Perşembe, Temmuz 19, 2018

Sadece Teksas Okurum


Yıllar önce, galiba doksanlı yılların başında, Ankara'da, Akay yokuşunun girişinde bir ayakkabı boyacısı vardı. Eve giderken hep görürdüm, yaz kış Teksas Tommiks okurdu. Konuşmuş değilim, muzipçe, bu kadar yıl aynı kitapları okumasını, evirip çevirip esseGesse devirmesini ve bir türlü bitirememesini düşünüp gülerdim.

Asistanlığım sırasında okul gazetesinin arşivinde, geçmiş yıllarda öğrencilerden birinin çektiği fotoğraflar arasında görmüş, yukarıdaki resmi kendime ayırmıştım. Kim çekti bilmiyorum.

Tommiks okuyan boyacı bilen, gören, konuşan başka çizgi romansever insanlarla karşılaştım. Pek çok kişi benim gibi düşünmüş, biri başka bir çizgi roman götürdüğünü, adamın ilgilenmediğini dahi söyledi. Belki Boyacı parayla sattığını sanmıştır. Alsana-almıyor. Fıkra gibi.

Hep aynı şeyleri okuyan insanlarla karşılaşınca o boyacıyı hatırlarım. Saplantılı bir durum elbette. Hani bazen sadece Çehov okurum diyenler oluyor, e okudum bitti, şimdi ne olacak diye kendilerine sormuyorlar.

Pazartesi, Temmuz 16, 2018

Her Zaman Kötülük Kazanır



Jodorowsky, sevdiğim yazarlardan biri değil. İlgi çekici, bazen gerçekten çarpıcı şeyler anlatan, kışkırtıcı bir auteur olduğunu kabul ediyorum. Ön yargı işte, kendisini medya karşıtı gibi konumlandıran bir medyatik kişilik olarak görüyorum onu, hoşuma gitmiyor. Bir yandan büyük dinlerin eleştirisini yapıyor diğer yandan kendisi de alelacayip bir ruhani hareketin sofu öğreticilerinden biri.  Şiddeti meşrulaştıran, onu herşeyden daha fazla önemseyen bir tutumu var, hiç sevemiyorum. Hep böyle değildi. Jodorowsky, özellikle son on beş yılda kötülük hakkında yoğunlaşmaya başladı. Daha eskiden arınma, kendini tanıma gibi manevi yolculukları bilim kurgu öğeleriyle harmanlamayı severdi.  Gerek sinemacılık serüveninde gerekse Fransa'da çizgi romancılarla yaptığı ortaklıklarda popüler türleri alışılmadık referanslarla anlatmak gibi bir çabası hep oldu. Onu tanımlayan en önemli yönü bu galiba.

Yakın zamanlarda kötülük meselesine yoğunlaştı derken geçmişte iyi-kötü karşıtlığına değiniyor ama bunu iyicillikten yana ve bazen naif bir tutumla betimliyordu. Kötülükle başetmenin yolu arınmadan ya da el değmemiş bir saflıktan geliyordu. Bu türden bir eğilim, yetmişli yılların Frankofon bilim kurgusunda ve fantastik anlatılarında sık rastlanılan bir temaydı. Jodorowsky, yeni hikâyelerine daha sert bir vurguyla başladı: insan teki kötüdür diyerek, herhangi bir iyicilliğe yer vermiyordu. Boucq'nun çizdiği Bouncer böyle bir anlatı ikliminden çıkma. Sadece sert bir western hikâyesi anlatmıyor bize. Klişe olacak ama bir hatırlatma gerekiyor: sansürün gevşekliği sebebiyle Latin westernlerinde şiddet ve cinsellik daha kolay gösterilir. Hollywood hayranlığı, abartılı ve taklit bir oyunculukla harmanlanarak epik bir gösteriye dönüşmüştür. Şiddetine, müziğine, sunumuna, türüne ve dolayısıyla kendine hayran bir film izleriz. Jodorowsky, böylesi bir birikimin yanıbaşında durarak, Leone ve Peckinpah karışımı bir üslupla bakıyor westerne. Bouncer’da kolsuz, kör ya da yaşlı kahramanı olan Japon Samuray filmlerinin andıran seçimlerde bulunmuş. Geleneksel çizgi romanlar sonu ünlem işaretiyle biten diyaloglarla doludur. Hikâyede yer alan herkes bir kıyametin arifesindedir; zaten herşey ancak ve ancak olağanüstü olduğunda 'serüven' olabilmekte, çizgi romanlar ilanihaye bu biçimde başlayabilmektedir. Jodorowsky, her türden abartıyı seviyor ama bunu, gerçek aslında böyleydi maharetiyle sunabiliyor: bir ayrım yapmak gerekirse kötü adamın tüyler ürpertici kahkahasıyla ilgilenmiyor ya da Define Adası’nın Uzun John Silver'ının rüzgârda yankılanan ayak seslerini umursamıyor. Kötü adam, öncesinde tereddüt sonrasında pişmanlık duymadan bıçağı eline alıyor, karşısındakinin karnını deşiyor ve sonra sigara yakıp ufku seyrediyor.

