Cuma, Mayıs 31, 2019

Yalancı Peygamber Tavsiyeleri


Uçarılığı Orhan Veli'den, disiplini Aziz Nesin'den, çalışkanlığı Orhan Pamuk'tan almalı. İyimserliği Oğuz Atay'tan, derin sulara dalmayı Tanpınar'dan öğrenmeli.

Muziplik ve ironi için dileyenler bana başvursunlar, onlara bir reçete yazabilirim (Hep doktorlar mı reçete yazacak?). Kıkırdamak için İhsan Oktay'a  bakılmalı. Saat tamiri için Şule Gürbüz'e.

Tutku deyince Tomris Uyar, melankoli deyince Tezer Özlü, sokak deyince  Orhan Kemal, heyecan deyince Sait Faik mırıldanmalı. Denize karşı bağırmalı, dağın sesini dinlemeli, saksağanları seyretmeli...


Betonu delmeli, betonu delmeli...

Perşembe, Mayıs 30, 2019

Pıt Pıt Sözlüğü (21)



Hastalık
: Her gün, daima öğleden sonra oraya gidiyor, koridorlardaki resimlere bakıyormuş gibi ağır
ağır, fakat büyük bir sabırsızlıkla asıl hedefine varmak isteyen adımlarımı zorla zapt ederek geziniyor; rastgele gözüme çarpmış gibi önünde durduğum “Kürk Mantolu Madonna”yı seyre dalıyor, ta kapılar kapanıncaya kadar orada bekliyordum (Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna).

Vassal: Bozulmuş ve yıpranmış yazmaları yenileyerek onaran sanatçı.

Kazı: Esas olarak romanın kendisi, insan beyninde yapılan bir kazıdır. Suç bu kazıyı en iyi şekilde
yapmamızı sağlayan yöntemdir. Bu nedenle ben polisiye yazıyorum (Ahmet Ümit).

Hafız-ı Kütüp: Kütüphaneci, kitap koruyucusu.

İstanbul’un baharı yoktur!: İstanbul’da on iki ayın yarısı kış yarısı yazdır. Bahar, çokluk kış ortalarına serpişmiş yazdan kalma hârikulâde aydınlık, sımsıcaklardır; karakışın ortasında, karanlıklarda çakan şimşekler gibi bir an gelir, ertesi gün bu bir anlık mutluluğun öcünü almak istercesine, daha karanlık, daha gümbürtülü, daha sırılsıklam günler birbirini kovalamaya başlar (Orhan Kemal, Önce Ekmek).

Cep Kitabı: Chapbook, cep boyunda ucuz kitaplara verilen isim.

Salı, Mayıs 28, 2019

Kilise Direği


Eski sözlükleri karıştırırken fark ettim, Orta Anadolu'da, uzun boylulara "kilise direği" deniyormuş, bütün adlandırmalar gibi hafif komik ve asıl olarak dışlayıcı... Söz konusu bozkır olunca epeyce "gavurlaştırıcı"... Yani "camii direği", "minare direği" denmemiş de...Benzemezlikle, kendinden olmayanla özdeşleştirilmiş...

Ailede uzun boylu çok olunca, bu "boy" muhabbetine küçük yaştan alışıyorsunuz. Sizi her gören bir şeyler söylüyor, hele ergenlikte hızla boy atınca "aaa" ya da "ooo" diyen çok çıkıyor, "basket oynuyor musun" şu bu... Büyük gösteriyorsunuz, hemen fark ediliyorsunuz, kolay hatırlanıyorsunuz, kolay kolay gizlenemiyorsunuz filan...Ölçüleriniz farklı olduğundan giyimden kuşama, tavan yüksekliğine kadar her yerde sorun yaşıyorsunuz.

Azınlıksınız çünkü...Normal değilsiniz. Ben kendimce ironi yaparak "insana göre yapmışlar" derim üstüme göre, ayağıma göre bir şey bulamayınca...

