Pazartesi, Ocak 20, 2020

Yeni e ve karikatür


Yeni e dergisi karikatürle ilgili bir dosya hazırlamış, benden de bir yazı istediler. Meraklısı bu ay çıkan son sayısına bakabilir.

Pazar, Ocak 19, 2020

Apa ve Fehim'in Hayyam Resimleri


Hüseyin Rifat'ın derlediği Hayyam Rubaileri (1945, İstanbul Maarif Kitaphanesi) kitabının farklığı dönemine göre güçlü bir görsel istifle hazırlanmış olması. Kitabın sağ sayfalarının tamamı sol sayfalardaki dörtlükleri tamamlayan ilüstrasyonlardan oluşturulmuş. Seksene yakın ilüstrasyonu Ferit Apa ve Münif Fehim çizmişler. İddialı ve tek tek telif verildiğini düşünürsek pahalı da bir kitap olmuş. Ara sayfalarda ince mukavvalar kullanılmış, o mukavvalara da ayrı basılan kartpostal büyüklüğünde renkli ilüstrasyonlar yapıştırılmış.

Savaş sonrasındayız, kağıt kıtlığı var, satışlar düşmüş... İyi cesaret edilmiş diyelim.

Doğal olarak kitabı Hayyam filan değil o ilüstrasyonları için aldım. İlk intibam, İngilizcede çıkan bir başka Hayyam kitabını ve o kitaba çizilen ilüstrasyonları modellemiş olmaları oldu. Bu çaba ve enerji, o versiyona duyulan hayranlıktan çıkmış... Bazen ilham almışlar, bazen de aynen devşirmişler...

Reşad Ekrem'in kitaplarını resimleyen Sabiha Bozcalı'nın tarzıdır, nerden ilham aldığını mutlaka belirtir. O yola gitmemişler...

Kitap güzel ve ilginç, resimler her zaman özgün değil diyelim.

Cumartesi, Ocak 18, 2020

Grev


Fotoromanlar bir dönemin en popüler yayınlarıydı, öncesi de var ama matbaa teknolojilerinin değiştiği 1960'larda ilk önemli çıkışlarını yaptılar. İlk kez o yıllarda ülkenin en çok satar yayınları oldular. Benim hatırladığım örneğin Hayat Resimli Roman yüzbinin üzerinde satıyordu. Yetmişli yıllarda çıkan cep fotoroman serileri de daima yüksek satışlarda seyretti. Kadın okura yönelik ilginç ve incelenmesi gereken bir başarı kazanmışlardı. Seksenli yıllarda Yeşilçam'ın düşüşüyle birlikte büyük gazeteler ünlü oyuncularla, hiç de fena olmayan bütçelerle fotoroman yayımlamaya başladılar filan...Kayboluşları televizyon kanallarının artmasıyla oldu, eğlence değerleri kalmamıştı... Kadın okura yönelik "Beyaz diziler" de o yıllarda gaiplere karışmıştı, tesadüf bir denk düşme değildi. Ha, diğer yandan fotoğraf az bulunur bir şeydi, ucuzladıkça, tür de cazibesini yitirdi.

Fotoroman okuyucusu olmadım, görmemek veya karşılaşmamak imkansızdı ama çok az okuduğumu, hayatımda (rağbet gördüğü zamanlarda) tek bir sayı satın almadığımı itiraf edeyim.

Yıllar sonra, akademik bir merakla yeniden baktım elbet...Popüler kültür tarihimizde, bir çeyrek asır çok etkili oldu fotoromanlar. Bir "tür" popüler olduğunda onu kontrol ve tanzim etmeye, evirip çevirmeye yönelik bir iştah ve azim zuhur ediyor, işte o benim ilgimi çekiyor. O yıllarda sağcısı, solcusu,esnafı, sanatkarı fotoroman çektiler. Ne bileyim, Bugün gazetesini açtığınızda anti komünist ve İslamcı bir fotoroman görebiliyordunuz veya Okey'e baktığınızda erotik bir başkasını...Oynamayan veya çekmeyen yok gibiydi.

Yukarıda kapağını gördüğünüz Grev, 1978'de cep boyutunda çıkmış bir dergi/kitap. Fotoromanın yönetmeni Muharrem Gürses... İsmini görünce duraladım zaten... Bence MG'nin benzeri olmayan bir melodram "gözü" vardır, Arap filmleri etkisi, mutlaka ağlatma arzusu ve ne anlatırsa anlatsın, tahkiyenin belli yerlerinde bir kanırtma refleksi...Hepsinden derlenmiş bir garip içgüdü... Finalde ölümleri sever ama araya da illa ki yürek parçalayan bir başka ölüm daha katar. Doğumda anne ölmüştür, iyi kalpli birisi öldürülür, çocuklar sokağa düşer, sevenler kavuşamaz, engeller bir türlü bitmez filan...

Grev, haliyle diyelim, Gürses'in etkisiyle melodramatik vurgularla dolu... Doğrusu ajit prop bir anlatı bekliyordum, MG olunca beklediğim gibi çıkmadı, aralıklarla hatra gelen bir siyaset ve mücadele fikri olsa da ortaya başka bir şey çıkmış, final şöyle bitiyor örneğin...


