Perşembe, Eylül 24, 2020

Love Stories Suck


Güzel sanatlar öğrencileriyle yaptığım konuşmalardan söz etmiştim. Genel olarak izlenimim çok haklı olduklarına inandıkları bir karamsarlık içinde olduklarıydı, "bu ülkede yaşanmazla" başlayıp "burada sanat yapılamaz" gibi bir noktaya savrulan düşünceler taşıyorlardı. Harcanmak ve hak ettiği  değere ulaşamamak gibi öfkeyle karışık bir kahırlanmaları vardı. Aradan Pandemi geçti, kim bilir nasıl savruldular. 

Karamsarlık bütünüyle kötü bir his değildir, insanı gerçekçi olmaya zorlar, olası hayal kırıklıklarına hazırlayabilir bile... Öğrencilerden iki ilginç soru almışım ki, günlüğüme yazmışım, birisi, "başka bir ülkede yaşasaydınız, yaptığınız işe ve size daha fazla saygı gösterileceğini düşündünüz mü?" gibi bir şey demiş. 

"Bu bir what if sorusu, buna ancak spekülasyon yapabilirim. Örneğin ben Ankara'da yaşamayı tercih eden biriyim, taşrada yaşayan her "sanatçı" İstanbul'da olsa farklı bir yerde olacağını düşünür, tartışır, hayıflanır. Bu da aynı şey. İstanbul da Türkiye'nin Amerikası. Kendi adıma, hak ettiği değeri bulamama gibi bir şeye inanmam. Her zaman, daha azla ve daha çokla karşılaşmak mümkün. İşe güce bakarak, hayalinizin ve hikayenizin peşinde koşmak en doğrusu" diye bir cevap vermişim. 

İkinci soru da bununla ilgiliymiş, "başka bir ülkede olsa çok satacak-çok konuşulacak işlerin burada farkına bile varılmıyor" denmiş. Benim cevabım "tersten bakalım, buradaki azlık, belki de bir avantaj, oradaki yüksek rekabetin dışında kalmak belki de bir şans, neden böyle düşünmüyorsunuz" olmuş. Dönüp dolaşıp söylediğim şeylerse işe güce bakmak, çalışmayı bırakmamak, devam etmek, arkasını getirmek filanmış. Kendimi daima şanslı sayarım, yaşadıklarımı da bir lütuf olarak görüyorum, hikaye anlatma şansım olduğu için mutluyum. Şöyle olabilirdi, böyle olabilirdi, evet doğru ama madem olasılık konuşuyoruz, tek bir şey de olmayabilirdi. İyimserim biliyorum. 

Salı, Eylül 22, 2020

Orijinal


Geçen yıl grafik romanla-çizgi romanla ilgili Ankara ve İstanbul'daki üniversitelerde konuşmaya çağrıldım. Bana çok ilginç geldi, hemen her öğrenci geleneksel kağıt kullanımının bittiğini duyurmak, bilgisayarda çizmenin avantajları hakkında konuşmak istiyordu. Sanıyorum tam da bu değişimin bir parçası-şahidi olduklarını düşünüyorlardı. 

Çizgi roman, temelde bir gazetecilik türü-anlatısı olduğu için üretim biçimi matbaa teknolojisine göre geliştirilmiştir. Sayfanın baskıda iyi çıkabilmesi için kurşun kalemle çizilen desenler fırça ve tarama ucu kullanılarak siyah (çini) mürekkeple koyulaştırılır, Hal bu olunca, yıllar içinde diyelim, tarama ucu ve fırçanın yerini çeşitli incelik kalınlıklardaki kalemler almaya başlamıştı. Amaç, koyulaştırma-belirginleştirme ise bu yolla da yapılabiliyordu. Şimdi, bilgisayar aracılığıyla çeşitli programlar, çizim tabletleri var, geçen denk geldim, geleneksel yöntemlerle yapılan üretin yüzde olarak beşe kadar düşmüş.

