Pazartesi, Mayıs 25, 2020

Çizgi roman sohbeti


Ö l ü m - k a l ı m  H a l l e r i
Şu soruyla sık karşılaşıyorum, "çizgi roman ölüyor mu?" veya ne yapmalı da çizgi roman "ölmekten kurtulur?". Niye ölsün diye başlıyorum cevabıma, bu bir anlatım biçimi, derdini ve hikayesini anlatmak isteyenler "kıyamete kadar" çizgi romanı bir araç olarak kullanmayı sürdürecekler...Üstelik, diyelim bugün bir şey oldu ve hiç üretilmeyecek bile olsa yüzbinlerce okunacak çizgi roman var, okuyabiliriz. Çocukluğumuza ve kaybolup giden bir sanata "hadi gel" birlikte ağıt yakalım canım benim demek istiyorlar sanki. Üzerinde hemfikir olacağımız, uzlaşabileceğimiz bir çocukluk hatırası da yok ayrıca... Aynı mahallede bile büyüsek, hepimiz başka yerinden hatırlıyoruz olup bitenleri...

Yok, endüstriyel bir sorunsa, o benim sorunum değil... Örümcek Adam'ın satıp satmaması benim derdim olamaz. Hadi diyelim ben "tarihçisiyim", endüstrinin gelişimini izlerim, kayıt altına alırım ama bir şeye ah vah edeceksem, tek başına iş üreten bir grafik romancının hayal kırıklığına daha fazla üzülürüm... Yok, üreticisi olarak bana soruluyorsa, hikaye anlatmak için her zaman bir yol bulurum, buldum da...(...) Siz bunlara kapılmayın, üretirseniz, üretmeyi bırakmazsanız mutlaka karşılığını alırsınız. bakmayın siz, pozunu çok yapıyorlar, çalışmak kolay değil, onu pek yapmıyoruz.

Y e n i  ü r e t i c i l e r
Elbette, üreticisi sayısında bir azalma var, yetenekli insanların para kazanabileceği yeni araçlar var çünkü.... veya çocuklar için çizgi roman artık temel bir eğlence değil... çocuklar eskisi kadar çok "çizgi romancı" olmak istemiyorlar. Üretici sayısının azalması "sanat" olarak itibarı düşüren bir neden olamaz ama...

P o p ü l e r  k ü l t ü r  i ç i n d e
(...) Çizgi roman, popüler kültürün bir parçasıydı, artık eskisi kadar değil... bir tarihi ve folkloru var ama...bu gücünü mazisinden alıyor... Yeni bir ikon üretebilmesi imkansız... Hikayeler evreninde dijital platformlar, televizyon ve sinemanın yanında... etkiden konuştuğumuz için söylüyorum, esamisi okunamaz. Çizgi romanlar bin ya da bin beş yüz basılıyor, altı yüz adet basılanlar bile var artık. Sinema etkisiyle altı yedi bin satılan yabancı çizgi romanlar varmış. On beş bin satsa ne olur ki... 1970'lerde kırk bin satan dergiler az satılıyor diye kapanırdı. Mizah dergilerimizin hepsini toplasak yirmi bin satılıyor mu emin değilim, sanmıyorum. Bir etkileri var ama telife dönüşebilecek bir etki değil bu... Rağbet olmazsa telif de olmuyor, konuşulmuyor da... İnsanlar, sorarsanız popüler olanı eleştirirler ama döner dolaşır, konuşulur olanı konuşmak isterler...

O r i j i n a l l e r
(....) çizgi romanın eskisi gibi üretilmiyor, bilgisayar daha fazla işin içinde ama çizim sayfalarının koleksiyon ve sergi değeri yükseldi... İnsanlar tek ve biricik olan orijinal sayfayı satın alıyorlar... Yani geleneksel olan bitmez ve parayla olan ilişkisi nedeniyle değerli olmayı sürdürür. Sırf bu satış için sınırlı sayıda sayfa geleneksel olarak da çiziliyor. (...)

