Çarşamba, Kasım 14, 2018

Nostalji, Endorfin ve Saflık


Nostaljyi sevmiyorum. Böyle söyleyince pek anlaşılmıyor. Nostaljiye hiç kapılmıyorum, hiç bulaşmıyorum demiyorum. Hepimiz az ya da çok, geçmişi yadederiz, güzel ve neşe dolu hatıraları konuşur eğleniriz. Hatırladıkça ruhumuz-bedenimiz endorfin salgılar ve mutlu oluruz.

Benim meselem, galiba, nostaljinin sahici sayılmasıyla ilgili. İnsanlar inanmak istiyorlar. Bir saflık rüyasına kapılamıyorum. Eskiden siyaset başkaydı, futbol güzeldi, şehir şahaneydi, insanlar latifti, İstanbul benzersizdi, edebiyat muazzamdı, gazeteler sahiciydi, ilişkiler hoş, aşklar, konuşmalar, muhabbetler, tanışmalar tatlıydı vs... iddiasına, rüyasına inanmıyorum.

Daha da açık yazayım, bunları palavra olarak görüyorum. Bu palavraları sadece yaşlılar da tüketmiyor, dikkat kesilerek bakarsanız, her yerde her şekilde görüyorsunuz.

Saf ve bozulmamış olan bir merhale, bir zaman aralığı veya insanlık evresi hiç olmadı. Saflık, ideolojik bir yanılsamadır, insanlar, hayat ve zaman kirlidir.

Böyle söyleyince de yanlış anlaşılıyor, açayım, bana kalırsa, iyilik dahi o kirliliğin içinden çıkar. Farkındalık taşımayan bir iyilik mümkün değildir.

Pazartesi, Kasım 12, 2018

Mithat Alam'da Söyleşi


Bu perşembe Boğaziçi Üniversitesi Mithat Alam film Merkezi'nde söyleşim var, denk düşerse artık... Bilginize.

Pazar, Kasım 11, 2018

Türklerin Issız Adası


‘Manyak oğlum onlar, manyak. Manyaaak’ diye sunulmuştu dönemin popüler dergisi L-Manyak’ta. ‘Britanyalı Robinson ile ıssız kumsalların şoparı Cuma’dan söz ediyorum. Gürcan Yurt, Defoe’nin ünlü romanı Robinson Crusoe’yu ‘Türk esprisiyle’ uyarlayarak 1997’den beri çiziyor. Türk esprisi derken neyi kastettiğimi açıklayayım. Geçmişte, tek kanallı televizyonlu o uzaak geçmişte, mizah dergileri beyazcamın konuşulan ‘aktörlerini’, espriyle alaşağı ederr, azıcık cinsellik ve dikkatli bir argoyla haylazca yorumlardı. Doksanlı yıllarda satışlar düşüp, televizyonda anlatılamayacak espriyi üretmek zorunda kaldıklarında, bu defa geçmişin popüler kültür ürünlerine yöneldiler. Rağbet görmeyen çizgi romanlar, unutulmuş reklamlar, ‘ne güzeldi ya denilen’ diziler ve çizgi filmler vs dergilerde yeniden yorumlanarak kullanılır oldu. O eski ve aşina kahramanlar oldukça ilginç konuşturuluyordu sarı sayfalarda. Kaptan Kirk, Rambo ya da Mandrake Türk gibi yaşıyor, oflaya puflaya gevezelik ediyordu. Seksenli yılların maganda esprisini revize eden yeni bir yönelimdi diyelim: geveze, alışılmadık ölçüde küfreden, cinsiyetçilikle malul, güce tapan, kurnaz, merhamet etmeyi seven ama merhamet edilen için sorumluluk almayan, riyakâr bir tipleme temel alınıyordu. ‘Yurdum insanı’ deniliyordu o günlerde, şimdilerde kıkırdayarak (ve fısıldayarak) ‘Türk abicim, adam bildiğin Türk’ diye nitelenebiliyor. Magandaya karşı duyulan ikraha karşın sempatiyle sarıp sarmalayan ama tepeden de bakan bir yaklaşımdı bu. ‘Türkler Kutuplarda/ Uzayda/ Japonya’da/ Teksas’ta’ vb fantezilerin yapıldığı, karikatür ve hikâyelerdeki kahramanların Türk gibi kahırlandığı, küfrettiği, demli çay içip kokoreç yediği, mangal yapıp Gürcan Yurt’un ifadesiyle hayatın ‘boktan detayları’ hakkında uzun uzadıya konuştuğu bir moda olarak da tanımlayabiliriz. Günümüz mizah dergilerinde kadükleştiği için kullanılmıyor olsa da sinema salonlarında, örneğin Yahşi Batı gibi gişe filmlerinde izlenebiliyor böylesi espriler.

