Perşembe, Ekim 17, 2019

Anadolu Ağızlarından (38)


Tahtasakal: Gürsakallı.
İçağrısı: Kin, düşmanlık.
Oturakhavası: Uzunhava denilen türkü.
Pofpofçu: Gereksiz yere değeri olmayan birini abartarak öven.
Türüdü: Başkasının sırtından geçinen.
Efci: Kadın gibi iş gören erkeklere verilen ad.
Şekerim şey: Kendisini çok iyi nitelikli biriymiş gibi sanan kimse için söylenir.
Zalim: Yapışkan çamur.

Fotoğraf: Sami Güner

Çarşamba, Ekim 16, 2019

Aloo


[...) Türkiye tarihinde “halk terbiyesi” olgusunun Cumhuriyet’in kurucu seçkinlerine özgü bir batılılaşma anlayışının parçası olduğu hep söylenir. Ancak, 1900’lerin başlarında, İstanbul’daki telefon abonelerine telefon kullanımı ile ilgili verilen şu talimatlar, halkın terbiye edilmesi ihtiyacı ve arzusunun imparatorluk döneminden beri duyulduğunu göstermektedir:

“Ağzınızı telefonun mikrofonuna yakın tutun. Konuşma bitmeden telefonu kapatmayın. Bağırarak konuşmayın. Santraldeki kızlarla muhabbete girmeyin”.

Fakat halkın terbiyesi süreci bir türlü nihayetlenmemiştir. Nitekim, 1988’de, PTT Dergisi’nde yer alan “Telefon konuşmalarında nasıl hareket edilmeli?” başlıklı yazı,  o tarihte dünya için eski, Türkiye için yeni olan bu iletişim aracının dayattığı, sözünü ettiğimiz görgü kuralları, yetenekler ve kültürü halka aşılamaya niyetlenmektedir:
“Konuşmadan önce kendinizi takdim edin. Mikrofonu dudak hizasında tutun. Konuşurken nazik olun. Nazik sese kapılıp, aşık olan, evlenenler vardır. Telefonda özel konulardan söz etmeyin, dedikodu yapmayın. Konuşacağınız konuları planlayıp öyle konuşun”.

Anlaşılacağı üzere, halkın modernleşme ve batılılaşma yolunda katedeceği mesafe boyunca, onu kah azarlayıp kah yüreklendirerek olgunlaştırmayı amaçlayan pedagojik yaklaşım, “havai”, rasyonel düşünce sisteminden nasibini almamış, zamandan ve paradan tasarruf etmeyi öğrenememiş, medeniyetin uzağında kalmış halk kitlesinin kamusal alandaki varoluş biçimini olduğu kadar, duygu dünyasını ve özel alanını da denetlemek istiyordu.

Modernleşme sürecinde bu türden müdahaleler hemen her ülkede yaşanmıştır. Bugün, pek çoğu bize komik gelen tanzim etme çabaları uygulamaya konmuştur. Kırklı yıllarda Türkiye’de filmlere yönelik sansürden öğrendiğimize göre, yapılan dublajlarda (o günlerin deyişiyle duble edilen filmlerde) sahne gereği çalan telefonu açan kişinin “Alo” demesi istenmiyordu. Geçmişi, Cumhuriyet öncesini çağrıştırdığı için olmalı, “Efendim” de denemiyordu. Hemen her defasında telefonu açan, konuşmasına “A siz miydiniz?” sorusuyla başlıyordu. Aslına bakılırsa, seyircinin beyaz perdede gördüğü telefona çok aşina olduğunu söylemek pek mümkün değil. Filmlerde çalan telefonun farklı bir hitap ve vurguyla açıldığını fark edenler, üst sınıftan sınırlı sayıda telefon kullanıcısı olmalı. Başkent Ankara’nın merkezinde bulunan yerleşim yerlerine elektriğin Kırklı yılların sonunda geldiği düşünülürse, telefon itibarlı, itibarı ölçüsünde bilinmezlerle dolu, başka ve uzak bir hayatın sembollerinden birisidir. Devlet kurumlarının bazılarının, özellikle de karakolların ve sinemaların birer telefonları vardır. Telefon resmiyettir. Özel hayata ve evlere henüz dahil olmamıştır. Sinema düşkünü olan genç kızlara yönelik şikayetçi klişeler tiyatroda veya Yeşilçam’da sık kullanılmıştır da, telefonu elinden düşürmeyen, arkadaşlarıyla “saatlerce” telefonda konuşan genç ergenlerin hicvedilmesi Doksanlı yılların başlarındaki televizyon dizilerine dek akla gelmemiştir.

