bir iş yapıp dönüp dolaşıp onu konuşuyorlar. Enerji kaybına yol açan anlamsız kavgalara giriyorlar. Bir ay sonra, bir yıl sonra unutacağınız bir kavgaya girmeyeceksiniz. Yaptığınız işle övünmeyeceksiniz, geride kalmış bir şey çünkü. İşinize gücünüze bakacaksınız. Uzak duracaksınız. Hayaller olabilir, olmayabilir, oldurmaya çalışırsınız, hayalleri çok paylaşamıyorum. Olmazsa diye sakınıyorum, eskiden beri böyledir bende. İşin romantize bir tarafı var,  aslolan çalışmak ve üretmek. Çocukken sanat dergilerinde çizgi roman hakkında yazılar çıksa ne güzel olur derdim kendi kendime. Çizgi romanın sanat olduğunu göstermek istiyordum. Yüzlerce yazı yazdım artık bu bir hayal değil. Gurur filan da duymuyorum bundan. Çalıştım oldu, çalışırsanız olur. İnsanlar haksızlığa uğradıklarını, kendilerine değer verilmediğini düşünerek üzülür, sinirlenirler ben bunu da enerji kaybı sayıyorum. İşinizi yapacaksınız, takdir ve tekdir başkalarının işi, yola devam edeceksiniz, hani futbolcular diyor ya “önümüzdeki maçlara bakacağız” diye… Türkiye’de herkes Orhan Pamuk’u eleştirir, onun kadar çalışan kaç yazar var. Sahi söylüyorum, kaç kişi var? Büyük laflar etmeye odaklanmış bir toplumuz, hepimiz bundan etkileniyoruz ama bir de işin çalışma faslı var. Ne dersek diyelim üretimler kalacak geriye.

Bir tarafta yazar kimliği diğer tarafta editörlük mesleği… Yazarlık ve editörlük kimliklerinizin çatıştığı oluyor mu? Özellikle editörlük yönünüzü kullanırken. Ayrıca size ulaşan çalışmaların ‘basılabilir nitelikte’ olup olmadığına karar verirken kullandığınız temel bir ölçütünüz/ölçütleriniz varsa bunlardan bahseder misiniz?
Yok, hayır bir çatışma oluyor diyemem. İkisi birbirinden farklı şeyler. Birinde ben iyi hikâye arıyorum, yazar arıyorum, ortaya çıkan iş iyi olsun istiyorum. Yazarlara yol arkadaşlığı yapıyorum. Diğeri kendi dünyama ait bir çaba. Bazen senaryo da yazıyorum, onlar kolektif işler oluyor ve işin doğası gereği başkalarıyla uyumlu olmak zorundasınız, ona göre ilerliyorsunuz. Karışacak bir durum yok yani. Yayınevine dosyalar geliyor, yayınevi üzerinden gelmeyen bir şeyi ilke olarak okumuyorum, çünkü yetişemiyorum. İnsanlar sosyal medyadan bana ulaşıp yazdıkları bir romanın bir bölümünü ya da bir hikâyelerini okumamı istiyorlar, bunu yapmıyorum, çünkü gerçekten yetişemiyorum, zaten mesaisiz bir hayat sürdürüyorsunuz. Bizde sistem şöyle, gelen dosyaları benden önce arkadaşlarım okuyorlar, onların olumlu raporladıklarını okuyor ve son kararı veriyorum. Ölçütünüz nedir demişsiniz, çok tarif edilebilir değildir böyle şeyler, okudukça ki ister istemez çok okuyoruz, farklı bir dikkat gelişiyor. Ben hikâyeye odaklanırım, hikâye konuşmayı severim, eskiden beri böyleydi. Yazarla uyum yakalarsanız, yazar isterse, size inanırsa daha verimli olabiliyor. Genç yazarlar daha farklı. Temel motivasyonum genç yazar ve ilk kitap çıkarmak, taşradan yazar çıkarmak. Onlara başka türlü bakıyorum. Yaptığım iş eleştiriye açık, cevap imkânınız da yok.

‘İyi editör’ kavramının içini doldurabilmek için bu konuyla ilgilenen kişiler nasıl bir yol izlemelidir, kişilerin bu izlediği yolda kendi imkânları doğrultusunda çalışmaları yeterli midir ya da üniversitelerde bu konuda bir bölüm bulundurulması ve bu konuda eğitim verilmesi daha mı iyi olurdu dersiniz?
Bu tür sorulara biraz mesafeliyim. Üniversiteden bile isteye ayrıldım, eğitim, pedagoji, kurumlar dendiği zaman hafiften geriliyorum. Eğitimi nasıl olurdu veya olmalı mı düşünmedim. Editörlük ağır bir iş, harala gürelesi çok yüksek, hep bir şey yetiştiriyorsunuz, hayatınızın her anında birileri sizden bir şey istiyor, belli bir zaman aralığında filan çalışmıyorsunuz. Çok fazla mail ve telefon alıyorum, onlara cevap vermek yoğun bir mesai gerektiriyor. Gösterdiğiniz emekle kıyaslandığında yaptığınızın işin maddi karşılığını da alamıyorsunuz. Sanıldığı kadar çok yayınevi yok. Türkiye’de editörlük çok iş yapmak demek, kolektiflik pek mümkün olmuyor. Bunun temel nedeni yayın dünyasının ve kitap satışlarının yüksek olmaması.