Gürcan Yurt, Türk esprisine geniş yer ayıran Leman dergisinin en parlak günlerinde, ürettiği Robinson & Cuma ile önemli bir çıkış yakaladı. Öyle ki bu modanın ilk elden üreticisi sayılabilecek Ahmet Yılmaz’ı aşacak ölçüde popülerleştiğini söylemek yanlış olmaz. Tarzını, lümpen mizahını ve küfürbaz komiklerini sinemaya da taşıyor epeydir. Gürcan Yurt, erkekler arası argo içeren atışmaları seviyor, birdenbire kavgaya tutuşan sonra hiçbir şey olmamış gibi sarılıp öpüşen tiplemeleri var. Güvenilmezlikleri, korkaklıkla cahil cesareti arasında salınan halleri, yalancılıkları, hükmetme arzuları, saplantı ve bencilliklerini bir iktidar mücadelesi ekseninde resmediyor.

Yorumladığı Robinson & Cuma ilişkisi, temelde, Efendi-Köle diyalektiğini ya da Fanon’un ‘mazlumlar haksızdır’ biçiminde özetlenebilecek görüşlerini içeren bir gerilime sahip. Bilindiği üzre özgün anlatıda Robinson, adada karşılaştığı yerliye Cuma adını verir, emirlerini anlayabilecek kadar da dil öğretir kölesine. Kendisini de hiçbir beis duymadan ‘Sahip’ olarak adlandırır. Fanon, ‘yerel özgünlükleri gaspedilen ve ruhlarında aşağılık kompleksi yaratılan insanlar’ diye söz ediyor kolonileştirilmiş halklardan. Ona göre neden sonuçtur, beyaz olduğunuz için zenginsinizdir, zengin olduğunuz için de beyaz. ‘Siyahlar, insan değildir’ der renkli kardeşlerinden özür dileyerek. Efendiler, kölelerin benlik duygularını çoktan yok etmiş, onları ezici bir nesnelik durumuna hapsetmiştir. Defoe’nin böyle bir tasası olmadığından Robinson ve Cuma bütünüyle sorunsuz – vefalı (!) bir dostluk sürdürürler. Gürcan Yurt, Robinson’u, romandaki gibi hali vakti yerinde orta-üst sınıftan bir soylu değil maganda bir Türk olarak tipleştirmiş. Robinson’un geçmişi aralıklarla anlatıldığında bütünüyle Türk olan bir Britanya tablosu sunuluyor. Kendisi gibi milliyetçi olan ağır abiler, mekânlar, şarkılar, tutum ve takıntılarıyla magandalar evreni betimleniyor. Çıkışsız ve çaresiz bir hayat sürdürürken ‘Ada’ ona krallık, Cuma’nın efendisi ve öğretmeni olma şansı bahşediyor. Güney Afrikalı eski futbolcu Komphela’nın Türkçesini andıran (yer yer Trakya ağzıyla konuşan) Cuma ise Robinson Abi’sinden geri kalmıyor ve ondan öğrendiği iktidar oyununu, fırsatını bulduğunda (‘İktidar yozlaştırır’) efendisine karşı uyguluyor. Cuma, Robinson olmak isterken Robinson ise efendi olmakla yetinmiyor, adanın, dolayısıyla âlemin, maymunların ve herkesin kıralı olmayı hayal ediyor.