N o s t a l j i
(...) Dünya kadar insan halen üretiyor, sen çocukken okumuşsun, şimdi yaşlı adam gibi, nostaljiyle bize bir maziden bahsedip "bitti bu iş" filan diyorsun... Üretenlere saygısızlık filan demeyeceğim, senin beğenin veya seninle aynı fikirde olanların beğenisi... çizgi roman için bir ölçüt olamaz. Çok şükür olamaz. Dünya kadar farklı anlayış var bu işin içinde. Sen okumuyorsun diye okunmuyor diye düşünmek nasıl bir mantık anlamıyorum. (...) bakın bu da aynı şey, eskisi gibi çizilmiyor demek, eskisi gibi yazılmıyor demek... elli yıl önceki hikayelerle ilerlemek mümkün değil ki... akıl hala çocuklukta... sen o çizgi romanı okurken annen içerden gelip "dersine çalışsana evladım" diyecek sanıyorlar. (...) Popüler kültürün işleyişini düşünün, yeni gelmesi lazım bize, nostalji deniyor ya, o da revize edilen ve güne uyarlanan bir şeydir, nostalji dahi güne uyarlanmazsa yaşayamaz.

G r a f i k  R o m a n
(...) Grafik roman, yeni bir yön, çizgi roman için yeni bir anlatım biçimi... Edebiyata yakın bir dili var, bu bence çizgi romanın dergiden kitap formatına geçmesiyle de ilgili işlevsel bir yenilik... Biz çok farkında değiliz ama Batı Avrupa'da feministler grafik romanı tür olarak çok sahiplendiler, bir ifade ve tepki aracı olarak sahiden iyi kullanıyorlar (...) Hayır, karıştırılıyor, İngilizcesiyle biri comics diğeri graphic novel... bizse o Amerikan icadının milli şuurumuza tehlike yaratmasını istemediğimizden, onu ta en baştan edebiyata-romana yaklaştırmak istemiş, benzetmiş, iliştirmişiz... yani biz çizgi roman derken, daha öncesinde resimli roman derken "comics" demek istiyoruz...

U n d e r g r o u n d
Underground çizgi roman da tür olarak bir alternatifti... ve bence bizim çizgi romanımızın bu konuda da bir geçmişi vardı. Ama muhafazakar bir dönemdeyiz, nasıl desem, sahaflarda içki masası resimleri çok satıyor, neden çünkü, kaybolur gibi oldu, büyük şehirler dışında içkili lokantalar yok oldular. Mevcut sansür koşulları nedeniyle diyelim Lombak tarzı öyküleri yeniden görebilmek artık o kadar kolay değil... Politically correct de değil... (...)

M i n i m a l  i ş l e r
(...) Öngörüde bulunmak zor, içinde bulunduğumuz kültürel iklim, insanların otobiyografik hikayeler anlatmasını teşvik etmiyor, siyaseten hep bir "ağır" şey oluyor ve tepki veriyoruz,vermek zorunda kalıyoruz,  hep daha büyük bir mesele var, kendimizi kolay ifade edemiyoruz. Yani bu hengamede minimal işlerin çıkması çok zor...daha bağıran hikayeler olur ama...oluyor da zaten...

E s k i l e r
(...) Kim ilginçti, hep söylüyorum aslında... Engin Ergönültaş ilginçti, İlban Ertem hakeza... Suat Gönülay yine öyleydi...Üçü de çok güzel hikayeler bıraktılar bize... Ben nasıl desem, bu konularda bir oburum, ararım, eskilere bakıyorum, bir kaç ay önce Suavi Süalp topladım, okudum, biraz dönem ruhuna bakmaya çalışıyorum... Galiba diyorum, senaryo işlerim bittikten sonra yazacaklarımı istifliyorum.

