Pazar, Mart 26, 2017

Son Okuduklarım 13


Marlene, günümüzde geçen hafif erotik bir korku hikayesi, siyah beyazı kullanma biçimi ilginç. Senaryo, Hollywood işi olmuş. Güçsüz Düşmezsen Hayat Güzeldir, grafik romanın en itibarlı örneklerinden biri. Nisan ayında çıkacak Sabit Fikir'de albüm hakkında yazdım. Cravan, adından da anlaşılabileceği gibi bir biyografik çalışma, başarılı diyemem, bir ortalama tutturmuş, Rick Geary sevdiğim bir çizer. Adam Wild, Manfredi'nin Türkçe'de yeni başlayan serisi, son iki seride sorunlu ve zaafları olan birileriyle hikayesini yürütmüştü. Bu kez Jungle Jim havasında birini seçmiş.


Sand Castle, çizgilerini çok sevdiğim, tuhaf bir hikaye, sahilde, yüzmeye gelip gidenler arasında geçen gizemli bir şey. İlham verici. Eva Medusa, üç albümlük bir seri, yüz yıl önce Brezilya'da geçiyor. Büyü ve erotizm fonunda gelişen güçlü kadın hikayesi. Segura senaryosu olduğu için merak ediyordum. Tom's Bar, Berardi-Miazzo ortaklığının güzel bir örneği, bu kadar seveni olmasına karşın bizde tercüme edilmemiş olması ilginç. Muhtemelen bir dergide çıkmış işlerin derlemesi, toplamda dört hikaye var. Bouncer, şiddeti ve sürati nedeniyle, bizde çıkmış en ayrıksı üç beş westernden biri. Jodorowsky ilginçliği diyelim. İlk cildi hakkında Radikal Kitap'a yazmıştım, bu ikinci cildi, üç albümün birleşmesi olmuş.


Avni, 1999'da çıkmış, yayımlanan tek albüm, asıl ilginçliği çalışmaların yaprak mantığıyla sadece sağ sayfada kullanılması. Syd Barret, Nuri Kurtcebe'nin nasıl anlatmalı, video clip estetiğinde şiirimsi cümlelere çizdiği ilüstrasyonlara dayanıyor. Tam tersi de olabilir, o görsele eklenmiş dizeler de denebilir. Kurtcebe, bu tarzı defalarca denedi. Ardışıklık olmadığı için hikayesi var denemez. Eski tadı alamasam da gevezeliği ve aksiyon takibi nedeniyle Teks'i izlemeye çalışıyorum. Bu albüm de iki ayrı maxi sayısının birleşimi, ilkinin çizgileri ilginç. İkincisi, albümü de o sebeple aldım, Ortiz'in çizgilerine dayanıyor ve ne yazık ki, sanki o çizmemiş gibi savruk ve irtifa kaybetmiş, üzücü.

Cumartesi, Mart 25, 2017

Cuma, Mart 24, 2017

Aklımdaki, edebiyata iştah gösteren birilerine ulaşmaktı


Seçkiler, derlemeler genellikle bir nesnellik iddiasıyla yapılır. Sizin seçimleriniz ise oldukça öznel duruyor. Kimin hakkında yazıp yazmayacağınızı nasıl belirlediniz?
Nesnellik bir iddiadır ve nesnelliğin mümkün olamayacağını iddia edenler de vardır. Doğrusu aldığım akademik eğitim gereği asıl o iddiaya, “mümkün değil” diyenlere yakınlık duyarım. Nesnelliği irdeleyebilir ve sağlamasını yapmaya çalışabiliriz. Ne yaparız? Tez yazarken farklı kaynaklara bakabilir, mukayeselerde bulunur, o iddia öncesinde yazıp çizilen ve söylenen her ne varsa derler toparlarız. Dipnot verir, kaynakça yaparız. Ben seçki ya da derleme yapmıyorum. Şiirden, romandan nasıl nesnellik beklenemezse yaptığım şeyden de beklenemez. Bunların birer yorum, his veya iddia olduğunu bilmiyorum söylememe gerek var mı? Doğal olarak kişisel tercihlerim, okumalarım, beğenilerim ve takıntılarım var yazdıklarımda. Neyi önemsedim veya neleri bir seçim ilkesi olarak belirledim derseniz eğer, öyle ahım şahım büyük kıstaslarım oldu diyemem. Yakın döneme, bugünün yazarlarına pek rağbet etmedim. Bu tarza devam edeceğim için yakından tanıdığım insanları yazmamaya da çalışacağım diyebilirim. Ömrüm olursa, enerjim olursa, anılarımı yazarsam onları ayrıca anlatacağım diyeyim.