Telefon gevezeliklerinden söz açmışken, telefonun sohbet amaçlı kullanımının azgelişmiş toplumlara özgü bir zaman algısıyla bağdaştırıldığını söylemeden geçmeyelim. Çoğumuz, henüz cep telefonları ortada yokken, ev telefonlarını sıkça ve uzun süreli kullanan annelerimizin, telefon faturası gelince babalarımızdan nasıl azar işittiklerine tanık olmuşuzdur. Uzun telefon konuşmaları yapmak, iş-güç sahibi olmayan ancak önünde geçirilmesi gereken uzun bir gün bulunan insanlara özgü olduğu düşünülür. Bu tür insanların kendilerini avutacak başkaca da bir faaliyetleri, hobileri yoktur. Sokaklarımızın halihazırda, kulaklarına dayadıkları cep telefonlarıyla veya bu telefonlara iliştirdikleri kulaklık ve alıcılarla kendi kendilerine konuşuyormuş gibi algılanan insanlarla dolu olduğunu düşünürsek, ya herkesin bol vakti var ya da yaya olarak geçirdikleri zamanı boşa harcamak istemiyorlar türünden iki farklı yorum yapabiliriz.

Geçmişe geri dönersek, henüz yaygınlaşmadığı dönemlerde telefon resmiyettir ama düzgün çalışmaması, hatların karışması, kar yağınca hepten kopması popüler kültür ürünlerine sıkça konu edilir. Muammer Karaca’nın meşhur ettiği Cibali Karakolu oyununda telefon hiçbir zaman doğru dürüst çalışmaz, taraflar birbirlerinin ne dediklerini anlamadıkları gibi, Karagöz ile Kavuklu’yu çağrıştıran biçimde, söyleneni türlü biçimlere sokarak seyirciyi güldürürler. Toplumsal hayatımızı onun kadar sık ve sürekli resmeden bir başka yazarımız olmadığı için kendisini bir tür vakanüvis saymamız gerekir, Aziz Nesin sayısız kez bir türlü çalışmayan telefonları ve onun mağdurlarını anlatmıştır. Eskiden şehirlerarası görüşmeler santral aracılığıyla gerçekleştirildiği için, pek çok komik karmaşayla karşılaşılmakta, bir espri olarak günlük konuşmalara konu edilmektedir. İstanbul’dan Ankara’yı ararken, yanlışlıkla Kayseri’nin bağlanması veya ilgisiz biçimde bir başka konuşmanın paralel dinlenebilmesi sık karşılaşılan bir durumdur. Bugün dahi argoda, konuşulan/konuşulması gereken konudan saparak başka şeylerden konuşanlara “Alo! Adana çık aradan” denmektedir. Bu illiyetsizliği vurgulayan esprinin kaynağı telefondur.

İnsanların çaresizliği, hayatın yavaşlığı ve teknolojik yenilenmenin gerçekleşmemesinin göstergelerinden biridir telefonun çalışmaması. Uzak bir taşra kasabasından Ankara’ya, talep, şikayet ya da malumat için telefon edilir. Ankara’daki yetkili, işin doğrusunu yanlışını açıklayarak onlara yön gösterir ya da onları oyalar. Cevat Fehmi Başkut’un Buzlar Çözülmeden oyunu, kış ve yoğun kar yağışı nedeniyle çevre ile bağı kopmuş bir ilçede geçer. Tımarhaneden kaçan iki deli kendilerini kaymakam ve yardımcısı olarak tanıtıp, ilçede birçok faydalı iş yaparlar. Asıl kaymakam kapanan yollar yüzünden gelemediği gibi, ilçeden de telefonla Ankara’ya ulaşılamamaktadır. Oyun boyunca aralıklarla Ankara aranır. Aramalar esnasındaki parazit, ses kesintisi ve anlaşılamama mizahi abartı olarak görülebilir ama oyunun sahnelendiği yıl ve dönem olarak seyirciye mantıksız gelmemiştir. Oyunun gerçeklik vehmini sekteye uğratmadığına göre, telefon aracılığıyla iletişimin zorluklarının zamanı ve koşulları yakalayıp yansıtan, herkes tarafından normal bulunan bir olay olduğu aşikar (...)

[Bir on yıl önce telefonla ilgili yazdığım bir yazıdan...]

Salı, Ekim 15, 2019

Kırklı yıllarda Maltepe'de pavyon var mıydı?



Türkiye'de kültür endüstrisi dediğimiz bir mecrada en fazla para neyle kıyaslarsanız kıyaslayın sinema ve dizilere harcanıyor. Nasıl harcanıyor, neye harcanıyor, kim kazanıyor hiç bu tartışmaya girmeyeceğim. Ortada bir kazanç olmasa bu paralar harcanamaz. Emek veren, uğraş veren, daha
iyi olması için cebelleşen insanların da hakkını yiyemem.