İdeoloji, sadece siyasi göndermelerimizi değil tüm zihinsel çerçevemizi, inançlarımızı ve dünyayla olan ilişkilerimizi ifade etme üslubumuzu belirler. Defoe, bize kolonyal bir anlatı sunarken Gürcan Yurt sadece ironik bir uyarlama yapmıyor, cinsellik merkezli, salkım saçak dökülen koyu bir erkeklik krizi anlatıyor. Böyle düşününce aralarındaki fark felaketle musibet kadar bir fark oluyor. İlginç olan da şu, ne Defoe ne de Yurt böylesi bir vurguyu düşünerek anlatıyor hikâyesini. Defoe, haklı olmaktan usanmış bir yazarlık kibriyle yaşadığı dönemi tartışıyor. Gürcan Yurt, kültürel sermaye temelinde hayata bakan, genç ve şehirli orta sınıftan okura, daha doğrusu hempalarına Türk esprisi ve bir maganda eleştirisi sunuyor. Geriye kalan tortu ise tasarlananın dışında gelişen ve başkalaşan bir biçim…

Mizahçılar gözdeki çapağı, dişteki kefekeyi, burundaki hamuleyi ve şuur altındaki niyeti göstermeyi, ilânihaye evirip çevirmeyi neredeyse şehvetle isterler. Bunu yaparken Kantçı üç hasleti (iyilik, doğruluk ve güzellik) belirginleştirmeye de gerek duymazlar. Popüler adlandırmalarıyla Robi ve Cuma, olur ya ileride hatırlanırsa, bugün eleştirilen küfürbazlığı, eskiyen Türk esprisi ya da grotesk sahneleri yerine “benden sonra tufan’ olarak açıklanabilecek ahlak-dışı bireyci erkek içeriğiyle hatırlanacak derim.

[Radikal Kitap, 19.2.2010]

Cumartesi, Kasım 10, 2018

Soluk Kesici Poe Çevirileri


Çeviriden söz edeceğim için baştan belirteyim: çevirmen değilim, yazarlığım yok değil ama kendimi öncelikle meraklı bir okur olarak tanımlamayı tercih ederim. Her meraklı okurun başına geldiği gibi okurken anlamlandıramadığım ifade ve deyişlerle karşılaşıyor, vakit buldukça onların peşinden gidiyorum. Başta çizgi roman olmak üzere fantastik ve ucuz (pulp) anlatılara da meraklıyım. Edgar Allan Poe, bu alanın öncü ve yönlendiricilerinden olduğundan haliyle sevdiğim bir yazardır. Poe uyarlamaları ya da esinlenmeleriyle büyüdüğümü, pek çok hikâyesini hafızadan anlatabildiğimi eklemeliyim. Poe, sadece benim gibi lanetlenmiş türlerin tutkunlarınca değil geniş bir edebiyatsever kesim tarafından sevilir. Tesadüf değildir, Türkçedeki Poe kitaplarında gerçekten önemli isimlere çevirmen olarak rastlayabiliriz. Üstelik Poe çevirileri bizde hayli eski tarihlere dayanmaktadır. Bildiğim kadarıyla Kenan Halet çevirisiyle 1928 tarihli Kızıl Ölümün Maskesi; Müfide Muzaffer çevirisiyle 1931 tarihli Müstatil Sandık; Morg sokağındaki İki Taraflı cinayet adıyla M.Sait çevirisi (1932); İşidilmedik Hikâyeler (1938) adıyla önsözü de olan 11 hikâyeden oluşan Siracettin Hasırcıoğlu çevirisi ve Altın Böcek adıyla Nazım Derso’nun çevirisi ilk önemli çalışmalardır. “The Raven” şiiri Karga adıyla Vasfi Mahir Kocatürk’ün Şaheserler Antolojisi’nde (1934) yer alır. Aynı şiir Kuzgun adıyla Tercüme dergisinin 41-42.sayılarında Ahmet Bağışgil tarafından çevrilmiştir. Annabel Lee’yi ilk çeviren de yine bildiğim kadarıyla Melih Cevdet’tir (Tercüme Dergisi, 34-36). Poe, nasıl bu denli popüler olmuştur, neden bu kadar çok çevrilmiştir sorularının sanıyorum tam bir cevabı yok. Sürükleyiciliği, tek etki üstüne odaklanması, sürpriz finalleri vs. olabilir. Belki yazdıklarının dergi ve gazete ölçülerine, sayfa doldurmaya da uygun olması da bir neden olabilir. Poe, sadece kitap olarak değil, basında da epey kullanılmıştır. 