Esas kız, sevmediği zengin bir çocukla evlenmek üzere ama bir yandan da sevdiği işçi gençten haber bekliyor... İşçinin beklediği ise patronla yapılan sözleşme görüşmelerinin sonuçlanması... İşte, o sonuçlanırsa grev bitecek... Maaşlar artacak, koşullar değişecek vs... Grev bitince çocuk evlenmek üzere olan sevdiği kızın yanına koşacak... Kızın evlenmesine gerek kalmayacak, mutlu mesut kaçacaklar... MG, kamerasını bir fabrika önüne bir düğün evine çeviriyor. Grev bitse de gelin kızımız, gerdek ile grev arasındaki gerilime  daha fazla dayanamıyor, melodramın hakkını vererek, bileklerini kesip intihar ediyor. İşçi Erol, müjdeyi vermeye geldiğinde sevdiği kadının cesediyle karşılaşıyor, intihar etmiş genç gelini kucağına alıp evden çıkarıyor... "Grev bir kurban daha aldı" filan diyor...

Nereye varmak istenmiş, mesaj neymiş, o fasıl karışık...


Gürses, geçmişte ne anlatıyorsa, nasıl biliyorsa öyle anlatmayı sürdürmüş...Kavuşamayan aşıklar fikrini yinelemek için bu kerre işin içine Grev meselesini katmış... Sene 1978, her yerde grevler, hak arama tartışmaları var, ticari olarak faydalanmak istemişler... Kapak zaten bunu anlatıyor.

Yine de ilginç diyelim.

Cuma, Ocak 17, 2020

Nerdeyse otuz yıl geçmiş


Kütüphanemi ofise taşırken vakt-i zamanında depoya kaldırdığım pek çok kutuyu da yanımda getirmiştim. Bu ara sahafiye işlerine delice yoğunlaştığım için o kutuları da açmaya başladım.

Ne olduğunu dahi unuttuğum gazete kesikleriyle, dergilerle, ileride yazarım diye tasnif ettiğim pek çok dosyayla karşılaşınca sevindirik oldum. Hoca'nın eşeğini kaybettiği gibi ben de elimdeki arşivi "kaybedip" tekrar bulmuş oldum.

Delice olan tarafı şu, bu aralar bir şey yazmaya çalışıyorum, o konuda taramalar yapıyorum, meğer 18 yıl önce de niyetlenmiş, bulduklarımı bir dosyaya koymuşum, onu bulunca bir garip oldum... Tamamen aklımdan çıkmış çünkü... Bunama alameti mi demeli bilemiyorum. Ya da hiç aklımdan çıkmamış, tam bir fikri sabitim filan...

Herneyse...malzeme bu artık, ağır aksak devam ediyorum.

O kutulardan hoşuma giden bir sayfa daha çıktı...

Doksanlı yılların ilk yarısında fotokopi yoluyla çoğaltılan fanzinler hazırlardım... Yukarıdaki sayfayı da bir fanzinde kullanırım diye "yazmışım."

Peh peh...İşte geldim gidiyorum, şen olasın "ey hayat!"

Perşembe, Ocak 16, 2020

Nah!


Yukarıdaki görsel, Salinui chueok (Cinayet Günlüğü, 2003) isimli ünlü Güney Kore filminden... Filmin hemen başında dedektifimiz peşinden koşan köylü çocuklarından rahatsız olup, önce "gel gel" sonra "nah" işareti yapıyor .

Çoğumuz bu el işaretinin bize özgü olduğunu düşünürüz, ben de öyle sanıyordum, Balkanlarda ve Rusya'da kullanıldığını sonradan öğrendim.

Yazmıştım. Link

Hadi Osmanlı hinterlandı, giden gelen kervanlar, kültürel münasabetler filan olabilir, öğrenilmiştir, paylaşılmıştır diyorsunuz ama bir Kore filminde karşıma çıkınca...Şaşırdım tabii...

Çarşamba, Ocak 15, 2020

Nâzım


Celile Hanım’ın oğlu. Dededen şair. Maceracı. Ankara ve Moskova günleri. Devrimin dalgalı kıyıları. Yirmi dördünde TKP’li. Gizlice, Şefik Hüsnü emrinde. Resimli Ay’da putları yıktı, sular seller gibi yazdı. Senaryolar, fıkralar, makaleler, mektuplar, kadınlar, sonra Piraye, sonra mahkemeler, kısa ve uzun mahpusluklar. Koşar adım. Sonra Donanma Davası’yla daimi hapislik, Bursa’da geçen yıllar. Sabahsız geceler. Hep acıya yazılmış defterler. Benzeri yazılmamış büyük şiirler, insan mahşerinden manzaralar. Bütün dizeler çınlıyor o yürürken, sabahın ilk ışığı. Her geçen bulutun kardeşi. Nâzım, sarılıp sarılıp okunan şiirleri Türkçenin.

İlüstrasyon: Deniz Karagül


Related Posts with Thumbnails