Çarşamba, Temmuz 08, 2026

Son Okuduklarım 115

Aj Dungo’nun Dalga Dalga adlı grafik romanı, bir yandan sörfün tarihini anlatırken bir yandan da kaybettiği kız arkadaşıyla ilişkisini merkeze alan oldukça duygusal bir anlatı kuruyor. Albümün estetik dengesi ve çizgi performansı gerçekten dikkat çekici. İlk bakışta sörf tarihi nedeniyle enformatik bir çalışma gibi görünse de, yas ve aşk hikâyesi bu mesafeli dili giderek dönüştürüyor; anlatıya buruk bir derinlik katıyor. Yine de bana göre bu albümde çizgiler, hikâyenin önüne geçmeyi başarıyor. 

Köşecik ile Kısacık, Cervantes’in Örnek Alınacak Hikâyeler kitabındaki öykülerden biri. Başlangıçta iki genç hırsızın serüvenini okuyacağınızı düşünüyorsunuz. Fakat Cervantes’in anlatma iştahı ağır basınca metin, hırsızlar loncasında karşılaşılan tiplerin geçit törenine dönüşüyor. Karakterler birer birer sahneye çıkıyor; neredeyse bir Molière oyunu izliyormuş hissi veriyor. Çok etkilendiğimi söyleyemem ama merakla okudum. Yalnız, arkaik bir metin olduğunu baştan hatırlatmak gerekir.

Annie Ernaux’un Yalın Tutku novellası, isminden de anlaşılacağı üzere erotik bir anlatı. Evli bir erkekle yaşadığı ilişkiyi merkeze alan anlatıcı, hayatını neredeyse bütünüyle bu tutkunun etrafında kuruyor. Saplantılı, tek odaklı ve marazi denebilecek bir yoğunlukla sadece onu bekliyor, onu düşünüyor, onu hayal ediyor. Öyle ki, hayatı yaşamaktan çok beklemeye dönüşüyor. Tek taraflı bir günlük havasında ilerlediği için metin, olay anlatmaktan çok tutkunun ruh hâlini aktarmaya çalışıyor. 

23:30 Baguio Seferi, pek aşina olmadığımız bir dünyadan seslenen bir anlatıcının hikâyesi. Sayfa tasarımı, paneller arasındaki geçişler ve görsel ritim oldukça başarılı; ciddi bir emek olduğu hissediliyor. Hikâye ise bilinçli olarak muammalı kurulmuş. Ancak bu kadar uzatılmasına gerçekten gerek var mıydı emin olamadım. Sonunda “O otobüsteki bütün yolcular meğerse uzaylılar tarafından…” diye başlayan bir açıklama geliyor. Bana kalırsa çizeri asıl cezbeden şey bu fikri anlatmaktan çok, o gizem ve gerilim atmosferini görselleştirmek olmuş.

Bob Dylan’ın Nobel Konuşması birkaç açıdan hoşuma gitti. Dylan, kendisini etkileyen üç kitabı; Moby Dick, Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok ve Odysseia üzerinden anlatıyor. Bunları yalnızca şarkılarına ilham veren metinler olarak anmıyor; doğru yerlerden girerek, güçlü gözlemlerle yorumluyor. Özellikle Moby Dick üzerine söyledikleri, sanki bir Bob Dylan şarkısı gibi ritmik ve lezzetli akıyor.

Nada’nın yeni kapsül albümü, Nicolas Pegon imzalı Humma. Yine bir “trip” hikâyesi okuyoruz. Önsözden öğrendiğimize göre Pegon, Orta Çağ’da “çavdar mahmuzu” mantarından zehirlenen bir din adamıyla günümüzde LSD kullanan bir bağımlıyı aynı halüsinasyonun içinde buluşturmayı denemiş. Aynı rüyada uyanıp karşılaşan bu iki karakter önce şaşırıyor, ardından büyük laflar etmeye başlıyor. Kapsül albümleri  biraz böyle ilerliyor: underground bir tavırla üretiliyor, sınırlı bir okura sesleniyor, dünyayla hesaplaşmayı estetik bir manifesto olarak benimsiyor. Herkes için değil belki ama kendi dilini kurmaya çalışan ilginç bir seri. Okumaya devam.

Salı, Temmuz 07, 2026

Mizah ontolojik olarak politiktir

- Deniz Göktaş’ın Harbiye gösterisiyle beraber mizahın ‘politikleşmesi’, politik bir araca dönüşmesi yeniden tartışma konusu olmaya başladı. Önce mizahtan ne kastettiğimizle başlayalım. Her güldürü unsuru ‘mizaha’ dahil midir, siz nasıl tanımlıyorsunuz?

Mizahla gülme genellikle karıştırılır. İnsanlar pek çok nedenle güler, ayağı takılıp düşen birine de gülebiliriz, gıdıklanınca, korkunca, şaşırınca da gülebiliriz. Bu mizah değildir. Mizah, çelişkileri görünür kılan, güldürürken dünyayı yeniden yorumlayan kültürel bir anlatım biçimidir. Bu yüzden içinde mutlaka bir mesafe, bir eleştiri ve bilinçli bir yeniden çerçeveleme vardır. Her komik şey mizah değildir. Birinin attan düşmesi komik olabilir ama ancak o düşme hayatın ya da iktidarın çelişkilerini görünür hâle getiriyorsa mizaha dönüşür.

- Bir yandan Göktaş’ın gösterisi politik bir taşlama olarak da değerlendirildi. Sizce mizah ve politika arasında nasıl bir ilişki var? Mizah zaman zaman ‘politize’ mi oluyor yoksa doğası gereği politikanın parçası mı?

Siyaset dediğimiz şey sadece partiler, siyasetçiler ya da seçimler değildir; toplumsal güç ilişkilerinin bütünüdür. Böyle bakınca mizah ontolojik olarak politiktir. Kime güldüğümüz, kimi güldürmediğimiz, neyin söylenebilir neyin söylenemez olduğu zaten politik kararlardır.

Mizahçılar sık sık apolitik olmakla eleştirilir, her esprinin doğrudan iktidarı hedef alması beklenir. Bu kısıtlayıcı bir beklentidir. Çünkü aileyi, cinsiyet rollerini, öğretmenleri, amirleri, bürokrasiyi, dini ya da gündelik hayatı anlatırken de mevcut düzen hakkında bir pozisyon almış olursunuz. Bu sebeple “mizah politikleşti” demek yerine, kimi dönemlerde mizahın politik yönü daha görünür olabiliyor demek daha doğru.

- Peki mizahın politikayla ilintisi nasıl dönemlerde, hangi parametrelerle daha belirgin hâle geliyor? Buraya dair farklı coğrafyalarda, farklı zamanlarda nasıl örnekler görüyoruz?

Epeyce doğru ama yine “eski” olan bir klişe yorum var. Deniyor ki, mizahın politik yönü özellikle toplumun gerildiği dönemlerde belirginleşiyor. İşte sansür arttığında, ifade alanları daraldığında, insanlar doğrudan söyleyemediklerini mizahla söylemeye başlıyor. Çünkü mizah dolaylı konuşmanın en gelişmiş biçimlerinden biri. Bu görüş yanlış değil ama eksik. Demokratik dönemlerde de mizah apolitikleşmez, yalnızca hedefini değiştirir. Tüketim kültürünü, popüler kültürü ve gündelik hayatı eleştirir. Yani hedef değişse de eleştirel damar kaybolmaz. Üstelik bu yorumlar, sosyal medya çağından önceydi. Yetmişlerde mizah dergileri yüz binlerce kişiye aynı anda sesleniyordu. Bugünün mizahı, sosyal medya sayesinde mikro kamusallıklarda dolaşıyor. Popüler olmak artık mizahın yaşamasının şartı değil ama popülerleştiğiniz anda çok farklı seyircinin, dolayısıyla tartışmanın ve baskının konusu oluyorsunuz.

- Mizah bir yandan da elbette yaratıcılıkla, ‘zekâyla’ sık sık ilişkilendiriliyor. Özellikle de otoritenin kendini daha fazla hissettirdiği, baskı zamanlarında mizah nasıl araçlaşıyor? Mizah üretiminin kendisi de nasıl biçim değiştiriyor?

Klasik cevap şudur: Baskı dönemlerinde mizah daha yaratıcı olmak zorunda kalır. Çünkü doğrudan söyleyemediğiniz şeyi ima ederek anlatmanız gerekir. Mecazlar, çağrışımlar, göndermeler, alegoriler, semboller çoğalır. Ortaoyuncuları oynadıkları yere göre aynı espriyi değiştirirdi. Sarayla mahalle kahvesinde aynı mizah yapılamazdı.

Kenan Evren’i 1983’te esprileştirmekle bugün eleştirmek arasında dünya kadar fark var. Mizahçıların da aileleri, geçim dertleri ve her insan gibi korkularının olduğunu kolay unutuyoruz. Mizah için hep bir hoşgörü anlatısı kurulur. Nasrettin Hoca, Timur’u hoşgörmese ne olur ki ama Timur, Nasrettin’i hoşgörmese sonu hocanın ölümü olur.

Baskı arttıkça mizah çoğu zaman daha zeki ve daha ironik bir hâle gelir ama aynı zamanda daha tedirgin de olur. Şifrelerle konuşmaya başlar. Aynı şifreyi bilenler güler, bilmeyenler sadece bir espri dinlediğini sanır.

- Stand-up da aslında sözlü anlatının modern biçimi olarak hayatımıza girdi. Yukarıda anlattıklarınızı düşününce stand-up ve seyirciyle komedyenin kurduğu ilişki mizah-politika ikilisinin neresinde duruyor?