S e n a r y o  i ş l e r i m
(...) Benim çizgi romanla ilgim, kitaplarım, grafik romanlarım filan senaryo işlerimde bana bir öncelik, bana bir kolaylık filan sağlamadı. Editörlüğüm veya akademisyenliğim de öyle... Başka başka çevreler bunlar... Yüksek bir rekabet var, senaryoya bakıyorlar, piyasa ölçüleriyle iyiyse, ilginçse, uygunsa seninle ilgileniyorlar. Yani ben editörmüşüm, kitaplarım varmış falan bunlar laftır, sahiden kimse ilgilenmez, kimse geçmişe bakmaz, çoğu insan yaptığım herhangi bir işi okumuş değildir. Hadi takdir edildim ve itibar gördüm diyelim, dün yok ki, aslolan bugün ve işin kendisi... yeniden ve yeniden bir kavga veriyorsunuz.

[2019 yılında Hacettepe ve Başkent Üniversitesinde yaptığım konuşmalardan, kayıtları deşifre eden Deniz'e (K. Yiğit) teşekkürler. Metni konuşma havasını bozmadan küçük düzeltmeler yaptım ve ara başlıklar ekledim]

Pazar, Mayıs 24, 2020

Cemal Süreya


Asıl adı Cemalettin, yürüyen adam. Mülkiyeli, maliyeci. Memo'nun babası. Papirüs’ün kralı. Aşk hikâyeleri, nişanlar, sevgililer, uzun süren ayrılıklar. Üvercinka'nın güvercin kanadı olarak seyrüseferi. Anayasaya aykırı dizeler. Kavaldan akan gökyüzü. Önce öpüp sonra doğrulan sevda sözleri. Alaycı, neşeli, başka türlü anlatırım iştahı. Meydanın şairi, şiirin meydan okuması. Türkçenin en güzel denemecisi. Cemal Süreya, edebiyatın açmazı, boz böcüsü, büyücüsü.

Cumartesi, Mayıs 23, 2020

Son Okuduklarım 43


Ölen Adam, Lawrence'ın novellası, çeviri Bilge Karasu'nun, üstelik tercüme altmışlı yıllarda ödüllendirilmiş...Doğrusu, ben çevirmenin kendini unutturmasından yanayım... Karasu, tercihleriyle Lawrence'in cümle ve sözcüklerini başka bir biçimde  yorumlamak istemiş.. sanki çevirmenin üslubu, kimi zaman yazarın üslubunu ötelemiş...Tek veya asıl niyeti buymuş demiyorum, Karasu'nun meydan okuyucu bir çeviri yapmak istediğini tahmin ediyor, sonuçlarını ilginç ama tartışmalı buluyorum, Çeviri bölümlerinde ayrıca inceleniyor olmalı. Hikayeyse güzel, hele ilk bölümü, hiç bitmesin istedim, daha neler anlatabilirmiş hissiyle-tahminleriyle okudum. Nakavt, bir kaybeden hikayesi, siyahi eşcinsel bir boksörün trajik biyografisi de denebilirdi. Kleist, hemen her çalışması dilimize tercüme edildiği için artık tanıyoruz, iyi bir hikayeci, nerede-neyi öne çıkartacağını biliyor ve kolay okunan bir ardışıklık kurabiliyor. Hikayeyi rahatsız edici bir kırılmayla açmış, gerilimi onun üzerine inşa etmiş. Boksörümüz, bir maçta ölümüne "dövdüğü" ve hayatı boyunca suçlanmasına sebep olan rakibine anlatıyor yaşadıklarını. Boksa başlayışını, gay sevgililerini, sahte evliliğini, annesini, başka bir hayat yaşama arzusunu, pişmanlıklarını sıralıyor... Güzel ve rahatsız edici (edebi ve insani) bir gerilimi var Nakavt'ın. Gemici Sinbad, Ferit Öngören'in Sinbad yorumu, muhtemelen bir gazete için yapılmış resimli bir bantmış,  o yayından çok sonra kitaplaştırılmış. Öngören, Sinbad'ı güçlü kuvvetli bir Keloğlan gibi çizmiş, masallarda anlatılan bütün yolculuklarını yorumlamış, bazen yorulmuş ve hızlı çizmiş, aralıklarla o yağ gibi akan tarzını hatırlayarak başka bir desen tutturmuş. Hikayeleri siyaseten eleştirmesi ise Öngören'in dünyayla ilişkisini anlatıyor ki çalışmanın en güzel kısımları onlar. Doğu Öyküleri, Edgü'nün bilinen bir kitabı. Edgü'nün zekayla ilgili bir takıntısı var, köylünün akıllısını da seçiyor, umulmadık sözler ve tepkilerle uzak taşranın tuhaflığını anlatıyor, zamanın akışına, oraları İstanbul'la mukayese ederek bakıyor. Sahicilikle ilgili romantize ettiği de oluyor, gerçeklik algısının göreceliğine işaret ettiği de... Edgü'ye benzer ve o ölçüde popülerleşebilmiş yazarımız yok.