Halen editörlük yaptığınız ve pek çok yazarla çalıştığınız için mi böyle bir ayrım yapıyorsunuz?
Olabilir, bu da haklı bir gerekçe sonuçta. Geçim sıkıntısıyla, hayatımı sürdürebilmek için editörlük yapıyorum. Yaptığım işi daha da zorlaştıracak her şeyi hesap etmek durumundayım. Sonuçta farklı karakterleri olan insanlarla, yazarlarla çalışıyorum. Onlara ve çalıştığım yayınevine karşı sorumluyum. Yazmamayı tercih ediyorum.

Portrelerin çıkış noktası ne oldu?
Yıllar önce Turgut Çeviker’in yayımlandığı Güldiken dergisinde mizah dünyasıyla ilgili aynı tonda yazılar yazmıştım. İlk adı Kılçıklı Fasulye’ydi, sonra Mizah Mahallesi yaptım. Şehre Göçen Eşek kitabımda o yazılar derli toplu yer aldı. Yayınevinin Türkçe edebiyat kitaplarının arka kapak yazılarında da benzer bir dil kullanıyorum. En son Resimli Türkçe Edebiyat Takvimi’nde yazdım bu portrelerin bir kısmını. Tabii Takvim çok ağır bir iş… Sürekli malzeme ihtiyacı olan inşaat gibi… Yedek gibi yaparım, söz verilen yazılar gelmezse kullanırız diye başladım yazmaya. Başka bir şeye dönüştü en sonunda. Yazma işinde mutlu olmak önemli. Yaptığım pek çok işin dışında bir şey bu yazdıklarım.

Şiir tadı var…
Var evet, İletişim şiir yayımlamıyor. Yayınevi kurulurken böyle bir karar almışlar. Ben ucundan kıyısından sınırları zorlamış oldum.

Şiir kitaplarını takip ediyor musunuz?
Evet demem haksızlık, hayır demem yanlış olur. Bir iddiam yok. Şairleri yazar olarak ilginç buluyorum. Neredeyse hiç şair arkadaşım yok, onu da söyleyeyim.

Siz şiir yazdınız mı?
Hayır demem gerekiyor, herkes kadar bile şiir yazmamışımdır.

Portresini yazdığınız kişiler arasında övdükleriniz de var, yerdikleriniz de. Güzellemelerle dolu bir kitap değil bu.
Bu sizin yorumunuz, buna her okuyan başka türlü karar verebilir. Genelde iyimser bir kitap yazdığımı düşünüyorum. Bunlar kısacık şeyler. Etkisi ne olabilir? İştah açıcı olabilir, ilham verici olabilir. Kolay okunuyorlar, kolay okundukları için hemen karar verilebiliyor. Bana sıklıkla mesela o cümleyle ne demek istendiğim soruluyor, açıklamam isteniyor, itiraz ediliyor. Yapacak bir şey yok. Bir hayatı uzun uzadıya anlatmak isteseydim başka bir şey yazardım.

Aziz Nesin’i iki kere yazmışsınız,  çok sevdiğiniz başkaları oldu mu?
Aziz Nesin hakkında söyleyecek çok şeyim var ama genelde sevdiklerimi yazdım, belki başkalarını da birer kere daha yazarım. Aziz Nesin’i iki kere yazmam planlı bir şey değildi, bir baktım ki yazmışım. Yaşlı bir Pardayan’ım, unutuyorum.

Tanpınar ile ilgili, "Türkçenin en güzel nostaljisi, modern romanı ve güfteli iç sızısı," diyorsunuz. Neden en güzel nostaljisi? Bir de Tanpınar'ı "modern" kılan eksenleri nasıl tarif ederdiniz?
Sözünü ettiğim şey bu işte, huysuzluk etmiş oluyorum ama benden istediğiniz şey bir makale konusu. Nostalji nedir ile başlayıp modern romanın kıstaslarını sıralamam gerekiyor. Yapmayalım bunu, yapmak isteseydim zaten öyle yazardım. Nostalji bir yazarın tarihe veya maziye bakarken takındığı tutum değildir, sadece bu değildir. Tanpınar, anıt mezar gibi dolaşan, iç gıcıklayıcı bir mazi rüyasını yaşatan biri değildi, elbette değildi. Akademiden etkilenmiş biriydi. Sizin sorunuz da akademik. Nostalji bir histir, fasılalarla kendini gösterir. Para sıkıntısı çeken, beğenilmemekten korkan biri nostaljik olamaz mı diyeceğiz? Tanpınar, bir yere dönmek istediğinde maziye dönüyordu, en çok oradan besleniyordu. Yahya Kemal de nostaljiktir, Nazım Hikmet değildir. Bazen insanlar yaşlanmaya karar verirler, geçmişe sığınırlar. Halide Edip öyledir, Aziz Nesin hiç girmemiştir o yola. Geçmişe sığınmak ya da sığınmamak, nostaljiyle doğrudan ilgili olmayabilir. Bazıları, hep yaşlı adam gibi konuşurlar, mesela Peyami Safa öyledir. Maziye sığınarak otoritelerini meşrulaştırırlar. Bu da nostaljidir diyemeyiz. Tanpınar’ın sızısı nostalji.