Stand-up, hep vardı ama sosyal medya çağıyla, televizyona alternatif olan mecralarda güçlendi. Stand-up’ın en önemli özelliği aracısız olması ve mikro kamusallıklar üretebilmesidir. Komedyen doğrudan seyirciyle konuşur, ortak kahkaha da ortak bir deneyim yaratır. Stand-up’ın politik etkisi de buradan geliyor. İnsanlar sadece şakaya gülmüyor, aynı zamanda salondaki diğer insanların da aynı şeye güldüğünü görüyorlar. Bu ortak kahkaha, toplumsal bir deneyim üretiyor. Ne ki, böyle bir mizah, popülerleşirse mutlaka tepki görür, genel çoğunluk bu mizaha şaşırır, otorite huzursuzlanır. Popülerleşen mizah ise çoğu zaman daha yoğun bir denetim ve tepkiyle karşılaşır.

- “Mizah yaşadığı yere benzer” diyorsunuz. Bugünün Türkiye’sini düşündüğümüzde mizahımız neye benziyor?

Mizah, içinde bulunduğu kabın şeklini alır. Bugün o kabın adı sosyal medya. Gırgır’la televizyonu eleştiriyor ve ona dikkat kesiliyordu. Gırgır’dan sonra mizah dergileri televizyonda anlatılmayanın mizahını yapmaya başladılar. Son yirmi yıldır, mizah dergilerinin belirlediği ortak kamusal mizah dili büyük ölçüde dağıldı. Onun yerini sosyal medya, kısa videolar, meme kültürü ve stand-up aldı. Bu durum, sadece bize özgü değil, global popüler kültür de bu yönde gelişti.

Diğer yandan ekonomik ve siyasal gerilim mizahı sertleştirirken, stand-up kendiyle alay eden, kırılgan ama yüksek farkındalıklı yeni bir komedyen kuşağı yarattı. Esprilerini siyasetin sertliğine, sosyal medyanın öfke algoritmasına, toplumun karamsarlığına karşı kurarak konuşan “çocuklarla” tanıştık. Mırıl mırıl kıkırdıyorlar diyelim.

Mizahın temel işlevi değişmedi. Yasakları, korkuları ve çelişkileri görünür kılmaya devam ediyor. Bir toplumun mizahına bakarak yalnızca neye güldüğünü değil, neden korktuğunu, neyi arzuladığını ve hangi çelişkilerle yaşadığını da anlayabilirsiniz.

link

 [Söyleşiyi Evrensel için Nisa Sude Demirel yaptı, 5.7.2026.]

Pazartesi, Temmuz 06, 2026

Çizgilere Derkenar 44

Benden bir haber… Fatma Berber’in Taştan Düş Yaratmak adlı röportaj kitabında, Ankara üçlemesi ve grafik roman üzerine kısa bir söyleşim yer alıyor. Meraklısına.

Arada sahaflardan daha önce hiç görmediğim çizgi dergiler çıkıyor; şaşırıyorum, seviniyorum. Bu kez karşıma 1969 tarihli, Ankara’da yayımlanmış Zaloğlu Rüstem çıktı. Yayıncılığın bütünüyle İstanbul merkezli olduğu bir dönemde hayli cesur bir girişim. Büyük ihtimalle dağıtılamadı ve tek sayıda kaldı. Orhan Selen yazmış, Engin Uç çizmiş. İkisini de bugün neredeyse kimse hatırlamıyor. Tarihî bir çizgi roman; dönemine göre amatör ama çizerin ciddi bir potansiyeli var. İçeride Engin Uç’un çizdiği Yüzbaşı Balamir de bulunuyor. Onu görünce aklıma ister istemez Yüzbaşı Volkan geldi. Demek ki yerli, güncel bir kahraman yaratma fikri o yıllarda da filizlenmeye başlamış.

İsmail Gülgeç’e gönderilmiş ilginç bir okur mektubu. Baştan sona ironik ve siyaseten oyunbaz bir dille yazılmış. Okur, Gülgeç’in çizdiği Özal karikatürünü üç yaşındaki oğluna “kaka yapan adam” diye tanıtıyor. Çocuk da Özal’ı televizyonda her gördüğünde aynı sözü söylüyor. Mektup, “Çocuklara siyasileri kötü tanıtıyorsunuz Sayın Gülgeç” cümlesiyle esprili biçimde sonlanıyor.

Bu birkaç satır, yalnızca bir okur mektubu değil; 1980’lerin sonunda Cumhuriyet çevresinde oluşan muhalif okur kültürünün, dünyayı sürekli siyaset üzerinden okuma iştahının küçük ama çok canlı bir belgesi. Karikatürün yalnızca güldürmediğini, gündelik hayatın dilini de şekillendirdiğini gösteren hoş bir belge.

Sedat Simavi’nin Karikatür dergisinden, Ramiz imzalı bir kapak… 1942 yılında, savaş koşullarında mizahçılar ve aslında neredeyse bütün gazeteciler, kadınların ipek çoraplarını mesele ediyor; israf üzerine yazıp çiziyorlardı. Daha doğrusu, tüketim ve savurganlığı kadınlarla özdeşleştiriyorlardı. Yukarıdaki kapak da o fasıldan.

Bugün için epeyce tuhaf görünen bir erkek esprisi kurulmuş. Memur görünümlü, orta yaşlı, halim selim bir beyefendi, ipek çorabın yasaklanmasına sevinerek şöyle diyor: Allah razı olsun şu kanunu çıkarandan, bu sayede et yüzü gördük.” Kapağı bütünüyle kaplayan bacaklar düşünülürse, “et yüzü”nden kastedilenin kadın bedeni olduğu açık. Adam, gözünü diktiği bacaklara bakarak konuşuyor çünkü.

İlginç olan şu: Mizah dergileri elli yıl sonra, doksanlarda, bu türden bir kadın açlığını artık kendileriyle özdeşleştirmeyecek; onu “maganda”, “kıro”, “şehre yeni gelmiş göçmen” tipine yükleyecekti. Yani bu kapağın mahcup memuru, birkaç on yıl sonra aynı dergilerin karikatürlerinde o magandalardan ürken, onlardan rahatsız olan kentli beyefendiye dönüşecekti. Demem o ki, erkek bakışı ortadan kalkmıyor sadece taşıyıcısı değişiyordu. Aynı mizah, kendi arzusunu önce normalleştiriyor, sonra onu başka bir toplumsal tipe ihale ediyordu.

Pazar, Temmuz 05, 2026

Mizahın Yeni Abartısı: Fake Fotoğraf

Deniz’in (Göktaş) gösterisinden sonra sosyal medyada yukarıdaki fotoğraf dolaşıma girdi. Fake olduğu kısa sürede ortaya çıksa da en azından benim çevremde, hatta aralarında mizahla profesyonel olarak ilgilenenlerin de bulunduğu pek çok kişi, fotoğrafı gerçek sanarak tartıştı. Yanlış anlaşılmasın, bunu ben de yapabilirdim. Sosyal medyanın kaotik akışı ve öfke algoritmaları içinde bu tür yanılgılar artık olağan hâle geldi.

Niye yapılıyor ve neden böyle bir üretime ihtiyaç duyuluyor diye sorabiliriz. Öncelikle ahlaki yargıları bir kenara bırakalım. Burada karşımızda duran şey, karnavalesk bir mizah biçimi. Eskiden Photoshop’la üretilen görsel şakalar, bugün büyük ölçüde yapay zekâ tarafından hazırlanıyor. Amaç, “gerçekten yaşanmış” izlenimi yaratmak. İnsanlar “olmuş olsaydı tam böyle olurdu” duygusuna gülüyor.

İşin bir de siyasal kutuplaşma boyutu var. Kullanıcılar çoğu zaman bir içeriği doğru olduğu için değil, kendi dünya görüşünü doğruladığı için paylaşıyor. Fotoğraf karşı tarafı küçük düşürüyor ya da alaya alıyorsa, doğrulama ihtiyacı geri plana itilebiliyor.

Mecranın mantığını da unutmayalım. Sosyal medya platformları şaşırtıcı, öfkelendirici ve absürt içerikleri ödüllendiriyor. Sahte ama çarpıcı bir görsel, çoğu zaman gerçek bir fotoğraftan daha hızlı yayılıyor. Böylece fotomontaj, bağlamından koparılıp “gerçek” diye dolaşıma sokulduğunda mizah olmaktan çıkıp dezenformasyona dönüşüyor. Üreticinin niyetiyle dolaşıma sokanın niyeti de her zaman aynı olmuyor.

Bu örnekte Deniz’in gösterisindeki bir espri alınmış, ardından bu espriye tepki gösterecek bir kitle düşünülerek sahte bir protesto fotoğrafı üretilmiş. Amaç yalnızca güldürmek değil; fotoğrafın taşıdığı belgesel güvenilirlik hissini de mizahın parçası hâline getirmek.

Eskiden karikatür, “ben bir karikatürüm” derdi. Abartılı yüzler, deforme edilmiş bedenler, aşırı ifadeler bunun açık işaretleriydi. Mahkemelerde de sık sık bu savunma yapılır, çizginin doğası gereği abartıya dayandığı söylenirdi. Abartının, ifade özgürlüğünün bir parçası olduğu hukuken savunulurdu. Bugün ise durum değişiyor. Fake fotoğrafın üreticisi de “ben mizah yaptım” diyebilir. Peki, bu durumda karikatürle dezenformasyon arasındaki sınırı nerede çizeceğiz?