Yukarıdaki üç kitap da görsel olarak birer albümler... Beyoğlu 1930, büyük fotoğrafçılarımızdan Selahattin Giz'in Beyoğlu'nda çektiği resimlerden oluşuyor... her biri birbirinden güzel, hikayesi olan dehşet fotoğraflar düşünün...Bir dönemi, bir muhiti, bir zihniyeti anlatan sahiden benzersiz bir kitap olmuş...Çizgilerle Haliç'te Gezinti, Ferit Öngören'in karikatürlerinden oluşuyor, bir serginin parçası olmalı, az basılmış... Öngören, İstanbul'un kalabalık ve kargaşasını çizmeyi seviyor... Orhan Kemal ile birlikte yaptıkları İstanbul albümünde bunu güzel güzel, iştahla yapmıştı... Bu kez sadece Haliç'e bakmış... Her manzarasına yukarıdan, önce martılarla çizerek başlamış, sonra keşmekeşi, uzaktan, yukarıdan aşağı karikatüre özgü bir perspektifle betimlemiş... Haliç'i çizmek eskiyişi çizmek gibi demiş önsözünde... Albüm 2000 yılında yayımlanmış ama sanki 60' ya da 70'leri "gösteriyor" gibi geldi bana... Buna bir özlem de denebilir, Öngören'in hatırlayışı da... Son albüm, adından da anlaşılacağı gibi Ergün Gündüz ile İstanbul yine İstanbul temalı... Ergün Gündüz, fotorealistik bir üslupla İstanbul'u resmetmiş... Semtler hakkında turistik bilgiler kullanılmış, güzel ve erotik olanı arayan-gösteren bir çizgisi var Gündüz'ün...Üç ayrı albümden söz ederken, İstanbul'a ve zamana yönelik üç ayrı bakıştan-görme biçimini vurgulamak gerekiyor aslında...başlı başına bir yazı konusu