Kilise direği o sebeple hoşuma gitti, ortalamanın dışında olanı mimleyen, onu ürkütücü ve garip bulan bir aklın-zihniyetin yakıştırması...

Not: Fotoğraf, 2.72 boyundaki dünyanın kayıtlı en uzun boylu adamına ait...Henüz 22 yaşındayken ölmüş...

Pazartesi, Mayıs 27, 2019

Sütsüz Koyun Meleğen Olur


Bu sabah öğrendim, matrakmış. Meleğen meğer, çok meleyen demekmiş. Süt vermeyen koyunlar, süt verenlere göre daha çok melermiş... Mee mee diye bağırıp duranlar süt vermeyenlermiş... Tecrübe etmiş değilim, hakkaten öyle mi emin değilim  ama hoşuma gitti.

Yıllardır tekrar edip dururum. "İnek süt içmez" diye bir söz var, bazıları okumaktan, öğrenmekten, amatörlükten vazgeçer, "oldum"derler, üretmekten çok konuşmaya başlarlar, onlar için kullanırım. Hepimizin "cahil" olduğu bir dünyada yaşadığımızı unutarak kibirle büyüklenmeye başlarlar. Mezacen, artık süt içmelerine gerek yoktur, çünkü kendileri süt üretiyorlardır.

Sütsüz koyun meleğen olur da böyle bir şeymiş... Gürültüyü, süt vermeyenler çıkarıyormuş...

Pazar, Mayıs 26, 2019

Anadolu Ağızlarından (26)


Cekcek: Serçe için kullanıllır.
Onmayasın: Mutlu olmasın anlamında beddua.
Adıma vurmak: Adımla ölçmek.
Çahıldaklı: İshal olmuş, kıçı boklu.
Emmideş: Amca oğlu.
Babalanmak: Yemek yemek, zıkkımlanmak. Meydan okumak.
Dahdiri: Kadın donu, şalvar.
Canucak: Aceleci.
Dingirdemek: Gevezelik etmek.

Cumartesi, Mayıs 25, 2019

Dizi dizi



Senaryo yazdığım için bana dizi sektörüyle ilgili sorular soruluyor. Israr üstüne bir şeyler söylesem de, kendimi genel bir değerlendirme yapabilecek kadar yetkin hissetmiyorum. Ankara’da yaşıyorum ve 2010’dan bu yana bana teklif geldikçe senaryo yazdım-yazıyorum. Bir yapım şirketine teklif olarak senaryo götürmüş değilim. 

Mesele Ankara'da yaşamak da değil aslına bakarsanız, sahiden dışarıdan birisiyim. Sektörün sosyal ortamlarında değilim, aşinalığım yok. Duyduklarım var, onlar da ne kadar doğrudur emin değilim. Hatta, öyle ki, dizi tarihimizin en iyi elli dizisi varsa en az kırk sekiz tanesini seyretmemişimdir, ne olduklarını dahi bilmiyorum, bunu da kibirle söylediğim sanılmasın, o kadar uzağım demek için vurguladım bunu.

Tek söyleyebileceğim, gördüklerim, onları da herkes söyleyebilir, derinlikli hikayeler anlatıldığında reyting alamıyorsunuz, panel  beğenileri pek parlak değil. Yavaş ve kolay anlaşılır bir içerik isteniyor filan…

Tabii, bu şu anlama gelmiyor, panel beğenisine göre iş yapıp başarı kazanmış işler vasattır, saçmadır, anlamsızdır. Hayır, böyle diyemem, sektör adına doğrusunu onlar yapıyorlar demek gerekiyor. Televizyonda iş üretiyorsanız panele göre üretmek zorundasınız. Panel değişir, işler de değişebilir filan da deniyor, doğru olabilir ama o kadar da değişmezdi... gibi geliyor bana. Dünyanın her yerinde televizyon, dijitalde üretilen hikayeler karşısında geriliyor, o panel beğenisini ve ortalamasını aşamıyor çünkü. 