Yapay zekânın sağladığı imkânlarla mizah giderek fotoğraf kılığına giriyor. Artık yalnızca “espri komik mi?” sorusunu değil, “gördüğüm şeye neden inandım?” sorusunu da sormak zorundayız. Belki de mizahın yeni abartısı artık karikatür değil, fotoğrafın kendisi.

Mizahın yeni abartısı: Sahte (Fake) fotoğraf diyebiliriz sanki… Bu yalnızca yeni bir teknik değil, dijital kültürün ve mizahın birlikte geçirdiği dönüşümün de bir göstergesi.

Cumartesi, Temmuz 04, 2026

Yenilginin Ardından

Paylaştığım fotoğraf, ilk yayımlandığında mizahi bir potansiyel taşıyordu. Biraz halı saha turnuvasını, biraz kurum içi futbol maçını andıran “müdürümlü, şefimli” atmosferi, Dünya Kupası’nın ihtişamıyla belirgin bir tezat oluşturuyordu. Üstelik orta yaşlı, hatta bir kısmı kilolu görünen erkeklerin üzerinde “Gençlik” yazılı formalar taşıması da başlı başına ironik bir görüntü yaratıyordu.

Dünya Kupası’ndaki yenilgilerin ardından aynı fotoğraf, sosyal medyada bir kere daha dolaşıma girdi. Bu yaygınlaşmayı yalnızca siyasal çağrışımlarla açıklamak eksik olur. Büyük başarısızlıkların ardından insanlar, taktikten altyapıya, oyuncu kalitesinden yönetime uzanan karmaşık nedenleri tartışmak yerine, öfke ve hayal kırıklığını tek bir sembolde toplama eğilimindedir. Ülkenin siyasal gerilimi sportif hayal kırıklığıyla birleşince, “fotoğrafın taşıdığı o örtük mizah” politik hiciv için hazır bir malzemeye dönüştü. Milli takım başarılı olsaydı muhtemelen aynı fotoğraf unutulmazdı ama böylesine yaygın da kullanılmazdı, uygun bir anı bekleyen bir görsel olarak arşivde kalırdı.

İnternet kültüründe bazı fotoğraflar “ortak birer mizah şablonuna (meme) dönüşür.” Bunun nedeni, yüz ifadeleri, beden dili ve kompozisyonların yeni anlamlara kolayca uyarlanabilmesidir. Roland Barthes’ın işaret ettiği gibi, fotoğrafın anlamı yalnızca kendi içinde değil, dolaşıma girdiği bağlam içinde de üretilir. Fotoğraf değişmedi demek istiyorum, değişen, ona bakanların onu okuma biçimiydi. Sosyal medyanın tipik özelliklerinden biri de bu zaten: Görüntüler, üretildikleri bağlamdan koparılarak çok farklı olayların simgesine dönüşebilir. “Bu kopuş gerçekleştikten sonra, kadraj artık belirli bir olayı belgeleyen bir fotoğraf olmaktan çıkar, her bakanın kendi kültürel bagajını doldurduğu boş bir levhaya dönüşür.”

Diğer yandan, bu fotoğrafı dolaşıma sokan parodici aklın arkasında belirgin bir muhalif bakış da var. Ancak buradaki alay yalnızca iktidara ya da belli bir siyasal çevreye yönelmiyor, aynı zamanda belirli bir habitusa, estetik zevke ve kültürel sermayeye ilişkin bir yargı da içeriyor. Fotoğraf, “Türkiye’nin hâli”ni gösteren bir belge gibi okunurken, kadrajdaki kişilerin bedenleri, giyim tarzları ve jestleri de bu yargının malzemesine dönüşüyor. Böylece politik eleştiri ile sınıfsal ve kültürel küçümseme birbirine karışıyor.

Bu yüzden bu kareye yalnızca başarılı bir politik hiciv örneği demek eksik kalır. Aynı zamanda sosyal medya beğeni ekonomisinin ürettiği bir üstünlük gösterisine dönüşüyor. Paylaşan kişi yalnızca karşı tarafla alay etmiyor, kendi estetik beğenisini, kültürel konumunu ve ait olduğu sembolik dünyayı da ilan ediyor. Kahkaha, burada yalnızca güldürmüyor; “biz” ve “öteki” arasındaki o aşılmaz estetik ve kültürel sınırı yeniden çiziyor. Tam da bu yüzden, sosyal medyanın o konforlu alanından üretilen bu hiciv, karşı tarafı dönüştürmekten çok, kendi yankı odamızın duvarlarını biraz daha kalınlaştırıyor.

Cuma, Temmuz 03, 2026

Manuk Baronyan

İstanbul’da yayımlanmış Ermenice bir çocuk dergisinde, Karun’da (1970), Tenten’e rastladım. Dergi, Türk-Ermeni Öğretmenleri Yardımlaşma Derneği’nin yayınıymış. Büyük ölçüde cemaat içi dolaşıma yönelik, mizanpajı ve içeriğiyle oldukça resmî, eski usul bir yayın. Asıl sürpriz ise Tenten.

Tekboynuz’un Esrarı serüvenini kullanmışlar. Üstelik bunu, tıpkı Türkçe baskılarda olduğu gibi, kopya çizimlerle yapmışlar. Büyük olasılıkla renkli orijinal sayfaların konturları asetat üzerinden yeniden çizilmiş, ardından derginin sayfa düzenine göre paneller yeniden sıralanmış.

TekBoynuz'un Esrarı, Çev.Barış Kılıçbay, YKY, 1995.

Ermenice olunca Ümit (Kurt) ile yazıştım; sağ olsun, paylaştığım sayfa üzerine önemli bilgiler verdi. Hikâyeye “Likor’un Sırrı adını vermişler. Çeviri Veronik’e, kopya çizimler ise Manuk Baronyan’a aitmiş. İlk karede her ikisinin adlarının belirtilmesi ayrıca hoş bir ayrıntı.

Bu bilgi benim için özellikle önemliydi. Çünkü biz yıllardır, “bilenler” olarak, Türkçe Tenten kopyalarını kimin yaptığını tartışıp durduk; hâlâ da birbirimizi ikna edebilmiş değiliz. En azından Ermenice yayımlanan bu versiyonun kimin elinden çıktığını artık biliyoruz.

TekBoynuz'un Esrarı, Çev.Barış Kılıçbay, YKY, 1995.

Kopya ise açıkçası çok başarılı görünmüyor. En dikkat çekici tercih, konuşma balonlarının yeniden çizilmemiş olması. Bu yüzden işi yapan kişinin bir çizgi romancıdan çok, dönemin pratik ihtiyacını karşılamak üzere görevlendirilmiş bir grafiker ya da resme kabiliyeti olan biri olduğu izlenimini veriyor. Bilemiyorum, belki de bir resim öğretmeni.

Teferruat gibi görünebilir. Ama Türkiye’de çizgi roman ve yayıncılık tarihinin gözden kaçmış parçalarından birini tamamlayan küçük ama önemli bir keşif olduğunu düşünüyorum.

Kolay sevinen bir çocuk olduğumu söylememe gerek yok, Romalılar…

Çarşamba, Temmuz 01, 2026

Takım elbise

Bir mahkeme fotoğrafı. Ünlü kabadayı Dündar Kılıç, tane tane savunmasını veriyor, arz ediyor. Üzerinden çok zaman geçti, bugün genç kuşaklar hatırlamayabilir. Bir dönemin en tanınmış suçlularındandı. Hakkında türlü efsaneler dolaşırdı; hapisteyken Yılmaz Güney’i etkilediği söylenirdi ya da tam tersi onun Güney’den solculuğu öğrendiği filan… Bunlar biraz memleket işi yakıştırmalardır. “Son Kabadayı” gibi unvanlarla romantize edilen kanun koyuculardan biriydi işte. Suçluydu.

Ne ki, en azından benim dünyamda onun gibi kabadayıların suçları, adli bir vaka gibi anlatılmıyordu.

Ankaralı-Hacettepeli bir aileden geldiğim için, bizim evde sıklıkla konuşulurdu. İstimlak edilmesiyle dağılan mahalle hafızasının içinde yaşamayı sürdürürdü. Büyükler anlatırdı. Babamın arkadaşları anlatırdı. İlk yazdığım dizide de o mahallenin sesini uzaktan uzağa konuşturmuştum.

Kılıç, Hacettepeli Kabadayı Mehmet’in çevresindeki delikanlılardan biriymiş. Hergele Meydanı’nda Altındağlı Kürt Cemali’nin öldürülmesinde adı geçenlerden. O cinayet sonrasında kanlılarından korkup İstanbul’a kaçtığı anlatılır. Meraklısı bakabilir, olay dönemin gazetelerinde geniş yer bulur. Hatta Haldun Taner’in, Keşanlı Ali’nin dünyasını kurarken Kürt Cemali ve Altındağ hikâyelerinden beslendiği söylenir. Ustamız buralara kadar geliyor, geziyor, konuşuyor, dinliyor.

Ama fotoğrafa bakınca benim dikkatimi çeken bunlar değil. Tek kelimeyle ve öncelikle takım elbise.

Mahkemeler, düğünler, görücüler, asker uğurlamaları, mülakatlar… İnsanları hizaya çeken bazı yerler vardır. Oralara çıkarken herkes kendine bir cila çeker. Daha adaplı görünmek, daha saygın hissettirmek, sözünün dinlenmesini sağlamak ister. Mahkemeler de öyle yerlerdir.

