Pazar, Eylül 26, 2021

Büyümek isteyen çocukların yürek gümbürtüsü


“İlk örnekleri şöyleydi”, “evvela Avrupa’da başladı” filan diyerek lafı çevirsek de şu gerçeği değiştiremeyiz: Çizgi roman, hemen tüm popüler sanatlar gibi Amerikalıdır, o etkiyle yaygınlaşmıştır. 1930’lu yıllarda neredeyse dünyanın her ülkesinde yayımlanan Amerikan çizgi romanları, kimileri ileride ünlü birer yazar-çizer olacak tüm çocukları etkilemiş, ülke çizgi romanları o ürünleri taklit ederek gelişmiştir. Sadece Avrupa’da tek tek ülkelerin çizgi roman tarihlerine bakarsanız, istisnasız her yerde ilk denemelerin, Amerikan çizgi romanlarını temel alarak hayranlıkla geliştirildiğini görebiliyorsunuz. Bu durum, Türkiye için de geçerli, Fransa veya İtalya için de… Çizgi roman, o yıllarda, tüm dünyayı etkileyen Amerikanlaşmanın önemli bir itici gücüydü demek istiyorum. Amerikanlaşma, genellikle Hollywood ile hatırlanır; oysa çizgi romanlar çocuklara yönelik hikayeleriyle aynı bağlamda daha başka bir etki yaratırlar. İroniktir, ilk dönemlerinde yayımlandıkları kültürlerde nasıl adlandırılacakları bilinemediği için en çok sinemaya benzetilmişlerdir. Bizde de 30’lu yılların çocuk dergilerinde “sinema romanı” adıyla takdim edildiklerini biliyoruz. Çocuklar dergide okudukları Baytekin’i (Flash Gordon), Jungle Jim’i (Avcı Baytekin), sinemalarda ayrıca seyrettikleri için bu adlandırma seçilmiş olmalı. 

Bu bakımdan İtalyanlar bize benziyorlar, üstelik çizgi roman üretmeye başladıklarında bu sinema büyüsünü işin içine isteyerek katmışlardır. Altını özellikle çizelim; İtalyanlar, çizgi roman üretiminde Hollywood’u modellerler. Kahramanlarını ünlü oyunculardan seçer, Robert Redford, Daniel Day Lewis, Audrey Hepburn gibi oyuncuların başrolde olduğu çizgili seriyaller üretirler. Hikayeleri, tahkiye dengeleri, gerçeklikle ilişkileri, tempoları Hollywood senaryolarını andırır. İtalyan çizgi romanları, 1950’li yıllardan itibaren Türkiye’de yayımlandığı için bu yaklaşım bizi de etkilemiştir. Bugün çoğu okur için çizgi roman denildiğinde İtalyan kökenli, kurgu ve görsel devamlılıkları Hollywood’a öykünen ve Amerikanvari olan westernler akla gelir. Onlardan biri olan Zagor’un ünlü yaratıcı çizeri Gallieno Ferri, geçtiğimiz ay 87 yaşında vefat etti. Bizde de sevilen, hayranları olan biriydi. Birkaç yıl önce, Türkiye’ye gelmiş, imza günü yapmış, televizyonlara çıkmıştı. 

Ülke çizgi romanlarının sanat algısı, üretim ve tüketim biçimleri daima farklıdır. Nitelik-nicelik dengesi farklı bir mantıkla kurulduğundan Amerikan ve Frankofon piyasasında çizgi romancılar yılda yüz sayfa çizmeyebilirler, bu durum hiç de garipsenmez... İtalyanlar, kısmen Latinler ve Japonlar dışında, çok sayfa üreten çizgi romancılara rastlamak pek mümkün değildir. Japonlar için çok sayfa çizmek itibar ölçütüdür, Frankofonlar için nitelik kaybı ve vasatlaşma… Türkiye’de, uzun yıllar önce, 1955-85 yılları arasında, gazetelerde çalışan çizgi romancılar günbegün süren üretimler yaptılar. Yine de, nicelik olarak sanıyorum herhangi bir memleket çizeri Ferri kadar çok sayfa çizmemiş, yakınına dahi yaklaşamamıştır. 20 bin sayfanın üzerinde üretim yapmış bir çizerden söz ediyoruz. 1929 doğumluydu ve yanılmıyorsam son çalışmasını, geçen yıl, Zagor’un 600. sayısı için çizmişti. 22 yaşından beri çizen biri var karşımızda, akla mantığa uymayan olağandışı bir çalışma hikayesi Ferri’nin hayatı. Çok çizmek, masanın başından kalkmadan çizmek, hastalanmadan, gündelik hayata bulaşmadan, ne olursa olsun çizmek… Günde üç ya da dört sayfa yetiştirmeye çalışarak çizmek… Piyasa mantığı belliydi, o dönemin bütün üreticileri çok çizmek ve çok yazmak zorundaydı. Önemli olan devamlılıktı, Zagor’un yaşamasıydı, derginin çıkmasıydı vs. Pek çok şey söylenebilir ama bu çalışma temposu kabul edelim, tarif edilir gibi değil. 