Türkçede bu kadar sert hikâyesi olan bir western çizgi romanı pek yayınlanmadı. Büyülü Rüzgar dizisinde yan karakterlerde, geçerken anlatılan kötü adam hikâyelerinde benzer ölçüde marazi şiddet ve kötülük okumadık değil ama hiçbirini bir kahraman olarak tanımadık. Tek bir örnek açıklayıcı olacak: tek kollu Bouncer, öz yeğenine kendi annesinin fotoğrafını gösteriyor. Ağzında sigara, belinde tabanca olan erkeksi bir kadının (oğlanın nenesinin) resmi bu. Ailesi Apaçilerce katledilmiş, tecavüze uğramış, fahişe olarak satılmış, on bir yaşında hamile kalmış bir kadının otuzlu yaşlardaki kocamış halini görüyoruz. Kulağa olağandışı ve abartılı geliyor değil mi? Latin westernlerini, Kore filmlerini, Samuray hikâyelerini, Leone, Tarantino ya da Peckinpah'ı az buçuk biliyorsanız, bu abartı size tuhaf gelmeyecektir. Bouncer ve yeğeni Seth, ailelerinde kim var kim yok öldürerek serüvenlerine başlıyorlar. Öyle acımasız, ürkünç ve öldürmekten zevk alan bir aile ki onlara yönelik bir temizlik bizi rahatsız etmiyor. John Ford iyimserliğini düşünün, toplumu korumak adına öldüren, öldürme hakkı verilen bir şerif/polis kahramanla özdeşleştirir seyircisini. Jodorowsky, düzene değil kaosa inanıyor; onun dünyası her zaman tehlikeli, insan doğasının güvenilmezliğiyle dolu. İntikam duygusu en belirleyici hissiyat, -burayı gülerek yazıyorum- daha sahici başka bir şey olabilir mi ki? Ruhanilik, sabır ve temrin sadece ve sadece uzun yaşamak için gerekli. Kimin ne zaman ateş edeceğini bilmen gerekiyor çünkü her an ölümle burun burunasın. İçki ve cinsellik bu gerginliği hafifletmek adına varlar. Bir çeşni gibiler, belirleyici değiller. Kötücülükle kıyaslanırsa haz ve sarhoşluk gelip geçici şeyler. Öte yandan Jodorowsky, pek çok kez yinelediği gibi 'geçerken' uyuşturucuya selam çakmayı ihmal etmiyor; nostalji, kişisel bir imza ya da bir methiye sayılabilir: kaktüs benzeri afyon içilen bir sahne anlatmış. İnsanları başkalaştıran, ufkunu genişleten bir etkiyi betimlemiş. Olağandışını ve abartıyı seven hikâyeciliğinin bir parçası bu sahneler. Ciyak ciyak bir aşk da katmış işin içine. Ucuz roman aşkı bu, kızla oğlan öyle birden, adam akıllı iki çift laf etmeden âşık oluyorlar birbirlerine: bir bakıyoruz ki ‘ölüyorum-deliriyorum senin için’  kafasına gelmişler. Tabii bu durum ilerde ‘kız ölecek’ dedirtiyor. Aşkı abartmak sonraki şiddet ve intikamı belirginleştirmeye yarıyor. Jodorowsky'e göre yaşamak için öldürmek  kutsal ve sahici bir güdü, aslolan melodram olamaz bu yüzden.