Bir okur olarak bu denli çok Poe ile karşılaşınca ya görmezden geliyorsunuz, çünkü daha önce okumuş oluyorsunuz ya da benim gibi “yine anlaşılmaz bir cümle mi var?” diye hayıflanarak göz gezdiriyorsunuz. Poe çevirilerinin yanlış ve “kötü” olduğunu düşünüyorum. Kibir ve müşkülpesentlikle yazmadığımı örneklerle açıklayacağım. Geçtiğimiz günlerde yayınlanan, Hasan Fehmi Nemli’nin yaptığı tam çeviriyi (Dost Kitabevi Yayınları, 2009) istisna tutarak piyasadaki Poe çevirilerinin vahim hatalar içerdiğini göstermeye çalışacağım. Nemli’nin çevirisi umarım hak ettiği itibarı görür, en azından akademide, filoloji bölümlerinde temel alınır. 

Tomris Uyar’ın Kızıl Ölümün Maskesi (Nisan Yayınları, 1994) çevirisiyle başlayacağım. Okurken bana tuhaf gelen, sonradan İngilizcesine bakarak bu tuhaflığın nedenini çözebildiğim üç örnek: ilkinde şöyle deniyor, “senin zina böceği eğer buna benziyorsa, dünyanın en garip zinasıdır herhalde. Bu ipucundan (hint) yola çıkarak bir lokma büyü de katabiliriz işin içine (s.49)”. Neden ipucu denmiş, özgün metne bakılınca anlaşılabiliyor. Metinde geçen sözcük Hint; bu yüzden cümlede ipucu yerine ima etme, dokundurma, benzeyiş olmalıydı. İkinci örnekteki sözcüğü Tomris Uyar sürekli yanlış kullanmış: “çizmenin topuğu (toe), gevşek toprakta yarı gömülü duran kocaman bir demir halkaya girmişti (s.65)”. Cümle hemen ilgi çekiyor, topuk değil burun olmalı, zaten de öyle. Üçüncü cümleyi aynen aktarıyorum: “Titizlik (over-niceties) onu yorardı. Rabelais’in Gargantua’sını Voltaire’in Zadig’ine rahatça yeğlerdi; genel olarak diyebiliriz ki, tatsız şakalar (practical jokes) , süzme mizahtan çok daha gelirdi beğenisine (s.140)”. İlki ince espriler, ikincisi eşek şakası olmalı, cümle tuhaf ayrıca. İngilizcesiyle karşılaştırınca okurun asla fark edemeyeceği yanlışlıklarla karşılaşıyorsunuz. Sıralayayım: s.120’de sıkı zincirler (strong chain) “kalın zincirler”, s.127’de “yeğenimle birlikte” denmiş oysa cousin olmalı. s.127’de “Kasımın onuydu” denmiş oysa aslında October-Ekim olarak geçiyor. Aynı sayfada “Bir saat kadar” deniyor oysa half an hour denmiş. Bu ilginç: s.128’de “iki kere geçti Ümit Burnu’ndan” deniyor oysa to double: bir burnu dolaşmak anlamındadır. S.143’te “şu yudumu (bumper) yuvarla da kafan çalışsın” deniyor, bumper, ağzına kadar dolu kadehtir. Altın Böcek hikâyesinin orijinalinde geçiyor: “(…) a pirate of the Spanish Main. Burada geçen Spanish Main, Karayip Deniz Bölgesidir. Burayı gülerek yazıyorum: Hiç korsan romanı okunmamış, filmi görülmemiş sanırım, şöyle denmiş çünkü: “İspanyol kanından gelme korsan” (bir başka çevirmen Dost Körpe de “İspanyol bir korsan” demiş). Kimi sözcük tercihleri de ilginç, bunu imkân/olanak gibi eski yeni tercihi olarak görmek mümkün. Bu başka çevirilerde de örneğin Memet Fuat’ta da görülüyor ama kimileri yine de garip geliyor bana. S.134’te “bu görüntüyle ilk karşılaştığımda-görüntüden başka bir şey demek elimden gelmiyor” denmiş. Oysa apparition, hayalet demektir, görüntü değil. Memet Fuat’ın çevirdiği Olağandışı Öyküler - Morgue Sokağı Cinayeti (Adam Yayınları, 1982) kitabından iki örnek: s.81’de “Bothnia Burgacı” deniyor, bunun Botni Körfezi olduğunu, s.83’teki “su çevrileri” ile anafor, girdap denmek istendiğini özgün metinden anlayabiliyoruz. Memet Fuat çevirisini okurken takıldığım cümlelerden iki örnek: “Malta limanlarına bağlı gemilerden birinde (s.44)” denmiş oysa sadece Maltese Vessel deniyor, Malta gemilerinden birinde denmesi yeterli olurmuş. S.107’deki daha ilginç ve uğraştırıcı: “(…) ama eski şaraplar konusunda içtendi (sincere). Bu konuda hani ben de ondan pek farklı değildim: İtalyan şarapları üzerine epeyce bilgim vardı” denmiş. Sincere, içten ve samimi anlamına geldiği gibi gerçek olarak da kullanılır. Burada “gerçek bir uzmandı” olmalıymış. 