Konu o da değil, bunları anlatma ve değerlendirme biçimimiz...

Hepimiz bu tuzağa düşüyoruz, bir şeyi beğenirken mutlaka bir başka şeyi karalıyoruz, tapmakla tepmenin içiçe geçtiği değerlendirmeler yapıyoruz. Ve galiba işi değil, kendimizi öne çıkartıyoruz. Ben değerliyim demenin bir yolu bu... 

Madem önemsizler, madem değersizler, seyretmezsin, takip etmez, oynamaz ya da yazmazsın, başka tatlar ararsın...Ki çok alternatif var.

Perşembe, Mayıs 23, 2019

Son Okuduklarım 27


Hırsız, keşfetmek için okuduğum, duyduğum ve merak ettiğim bir Japon yazarın romanı. Best seller tadında başlıyor, tempolu bir dili var. Sevdiğim türden bir kötülük hikayesi. Güzel sürükleniyor, akılda kalıcı sahnelere sahip. Beğendim. Mavi Haplar, başarılı bir grafik roman örneği. Aidsli bir kadına aşık olan, onunla uzun yıllara dayalı bir ilişki sürdüren hikaye anlatıcımızın yaşadıklarını anlatıyor. Çizgiler güzel, hikaye dokunaklı. Kör Baykuş, Sadık Hidayet'in bildiğim ama okumadığım romanıydı. Dili güzelmiş, rüyayla gerçeğin karışması, tekrarları sahiden ilginçmiş. Diğer yandan benim yazarım değil. Okurum ama o ölçüde sevemem. Şunu da anladım, vakti zamanında işim gereği çok edebiyat dosyası okudum, epey bir taklitçisi varmış taşrada, yeni fark ediyorum. Kürk Mantolu Madonna, itiraf etmem gerekirse bu kadar çok satmasını anlayamadığım bir roman. Çok sattığı için çizgi romana da uyarlanmış, haliyle okudum. Çizgi roman olarak bazen çok ama çok yazı olmuş, onun dışında enerjisi ve ısrarı nedeniyle başarılı bir uyarlama.


Doğum Günü Kızı, Murakami'nin resimli öykülerinin en sonuncusu, artık aktüeli takip edemiyorum ama galiba çıkalı bir ay olmadı. Böyle kaç kitap oldu sayamadım ama dört ya da beş olabilir, hikaye olarak en "ışıksız" olanı diyebilirim. O sebeple de Murakami ayrıca konuşmuş filan... Muammasını, o küçük fantastik kıvırmalarını yine gösteriyor o ayrı. Topşik, çizgili hikayelerimizin komik şiddet içeren underground eğilimli son örneklerinden biri. Nisan Hakan, İngilizce konuşan global mizahı iyi biliyor, üstelik hem o bağlamdan besleniyor hem de Lombak üretimlerini andırıyor. Ateş Hattı, Fransızların 1914 Büyük Savaşını yaşayan bir askerin bir iki aylık günlüklerinden yola çıkarak hazırlanmış bir resimli anlatı. En önemli handikabı "Fransız" oluşu... Fransız milli tarihinin bu faslının bizim okuru çok ilgilendirmeyeceği aşikar...Savaş karşıtı bir metin sanmıştım, o da değil. Metin, Annesini Arıyor, Oky'nin senaryosunu yazdığı, Memo Tembelçizer'in çizdiği bir albüm. Oky'nin dünyasının daha ağır bastığı bir çalışma aslında... Memo, onun sıkışık, zor okunan, çok karakterli ve geveze dünyasını pek de kendini katmadan yorumlamış... Oky, bir hisse ya da takıntıya kitlenen karakterleri seviyor, biteviye yineliyor o takıntıyı ya da duyguyu, o yönüyle ilginç olmayı her zaman başarıyor.