Uzun Bir Gece, Necati Cumalı'nın şöhretli ve bu şöhreti de hakeden Ay Büyürken Uyuyamam öykü kitabının devamı gibi, aynı havada, aynı meselelerle evlere ve taşraya bakıyor. Kadınlar, erkekler, mutsuzluklar, şehvetle saçmalayanlar, yerinde duramayanlarla dolu yine güzel hikayeler tabi... Kokain, Freud'un kokain kullanarak yaşadıklarını anlattığı metinlerden-alıntılardan oluşuyor, bir iki tane akademik yorum yapmış, sonra mektupları filan... Neler hissetmiş, nasıl savrulmuş...Sunum yazısı da ilginç ve açıklayıcı olmuş. Kitaptan memnunum ama daha kapsamlı olmasını beklerdim, entelektüel bir dönem değerlendirmesi ve o yıllardaki uyuşturucu algısını akademik olarak daha ayrıntılı tartışılabilirmiş sanki...Kitap, zenginleşebilirmiş demek istiyorum. Maymun Pençesi, Gram Yayınlarının minik kitaplarından biri... Jacobs'un sonraları korku edebiyatında imge olarak çok kullanılan Maymun Pençesi öyküsünü ayrıca kitaplaştırmışlar. Yani minicik, yirmi otuz sayfalık kitaplar hayal etmişler... Kitap ve dizi fikri güzel ama estetik olarak daha iyi tasarlanmalı ve etlendirilmeliymiş...   İstanbul'da Semai Kahveleri ve Meydan Şairleri, kapağa Osman Cemal Kaygılı'nın ismi yazılsa da esasen bir derleme. Hatta Kaygılı'nın tek yazısına karşın Ahmet Rasim'in üç yazısı var filan. Adından anlaşılacağı üzre kitap, halk edebiyatının ve sözlü kültürün bir parçası olan meydan şairleri hakkında, manilerden, mekanlardan, tarzlardan söz ediyor... Sözlü kültür, yazıya döküldüğünde etkisini epeyce yitiriyor, en azından "söyleyiş" gücünü, söyleyenin kendini katarak zikrettiklerini, mimiklerini, jestlerini, oyunculuğunu kaybediyor... Bu kayba zamanla eskimeyi, mizahın değişimini de ekleyin... Komik ya da ilginç olabilmesi için bugünle harmanlanması gerekiyor meydan "şair" ve "şiirlerinin"... Geriye kalan tarihi döküm ve yorum aslında... Kitabın niyeti de bu...

Cuma, Mayıs 22, 2020

Lambaları Yanıyor


Nerede yaşarsak yaşayalım, hangi şehri tercih edersek edelim, dönüp dolaşıp kendimize ait bir ev veya oda kuruyoruz. O evde nefes alıyor... o eve birilerini davet ediyoruz... Eve kaçıyor, odamıza sığınıyor ve dışardakilere istediğimiz ölçüde yakınlaşıyoruz. Ev, dönüp dolaşıp "kapandığımız" "kendimize ait" bir yer... İnsanlar, yaşadıkları şehirleri överken, farkında olmadan evlerini-odalarını, arkadaşlarını, alışkanlıklarını, ailelerini, tarih ve hatıralarını katıyorlar işin içine....

Ha ne oldu, Pandemi, bizi evde kalmaya zorladı, (adı ne olursa olsun yaşadığımız) şehir tekinsizken evimiz kalemiz oldu... karantina psikolojisinin sonuçlarını hep birlikte göreceğiz ama "evde kalırken" daha şimdiden çıldıracak gibi olanlar, ruhen öleyazanlar var... "Valla gayet memnunum yani" diye kendilerini ve bizi ikna etmek isteyenler de var...

İnsan sosyalleşerek yaşayan bir varlık, hislerimizi anlatmak ve paylaşmak isteriz... Bu kadar insanın "iyiyim" veya "iyi değilim" demesi o sebeple garip değil...birbirimizi "tedavi" etmeye çalışıyoruz... hiç böyle bir şey yaşamamıştık, bundan sonrasında yaşayacaklarımız -biliyoruz ki- alışkanlık değiştiren bir süreç olacak...

Uzunca bir süre dışarı çıkamayacağız, vakti gelip de çıkanlar tedirgin olacak, korkacak, kaotik bir ürkeklikle ve marazi bir öfkeyle dolanacaklar... Yeni duygular ve hassasiyetler üreterek yaşayacak, şaşıracağız...

İnsanlar, yasak kalkınca avm'lere gitmek istediler ya... okur yazar insanlar ekseriyetle bu iştahı anlamlandıramadılar... galiba olan şuydu, o anonim, yerelsiz ve şehirsiz Avm'lerin özlenen "şeyler" hiyerarşisinde long-seller olacağı aşikarlaştı.

Şehir holiganlığı ve nostaljisi bana oldum olası ilginç gelir, ev ve şehir ilişkisi nasıl değişecek merak ediyorum.