Çevirmenlerle ilgili bana çok garip gelen iddialar vardır. Kimileri için sözlüğe bakmadan çevirir derler methederek. Yaptığı çeviri doğrudan matbaaya gönderilen çevirmenlerden de söz edilir. Bilenler biliyor, kimi çevirmenler kendilerinden bu biçimde bahsederler gururla. Oysa yazdığı metin “edit” edilmeyecek yazar nasıl ol(a)mazsa, sözlüğe bakmayan-dokunmayan iyi çevirmen de olamaz. Yayın için gelen çeviriyi gözü kapalı basıma gönderen yayınevi de yaptığı işin hakkını veriyor değildir. Elbette bunlar birer ideal, koşullar, ister istemez niteliği etkiliyor, bunun farkındayım. Beklentim, çevirmenin işine saygı göstermesiyle ilgili... Bunu yaparsa, okur olarak bana da saygı göstermiş olacaktır. Poe çevirilerini incelerken kimi çevirmenlerin sözlüğe bakmadıklarını, kimi çevirilerin de “edit” edilmediği görülebiliyor. Adam Öykü, vakti zamanında bir Poe sayısı yapmıştı (Temmuz - Ağustos, 1999); Yurdanur Salman’ın çevirdiği “Kalabalıkların Adamı”nda “boyalara bulanmış güzel, yaşlı kadınlar (belldame)” (s.10) diye bir cümle geçiyor, oysa beldame, acuze ya da kocakarı anlamındadır. Belli ki sözlüğe bakılmamış, tecrübeye dayanılmış ve doğal olarak yanılmış Salman. Poe çevirmenleri içinde en genci olan Dost Körpe ise bana kalırsa en az sözlüğe bakanı. Bu nedenle Türkçedeki en sorunlu Poe çevirisi ona ait. Bütün Hikâyeleri I (İthaki Yayınları, 2000) adlı çeviriyi temel alarak yanlışlardan bir seçme yapacağım. 