Manet-Velazquez ve Estetik Modernizm, Foucault'un iki ayrı ressam ve resimle ilgili yaptığı konuşmalara dayanıyor. Ve benim için sanatla ilgili en ufuk açıcı metinlerden biri okuduğum şey. Kelimeler ve Şeyler de Velezquez'le açılır. Mutlaka okunması gereken metinlerden. Manet yorumlarından faydalandığımı söylemeliyim. Bence Katil Öldürdü, bizde pek yapılmayan türden bir iş...Hikayesi değil de oyunbazlığı, tasarımı, kataloglaması ilginç...Kaybolan O Günler, yakın zamanlarda okuduğum en yeni duran hikaye, ruhu, enerjisi, muamması, bilim kurgu etkisi çok ilginç ve ilham verici...Mehmet Bal Film Afişleri, Tarsus Belediyesinin bir yayını. Bal ile ilgili çok ama çok kısa bir metin var... Gerisi çizdiği afişlerden örneklerden oluşuyor..Parlak bir albüm olmamış.

Çarşamba, Mayıs 22, 2019

Pıt Pıt Sözlüğü (20)


Aleksandra: Sait Faik’in saplantıyla, tutkuyla âşık olduğu kadın.

Bıkkınlık: Edebiyat iyiden ve kötüden, şeytanlardan ve meleklerden oluşur; giderek artan ölçüde, sadece şeytanlarımla ilgileniyorlar (Orhan Pamuk, Manzaradan Parçalar).

İpekli Mendil: Sait Faik’in yazdığı ilk öykü.

Dört Motorlu: Derken sahnenin önünde; arkasında uzun bir pelerinle Dört Motorlu lâkabı verilen meşhur dansöz belirdi (Halide Edip Adıvar, Âkile Hanımın Sokağı).

Diyemedim: Sen gel tabii. Senin gelmediğin dükkânın ben anasını satarım.Sen gel tabii. Senin almadığın yumurtayı ben yere çalarım.Sen gel tabii, ben tüm Yozgat’ı bırakır tüm malı san asaklarım sultanım, diyemedim. “Her zaman,” dedim. “Her zaman bekleriz.” (Mustafa Çiftçi, Bozkırda Altmışaltı).

Darbımesel: Atasözü.

Pazar, Mayıs 19, 2019

Pıt Pıt Sözlüğü (19)


Kanber: Onsuz düğün olmaz, Hazreti Ali’nin azad ettiği kölesi.

Günlerden Öyle Bir Gün: Uzandım usulca cigarama; / Yavan ömrüme katık. /Ben o gün öldüm gülüm, Bir daha ölmem artık (Metin Altıok)

Ahmet Cemil: Halit Ziya’nın Mai ve Siyah romanındaki hayalperest ve romantik kahraman.

Ahmet Cemil Olmak: O küçük (iyice, küçük) grup içinde Ahmet Cemil’in acılarını yaşar, bunlara hırs, çoğunca da soytarılık katardık. Her şey jestti aramızda (Cemal Süreya, “999. Gün: Üstü Kalsın”).

Yanyana İki Mezar: Rumeli Hisarı’nda Yahya Kemal ile Tanpınar’ın mezarları yan yanadır.

İkinci Yeni’nin Papazı: Ece Ayhan için kullanılan yakıştırma.

Moda: Kimi şeylerin modasının geçtiğini bilmek, daha doğrusu sezmek gerekir. Bizim yazarlarımızın romanları da, çokluk, XIX. yüzyıl ürünlerinden öteye geçmez (Salah Birsel, Hacivat Günlüğü).


Cuma, Mayıs 17, 2019

Bizi birarada tutan şey pozculuğumuz


İnsan çocukken günü yaşıyor ve  yarın ne olacağına dair bir endişe taşımıyor. Ebeveynlerse bizden bunu öğrenmemizi istiyor, yarattıkları "yarın korkusuna"  geleceğe ve hayata hazırlanmak diyorlar. Her çocuk gibi benim de gelecekle ilgili bir tahayyülüm yoktu, gelecek dendi mi aklıma bilim kurgu filmleriyle macera hissi ve korkuyla karışık bir kıyamet fikri gelirdi. 