Benimle konuşan öğrencilere şunu sordum, "sizce artık kağıda çizilmeyecek mi, ne dersiniz?". Hemen hepsi, öyle ya da böyle, kağıt evresinin bittiğine inanıyordu, ona göre bir cevap  verdiler. Oysa, bu tür değişimlerde pratiklik kadar paraya da dikkat kesilmemiz gerekiyor. Bir süredir sanat galerilerinde orijinal çizgi roman sayfaları satılmaya başlandı. daha önce bu yoktu, resim ve koleksiyon ağının içinde giderek yükselen bir değer eğrisiyle artık çizgi romanlar da yer alıyor diyelim. Bugün pek çok yeni çizgi romanın sınırlı sayıda sayfası kağıda çiziliyor ve o sayfalar, albümle birlikte müzayedelere sunuluyor. Parayı takip etmek dediğim de bu zaten, para ettiği sürece, ayrıca para kazanabileceklerini bilen üreticiler kağıda çizmeyi sürdürecekler. 

Eski ya da yeni, çizgi roman sayfaları yüksek fiyatlara satıldıkça, o sayfanın tek, biricik ve nadide değeri koleksiyoncu ilgisi çektikçe...  kağıtla işi bitmez çizgi roman piyasasının.

 

Pazartesi, Eylül 21, 2020

Pol.Cor


Sosyal medyada paylaşılınca gördüm bu karikatürü... Çizerini tanımıyorum, muhtemelen genç bir arkadaş... yazacaklarımın ona yönelik bir eleştiri olarak okunmasını istemem, beğenildiği için seçtim sadece. 

Biliyorsunuz kadına yönelik şiddetle ilgili geçmişe kıyasla önemli bir farkındalık yaratıldı ve bu konuda eleştiriler meşrulaştı. Yukarıdaki karikatür, bir kadın cinayetinin ardından toplumun meseleye olan bakışını eleştiriyor. 

Malumunuz, karikatür, bir netliktir, siyah beyaz ölçüsünde bir eleştiri kurar, tepki almaya çalışırsınız. Abartırsınız. Karikatürist, kadının öldürülmüş bedenine bakan "toplumun" kadın bedeniyle ilgili ahlakçı yargısını vurguluyor. Neden birbirine benzeyen dört erkek ve Türbanlı teyze var bilmiyorum. 

Yani çizer, bir çeşitliliğe başvurmamış, yoksa "mini etek giydiği için başına bunlar geldi" önyargısı toplumun farklı kesimlerinde paylaşılan (neredeyse partilerüstü) bir mutabakat... Yani hiç ummadığınız insanlar benzer tepkiler verebiliyorlar, ortasınıftan bir öğretmen, genç bir kadın, bir akademisyen çıkabiliyor karşımıza... Buna karşın, alt sınıftan görünürde muhafazakar bir teyze tam tersi bir yorum yapabiliyor.

Şimdi diyeceksiniz ki, gerçek hayat böyle olabilir, bizatihi abartıya meyli olan karikatürden bu çeşitliliği yansıtmasını bekleyemezsiniz. Karikatür, kestirip atar...

Zaten zor olan da bu... Politically correct bir hayatın içindeyiz, insanlar bu karikatüre bakıp o teyze neden türbanlı diye sorabiliyorlar. Siz de hesap vermek zorunda kalıyorsunuz. Eskiden böyle bir eğilim yoktu, kimse kimseden siyaseten doğruculuk beklemiyordu. Bugün, bunu düşünmeden eleştiriye başlayamıyorsunuz...

Şunu soralım: Karikatür, siyaseten etkisini bu yüzden yitirmiş olabilir mi? Mizah yapmak çok güçleşti, komedi dizileriyle bir ekol olan BBC artık bu türde üretim yapamıyor mesela. 

Veya, karikatür yine kestirip atacak ama yeni bir yolla, yeni bir dille bunu yapmak zorunda... Belki de o değişimin eşiğinde olabiliriz. 

Pazar, Eylül 20, 2020

Bakılmak ile okunmak


Toppi büyük bir çizer, deha ölçüsünde dikkat çekici bir üslubu var ama bu onu iyi bir hikaye anlatıcısı yapmıyor. Sharaz-de, Toppi'nin 1001 Gece Masalları, Şehrazat yorumu, karaleri-panelleri arasında ardışıklık olmadığı için sadece ve sadece iyi çizilmiş sayfalara bakıyor, okuyamıyorsunuz. 

Çizgi roman bize bir hikaye anlatır, siz eğer bu hikayeyi okutamıyor, baktırıyorsanız hayati bir gerekliliği atlamışsınız demektir. Tarzları bütünüyle farklı olduğu için saçma bir mukayese gibi duracak ama Toppi'den çizgi olarak çok geride  olan pek çok isim sayılabilir. 