Ben çocukken Anafartalar’daki Büyük Adliye’de davalar için takım elbise kiralayan bir Kırıkkaleli vardı. İnsanlar mahkemeye çıkarken ondan elbise alırdı. Mübaşirlerle, kâtiplerle, adliye esnafıyla konuşanlar bilir, mahkemeye çıkmak başlı başına bir performanstır. Kostüm gerekir. Çünkü o takım elbise, sadece bir kıyafet değil, ceza indirimi dilenen dilsiz bir savunma makamıdır. “Hakim bey…” diye başlayan konuşmalar hazırlanır, affınıza sığınıyorum diye devam eden tiratlar ezberlenirdi. Hatta işin ustaları gençlere öğüt verirdi:

“Mümkünse ağlayacaksın oğlummm.”

Dündar Kılıç’ı anlatan çok, ben de hem okudum hem dinledim. Kitaplarından birinde de vardır. Mealen aktarayım; kız kardeşi fırından ekmek alıyor, oğlanın biri de onun peşinden gidiyor. Konuşacak, belki flörtleşecek. Dündar Kılıç pat diye oğlanın karşısına çıkıp, hayırdır bile demeden elindeki usturayla kulağını kesiyor. Hikaye bu kadar. Ne uzun bir gerekçe var ne de vicdan muhasebesi. Okuyunca-dinleyince, vay dememiz mi gerekiyor, ne kadar sahici, ne kadar büyük bir racon... Oysa sadece vahşi ve çiğ bir şiddet.

İşte o adam şimdi bu fotoğrafta, mahkeme salonunda, ölçülü hareketlerle konuşuyor. Usturasız, makinasız. Takım elbisesini giymiş. Kol düğmelerini takmış. Ses tonunu ayarlamış. Çünkü sokakta hükmü verenle mahkeme salonunda hükmü veren aynı kişi değil.

Fotoğrafın asıl hikâyesi bence burada başlıyor.

Yıllarca kendi mahallesinde, kendi çevresinde “devlet gibi” yaşayan, hesap soran, ceza veren, racon kesen adam, gerçek devletin karşısına çıkınca efendileşiyor. Hukukun önünde değil belki ama hükmün sahibinin önünde dal gibi eğiliyor.

Fotoğrafta Dündar Kılıç var ama ben daha çok kol düğmelerine bakıyorum. Bir de arkadakilere. Abilerini izleyen kopuklara.

Ön tarafta iktidarı sönümlenen bir kabadayı, arka tarafta ise iktidarın nasıl kurulacağını öğrenmeye çalışan bebeler. Mahkeme salonu, aynı kadraj içinde hem raconun hem de raconun sınırlarının görüldüğü yere dönüşüyor. Sokakta usturanın kestiği hükmü, salonda iki küçük kol düğmesi bağlıyor.

Salı, Haziran 30, 2026

Ankara Balinaları

Geçemeyecekler!

Vittorio Giardino'nun İspanya İç Savaşı ile sahiden güzel bir çalışması vardır, nedense bizim yayıncıların pek aklına gelmiyor. Çeşitli dillerde yayımlanmasına karşın en azından benim gördüğüm en kapsamlı edisyon İspanya'da çıktı. Giardino, ona bir önsöz yazmış, aşağıdaki iç dökme, ona ait.

Bu kitap, İspanya İç Savaşı’na ve özellikle Katalonya’ya adanmıştır.

Bir İtalyanın İspanya İç Savaşı’yla bu kadar ilgilenmesi garip görünebilir, özellikle de mesleği tarihçilik değilse ve onu bu çatışmaya bağlayan ailevi nedenleri yoksa. Oysa biraz yakından bakıldığında nedenler oldukça açıktır.

İtalya’da da 8 Eylül 1943’ten sonra bir iç savaş yaşandı. Bu savaş, daha büyük olan Dünya Savaşı’nın gölgesinde kaldığı için yurtdışında pek bilinmez. Ancak taraflar ve idealler açısından bakıldığında, 1943 İtalya’sı ile 1936 İspanya’sı arasında büyük farklar yoktu. Hatta İspanya İç Savaşı’nda savaşan birçok İtalyan, daha sonra İtalya’daki savaşta da mücadele etmeyi sürdürdü.

Ama bugün, yetmiş yıl sonra, bu olaylarla ilgilenmek için hâlâ geçerli nedenler var mı? Hatıraları canlı tutma görevi dışında? O çatışmayı besleyen ideolojiler artık ortadan kaybolmuş ve dünya inanılmaz ölçüde değişmiş görünüyor.

Yine de o dönemde ortaya çıkan bazı temel sorular hâlâ aynı:

Özgürlük adalet olmadan var olabilir mi? Ya da adalet özgürlük olmadan? Demokrasi gerçekten nedir? Nasıl savunulabilir ve nasıl savunulmalıdır?

Bu soruların cevaplarını bildiğimi hiçbir zaman iddia etmedim. Ama sorular hâlâ karşımızda duruyor, dün olduğu gibi bugün de bizi düşünmeye zorluyorlar. Onları görmezden gelemeyiz, görmezden gelmemeliyiz, çünkü dünya bugün de, yetmiş yıl önce olduğu gibi, yanlış cevapların döktüğü kanla sarsılmaktadır.

Ben, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından doğan kuşağa mensubum. Bu nedenle, şanslı sayılırım, hiç savaş yaşamadım.

Ama zulüm, korku, açlık ve soğuk üzerine anlatılan hikâyeler çocukluğumu doldurdu. Bir çocuğun kulaklarında bu hikâyeler hem anlaşılmaz hem de büyüleyiciydi.

Gerçi bunlar İspanya İç Savaşı’nın değil, başka bir savaşın hikâyeleriydi. Fakat onları, göz rengimi ya da saç rengimi miras alır gibi, o savaşları yaşamış insanlardan miras aldım. Bu yüzden, istesem de istemesem de, onların anılarının bir kısmının bu kitaba da sızması kaçınılmazdı.

İspanya İç Savaşı’nı birkaç yıl sonra, gençlik çağımda, yazarlar aracılığıyla tanıdım: Orwell, Malraux, Hemingway, Koestler, Dos Passos, Machado, Bernanos, Canetti, Auden… Bunlardan bazıları yalnızca yazmakla yetinmedi, İspanya’ya gidip savaştılar, hatta bazıları orada öldü.

Kitaplardan, tanıklıklardan, fotoğraflardan ve dönemin film kayıtlarından edindiğim izlenim şuydu: Bu savaş hem kahramanlıklarla hem de alçaklıklarla dolu, iki tarafın da acımasızlıklar işlediği korkunç bir savaştı. Ayrıca şehirlerin bombalandığı ve sivillerin ilk kez açıkça askerî hedef olarak görüldüğü savaşlardan biriydi.

Bu hikâye bugün bile yakıcıdır. Avrupa’da, utanılacak bir şey yapmamış, unutulması gereken utanç verici bir geçmişe sahip olmayan neredeyse hiçbir ülke yoktur.

Ama unutulmaması gereken başka bir şey daha vardır: Sonunda askerler, gericiler ve darbeciler kazandı, diktatörlük kuruldu ve herkes buna uyum sağladı. Belki zorunluluktan, belki sağduyu adına, insanlar “gerçekçi” olmayı seçtiler.

Ama Picasso öyle yapmadı.

Miró yapmadı, Alberti yapmadı, Neruda yapmadı. Yenildiler, ama teslim olmadılar.

¡No pasarán! (“Geçemeyecekler!”) dediler.

Kazananlar alaycı biçimde cevap verdi: “Geçtik bile.”

Ama bugün bile, her birimiz için geçmemesi gereken şeyler vardır. Geçmeyi başarsalar bile, benim yardımımla olmayacak. Benim rızamla olmayacak. Hatta benim sessizliğimle bile olmayacak.

Söylemesi kolay. Elbette kimsenin, benim de dahil olduğum şekilde, böyle bir sınavla karşılaşmamasını dilerim. Böyle bir durumda gereken cesareti gösterebileceğimden hiç emin değilim.

Ama o sınava zorla sokulan ve geri adım atmayan insanlar vardı. O savaşta yenildiler.

Bu kitapla asıl olarak onlara saygı duruşunda bulunmaya çalıştım.

Onları unutmadım.


Pazartesi, Haziran 29, 2026

Bir oyun parkı olarak Ankara

Az evvel apartman görevlisi kapımı çaldı. NATO Zirvesi nedeniyle yolların kapatılacağını, bu yüzden de işe gelemeyeceğini, çöpleri bizim atmamız gerekebileceğini söyledi.

O kadar saçma bir konuşma ki… Hayır, cümlelerin her biri tek başına makul. Yan yana geldiklerinde tuhaf bir gerçeküstülük hissi yaratıyorlar. NATO ve apartmanın çöpleri…

Yolların kapatılacağını, iç uçuşların iptal edileceğini, yayaların bile geçişine izin verilmeyeceğini, Macron koşabilsin diye Eymir Gölü’nün Fransızlara teslim edileceğini… Ankara’nın birkaç günlüğüne bir oyun parkına dönüşeceğini…

Ben bunu hayal edemezdim. Yazamazdım. “Yok artık” derdim. “Bu kadar saçmalığa kimse inanmaz” diye düşünürdüm.

Ama gerçekliğin böyle bir derdi yok. Bazen kurmacanın cesaret edemeyeceği şeyleri rahatlıkla yapıyor.

Kristof Kolomb, Bahamalar’da yerlileri görünce günlüğüne şöyle yazmış:

“Silah taşımıyorlar, hatta silahın ne olduğunu bile bilmiyorlar. Bunlardan iyi köle olur. Adaya elli kişi gelsek hepsine sahip olur, istediğimiz her şeyi yaptırabiliriz.”