Büyüdükçe, yarın korkusu da büyüyor, sınavlar, meslekler, geçim derdi şu bu katlanıyor...Ebeveynleri taklit ediyor, birbirimize büyükleniyoruz. Yarınla ilgili kıyamet senaryolarına ergenlikte başlıyoruz. Hele erkeklik, her şeyi bilmemizi ve büyüklenmemizi şart koştuğundan daha da coşuyoruz. İddialı felsefi çıkarımlarla Türkiye batıyor, dünya batıyor demeye o ergenlik safhasında dahil oluyoruz...

E ergenlik biten de bir şey değil ki...Sürdükçe sürüyor.

Batıyor, bitti, her şeyin sonu filan demek de fiyakalıdır, gençsin, kestirip atarsın...ilgi çekersin... Bağıra çağıra, söylene söylene, haykıra haykıra... Türkiye yolun sonuna geldi demek güzel gösteridir.

Siyasetle ilgilenen bir okur yazar olarak bu gösterilere hem çok şahit oldum hem de ucundan kıyısından dahil olup ben de oynadım.

Tabi şu var, zamanla anlıyorsun, "yolun sonuna geldik" derken haklı çıkmak istiyorsun. E olmuyor...

Bir yaştan sonra "lan bu kadar kötü şey oluyor, e niye batmıyoruz, nasıl oluyor da oluyor, devam ediyoruz" demeye başlıyorsun.

Kendime şunu sormaya, "bütün bu kötü şeylere rağmen bizi birarada tutan şey ne?" demeye başladım. İtiraf edeyim, memlekete bakarken hele bu yaşımda en çok bu soruya cevap arıyorum.

Anladığım şu, biz bir şeyin pozunu yapmayı çok seviyoruz. Siz de takdir edersiniz ki, poz dediğim şeyin içinde palavracılık da vardır, kurnazlık da...

Ne demek istiyorum? Deli gibi seviyorum diyoruz mesela aslında "deli gibi sever" gibi yapıyoruz. Bir iş yapıyoruz mesela, bağıra çağıra haklı olduğumuzu iddia ediyoruz ama eş dost arasında fısıl fısıl aslında o kadar haklı değiliz, "mecbur yapıyoruz" diye geçiştiriyoruz. Hakim, bir karar verecekken, "seçimleri bi görelim" diyebiliyor mesela. Herkes, adalet ve vicdan üzerine konuşuyor ama oğlu için kızı için torpil isteyebiliyor. Sağcılar solcularla, solcular sağcılarla gizli saklı çalışabiliyor ama lafa geldi mi çalışanları ayıplıyorlar.

Yanlış anlaşılmasın, ayıplamıyorum, yanlışlamıyorum. Bir tarafıyla iyi ki öyle diyorum, çünkü nefes alacağımız aralıklar, nişler, küçük patikalar da bulabiliyoruz böylelikle...Herkesin bağırdığı yerde oksijen azalır.

Batıyoruz diyorduk ya... Bu palavracılığımız bizi batırmıyor, su yüzeyinde tutuyor mu demeli... Bu palavra ve yalan dolanla "level" da atlayamıyoruz, anca atlar gibi yapıyoruz.

Demokrasi, ifade özgürlüğü, çok seslilik, hoşgörü hepsini konuşuyor ama inanmıyoruz diyemiyorum. İnanır gibi yapıyoruz, yerine göre inanmaz gibi yapıyoruz. Bazan bağırarak, bazen samimi bir fısıltıyla günü kurtarıyoruz. Zamana ve mekana göre pozunu yapıyoruz.


Related Posts with Thumbnails