Boucq başarılı bir çizer. Jodorowsky sapkınlığını iyi betimliyor. Dikine ve enine dar kareleri, yüze yakınlaşmayı seviyor. Kimi çalışmaları bizde de yayınlanan Alexis'i andıran bir tarzı var. Alexis westernlerin erkek dünyasını tersine çeviren hikâyeler anlatırdı. Boucq da sürreal sayılagelen anlatılarındaki zengin görsel göndermelerini bir kenara koyarsak, sosyo-kültürel klişeleri, muhafazakârlığı, ikiyüzlü bağnazlıkları hicveden Moucherot adlı kahramanıyla tanındı.  Westernlere ilgisi Bouncer'la başladı ama iyi iş çıkarmış, yakıştırmış. Western seviyorsanız, trash kültürü ve pulp şiddetine alışkınsanız,  Bouncer, Jodorowsky kötücülüğüyle dolu nitelikli bir Vahşi Batı hikâyesi.

Radikal Kitap, 22.2.2013


 

Pazar, Temmuz 15, 2018

Yeni Hikâye


Ali ve Volkan, geçtiğimiz günlerde Ankara'ya ziyarete geldiler. Eski Hikaye'den sonra yeniden bir senaryo çalışması için biraradayız. Konuştuk, dertleştik, ikinci bölüme başlıyoruz.

Cuma, Temmuz 13, 2018

Defter İspanya'da



Bir Bask dergisinde, GARA GAUR8'de Muhalefet Defteri kitabımız. Türkiye'de mizah ve olaylar olaylar… Levent (Gönenç) konuşmuş.

Perşembe, Temmuz 12, 2018

National Geoglathif: Metropolün doğası, doğanın metropolü



Latif Demirci, gün be gün üreten, iştah ve devamlılık gösteren yıldız çizerlerimizden… Ne yazık ki pek çok büyük çizerimiz, Demirci’nin yaşıtları, büyükleri veya küçükleri artık çizmiyorlar. Şu ya da bu nedenle meslekten uzaklaştılar, kimileri reklam sektöründen gelen siparişlerle yaşıyor, kimileri vinyet çiziyor, kitap resimliyor filan. İstisnaları vardır muhakkak da ekseriyeti “çok yanlış yapılıyor çook” tadında siyasete öfkeyle, mesleğe ilgisizlikle bakarak geçinip gidiyor. Latif Demirci ise çalışıyor, başka türlü bakıyor yaptığı işe. Sakin, usul usul, mesafeli, tecrübeyle, zekice eleştiriyor hayatı. Üstelik sadece yaptığı işle hatırlanmak ister gibi medyatik teşhir ve algının dışında yaşıyor. Öyle ki onu yaptığı işle ilgili konuşurken bile görmüyoruz. 

National Geoglathif son albümü. Karikatürlere atılan tarihlere bakılırsa 2012’de tamamlanmış bir çalışma. Her çizerin bir çevre tasarımı, dünyayı resmetme biçimi vardır. Buna çizgiyi kullanma tercihlerini, kare içi boşluklarından yüz ifadelerine varıncaya kadar çeşitlenebilecek kendine özgülükleri katmak gerek. Latif Demirci az çizgiyle anlatan çizerlerden. Görür görmez onun tarafından çizildiği anlaşılan yuvarlak gözlü, yuvarlak burunlu karakterlere sahip. Özel bir vurgu yapmadıkça hepsi ince kollu, ince bacaklılar. Hiç biri pek konuşkan değil. Demirci çizerek, yazıya yüklenmeden anlatmak istiyor derdini.

Gırgır’da, dergilerde çalıştığı yıllarda balonu-sözü öne çıkartan bir tarza sahipti. Tek başına üretmeye başladığında sözü giderek azalttı, üstelik mizah dergilerinde balonların çoğaldığı, gevezelik düzeyinde diyalogların faş ettiği bir dönemde bunu yaptı. Gazete okuruna çiziyordu, siyasi ve medyatik gündemi özetleyecek espriler bulması isteniyordu. Gazete karikatürü, mizah dergilerinde yayınlanan karikatürlerden mantık olarak farklıdır. İlkinde manşeti ve gazete gündemini pekiştirmeye odaklanırsınız ve okurunuz, karikatür okuru değildir. O okurun asıl derdi siyaseten hasmanelik görmek ve rakip partinin eleştirisinin yapılmasıdır. Öte yandan basit bir ifadeyle, o karikatür olmasa da gazeteyi satın alacaktır. Oysa mizah dergisi okuru, çizgi ve espri için satın alır dergiyi. Bir mizah dergisi siyasi tercihlerle satın alınıyorsa eğer bilin ki o dergi artık az satıyordur.