Editörlük yönünüzü geliştirmek için neler yaptığınızdan bahseder misiniz?
Böyle bir formül var mı bilmiyorum. Türkçe edebiyatla ilgili bir cevap verebilirim. Çok okumak şart, sabırla dikkat kesilmek ayrıca önemli. Ben birlikte çalıştığım arkadaşlarla hikâye konuşmaya çalışırım, birlikte okumuşuzdur, konuşuruz, bu tartışmalar çok yararlıdır. Deneyim ve fikir paylaşmak iyidir. Bunu birlikte seyrettiğimiz filmler ve diziler için de yapmaya çalışırım. Başka alanlardan beslenmek lazım… Editörlük sevdiğiniz kitapları yayımlamak demek değildir. Tek edebiyat olmadığını bilerek çevreye bakacaksınız. Özel hayatımda Türkçe roman okumuyorum,  çok okumak zorunda kaldığım için bıkkınlık olmasın istiyorum, mutlaka her gün bir film seyretmeye çalışıyorum. Zaten sürekli çizgi roman okuyorum. Bunlar bir formül demek değil elbette. Ben editör olmadan da böyle yaşıyordum, aşağı yukarı bir on beş yıldır bu tempoyla yaşıyordum, editörlük bunun içine girdi. Her yayınevinin editöryal tercihleri var. Zamanla oturan bir tarz aslında. Hem bunu kollamak hem de hafiften süregelen anlayışın dışına çıkmalısınız.

Yayınevlerine bağlı editörler nasıl çalışıyor? Yıllık ya da aylık olarak basılacak olan kitap sayısı önceden sınırlandırılıyor mu ve yayınevine yılda ortalama kaç eser ulaşıyor, rakamların oldukça fazla olduğunu duymuştum.
Her yayınevi farklıdır, dönemlere göre değişkenlik gösterir. Memleket bir süredir gergin olduğu için gelen dosya sayısında bir azalma oldu. Mutsuzuz öyle anlaşılıyor. Son üç yıla bakarak söylersem her ay 50 ile 70 arasında yeni dosya geliyor. Biz ayda üç Türkçe edebiyat kitabı çıkarıyoruz. Her zaman altı ay sonrasının kitabını hazırlama çalışıyorum, öyle bir tempoyla gitmek istiyorum. Yıllık olmasa bile her ay 8 ay sonrasının planlamasını yapıyorum. Uzun vadeli programlar hem iyidir hem de rasyonel olmayabilir, araya bir şey girebilir, girmelidir de… Revizyonlar yapmak gerekir. Okur, genellikle popüler olanı konuşur, kitap değil isim okur, popüler isimlere-kitaplara takılarak sizi eleştirir. Siz buna takılıp kalmayacaksınız. Ayda üç kitap hazırlıyoruz, insanlar ayda üç kitap okuyor mu diye sormanın bir anlamı yok veya sadece popüler olanlar konuşuluyor huzursuzlanmanıza da gerek yok. Bunlar hep olacak şeyler ve bu işin bir parçasıdır. Bir editör için aslolan devamlılıktır.

Kuş Eppeği’ni yazmak fikri nasıl oluştu ve yazacağınız isimleri nasıl belirlediniz? Kitabın ikincisi gelmeli diye düşünüyorum çünkü kitap bitince Türk edebiyatı için önemli olan bazı isimler belirdi kafamda, mesela Ömer Seyfettin, Peyami Safa, Duygu Asena gibi isimler. “Bu isimler neden yok acaba, yoksa ikinciye mi sakladı?” diye düşündüm. Devamı gelirse eğer lokmalar büyür mü, yoksa kuş eppeği olarak mı kalır?
Zaten yazdığım şeylerdi, Resimli Türkçe Edebiyat Takviminde bir kısmını kullanmıştım. Doğrusu bu biraz genç işi kitap, öyle de olmalı, iştah açıcı bir şey vardı kafamda. Merak uyandırmak veya. Devamını yazarım, var aklımda bir şeyler ama… Nasip diyelim.

Kuş Eppeği ile nasıl bir boşluğu doldurdu Levent Cantek?
Boşluk deyince korktum biraz. Bir boşluğu doldurduğumu düşünmüyorum, tek diyebileceğim, kendi adıma severek yazmış olmam.
 

Bir söyleşinizde hiç şiir yazmadım, herkes kadar bile, diyorsunuz, Kuş Eppeği’nin dili oldukça şiirsel. Kaleminizden şiir de çıkar mı ve çıkarsa bizler okur muyuz?
Hayır, imkânsız.

Kuş Eppeği’ne baktığımızda anlatmaktan çok merak uyandırıp “portreleri aktarılan bu isimleri araştırın, öğrenin” der gibisiniz, kitabınız okuyucudan emek istiyor, sanırım pasif okuyucu istemiyorsunuz.
Biraz var öyle bir şey, eğer benim sözlerimden merak ederek bir şeyler keşfederse insanlar, mutlu olurum.