Perşembe, Mayıs 21, 2020

Bir Serüvencinin Din defteri


İlkokul dördüncü sınıftaki din defterimin kapağı... dünyayla ilişkimi gayet iyi özetliyor, hayli açıklayıcı çizmişim...ayrıca bir yorum yapmayacağım.

Çarşamba, Mayıs 20, 2020

Mimaroğlu: The Robinson of Manhattan Island


İlhan Mimaroğlu, ünlü bir aileden gelen, iyi eğitimli, son derece zeki, çalıştığı alanda dahi ölçüsünde keşifleri olan bir kültür adamıydı. Sağlam bir okuru değilim ama müzik yazılarından bilirdim, vakt-i zamanında  yaptığı elektronik müzikleri dinleme şansım oldu. Tüm üretimleri için kolay anlaşılır işler yapmıyordu demek gerekiyor, popülerlikten-ortalamadan sakınırdı, veya onu kullanarak bir sentez arayan biri değildi. Örneğin film müziği yapabilirdi ama bence paraya ihtiyacı yoktu ve zekasına-sanatına güvenmediği birileriyle çalışmak ona cazip gelmiyordu...

Mimaroğlu belgeseli yapılacağını duyunca, Serdar (Kökçeoğlu) çok sever diye düşünmüştüm, meğer zaten yönetmeni bile oymuş. Bingo! derler ya o hisle... seyretmek istedim, Serdar'la konuştum. Hemen söylemeliyim, seyredince gördüm ki, hiç bilmesem Serdar çekmiş de derdim, kendisini güzel katmış işin içine... Anladığım kadarıyla Mimaroğlu, müzikten uzaklaştıktan sonra fotoğrafa ve kısa filmlere "takmış", flaneur gibi sokakları, tekrar eden ayrıntıları ve karısını çekmiş.. Yani, belgesele görsel olarak kullanılabilecek çok ama çok malzeme bırakmış. İşin bütününde bu görüntüler ne kadar yer tutuyor çok anlaşılmıyor, o fasıl  iyi harmanlanmış...

Biyografik işlerde olumlayıcı-yüceltici bir yönseme ister istemez oluyor. Mimaroğlu ve karısı Güngör Hanımın ayrıksılığı, yaşam tercihleri bir noktaya kadar bu anlamda iyi veriliyor... Ama ne zaman, Mimaroğlu vefat ediyor, işte oradan itibaren belgesel başka bir iç dökmeye dönüşüyor, üvey oğlunun konuşmaları, o karşılaşma anı... işi çok büyütmüş. Görünür bir biçimde mutsuz olan o ünlü üvey oğulun neden-nasıl mutsuz olduğunu birdenbire anlıyorsunuz. Belgesel, bu yönüyle çarpıcı bir "aile" resmi çıkartıyor.

Geçmişte yaptığım işler nedeniyle sanatçı anne-babalarına toz kondurmayan, onları insani yönleriyle anlatılmasına izin vermeyen ailelerle sık karşılaştım. Yayımlanan günlüklerin mesela çoğu sansürlüdür veya anlatılanların hiç de öyle olmadığını hatırlayan birileri susmayı tercih ederler...Zaafı anlatmak bize "ayıp ve kırıcı" geliyor...ölüye saygı mı demeli buna.. bir türlü sahici veya çok yönlü bakamıyoruz anlattığımız insanlara... Bütün bunlar olurken "çocuklar" ne yapıyordu veya karısı-kocası neredeydi, neler çekiyordu gibi sorular kolayca es geçiliyor... Malum, hayatta tek bir doğru, tek bir gerçek yok... Belgeselin asıl başarısı bence bu olmuş. Ve aile buna izin verdiği için olmuş...

Mimaroğlu, The Robinson of Manhattan Island, seyredilmesi gereken, görsel olarak bir tavrı, hikaye olarak meselesi olan bir belgesel
Related Posts with Thumbnails