O zaman şunu sorayım, akademi ile edebiyat örtüşmüyor mu?
Pekâlâ örtüşebilir, içeriğe bakılması gerekir diyeceğim ama önyargıları işleten bir yönü var bu ilişkinin. On iki sene üniversitede çalıştım, roman okumayı vakit kaybı olarak gören insanlar çoğunluktaydı. Tersinden bakalım, Tanpınar’ın yazar olarak o denli ciddiye alınmaması hocalığından kaynaklanır. Öldükten sonra romanları kaldı geriye, o mirasa, çağdaşı olmayan edebiyat okuru ilgi gösterdi. Edebiyatçı ve doktora yapmış yazar yok mu? Var ama akademisyenliği o kadar bilinmiyor olabilir. Edebiyat, öğretmenlik kaldırmıyor bana sorarsanız.

Kuş Eppeği’nde birtakım göndermeleri anlamak, yaptığınız ironileri kavramak ve incelikleri görebilmek için aslında söz konusu şahsiyetleri ucundan kıyısından bilmek gerekiyor. Bu bilinçli bir tercih miydi? Yani okuyucuda bir merak uyandırmak, eşelemeye sevk etmek mi istediniz bir bakıma?
Evet, bir oyun çağrısı var, yapmadım diyemem. Bir yandan da olabildiğince yalın ve anlaşılır olmak istedim. Her yazar, az ya da çok, öyle ya da böyle, bir okur tahayyül eder ve her zaman beklemediği bir okurla karşılaşır. Benim aklımdaki, edebiyata iştah gösteren, kimmiş bu diye merak eden birilerine ulaşmaktı. Kitapla ilgili aldığım en güzel methiye “Bana okuma kılavuzu çıkardın,” demeleri oldu. Kolay gaza geliyorum galiba; acaba dedim, Türkçe edebiyatla ilgili bir roman dökümü mü yapsam?

Böyle yazmayı sevdiğiniz anlaşılıyor. Devamı gelecek o zaman?
İsterim tabii de, üç günlük dünya, nasip kısmet…

[Söyleşi, edebiyathaber'de yayımlanmıştı.]

Perşembe, Mart 23, 2017

Muhalefet Defteri: Türkiye'de Mizah Dergileri ve Karikatür


Levent'le (Gönenç) birlikte yazdığımız Muhalefet Defteri: Türkiye'de Mizah Dergileri ve Karikatür başlıklı kitabımız, Haziran ayında Yapı Kredi Yayınları etiketiyle raflarda olacak. Meraklısına duyurulur.

Çarşamba, Mart 22, 2017

Haset


İnsanlar, vicdanen kendilerini sorgulamayı durduk yere yapmıyorlar. Garip bir biçimde ancak ve ancak itham edildiklerinde kendilerine dönüyorlar, öncesinde, böylesi bir külfete girmiyorlar, yok yere zahmet sayıyor bile olabilirler. Bana dokunmuyor, benimle ilgili değil, başkalarının derdi ve saire... Ne yazık ki böyle, suçlu değilim demek, suçlanmadan, itham edilmeden mümkün olmuyor.

Suçlanınca ne oluyor?

Suçlananlar mutlaka kendileriyle ötekileri kıyaslıyorlar, ben şunu yaptım diyorlar, onlar gibi şunu yapmış değilim filan diyerek kendilerini savunuyorlar.

Birileri demiş ki, bir imza attılar kahraman olduk sanıyorlar, "ay ne salaklar, ay nasıl sersemler, hadi birlikte gülelim şunlara". Bu sözlerin meali nedir? Asıl mücadeleyi ben/biz veriyorum/veriyoruz şu bu...Yüksek hararetli alaycılık diyip geçelim mi?

İşlerinden atılmış, özlük hakları elinden alınmış, tek bir hukuki dayanağı olmadan mesleğinden ihraç edilmiş, sosyal ölüme terk edilen insanlara bu neden söylenir, niye söylenir? 