Zagor’un çıkışındaki fikir, aslına bakılırsa dönemi için göz alıcı parlaklıkta değildir. Tarzan ile Robin Hood karışımı bir westerndir, tip olarak Robert Taylor modellenmiştir, edebiyata değil sinemaya bakılarak bir hikaye tahayyül edilmiştir… Dergiyi İtalya’da çoksatar yapan, başka dillere tercüme edilmesine sebep olan şey, bana kalırsa, en azından başlangıçta bu aura değildi. Ferri’nin garip bir dinamizmi vardı, iyi çizer olabilirsiniz ama sayfa üzerinde, karakterlerinize bir hareket katabilmek özel bir yetenek ister. Deseniniz, çinilemeniz ilginçtir ama kare içinde bir yerden bir yere doğru evrilen bir akışkanlık kurmak, jestleri ve mimikleri buna göre istiflemek kolay değildir. Zagor’un çizgi roman olarak asıl gücü, aksiyonunu gösterebilmesiydi; ağaçtan ağaca atlıyor, baltasını savuruyor, mutlaka birinin peşine düşüyor, dere tepe düz gidiyor, yakalıyor, şaşalı biçimde kötü adamı tepeliyor ve naralar atarak evine, Darkwood ormanlarına geri dönüyordu. Sahneler sürekli değişiyor, iş diyaloglara kaldığında, araya mutlaka bir bağırış çağırış, bir kavga katılıyor, her şey hareketli bir kamerayla kıpır kıpır resmediliyordu. Böylesi bir aksiyonu ancak Ferri kadar temposu yüksek bir çizer var edebilirdi. 

Ferri, kendi kuşağının bütün üreticilerine benzer biçimde 30’lu yıllarda okuduğu Amerikan çizgi romanlarını, çizer olarak Alex Raymond’u izleyen, onlardan ilham alan biriydi. Zagor’un sonu kavgayla biten, yumruklarıyla etrafındakileri metrelerce ileriye savurduğu hararetli bir öfkesi vardır. Ferri, bu çocuksu heyecanı, o dehşetli patlamayı -hiç abartmıyorum- bayılarak çiziyordu. Siyah beyazın dağılımı, çininin şiddetlenmesi, fırçanın belirginleşmesi, bir kareden diğerine geçen süratli ardışıklık, dizinin her zaman en başarılı sahneleri oldu. Bu kadar hızlı çizen, bu kadar çok çizen birinden deha ölçüsünde biriciklik beklenemez. Önceleri daha yavaş ve uzun soluklu çizse, daha farklı bir çizer olabilirdi gibi gelirdi bana. Sonradan anladım ki, hayır, Ferri böyle çiziyordu, Zagor’un öfkesi gibi patlayarak, hafiften delirerek, yumruklar savurarak… Ferri, başka türlü bir tempo bilmiyordu. Bir okur ve seyirci olarak nasıl büyülendiyse, o ruhu arayarak, o ruha adanarak çizdi. Büyümek isteyen çocukların yürek gümbürtüsü, kağıttan sinemasıydı. Ferri, çizgi dünyasının sinemasal heyecanıydı. [2016]

Sabit Fikir

Cumartesi, Eylül 25, 2021

Pulp estetiğine bir örnek

Sevdiğim bir kapak... Pulp estetiğinin nitelikli bir örneği. İsim "ürkünç", spottaki iddia ise tek kelimeyle merak uyandırıcı "1965'in en korkulu macera romanı..." Altına itibarlı bir derginin ismi yazılmış...Okuru çağırıyor, heyecanlı ve zamanın en iyisini okuyacaksın çağrısı bu...

Trençkot pardösülü biri kadın üç kişi karanlıkta, köprüde, gece ışığının altında buluşmuşlar, yüzü görülmeyen biri diğer ikisine silah doğrultmuş. Polisiye estetiğinin klişeleri öne çıkartılmış demek gerekiyor. Sahneyi gördüğümüz açı, hele o günler için yeni ve muammayı artırıcı türden istiflenmiş. Karanlık, renk olarak mavimsi-tramlı kurulmuş... Amaç, merak uyandırmakmış, bunu da başarmışlar.

Cuma, Eylül 24, 2021

Saray Macunu

Malumunuz tuhaf kitaplara zaafım var, Saray Macunu Rehberi (1968, Başak Kitabevi) diye bir kitap geçti elime...Alan Hull Walton imzalı, iç sayfalarda sıkça paylaşılan ilana dikkat kesilirseniz, kitabın neler anlattığını tahmin edebilirsiniz... Seks kudreti diye bir iddiayı büyütecek yemek ve afrozdizyaklar anlatıp durmuşlar... Falan filan diyelim, geçelim...