Önce sözlüğe bakılmadan yapılan çeviriden örnekler: s.35’de Battle-lanter: Borda feneri yerine Savaş feneri denmiş; s.63’te “Nice Dini Meclisi” denmiş, nasıl denmiş bilinmez, aslında İznik Konseyi olacak; s.103 Arktik Dairesi denmiş Kuzey Kutbu olacak; s.64 “Homer Junior’ın kırk beş tragedyasına ne olduğu üstüne konuştu” denmiş söz konusu Homer, Genç Homeros olmasın?. S.118’de mekâna denmiş oysa uzaya olacak (space). S.173’te “yatıyorum” denmiş oysa “I lie”, yalan söylüyorum deniyor. S.141’de “ticaret” denmiş ama önemsiz olacak, peddler değil peddling deniyor çünkü. S.250’de “Edebiyatçı dilberlerin” denmiş oysa Belles-lettres edebiyat demektir. S.170’te “topuk üstünde dönmenin” denmiş oysa değil, pirouette, ayak parmakları üzerinde dönmektir. S.167’de “Tanrı’nın her şeye gücü yeter” denmiş oysa omnipotence denmemiş, omnipresence denmiş. S.40’tan gerçekten komik bir alıntı: “her ne kadar yaşamım boyunca antikacılık (abç) yapmış ve Balbec, Tadmore ve Persepolis’teki yıkılmış sütunların gölgelerini, ruhum bir harabeye dönüşene dek içmiş olsam da” diye çevrilmiş. Antika değil antikiteye olacak “antikiteye düşkün olmuşsam da…”. Aynı yanlış s.210’da yineleniyor “antikacılar ne aptal!” denmiş, antikite uzmanları olmalıydı. İnsanın bu kadar da olur mu diyesi geliyor ama ne yazık ki çeviride benzer nitelikte çok hata var… Okunsaymış anlaşılırmış, bu da çok açık: s.41’de “brandalarla yüklü olan gemi bazen denizin üstüne fırlıyor” diye yazılmış branda değil bütün yelkenleri açık olmalıydı. Aynı sayfada [Haritayı inceliyor ve] “Kutup Girdabı’na doğru dört aylık bir sürede akan ve oradan yeryüzünün derinliklerine inen hızlı bir akıntı olarak betimleniyor,” denmiş. Haritada 4 ay gibi bir zamanın neden-nasıl yer aldığını anlayamıyorsunuz. Four mouths yazılmış oysa mounths değil “dört koldan” denmesi gerekir. S.57’de “konuşmalara engel oluyordu” denmiş, özgün metne bakılınca konuşma değil intercourse-ilişki dendiğini görüyorsunuz. S.141’de “her kötülüğün yazarının” denmiş oysa faili (author) denmeliydi. S.74’te “ya şeytanın ya da (…) kendi dehamın (my better genius) bulduğu (esinlediği)”diye çevrilmiş, kendi deham yerine iyilik meleğim denmesi gerekiyor, cümlenin gelişinden bile fark edilebilirdi. S.80’de “hayal meyal anımsıyorum” denmiş orijinalinde “I have a distinct recollection” deniyor (net bir şekilde anımsıyorum). S.243’te “gölgenin gölgesinin (shadow of a shade)” denmiş hayalet gölgesi denmeliydi. S.59’da “Her sabah burnumu birkaç kez çekiştiriyor ve yarım düzine kadar yutkunuyordum” diye geçiyor, orijinalinde cümlenin ikinci kısmı şöyle :“I swallowed half dozen of drams” – “beş altı tek yuvarlıyordum” olabilir mi? S.78’de “pusula (compass), manyetik bir iğne (magnetic needle)” denmiş, karıştırılmış, pergel ve pusula olacak. Çeviride, özgün metinde olmayan katkılar da var elbet. S.136’da “yerlere ve özellikle de mekânlara” denmiş oysa özgün metinde sadece place and time deniyor. Bazı sözcüklerin gündelik dildeki karşılıkları da bilinmiyor ya da üzerinde düşünülmemiş: s.61’de “tek yaptığım bir ressamın dükkânına gitmekti” deniyor, ressamın atölyesi, işliği daha uygun değil mi örneğin? S.195’te “kölelerinden biri” deniyor oysa Vassal köle demek değildir. S.69’da “deli külahı” denmiş o soytarı külahı olmasın?. Yine aylar karıştırılmış, Ekim yerine Kasım (s.177), dikey yerine düşey (s.80) yazıldığı olmuş, önce kilometre sonra mil (s.89) denmiş, rakamlar karıştırılmış… Gerçekten çok sayıda hata, özensizlik ve uydurma var kitapta. 