Şunu anlarım, barış demek, şu koşullarda çok zor, korkutucu ve tecrite yol açıyor, açacaktır da. Sağcılar ve genel ortalama, "barış olsun" diyen insanlardan korkabilir, şüphelenebilir veya nefret edebilir. 

Yok bunu diyenler solcuysa, anladığım şudur:  imzacıların varlığı, yapıp ettikleri, onları eleştirenleri değersiz, korkmuş, kıfayetsiz ve utanmış hissettirdiği için aşağılıyor ve suçluyorlar.  Bunun adı da haset olabilir. 

Ruhen itham edildikleri, doğru olduğunu bildikleri, vicdanları rahatsız olduğu için köpürüyorlar. 

Yoksa ihraç edilen imzacılar, bir meseleyle ilgili fikirlerini savunarak bir şey beyan etmişler, kendilerini kahraman, kendileriyle aynı fikirde olmayanları hain ilan etmiş değiller ki...

Yukarıda niye bıçak resmi var, hayatı o keskinlikte yaşıyoruz da ondan. 

Salı, Mart 21, 2017

6 Soru 6 Cevap


(...) Serüven bir kaynak dergi özelliği de taşıyor. Ama hem az okunan hem de bugün için çizgi romanların çok satmadığı bir ülkede çizgi roman hakkında yazılmış yazılardan oluşan bir dergi çıkartmak nasıl bir şey?
Az okunma meselesini konuşmaya gerek yok. Bu işe girdiğimizde öğrendiğimiz bir sorun değildi. Babalarımızın çocukluğunda da bu sorun vardı. Herkes bu gerçeğe göre davranmak zorunda. Sorunuza tam cevap olur mu bilmiyorum. Kişisel olarak ben Serüven’de çizgi romana farklı açılardan yaklaşılsın, Türkiye’deki genel çizgi roman algısının dışına çıkılsın, yeni isimler çizgi roman hakkında yorumlar yapsın, örneğin genç akademisyenler-edebiyatçılar alana ilgi göstersin istiyorum. Popüler nitelikleri olan bir dergi yapmak gibi bir niyetim hiç olmadı. İlginç olan şey ise şu: Serüven birçok çizgi romandan çok sattı, dokuz aydır yeni bir sayısı çıkmamasına rağmen halen de satıyor.  Oysa böyle olmamalı, Serüven’in satış rakamları normal aslında da çok bilinen çizgi romanlar az satıyorlar o garip. Bunu gerçekten şaşırdığım için söylüyorum. Demek ki sadece koleksiyoncular için dergi çıkartılmayacak, dar cemaatlerin kendi aralarında yaptıkları muhabbetlerin dışına taşınması gerekiyor çizgi romanın. Sorunuza dönersek böyle bir ortama dergi çıkartmak bir tarafıyla kışkırtıcı tabii. Benim dışımda hiç kimse - eski yayıncımız Raşit Çavaş, yakın arkadaşlarım, çoğu yazarımız da buna dâhildir- Serüven’in yaşayabileceğine-satabileceğine inanmadı.

Serüven geniş ve birikimli bir yazar kadrosuna sahip, hiç “koca koca adamlar oturup çizgi roman okuyoruz, başka işimiz mi yok” diyor musunuz kendinize…
Bana diyenler oluyor, akademisyenim, kendi adıma başka alanlarda çok daha verimli olabileceğim ortadayken çizgi romanla uğraşıyor olmamı mantıksız bulan birçok arkadaşım ve hocam var. Çünkü yaptığım işlerin kabul gören bir akademik niteliği yok. Çizgi roman camiasında kimseler işin bu tarafını bilmiyor ama akademik bir mücadele de veriyorum…

Çizgi roman hobinizdi, ama bu dergi başka zorunluluklar getirdi acaba ara sıra hobinizden sıkılıyor musunuz?
Elbette sıkılıyorum. Bir tür deformasyon yaşıyorum aslında.  Yerli çizgicilerin tamamını izliyorum. Gazeteler, dergiler, genç çizerler, eskiler-yeniler hepsini izlemek zorunda hissediyorum. Bu bazen bunaltıcı oluyor. Şu türü sevmem, bu adam bana küfrediyor, bu adam yeteneksiz, bu çizgi estetik değil buna bakmayayım diyemiyorsunuz. Yaptığım işe duyduğum saygı gereği her şeyi, bazen çok kötü anlatılmış-çok kötü çizilmiş çizgi romanları okumak zorunda kalıyorum. O zamanlar kendimi kötü hissediyorum. Bu iş nereye kadar gidecek diye düşündüğüm oluyor. Yabancı yayınlar konusunda ise daha seçiciyim, istediğimi okuyorum…