İlanda cezbedici olacağını düşündükleri bir cümle kurmuşlar: "Sen de Üçüncü Murad han gibi yüz iki beşiği birden sallattırmak istiyorsan"... Çook çocuğun olacak mı yoksa  haremindeki  her bir kadınla başedeceksin mi diyorlar, karışık... Pıyyy

Padişah macunu dememişler o da ilginç, muhtemelen aktarlarda satılan o isimde bir ikamesi var, ondan ayrıştırmak istemişler.

Bir yayınevinin bu "kudret macunu" işlerine kalkışması ilginç bir hikaye bence...

Kıkırdıyorum filan ama bakmayın trajedi aslında... Ne taklalar ne salvolar... Erkeklik en çok erkeklere eziyet...

Perşembe, Eylül 23, 2021

Türkler ve Bira

Julia 76'da rast geldim bu kareye... Türklerin iyi bira yapması ve satması, bana da denk geldi, yabancıları şaşırtıyor...Nasıl olur filan diye sorulunca, uzun uzun anlatmak zorunda kalıyor insan. 

2008 yılında Frankfurt Kitap Fuarı'nda yaptığım çizgi roman sergisinde çizdiklerimize bakıp, erotizme ve underground eğilimlerimize şaşıran çok oluyordu. Çok kalabalık ve halka açık bir yer olduğu için herkes bir şey soruyordu, Müslüman bir ülkede öylesi bir sertliğe yasalar nasıl izin veriyordu, çizerleri öldürmüyorlar mı filan, hatta birisi ellerini keserler diye düşünmüştüm demişti... 

Laf lafı açınca, biz bira da içiyoruz biliyorsunuz değil mi diyordum, hiç o taraftan düşünmedikleri için anlamıyor, birada ne var ki filan diyorlardı...

Bazen insanların şaşırmadıklarını, şaşırır gibi yaparak zeka gösterisine giriştiklerini düşünüyorum. Hayat, klişeler içerir ama daima o klişelerin dışında da gelişir. Kaçamaklar, nişler, oksijenler, vitaminler ancak böyle varolabiliyor. Kesin cevaplar bizi rahatlatıyor ama içteniçe biliyoruz ki, tek bir cevap ve tek bir gerçek yok... 

Julia'daki karakter, komplocu bir dille Türklerin içmedikleri halde neden bira sattıklarına dair bir yorumda bulunuyor: (Müslüman olmayanlardan) intikam almak için...demek istiyor galiba. E sert bir çağdayız. 

Çarşamba, Eylül 22, 2021

Es

Hikmet Feridun Es, bizim ilk uluslararası gazetecilerimizden... Ben nedense onu, Afrika'dan röportajlarıyla, Jungle Jim şapkasıyla hatırlıyorum, çocuk aklımda, o "resim" bana daha heyecan verici gelmiş olmalı... Es, gazeteciliğe üniversiteyi terk ederek başlıyor, orman mühendisi olacakken, magazin muhabiri olup çıkıyor. 

Akıllı ve cevval biri, kana girici olmalı, ağzı laf yapan, girişken, o yılların en önemli teliflerini ödeyen Sedat Simavi'yle çalışmaya başlıyor, cumhuriyet tarihinin en iddialı dergilerinden birine Yedigün'e Amerika'dan, Holivut'tan haberler geçiyor. Bugünden bakıldığında matrak elbette ama devrin dünyaya kapalı Türkiye'sinde "akıllara ziyan" bir merak uyandırıyor Es... Amerikan filmlerinin şaşalı oyuncularının eline Yedigün'ü tutuşturarak fotoğraflar "çekiniyor". Bence uzun seneler Yedigün'ün, sonra Hürriyet'in tiraj getiren-lokomotif yazarlarından biri oluyor. "Şimdi nereye gidecek, ne maceralar yaşayacak" denilen biri. 

Kore'de savaş muhabirliği yapıyor, ilk kadın savaş muhabiri ve fotoğrafçısı sayılan Semiha hanımla evleniyor, say say bitmez, çok hikayeleri var. Yıllar geçtikçe tonton bir gezgine, sohbet yazıları yazan birine dönüşmüştü, mizah dergilerinde, hafta sonu ilavelerinde gülücüklü yazıları olurdu filan... Es, anlatılması gereken "film olur" denilen popüler simalarımızdan... Bir süredir, neye elimi atsam karşıma çıktı, yazayım istedim.

Salı, Eylül 21, 2021

Kumdan Kale

Albüm güzel, muamması enfes, Shyamalan niye yükselmiş, grafik roman neden sinemaya uyarlanmış okurken anlıyorsunuz. Sonradan filmi seyrettiğim için şunu da not düşeyim: hikaye, film için kısa, Holivut için de karanlık ve muğlak... haliyle evirip çevirmişler. Bu türden mukayeseleri sevmiyorum ama eserin orijinali, uyarlamasının epey önünde "duruyor."

Related Posts with Thumbnails