Bu satırlar, keşif anlatılarının masum bir merakla değil, saf bir iktidar duygusuyla yazıldığını gösteriyor.

Birkaç devlet başkanı rahat hareket etsin diye bir kentin gündelik hayatının askıya alınması, ister istemez bana Kolomb’u hatırlattı.

Galiba insanı asıl şaşırtan da bu eşik.

Apartman görevlisinin çöp uyarısıyla Kristof Kolomb’un günlüğü arasında bir bağ kurulabileceğini ben de düşünmezdim.

Sinirliyim Mıstık abi.

Pazar, Haziran 28, 2026

Beş çok okunan

Blogta yazılarımı Facebook üzerinden aralıklarla yeniden paylaşıyorum. Mecranın eski popülerliği kalmamış olsa da, daha önce de yazdığım gibi, bu paylaşımlar son dönemde beklediğimden çok daha yüksek ilgi görmeye başladı.

Grafikte, son üç ayda (26 Mart–26 Haziran) en çok ilgi gören beş yazıyı ve onların görüntülenme ile etkileşim sayılarını bir araya getirdim. Sadece bu beş yazının ulaştığı rakamlar bile benim için oldukça dikkat çekici.

Şimdi biraz merakla bunların nedenlerini anlamaya çalışıyorum. Neden bazı yazılar diğerlerinden çok daha fazla okundu? Konusu mu, kullandığım fotoğraf mı, başlığı mı, yazının ritmi mi, yoksa tamamen algoritmanın kaprisi mi?

Bunu çözmeye çalışmak benim için başlı başına yeni bir uğraşa dönüştü. Bana yeni bir oyuncak çıktı desem yalan olmaz.

En çok okunan yazı

Tatlı

Altı yıl oldu babamı kaybedeli. Hemen her gün bir şekilde hesaplaşıyorum onunla. Öyle oluyormuş meğer, ebeveynlerin ardından mutlaka konuşuluyormuş, bitmiyormuş meseleler. Ben de konuşuyorum, iyi ve kötü hatıraları birer birer çağırarak, bana haksızlık ettiğini düşünerek, söylenerek, bazen de onu anlamaya çalışarak.

Sosyal medyada anne ve baba kayıpları çoğu zaman büyük bir özlemle, övgüyle ve romantizmle anlatılıyor. Ne kadarı gerçekten öyle, ne kadarı bir tür poz, bilemiyorum. Büyümek de çocuk yetiştirmek de sancılı işler. Bu ilişkinin sürekli toz pembe anlatılması bana pek inandırıcı gelmiyor.

Babamın tekrar tekrar anlattığı askerlik hatıraları vardı. Bunları yazmasını istemiş, onu inatçı bir ısrarla teşvik etmiştim. Uzun uğraşlardan sonra yazdı da. Ama okuyunca epey hayal kırıklığına uğramıştım. Anlattığı hikâyeler değildi onlar. Yazdıkları donuktu. “Gittik, geldik, şu oldu, sonra bu oldu…” İnsanlar vardı ama karakter yoktu. Olaylar vardı ama gerilim yoktu. Her şey yaşanmış ama kimse yaşamamış gibiydi.

“Baba,” demiştim, “buradaki insanların hiç mi zaafı yok? Hiç mi hata yapmadılar? Hiç mi kötü bir şey olmadı?”

Hiç unutmuyorum cevabını: “Birileri okur ve üzülebilir. Geçmiş gitmiş, unutmak lazım.”

O zaman da tuhaf gelmişti bana. Kim okuyacaktı ki? Galiba yazdıklarını bir tek ben okudum.

Aradan yıllar geçti. Anne ve babaları hakkında yazılanlara bakınca aynı duyguyu hissediyorum. Sanki herkes birileri okur ve üzülür diye yazıyor. Kırgınlıklar çıkarılıyor metinden. Öfkeler törpüleniyor. Hayal kırıklıkları ayıklanıyor. Geriye sevgi kalıyor, özlem kalıyor, fedakârlık kalıyor.

Oysa gerçek hayat böyle değil.

Anne-babalar çocuklarını severler ama bazen üzerler de. Çocuklar anne-babalarını severler ama bazen öfkelenirler de. Aynı evde yıllarca yaşayan insanların hikâyesi biraz sevgi, biraz hayranlık, biraz kırgınlık, biraz da hesaplaşmadan oluşur.

Demem o ki yaş aldıkça insanlar gerçeği değil, gerçeğin kimseyi incitmeyecek versiyonunu anlatmaya başlıyorlar. Özlediğimiz kişileri değil, hatırlamayı tercih ettiğimiz kişileri resmediyoruz galiba Mıstık abi. Böyleyken böyle demek istiyorum.

Bu arada Dedeme selam söyle Baba, iki çift lafı eksik etme lütfen. Öksüz ve yetimdi, bir başına kimsesiz… Cantek işte. Konuşun derim.

Cumartesi, Haziran 27, 2026

Maskeli Çetin Kaptan

Birkaç gün önce Çetin Kaptan’dan söz etmiştim. Rakım Çalapala’nın yazdığı, Ercümend Kalmuk’un çizdiği bir çizgi romandı. Yavrutürk’te yayımlanıyordu.

Otuzlu yıllarda çıktığı için doğal olarak yerli ve milli bir çizgi romandı Çetin Kaptan. Bir o kadar da pedagojikti. Daha önce değindiğim için o faslı geçiyorum.

Bu maskeli hikâyeyi pandemi günlerinde paylaşmıştım.

Çetin Kaptan neden gaz maskesi takıyor? Harçlığından artırıp neden kendine bir gaz maskesi alıyor? Diye sorabilirsiniz. Bunun cevabı dönemin ruhunda saklı.

O yıllarda yeni bir büyük savaşın çıkacağına dair endişe hayli yaygındı. Birinci Dünya Savaşı’nın hafızası hâlâ canlıydı. Gaz saldırıları savaşın en korkutucu sembollerinden biri olmuştu. Uçaklar, bombardımanlar ve zehirli gazlar artık yalnızca askerî meseleler değildi, gündelik hayatın, gazetelerin ve popüler kültürün konusu olmuştu.

Bizdeki çocuk yayıncılığı da büyük ölçüde Fransız örneklerini takip ediyordu. Altmışlı yılların ortalarına kadar memleketin kültürel ve entelektüel yönelimi belirgin biçimde frankofondu. Çocuk dergileri, okul yayınları ve resimli hikâyeler de bundan payını alıyordu. Gaz maskesi imgesinin de büyük ölçüde bu kanaldan geldiğini düşünüyorum.

Bugün gaz maskesi denince akla daha çok Soğuk Savaş gelir. Oysa bu imge çok daha eski. Birinci Dünya Savaşı’ndan başlayarak uzun süre Avrupa popüler kültürünün en tanınan nesnelerinden biri oldu. Çocuk kitaplarında, dergilerde, afişlerde ve oyuncaklarda karşımıza çıkıyordu.

Bizimkiler de Fransızlardan göre göre, “ağaç yaşken eğilir” mantığıyla çocuk kahramanlarına gaz maskesi taktırmış olmalılar.

İşin ilginç yanı, hikâyede maske korkunun değil, gururun nesnesi. Çetin Kaptan onu saklamıyor, iftiharla arkadaşlarına gösteriyor.

Bir dönemin gelecek kaygıları, bir başka dönemin çocuk kahramanının aksesuarına dönüşmüş durumda.

Bakınız Çetin Kaptan, iftiharla maskesini sunar!


Perşembe, Haziran 25, 2026

Veyl Şairlere !

Yakın arkadaşım Az. aradı, ağır bir geeker olduğu için, sosyal medyada gördüğü bir şeyi konuşmak için yapar bunu… Of puf etsem de beni bir sürü saçma şeyden haberdar ettiği için seviyorum konuşmalarımızı… Genel olarak, yüksek perdeden, sloganvari bir cümleyle başlar konuşmalarına, sonra varsayımları giderek mırıltıya dönüşür, kendiyle çelişkiye düşecek ölçüde o ilk cümlesiyle kavga etmeye başlar ve vazgeçer, “abarttım” diyerek normalleşir.

Bu defa şairlere kafayı takmıştı, birinden söz ediyordu ama genelleme yapıyordu. “Salak bunlar” ile “süzme salak bu” arasında gidip gelen bir cümleyle sosyal medyada pozörlük yapan bir şairi (!) diline dolayarak tiradına başladı. Ben başka tür bir geeker olduğum için şunu söylememi bekliyordu:

O mu şair, emin miyiz?” dedim, demesem olmazdı, ihtiyacı vardı, arkadaşız çünkü.

Derinden bir kıkırdama duydum, hoşuna gideceğini biliyordum. Başladı anlatmaya, edebileştirmeden özet geçiyorum, böyle konuşuyor çünkü:

Şiir seviyorum ve imkân buldukça okuyorum ama şairlerle arkadaş olamıyorum, sohbet etmekten söz etmiyorum, derdimi paylaşmak ve iç dökmek gibi bir yakınlık kuramıyorum, daha doğrusu bunu istemiyorum…” dedi.

Hıhıı filan gibi bir ses çıkardım, kesmek istemiyordum…

Şiir seviyorum dedim ama şiir sevenlerle de birarada duramıyorum, şiir alıntılayanlar, konuşurken şiir paylaşanlar, şiir dinlerken hüzünlenenler, şiir dinletileri yapanlar, orada seyirci olarak bulunanlar, onları dinlerken gözleri dolanlar hoşuma gitmiyorlar, onlardan uzaklaşmak, tanışmamak, duymamak-görmemek, kaçmak istiyorum…”

Sevmeme halkasını giderek büyütüyordu, tek tek sayarken tısladığı, huysuzlanmasını gösterdiği vurguları vardı, haz alıyordu.