Çiçero filmini seyrettim... Bilmeyenler için film, kırklı yıllarda, büyük savaş sırasında Ankara'da geçiyor. O yıllarda yaşanmış gerçek olaylardan, bir casusluk serüveninden esinlenerek hikayeleştirilmiş.

Bir gişe filminde "geçmiş" idealize edilebilir, aktüel algıya göre yeniden biçimlendirilebilir. Kaldı ki, biz, şaşalı ve "büyük" film çekmek istiyoruz, kalabalık ve ışıltılı sahneler kuruyoruz. Haliyle abartıyor veya idealize ediyoruz.

Beni rahatsız eden bu kadar para harcanmasına rağmen umursanmayan ayrıntılar...  Çiçero'da, kahramanın karısı (nedense) pavyon işletiyor. İngiliz Elçiliğinde bir görevli de onu sorgularken karısının Maltepe'deki pavyonunu soruyor.

Filmden aldığım görsellere bakarsanız siz de fark edeceksiniz orası Maltepe filan değil... Zerre ilgisi yok.

Filmde pek çok benzer sorun var, seyrederken öyle sokak yok, o cadde öyle değil, o isimde bir yer yok veya o tarihte olamaz gibi şeyler düşünüyorsunuz. Ama Maltepe deyince pes dedim... Sahiden pes... Bugün Maltepe'de pavyonlar var ya... Herhalde demişler kırklı yıllarda da vardı... bu kadar basit bir mantık... Oysa (abartıyorum) Maltepe var mıydı deseler bir duracaklar. Orada kaç bina vardı acaba deseler...Tamirciler varmış, nerdeymiş? Nereye gitmiş? Şimdiki binalar kaç yıllıkmış filan... Soru çok.

Sonra ne mi yapacaklar? Bir bilene soracaklar veya bir kütüphaneden o yıllardaki Ankara haritasını, telefon rehberini alacaklar, yapmaları gerekirdi, gazeteleri tarayacaklar filan... Ancak bu kadar zor veya ancak bu kadar basit...

Ama yapmıyorlar.  Senaryoyu okutsalar, o diyaloğu değiştirseler olacak, Ulus deseler, Bankalar caddesi veya Dışkapı deseler, hiç isim vermeseler yine olacak... O da olmuyor.

Kırklı yıllarda Ankara'da Maltepe'de pavyon var mıydı? Yoktu. Daha da ileri gideyim. Gazino isimli iki yer, benim bildiğim Baraj Gazinosu ile Gar Gazinosu...İkisi de resmi-yarı resmi işletmeler. Gazino ismi bile yaygınlaşmamıştı, Ankara'da, Türkiye'de...

Neyse yatıp uyayım daha iyi...Kimin umurunda diyen bir ses geldi oturdu aklıma.


Pazartesi, Ekim 14, 2019

Ah be Soner


Onun ülkesi sonbahar, hep karalar ve griler; yaralı tekneler, küflü sesler. A suivre mümessili Tarkovski mühürlü kareler. Nemden çürüyen yalnızlıklar. Soner Tuna, buğday başakları arasından çıkan Moby Dick. Çingeneler zamanı. Kalabalıkların kıyılarını dövdüğü zenci ada.


Cumartesi, Ekim 12, 2019

Ankara İyimserliği


Siyasetin merkezi sayılarak Ankara'ya sıkça küfredilir. Ankara bağnazdır, hantaldır, geri kafalıdır, bürokrasidir, sevimsizdir şu bu... Adlandırmalar dönemsel olarak değişiyor elbet ama bugün geriye dönüp yazılıp çizilenlere baktığımızda pek de olumlu olmayan bir toplamdan söz edebiliriz. Yukarıdaki karikatür 1933 yılından, Cenevre gıpta ederek genç Ankara'ya bakıyor ve "hey gidi gençlik hey" diye lafa başlıyor. Cumhuriyetin ilk yıllarında bir Ankara iyimserliği var, gazeteler ve entelektüeller, siyaseten ya da özen etiğiyle şehre bir şans veriyor ve onu olumluyorlar. Veya eleştiremiyorlar. E gerçek resim, onların olumladığı veya sonradan olumsuzlandığı gibi değil tabii...Ne kadar ekmek o kadar köfte...

İlgimi çeken şey şu: şehirler, ekseriyetle kadına benzetilir. Ankara, tipleştirilirken hiç kadın gibi düşünülmez. Ters köşesi de şu: İstanbul hiç erkek gibi çizilmez.
Related Posts with Thumbnails