Çevirmen Dost Körpe’den kötü bir cümle: “çocuk, annesinin soluması kesilmeden nefes almaya başlamamıştı (s.56)”. Ne demek istediğini anlayamıyorsunuz. Çevirmen alınmasın ama bütün kitabı özetleyen bir cümle bu... Kitabı okuyamadığınız, nefes alamadığınız için bırakmak zorunda kalıyorsunuz. Şunu anlarım: insanlar hata yapmadan öğrenemezler, hatalarımızla kendimizi geliştiririz. Yukarıda gösterdim: Tomris Uyar ya da Memet Fuat gibi iyi yazar ve çevirmenler de yanlışlar yapabiliyorlar. Hemen her çeviri kitapta size garip gelen bir cümleyle karşılaşabilirsiniz. Çevirinin yazmaktan zor olduğunu düşünüyorum. Her dil bilenin çeviriye kalkışmamasını diliyorum, şurası çok açık ki Poe çevirmek herkesin harcı değil. İş bu yazı, bizi Dost Körpe’nin kapsamlı ama ziyadesiyle kötü Poe çevirisinden kurtardığı için Hasan Fehmi Nemli’ye ithaf edilmiştir.

[Türkçedeki Edgar Allan Poe çevirileriyle ilgili bir yazım. Yazının tamamını ileride bloga yükleyeceğim. "Edebiyat'ı 'Edebiyatçı Dilberleri' Diye Çevirebilmek: 'Soluk Kesici' Poe Çevirileri", Mesele, Ağustos 2009.]

[Derginin kapak resmi idefixe.com'dan alınmıştır]

Cuma, Kasım 09, 2018

Yavaşlık


Ankaralı olunca İstanbullulardan "Ankara yorumu" duymaya alışıyorsunuz. Laf, mutlaka bir Ankara eleştirisine ve iki şehrin karşılaştırmasına dönüşüyor. Sevdiğim bir İstanbullu abim, Ankara'da bir dükkana girdiğinde, alacağını alıp çarçabuk çıkamadığını, istisnasız herkesin "yavaş" olduğunu, bir türlü işini halledip tamamlayamadığını, satıcıların mutlaka sallandığını söylemişti. Esnaf para üstü veremiyor, yerinden kalkamıyormuş falan filan. Aklımda yer etmiş bir eleştiriydi, o gün bugündür, bunu ölçüp biçerim.

Beni tanıyanlar bilir, işimi çabuk halletmeye çalışırım, yavaş biri değilimdir. Yavaşlık beni de çileden çıkarır çoğu zaman.

Dün Eskişehir'den dönerken trende fantastik bir şey yaşadım. Bir vagon dolusu Hintli turistle beraber Ankara'ya geldim. Hintli bir kalabalıkla karşılaşmak bana çok ilginç geldi, bağırarak konuşmaları, sürekli ayağa kalkıp dolaşmaları, biteviye yer değiştirmeleri, satıcıyla uzun uzun konuşmaları, bisküvi paketlerini delirten bir titizlikle incelemeleri, hep birlikte çatır çutur elma yemeleri filan... itiraf ediyorum, bayıldım. Correct olmayacak biliyorum ama sitcom gibiydi.

Şunu fark ettim, sürekli ayakta oldukları için vagondan gelip geçenlere engel oluyorlardı. Ben olsam, pıt diye çekilirim, hızlanırım, ihtimam gösteririm. Hintliler bu konuda inanılmaz bir "gamsızlıkla" kenara çekilmiyor, aheste yürüyüşlerine devam ediyorlardı. Arkada kuyruk olmuş, birileri beklemiş hiiiç umursamıyorlardı. Çeşitli duygularla defalarca izledim bu sahneleri. Şaşırdım, hafiften kızdım, güldüm, bir mana aramaya çalıştım. Sonuçta niye acele ediyoruz ki... dediğim de oldu. Trenin vagon sayısı belli, gidecek oturacaksın işte diyebiliriz diye düşündüğüm de.. Hintlilerin yavaşlığı, benim aculluğum, Ankara esnafının rehaveti, İstanbullu müşterinin sabırsızlığı...

Yaşam sür'ati diye bir şey var. İklime, günlere, mevsimlere, bölgelere, belki şehirlere ve çağlara göre "denişiyor" galiba. Kuşlar uçuyor hoh hoh.
Related Posts with Thumbnails