Komik göründüğümün farkındayım, gel gör ki hissiyat bu, çok sınadım kendimi, abartıyı sevmem, sakin kalayım isterim ama bu konuda yapamıyorum, bu yaştan sonra pek değişemeyeceğim, bunu anladım. Şiire katlanabilirim, şairleri ve şiir severleri sevmiyorum ulan Levent” dedi…

Biraz sustuk, “sen ne diyorsun peki buna?” diye sordu.

Ona başımdan geçen bir hikâye anlattım. Yıllar yıllar önce bir ülkenin şair ve bürokratlarıyla bir yemeğe katılmak zorunda kalmıştım. Yemeğin bir noktasında biri ayağa kalkıp şiir okumaya başladı, alkışlandı, gözleri dolanlar oldu, ilginç gelmişti bu durum, merakla inceledim insanları. Bunun bir başlangıç olduğunu, herkesin sırayla ayağa kalkıp kadeh kaldırarak şiir okuyacağını, her okunan şiirle masadakilerin tarumar olacağını, gözyaşlarının “anbean” artacağını nerden bileceğim.

Daha da fenası, sıra bana geliyordu ve ben ayağa kalkıp vıdıvıdı etmek istemiyordum.

Arkadaşım hikâyeme bayılarak “tam da bu!” “şairlerle masaya oturulmaz, illa büyük sözü-son sözü söylemek isteyen tiplerle sohbet edilmez” filan saydırıyordu.

E?” dedi, “şiir okudun mu?”

Kendimi sözlüye kalkmayı bekler gibi hissettiğimi ve çok gerildiğimi söylerken konu dağıldı, bunu hep yaparım, lafı birdenbire ortaokuldaki müzik dersime, solfej okuma sözlüsüne getirdim.

Solfej okuyanlar sınıfı geçerdi, geçemeyenlerden ağlayanlar yine geçerdi…

Solfej okuyamayanlar ve ağlayamayanlar sınıfta kalırdı dedim.

Az. güldü. Ben de güldüm. O sırada fark ettim ki anlattığım iki hikâye birbirine benziyordu. Birinde şiir okunuyordu, öbüründe solfej. Birinde şairler vardı, öbüründe öğrenciler. Ama ikisinde de insanın üzerinde aynı baskı vardı; doğru yerde etkilenmek, doğru yerde heyecanlanmak, doğru yerde duygulanmak…

Belki Az.’ın derdi şiirle değildi. Belki şiirin etrafında oluşan o iklimleydi. Şiiri değil, şiir karşısında alınan pozları sevmiyordu. Kim bilir.

Sonra zil çaldı, telefonu kapattım, kargocu gelmişti, sonra yine konuşurduk.

Çarşamba, Haziran 24, 2026

Junji Ito anlatıyor: Geleneksel ve Dijital Çizim Üzerine

Geleneksel çizimin en büyük avantajı, ne olursa olsun çizim yaptığınızı iliklerinize kadar hissetmenizdir. Ayrıca dijitalden farklı olarak elinizde kâğıt gibi somut bir nesnenin bulunması, çizimlerin silinip gitmesi korkusunu yaşamadığınız için çok rahatlatıcıdır. Eskiden tarama ucunun kâğıda batıp takılmasından pek hoşlanmazdım ama dijital ekranlı grafik tabletlerin aşırı kaygan yüzeyinde kalemi kontrol edememenin sıkıntısını çeken biri olarak, o takılmaların bile aslında çizim kolaylığı sağlayan bir avantaj olduğunu çok iyi anlamış durumdayım.

Yine de geleneksel çizimlerin dertleri de çoktu. Bazen aldığınız uç bozuk çıkabiliyor, aynı marka ürün olsa bile çizim hissiyatı değişebiliyor ya da mürekkep daha şişe bitmeden kıvamı koyulaşıp çizimi zorlaştırabiliyordu. Mürekkebin kıvamı koyulaştığında çizmek zorlaştığı için eczaneden saf su alıp seyreltirdim. Böyle yapınca çizim yapmak kolaylaşıyordu. Tabii yine de yepyeni açılmış bir şişenin hissiyatını vermiyordu. Ayrıca odanın nem oranından da etkilenir. Hava kuruyken çizgiler daha kolay silikleşir, kesik kesik çıkardı. Bunu fark etmem oldukça uzun sürmüştü.

Kâğıtla ilgili en sevmediğim şey ise, kâğıdın hafifçe dalgalanması yüzünden masadan havaya kalkan kısımlarının olmasıydı. O havada kalan kısma kalemi bastırdığınızda kâğıt çöker ve çizgi yamulur. Kâğıt nem çektiğinde bu dalgalanma ve kabarma iyice kötüleşir. Parmağınızla bastırsanız sorun çözülecekmiş gibi hissedersiniz ama elinizin yağı kâğıda geçerse kâğıt mürekkebi iter. Bu yüzden kâğıda doğrudan dokunmak istemem. Eldiven takmak da bana çok sıkıcı gelir. Bu nedenle kâğıdı bastırıp sabitlemek için mıknatıs mantığıyla çalışan bir alet bile yapmıştım.

Dijitalin en büyük avantajı ise şüphesiz her şeyin düzenlenebilir olmasıdır. Büyütme, küçültme, kes-yapıştır işlemleri, elips çizmek çok kolay. Çizimi ters çevirip anatomik veya orantısal hataları kontrol etmek bile tek bir kısayol tuşuna bakıyor. Ton ekleme ya da doldurma hızı gelenekselle kıyaslanamaz bile. Dezavantajları ise bilgisayar veya donanım sorunları yaşandığında çözümün çok zaman alması, bazen küçük bir dikkatsizlik veya sistem çökmesi yüzünden kaydetmediğiniz verilerin silinip gitmesidir. Hepsinden öte, geleneksel yöntemdeki gibi somut bir eserin ortaya çıkmaması bende huzursuzluk yaratıyor.

Bir de daha önce söylediğim gibi, o kaygan ekranda kalemi kontrol etmenin zorluğu var. Ekrandaki sürtünmeyi artıran koruyucu filmler yapıştırsanız bile bence bu sorun tamamen ortadan kalkmıyor. Ayrıca ekranlı tabletlerin hassasiyeti de hâlâ yeterli değil. Ekrana cetvel koyup düz bir çizgi çizmeye çalıştığınızda çoğunlukla kaymalar yaşanıyor. Keşke cetvelle kusursuz bir şekilde düz çizgi çizebilsek…

[Metin, Çarpık Dünyalar albümünden (Kayıp Kıta, 2026) alıntıdır.]

Çetin Kaptan

Otuzlu yıllardan, ilk çizgi roman kahramanlarımızdan Çetin Kaptan’dan bir sayfa…

Metinler Rakım Çalapala’nın, çizimler Ercümend Kalmuk’un. Avrupa'da o yıllarda üretilen ilk çizgi roman örneklerinden çizgi olarak aşağı kalır yanı yok... Kalmuk, büyük ressamdı; insan ister istemez düşünüyor: Eğer telifler daha yüksek, popüler kültür alanı daha güçlü olsaydı, çizgili anlatılarda çalışmaya devam eder miydi?

Bugün bu sayfalara “ilk çizgi roman örneklerimiz” diye bakıyoruz. Ama üretim niyetini ve gösterilen hassasiyeti düşününce başka bir şey daha görüyoruz. Dönemin asıl meselesi çizgi roman yapmak değil, çocukları ve gençleri yeni rejimin idealleri doğrultusunda biçimlendirmek. “Çocuklarımızı nasıl değiştirebiliriz?” sorusu yalnızca edebiyatı değil, popüler kültürü de belirliyor.

Çizgilerle anlatılan hikâyeler çocukların ilgisini çekiyorsa, o araç mutlaka kullanılmalı. Çetin Kaptan’ın önemi biraz da burada. O sadece bir macera kahramanı değil; erken Cumhuriyet’in eğitim ve kültür politikalarının bir parçası.

Seneler önce Mümtaz Soysal bir söyleşisinde en sevdiği kahramanın Çetin Kaptan olduğunu söylemişti. Demek ki yöntem en azından bazı okurlarda işe yaramış.

Çalapala’nın metinleri kafiyeli ve şiirimsi. Bu tercih de dönemin ruhunu yansıtıyor. O yılların ders kitaplarını, çocuk şiirlerini ve okul müsamerelerini düşününce aynı ton hemen hissediliyor. Cumhuriyet’in kanonik dili biraz da böyle kuruluyor.

Alıntılıyorum: Yıldırım adımlarla tükeniyordu yollar / Ankara yaklaşıyor, otuz kilometre var…” (…) Türk kıyılarını da gezdin mi Çetin? dedi / Atatürk bu sözle ona bir ödev verdi.”

Burada dikkat çekici olan son sahne. Çetin Kaptan’ın yeni serüveni kişisel bir merakın, rastlantının ya da bireysel bir arzunun sonucu olarak başlamıyor. Kahramana görevi Atatürk veriyor. Maceranın yönü devlet tarafından çiziliyor.

Bu yüzden Çetin Kaptan’a yalnızca bir çizgi roman kahramanı olarak bakmak eksik kalıyor. O aynı zamanda erken Cumhuriyet’in çocukluk tasavvurunun, yurttaş yetiştirme arzusunun ve kültürel mühendislik çabasının da önemli belgelerinden biri.

Çetin Kaptan, bir sonraki serüvenine Atatürk’ün direktifiyle başlıyor.