Yakın döneme kadar gazete karikatürlerinde Türkiye’de 50’ Kuşağı denen karikatürcülerin bariz bir egemenliği vardı. Turhan SelçukAli Ulvi gibi isimlerin vefatlarından sonra bir yenilenme olmadı, üstelik tarz da uzun yıllar boyunca eskimişti. Salih Memecan biçimi “cartoon” havasında sağ tandanslı bir biçim gazeteleri domine etti veya o tarzın yerine ikame edildi demek gerekiyor. Demirci, Hürriyet’te hem kendi üslubunu korudu hem de aktüel siyasete yönelik ironik bir dil tutturdu. Daha sofistike, daha neşeli, daha derinlikli bir espri aurası yarattı. Kişisel fikrim, pozcu bir suskunluğu, önemli bir şey söyleyecekmiş beklentisini bana espri olarak çok seviyormuş gibi geliyor. Kişisel memnuniyetsizlikler, farklı görünme halleri, hinlikler, bir hava yaratma arzusunu epeyce diline doluyor çünkü.

National Geoglathif, kendi zevki-hayali için çizdiği karikatürlerden oluşuyor. Ünlü doğa dergisini andıran bir kapak istifi seçmiş kendine. Şehir doğası, insan doğası, ticaret ve ilişki doğasını anlatıyor daha çok. Karikatürler dışında açıklayıcı bir yorum ya da yazı kullanılmamış. Karikatür diyorum ama kimileri için illüstrasyon denebilir, mevcut durumu resmeden betimleyici çizimler bunlar. Tezatlıklar ilgisini çekmiş, nohut pilavcı seyyarın hamburger yemesi, kanarya severler derneğinde kavga edenler, kotrasıyla sahile yanaşıp salaş çaycıdan çay isteyenler, safari cipiyle kenar mahalleden geçerken video çekim yapanlar gibi tezatlıklar kurmuş, bu türden çelişkilerle ilgilenmiş. Doğayla kapitalizmi kıyaslamış, kirliliği, çokluğu, durgunluğu, arzuyu, şehirle kırsalı, doğa sporlarıyla ticareti bir arada düşünmüş. Albümün bana ilginç gelen tarafı, doğa olgusunu kenar mahalleden yola çıkarak anlatması. Kediler, saksılar, kanaryalar, seyyar satıcılar ve dar sokaklarla resmedilen kenar mahalle, canlı bir varlıkmışçasına doğayı özlüyor ama gel gör ki çatıları uydu antenleriyle dolu, geleneği temsil eden amcalar teyzeler pahalı cep telefonları, tabletler kullanıyorlar. Zenginler, doğal gıdalar için şehirden uzakta, o beğenmedikleri ve ayak basmadıkları kenar mahalleleri andıran eprimiş evlere-bahçelere gidiyorlar, ormanda sağlıklı yaşam için koşarken seyyarlardan yiyecekler alıyorlar. Beğenme, özleme, rağbet ve taklit etme, arzunun türlü halleri olarak kendini gösteriyor. Modern zamanların tuhaflıkları, rekabetçilik, sınıf atlama hırsı, olduğundan farklı görünme çabası, koşuşturma, yoksullardan uzaklaşma, zenginliğe pervane olma, markalar, duvardaki tablolar, gecekondular ve villalar, tel örgüler, süs köpekleri ve başıboş hayvanlar Latif’in espri dünyasının parçaları. Paçalı güvercini görmek için çatıda toplanmış kuşçular, sergi açılışına gelmiş sanatseverlere benziyorlar. Lüks arabasının üstüne çıkıp daldaki elmaları toplayan adam çocukluğunu arıyor vs Pencere önünde oturarak geleni gideni seyreden yaşlı teyze koruma altına alınması gereken bir canlı olarak görülebilir mi?

Latif Demirci, ustalığının, tekrara düşmeyen yenilikçi bakışının ürünlerini derlemiş, toplamış. National Geoglathif, güzel albüm.

[2014]
Related Posts with Thumbnails