Türkiye’de şu sıralar nedense fumetti rüzgârıdır gidiyor, arada bir-iki comics çıkıyor, yenilerde Strip dergisi, Ümit Kaptan, Komiser Nevzat gibi yerli çizgi romanlar çıkıyor. Ama bunlar güçlü bir gelenek oluşturamıyor, yaşatamıyor, sizce Türkiye’de çizgi romanın gelişmesi için ne yapılması gerekiyor?
Bir reçetem yok. Ama gördüğüm şu: Türkiye’de çizgi roman konuşulmuyor. Bir itibar sorunu var. Tersten bakalım: İnternetteki çizgi roman mecralarını izlerseniz Komiser Nevzat’ın konuşulmadığını görürsünüz. Oysa geçen yıl Ekim ayında çıkmasına rağmen yılın en çok satan çizgi romanı oldu. Çünkü kitap dünyasında itibarlı bir yazarın, Ahmet Ümit’in imzası vardı. Oysa aynı mecralarda uğruna kavgalar edilen, “klasik” sayılan çizgi romanlar ise bütün hararetlerine rağmen satmıyorlar. Sayısız kez yazdım: Nostalji tükenmenin-yok olmanın göstergesidir. Sokağı ve zamanı yakalamak zorunda çizgi roman.

Eskiden Özcan Eralp, Sezgin Burak, Suat Yalaz gibi çizerlerimiz yurt dışında çizgi roman yaparlardı, şimdilerde mk perker, Yıldıray Çınar, Nadir Balan v.b. çizerlerimiz yurt dışına çalışıyor. Özellikle de Amerika’ya,   Türk çizerlerin yurt dışına çizmesini de bir beyin göçü olarak değerlendirebilir miyiz? Bu Türk çizgi romanına bir şey katar mı?
Beyin/bilek göçü olarak değerlendirilemez, ayrıca ortada göç olarak nitelenebilecek bir çokluk yok, sayılı örnekler bunlar. Çizer olmak isteyen, dil bilen, yeteneği olan her insan endüstrinin olduğu yere doğru gider. Ellili yıllardan beri çizerlerimiz yurt dışına çıkarlar. Ne yaptıklarına, nasıl çalıştıklarına dikkat etmek gerekiyor. Büyükçe çoğunluğu ucuz işçilik yaptı bu insanların, küçük yayınevlerinde düşük teliflerle işleri yayınlandı. Erotik-pornografik çizgi romanlar yaptılar. Geçim sıkıntısıyla yapılan işlerin Türkiye’de çizgi romana bir şey katabileceğini söylemek saçmadır.  Sırf yurt dışında çizmiş oldukları için onlara önem atfetmek ise yanlış olur. Tek tek isimlerden söz etmiyorum, bir genelleme yapıyorum.

Hâlâ Karaoğlan, Hızırbey, Yüzbaşı Volkan, Delibalta gibi eski artık klasikleşmiş Türk çizgi romanları yeniden basılıyor, eski çizgi romanları hâlâ raflarda görmek Türk çizgi romanına  bir şey katar mı
Katmak derken bir değer biçerek sorduğunuzu düşündüm, yanlış da anlamış olabilirim. Bu soruyu bir üretici ya da bir yayıncı cevaplandırsa daha iyi olur. Benim alana ilişkin mesafem geleceği şekillendirecek yorumlarda bulunmakla ilgili değil.  En azından asıl amacım bu değil. Sorunuzda ismen geçen vakt-i zamanında yayınlanmış ve her biri kendi ölçülerinde ilgi görmüş yerli çizgi romanların tamamını okudum, biri hakkında kitap yazdım. Onları değerlendirirken birçok ölçüte bakarım ama temel olarak onları yayınlandıkları ve ilgi gördükleri tarihsel ve sosyo-ekonomik koşullar içinde yorumlamayı tercih ederim. Koleksiyoncu-çizgi roman satıcısı (sahaf) ekseniyle ilgili konuşmaktansa bu eksene yönelik yayın kılavuzları hazırlamak, Serüven’de yaptığımız gibi listeler çıkartmak daha uygun bence.

[Söyleşiyi 2006 yılında Hayal Saati için Ahmet Yüksel'le yapmışız. O yıllarda çıkardığım Serüven'le ilgili sorular. Görsel de 2006 Kış sayısının kapağı. Ozan Küçükusta çizmişti.]
Related Posts with Thumbnails