Salı, Haziran 23, 2026

Karikatür


Kurucu karikatürcümüz Cem, 1935 yılında Yedigün dergisine karikatürden ne anladığını tarif etmiş:

Karikatür, san’atın zübdesidir. O da bir heyecan ifade eder. Mizah şekli alması, ifadesinin daha kuvvetli olması için olsa gerektir. Çok büyük ressamlar karikatür yapmışlar ve bir iki çizgiden ibaret olan eserleri san’at ve kuvvet itibariyle en büyük tablolarından hiç de aşağı kalmamış ve ölmez sayılmıştır. Bence beşerin çirkin görebileceği hadiselerin hakiki mahiyetini meydana koyan karikatür mutlaka güldürmez. Onun bir hakikati ifade etmesi, düşündürmesi lazımdır ve karikatür daima müsait bir zemin ve zaman ister.”

Aslında Cem’in sözleri, o dönemde karikatürü tarif eden genel yaklaşımlarla büyük ölçüde benzeşiyor. Örneğin karikatüre sanat payesi vermek ve itibar kazandırmak için büyük ressamlardan söz edilmesi, dönemin metinlerinde sık rastlanan bir savunma refleksi.

Bir başka klişe de karikatürün illaki güldürmek zorunda olmadığı düşüncesi. Karikatürün düşündürmesi gerektiği, hatta güldürmekten çok düşündürmesinin makbul olduğu o yıllarda sıkça tekrarlanıyor. Bugünden bakınca bunlar çok da özgün görüşler sayılmaz, aynı fikirler farklı isimler tarafından defalarca dile getirilmiş.

Alıntının son cümlesi ise bana daha dikkat çekici geliyor. “Karikatür daima müsait bir zemin ve zaman ister” derken sanki karikatüristin siyasi otoriteyle, toplumsal iklimle ve sansürle ilişkisini de tarif ediyor. Her şeyin her zaman çizilemeyeceğini, çizerin biraz da şartlara göre hareket etmek zorunda olduğunu fısıldıyor ve bana kendini tarif ediyor gibi geliyor.

Fakat asıl dikkat çekici olan, Cem’in ilk cümlesi, karikatürü nasıl tanımladığı.

Cem’e göre karikatür, “sanatın zübdesi”dir. Yani sanatın özü, hulâsası, damıtılmış hali. Ardından sanatın bir heyecanı, güçlü bir duyguyu ifade ettiğini söylüyor. Mizah ise bu ifadeyi daha da kuvvetlendiren bir araç.

İlk okuduğumda karikatürün abartı yönünü anlatmaya çalıştığını düşünmüştüm. Sadece o kadar değilmiş. Ona göre sanat, hangi türde olursa olsun, bir duyguyu veya fikri belirginleştirdiği ölçüde sanat oluyor. Karikatür, bu işlemi en açık biçimde sergileyen sanat dallarından biri.

Ben bugün buna “abartı” derdim. Fakat o yıllarda kullanılan sözcük “fazlalık”tı.

Karikatür üzerine yazanlar ve konuşanlar, karikatüristin yaptığı işi çoğu zaman bir şeyi olduğundan fazla göstermek, belirginleştirmek, büyütmek olarak tarif ederlerdi. Bu yüzden gündelik dilde de ölçüyü kaçıran kişiler veya durumlar için “artık kendisi değil, karikatürü olmuş” denirdi.

İşin ilginç yanı şu: Karikatür aslında aynı anda hem eksiltir hem çoğaltır. Ayrıntıları atar, gereksiz olanı budar; ama karakteristik olanı büyütür. Bir burnu uzatır, bir bakışı sertleştirir, bir hareketi aşırılaştırır. Böylece gerçeği olduğu gibi kopyalamak yerine, onun içindeki hakikati daha görünür hale getirmeye çalışır.

Belki de Cem’in “sanatın zübdesi” derken kastettiği şey tam olarak buydu. Karikatür, birkaç çizgiyle, sanatın bütün dallarında bulunan o temel işlemi gerçekleştiriyordu: Hayatın içindeki bir duyguyu, bir karakteri ya da bir hakikati seçip yoğunlaştırmak.

Karikatürün fazlalığı, hakikatin daha görünür hale gelmesi içindir.


Pazartesi, Haziran 22, 2026

Bir kalas bir köprü

Çocukken bir amca sohbetinin içinde kalmıştım. Yağmur yağınca yollarda su birikirdi de niye mazgallardan kanalizasyona akamazdı, niye yollar eğimli değildi, Mimar Sinan ve Osmanlı bu işleri nasıl çözmüştü, Atatürk’ten sonra bu işin niye boku çıkmıştı, Almanya’da neler neler yapıyorlardı falan filan…

Çocuk aklımda o sorun(sal) senelerce yer etmiş, gülerek yazıyorum, ne yapmalı da yağmurla biriken sular şey edilir diye kafa yormuştum. Yanlış olmasın, kafa yordum dediğime bakmayın, herkes gibi ben de nasıl yapılacağını bilmiyor, düşünür gibi yapıp amcalar gibi konuşuyordum. Romantize etmeden, birine veya bir şeye kahretmeden, dualizme başvurmadan konuşamadığımızı o yaşlarda nereden bileceğim. Hoş, bilmeme de gerek yoktu, hayata dair bilmeler öylece akıyordu, akışına bırakmıştım kendimi.

Bugün sosyal medyada dolaşan tartışmaların önemli bir kısmı da o eski amca sohbetlerinden çok farklı değil. Bir fotoğraf, bir video, bir haber kırıntısı görülüyor, birkaç dakika içinde mesele teknik olmaktan çıkıp ahlaki, siyasi ve kültürel bir hükme dönüşüyor. Sorunu anlamaktan çok, onu ait olduğu büyük hikâyeye yerleştirmek istiyoruz.

Belki de insan zihni böyle çalışıyor. Tek tek olaylarla uğraşmak yerine onları bir anlatıya bağlayınca rahatlıyoruz. Yağmur suyu birikiyorsa belediye kötüdür. Eskiden birikmiyorsa eskiler iyidir. Almanya’da birikmiyorsa Almanlar çalışkandır. Her sonucun hazır bir sebebi vardır. Oysa hayat, amca sohbetlerinin sevdiğinden çok daha karmaşık.

Belki nostalji denen şey de tam burada başlıyor, geçmişin daha iyi olmasında değil, geçmişe bakarken ayrıntıları unutup hikâyeleri hatırlamamızda.

Fotoğraf yetmişli yıllardan. Yağmur bol bol yağınca, bir kaldırımdan ötekine kalas atılır, üzerinden tin tin geçilirdi. Oradan aklıma geldi.

[Nostaljik dipnot: Çizgi romanlardan, özellikle Zagor’dan bu sahneleri bilip sevdiğimden kalasta yürümeye bayılırdım. Çiko’nun ayağı kayıp çamurlu suya düşmesi an meselesiydi. Ben Zagor’dum elbette.]

Pazar, Haziran 21, 2026

Meşgale

Meşgalesi olmayan kendini kurcalar.” Arada yazarım, bu söz bizim aile mottomuzdur. Yıllarca her duyduğumda of puf etmiş olsam da hem çok faydasını gördüm hem de bugün buraya gülerek yazıyorum, o kadar içime işlemiş ki, başka türlü bir yaşam pratiği benim için mümkün değilmiş, onu anladım. Bizimkiler insanın huzuru yalnızca edilgen bir mutlulukta değil, anlamlı meşguliyetlerde bulabileceğine inanırlardı. Bize de bunu bellettiler.

Mecazen yazıyorum, “tarla boş durmasın” ya da “sür tarlayı çık” derlerdi. Bunları arkasında devasa bir felsefe saklayarak değil, sadece oyalanmanın, elini taşın altına koymanın iyileştirici gücüne inandıkları için söylüyorlardı belki de. Ama dönüp bakınca, bunun aslında en temel hayatta kalma düsturu olduğunu görebiliyorum.

Bu aralar dijital mecralarda benzer bir cümle dolanıyor: “Ruh bir şeylerle meşgul olmazsa sahibini meşgul eder.” Üstelik söz İmam Gazâlî’ye atfedilmiş. Çeşitli paylaşımlarda onun adıyla servis ediliyor. Aslı astarı var mı bilmiyorum, internetin her sese bir makam uydurma iştahını düşününce bana pek inandırıcı gelmiyor.

Ama cümlenin işaret ettiği o tanıdık sızı baki.

İnsan zihni boşluktan nefret eder. Dışarıya yönelmiş bir uğraş, bir merak, bir sorumluluk kalmadığında dikkat kaçınılmaz olarak içeriye, kendine döner. Bu da çoğu zaman pişmanlığa, kaygıya, sorgulamaya ve kendini yargılamaya yol açar. İnsan bir işe, bir meraka, bir sevdaya ya da bir davaya tutunamazsa, zihni ona kendi karanlık koridorlarını gezdirmeye başlar.

Bu yüzden yürümek, yazmak, okumak, üretmek, bahçeyi bellemek ya da bir hikâyenin peşine düşmek yalnızca vakit öldürmek değildir. Ruhun kendi üzerine kapanmasını, kendi kendini kemirmesini engelleme çabasıdır.

Montaigne’e atfedilen “İşsiz bir zihin, şeytanın çalışma odasıdır” sözü de aynı kuyudan çekilmiş gibi, tasavvuftaki “Kalp boş bırakılırsa nefs ve hevâ (heves) tarafından işgal edilir” uyarısı da. İnsan zihnini ve gönlünü bilinçli olarak iyiyle, yararlı olanla doldurmazsa, o boşluğu rastgele arzular, kuruntular ve geçici hevesler istila eder. Bir evi boş bırakırsanız toz dolar, tarlayı boş bırakırsanız ot basar. Kalbi boş bırakırsanız da nefs ve hevâ yerleşir.