Yaptığınız bütün işleri düşündüğümüzde çok yönlü biri olduğunuzu görüyoruz. Çalışmalarınız içerisinde sizi tam olarak yansıtan bir çalışmanız var mı, “beni tanımak isteyen bu çalışmamı mutlaka okumalı” dediğiniz bir çalışma… Sizi bir yönünüzle sınırlandırmak istemem elbette fakat diğerlerinden önde olan bir tarafınız vardır diye düşünüyorum.
Grafik romanlarımı seviyorum galiba. Çok yönlü olduğumu düşünmüyorum. Çok okumak, çok seyretmek, yeni şeylerle karşılaşmak bana güzel geliyor. Aziz Nesin, “ben iyi yazar değilim, çalışkan bir yazarım” derdi, çok severim bu lafı. Hayat zor, herkes kendine göre bir yol tutturmuş, benimki de böyle. Başka türlü katlanamıyorum galiba.

Son sorum biraz farklı olacak, altı yıl sonrası için kendinize bir notunuz var mı? Varsa eğer altı yıl sonra size ileteceğim.
Çevremdekilere çok söylüyormuşum bunu, kendime söylemiş olayım, bunlar dert değil, Allah dert vermesin, işimize bakalım.

Söyleşi: Munise Bayer/Son Gemi

Cumartesi, Nisan 01, 2017

Seyrüsefer Defteri 80


İstanbul seyahati (30-31 Mart). ++ Paterson (2016) yumuşak ve sakin, güzel (29 Mart). ++ Ray Donovan  Sea 4 Ep.11 ve 12'yi seyrettim (28 Mart). ++ Baskets Sea2 Ep. 6, 7, 8, 9 ve 10'u seyrettim (27 Mart). ++ Live by Night (2016) uzadıkça odağını kaybetmiş, bir iki sahne ilham verici ölçüde şahane, geneli unutulacak (26 Mart). ++ Baskets Sea2 Ep. 1, 2, 3, 4 ve 5'i seyrettim (25 Mart). ++ Ray Donovan Sea 4 Ep.9 ve 10'u seyrettim (24 Mart). ++ Nocturnal Animals (2016) iyi senaryo, iyi film (23 Mart).++ Brimstone (2016) atmosfer, ve girizgah gayet güzel ama sonra vasata düşerek ve neyi iyi yaptığını unutarak heder ediyor kendini (22 Mart). ++Forushande (2016) iyi senaryo ve güzel hikâye, teotora kısmı olmasa nasıl olurdu diye düşünüyor insan (21 Mart).++Ray Donovan Sea 4 Ep.7 ve 8'i seyrettim (20 Mart).++Headshot (2016) Cakarta aksiyonu mu diyeceğiz, karate filmi diyelim (19 Mart).++The Great Wall (2016) görsellik ilginç ama senaryo dökülüyor (18 Mart). ++ Collateral Beauty (2016) bana kalabalık ve klişe geldi (17 Mart). ++ Cardinal Sea1 Ep.5 ve 6'yı seyrettim (16 Mart). ++The Witness For The Prosecution (2016) Ep.1 ve 2'yi seyrettim (15 Mart). ++ Cardinal Sea1 Ep.3 ve 4'ü seyrettim (14 Mart).++Keeping Up with the Joneses (2016) senaryoda bir şey yok, oyuncu performansları iyi, geneli sevimli bir komedi (13 Mart). ++ Cardinal Sea1 Ep.1 ve 2'yi seyrettim (12 Mart).++ Max Steel(2016) iyi değilmiş, beklentim yüksek değildi, onun da altında çıktı (11 Mart).++Masterminds (2016) Zach için seyrettim, parlak değilmiş (10 Mart). ++The Confirmation (2016) iddiasız ve sakin (9 Mart).++Ray Donovan Sea 4 Ep.5 ve 6'yı seyrettim (8 Mart).++Cemetery Junction (2010) Neşesi var, ışığı var, güdük kalmış o ayrı (7 Mart).++ Misconduct (2016) çok hızlı gitmiş, bir yirmi dakika daha işlense, finale tempo binse, sıkışsa büyük film çıkarmış, olsa bulsa oldu biliyorum (6 Mart). ++Los Amantes Pasajeros (2013) Pedro sitkom yapmak istemiş, başkası yapsa hiç izlenmeyecek (5 Mart). ++Logan (2017) final gerilimini iyi kuramamışlar, yoksa fikir güzel (4 Mart). ++ Hable con ella (2002) iyimserliği ve saplantılı aşkın derinliği nedeniyle en iyi Almodovar filmi olabilir (3 Mart). ++ I.T (2016) sürprizi olmayan bir gerilim hikâyesi (2 Mart). ++ One More Time (2015) öyle büyük bir numarası yok ama sakinliği iyi kuran bir aile zehirlenmesi hikayesi (1 Mart).

Related Posts with Thumbnails