İlginç olan, modern psikolojinin de farklı bir terminolojiyle aynı yere çıkması. Amaçsız ve yönsüz kalan zihin, hemen ruminasyona, yani aynı olumsuz düşünceleri zihinde evirip çevirmeye kayıyor.

Yazıya ailemle başlayıp Gazâlî’ye, tasavvufa ve psikolojiye kadar geldim. Yıllar sonra anlıyorum ki, insan zihnine dair bu kadim gözlem hiç eskimiyor. Belki de insanlık tarihi boyunca değişmeyen yasalardan biri bu: İnsan kendiyle baş başa kaldığında huzur bulmaktan çok, kendisiyle didişmeye başlıyor.

Demem o ki, insan en çok kendinden kaçmaya, en çok kendiyle başa çıkmaya çalışıyor Mıstık Abi.

Cumartesi, Haziran 20, 2026

Sempati Duvarı

Bazen bilinen şeyleri hatırlatmakta fayda var. Herkesin dilinde olduğu için bazı kavramların gerçekten bilindiği ve yaşandığı sanılıyor. Oysa öyle değil.

Sempati, birine yakınlık duymakla ilgilidir. Empati ise onun ne hissettiğini, dünyayı nasıl gördüğünü anlamaya çalışmakla. Sempati duyduğumuz insanlara empati göstermek çoğu zaman doğal bir süreçtir. Çünkü onları zaten seviyor, hak veriyor ya da kendimize yakın buluyoruzdur. Bu konforlu alan, bizi besleyen bir yankı odasından çok da farklı değildir.

Zor olan, hoşlanmadığımız, fikirlerine karşı çıktığımız, hatta davranışlarını yanlış bulduğumuz insanların hangi saiklerle hareket ettiğini anlamaya çalışmaktır.

Peki, kendimize benzemeyeni anlamaya çalışırken hissettiğimiz o içsel direnç, aslında kendi doğrularımızın sarsılmasından duyduğumuz korkudan kaynaklanıyor olabilir mi?

Şunun altını çizmek gerekiyor: Birini anlamak, onu onaylamak anlamına gelmez. Empati ile haklı bulmak aynı şey değildir. Aksine anlamak, karşımızdakinin hamlelerini, argümanlarını ve zihin dünyasını çözmemizi sağlayan entelektüel bir güçtür.

Empati gerçek sınavını tam da burada verir. Dostlarımızı anlamak değil, rakiplerimizi, karşıtlarımızı, hatta bizi öfkelendiren insanları anlamaya çalışmak empatik bir çabadır.

Sempati duyduğumuz insanlara empati göstermek kolaydır. Empatinin asıl değeri, sempati duymadığımız insanları da anlamaya çalışabildiğimizde, yani o sempati duvarını aşabildiğimizde ortaya çıkar.

Cuma, Haziran 19, 2026

Geçmişten Gelen Hayalet

Kartpostal, arkasındaki el yazısının tarihine bakılırsa 1918’den kalma. Demek ki o yıllarda basılmış. Uzmanı sayılmam ama bu tür kartlara “sevda kartları” deniyor. Alman ve Fransız firmaları bunları İstanbul’da, İskenderiye’de, Kudüs’te pazarlıyormuş. Oryantal romantizmin müşterileri büyük ihtimalle şehirli Müslümanlardı. Bugüne kadar ulaşabildiğine göre de epey satılmış ve sevilmiş olmalı.

Bu görseli neden seçtim? Hafif erotik bir tınısı olduğunun farkındayım. Ama ilgimi çeken asıl mesele, öpüşenlerin dönemin geç Osmanlı kuşağından birer Müslüman olarak resmedilmesi. Fes ve geç Osmanlı imgeleri bugün muhafazakâr bir tonla yeniden icat edildiği için, bu kartpostal birçok kişiye önce bir provokasyon gibi geliyor. Huzursuz edici bulunuyor, hatta ayıp sayılıyor. Kime göstersem, resmi yüz yıl öncesinin dünyası içinde değil, bugünün siyasi iklimi içinde yorumluyor. “Bunu görseler sinirlenirler” diyen çok oluyor.

Oysa bütün bunlar “bugün” oluyor. Biz, yüz yıldan daha eski bir illüstrasyona bakıp yargı dağıtıyoruz, geçmişe bugünün ölçüleriyle hüküm veriyoruz.

Biliyorsunuz, festen önce kavuk vardı. Bir dönem kavuk geleneksel dünyanın simgesiydi, sonra modernleşmenin gereği olarak fes teşvik edildi. O yılların muhafazakârları için fes giyenler Avrupa hayranıydı, alafrangaydı, kozmopolitti. Yukarıdaki çift de muhtemelen tam böyle görülürdü. Muhtemelen “dejenere” bulunurdu. Hatta “modern”, “hain” “kozmopolit” ve “gayri milliydi” desem, abartmış mu olurum?

İşin ilginç yanı şu: Bugün Osmanlı denince gözleri dolan, fesle fotoğraf çektiren romantiklerin tarihsel karşılıkları büyük ihtimalle fesliler değil, kavuklulardı. İmgelerin tarafları değişiyor ama imgeler üzerinden yürütülen mücadele pek değişmiyor.

Popüler kültürü anlamanın zorluğu da burada başlıyor. Çünkü imgeler yalnızca üretildikleri döneme ait değiller. Zaman içinde yeni anlamlar kazanıyorlar. Elli yıl önce Münif Fehim ya da Salih Erimez benzer sahneleri rahatlıkla çizebiliyordu. Çizdikleri bugün olduğu kadar ideolojik bir kavga unsuru haline gelmiyordu. Sorun resmedilenlerde değil, resmedilenlere bakan gözlerdeydi.

Popüler kültür ürünlerinin hızla tüketilip unutulduğu söylenir. Doğru tabii. Yine de ben biraz mambo jambo yaparak, bütünüyle kaybolmadıklarını, hayalete dönüştüklerini düşünmeyi seviyorum. Ortadan çekiliyor, görünmez oluyorlar ama bir yerlerde varlıklarını sürdürüyorlar. Sonra hiç beklenmedik bir anda yeniden dolaşıma girip ikinci hayatlarını yaşamaya başlıyorlar. Mecazen reenkarne oluyorlar. Bu kartpostal da bana biraz bunu hatırlatıyor. Yüz yıl önce basılmış bir sevda resmi, bugün yeniden karşımıza çıktığında artık aynı resim olmuyor, çizgiler aynı kalsa bile anlam başkalaşıyor diyelim. Çünkü kartpostal geçmişten gelen bir hayalet, ona bakan gözler ise bugüne ait. Belki de popüler kültürün asıl marifeti budur: Aynı manzarayı her kuşağa farklı bir hikâye anlatarak geri getirmek.


Perşembe, Haziran 18, 2026

Dümdüm tek!

Masadaki erkeklerin neredeyse tamamı aynı noktaya bakıyor. Gözler sahnede, rakseden dansözde. Yüzlerde merak, hayranlık, şehevi bir dikkat, biraz da o eski gazino gecelerine özgü kendinden geçme hali var. Fotoğrafın ritmini onlar kuruyor. Dümtek, dümdüm tek…

Fotoğrafta dansöz dışında kameraya doğrudan bakan tek bir kişi var. Sanki herkes aynı kolektif rüyanın içindeyken o, başka bir gerçekliğin farkına varmış gibi. Belki de fotoğrafçı sahneye yaklaştığında merceği ilk fark eden oydu. Belki sadece merak etti, belki de sahnedeki gösterinin dışında gelişen tek ilginç şey, fotoğrafın çekilme anıydı.

Dansözün bakışı da var. O, önündeki seyircileri neredeyse hiç umursamıyor. Sırtı dönük, başı hafifçe yana çevrilmiş. Bütün salon ona kilitlenmişken o, gözlerini kameraya dikmiş. Bir anlığına gösterinin dışına çıkmış gibi. Sahnenin değil, fotoğrafın farkında.

Bu fotoğrafı seviyorum.

Çünkü kadraj aslında bakışların yönü hakkında. Kim kime bakıyor? Kim kimi görüyor? Kim, kimin gözünde var oluyor?

Belki de bu yüzden fotoğrafa her baktığımda zihnimde saatler sonrasının perdesi açılıyor.

Müzik çoktan susmuş. Masalar boşalmış, şişeler toplanmış. Az önce kalabalıktan görünmeyen o derme çatma tahta sandalyeler ortaya çıkmış. Beyaz örtüler nemlenmiş, kirlenmiş. Ay ışığı altında kendi yalnızlığına terk edilmiş bir yazlık gazino duruyor karşımızda.

Sonra yağmuru ekliyorum sahneye.

Birkaç saat önce alkışların, çalgıcıların, kahkahaların ve rakı kadehlerinin işgal ettiği yerde artık yalnızca yağmurun sesi var. Sicim gibi yağıyor. Herkesin iştahla gözlerini diktiği sahne şimdi bomboş.

Dansöz yok. Seyirciler yok. Fotoğrafçı yok.

Sadece yaşlıca bir kadın var. Tek başına bir masaya oturmuş, çay içiyor. Başı önde, hafif kamburu çıkmış. Yağmurun altında öylece duruyor.

Hikâye değişiyor.

Dümtek, dümdüm tek…

Related Posts with Thumbnails