Örneğin Maus ya da Persepolis albümlerini düşünün... Bizi o albümleri neden biliyoruz, nasıl olup da global kültürün bir parçası haline geldiler. Siyaset temelli bakarsak, yok Yahudi Lobisi yok İslamkarşıtlığı diyerek kestirip atabilirsiniz... ama inanın yaşadığımız çağda yine de yetmez. Bu albümlerin bir hikayesi var. İnsanlara dokunan hikayeleri olduğu için yaygınlık kazanabildiler. 

Şöyle düşünün çok ama çok yetenekli oninlerce çizer ve ilüstratör var, bunların çok azı çizgi roman yapabiliyor veya işlerini tamamlıyorlar. Çünkü aslolan "iyi çizmek" ya da "iyi yazmak" değil, iyi hikaye anlatmak, çizgiyi ve senaryoyu akıllıca kullanarak okutabilmek. 

"Müthiş çizer" denir, ısrarla yıllardır vurguluyorum, tabii ki bu bir meziyettir, bir avantajdır ama çizgi romanı asıl gösteren bir sonraki karede ne anlattığındır, sonra bir sonrakinde...sonra bir sonrakinde nasıl devamlılık gösterdiğindir...bu kareler arka arkaya geldiğinde iyi bir hikaye anlatman gerekiyor, arada çizilmiş maharet isteyen bir sahne, iç gıcıklayıcı -belki erotik bir gönderme, güzel bir kadın filan sizi kurtaramaz, okunmanıza yetmez bunlar. Bakılan bir çizerle-çizgi romancıyla okunan çizgi romancı birbirinden fersah fersah farklıdır. 

Cumartesi, Eylül 19, 2020

Son Okuduklarım 46


Duygular Sözlüğü, altı aydır filan elimin altında olan, evirip çevirdiğim, severek okuduğum, ilham aldığım "kafa dengi" kitaplarımdan biri oldu. Güzel bir deneme kitabı, akıllı, neye nasıl gönderme yaptığını bilen özel bir çalışma demek daha doğru. Adından anlaşılacağı gibi bir sözlük, tek tek duygularımızı anlatıyor, genel olarak sosyal bilimler ve edebiyata göndermeler yaparak betimlemeye çalışıyor demek daha doğru.  MM Sarışın Bomba, iş gereği okuduğum kitaplardan, ünlü yıldızın hayatını anlatıyor ama bunu bazen belgesel gibi, bazen de dedikodu havasında yapıyor. Kurgusunu ilginç bir biçimde kurmak istemişler ama gerek yokmuş, karmaşıklaştırmaktan başka bir işe yaramamış...Romanın yazarı Alvah Bessie, Soğuk Savaş döneminde Hollywood'un kara listeye aldığı senaristlerden biri, o sebeple daha dikkat kesiliyorsunuz, öfkesini, piayasaya karşı intikamcı yorumlarını arıyorsunuz. Yok diyemem ama genel olarak yazarı kibirli ve "çok bilen" bir havada buldum, MM'ye karşı mesafeli değil mesela, ona karşı çok erkek kalmış...Mezarlarında Yaşayanlar, Necmi Onur'un gazete röportajlarından derlenmiş. Altmışlı yılların gazeteci dilini ve habercilik üslubunu taşıyan gerçekçi olmak isteyen romantik röportajları olarak nitelenebilirdi. Ben kitabı Afyon Kaçakçıları röportajı için okudum, asıl ağırlığı Kürt kırsalına ilişkin röportajlar oluşturuyor. Meraklısı için bu fasıl ilginç. Bir Yumak İnsan, Çetin Altan'ın gece ve içki hayatından tanıdığı insanları anlattığı "hikayelerinden" oluşuyor. Altan'ın her şeyi bilen ve zaafı olmayan narsistik bir erkekliği var ki, edebiyat yapmak istediğinde bu yönü çok öne çıkıyor. Hemen her yazı-hikaye benzer bir canlılıkla kurulmuş, Çetin Altan, sevilen, hata yapmayan bir hempa veya takdir edilen bir otorite gibi anlatılan kişinin etrafında bir voyeur gibi geziniyor. Onların hata ve saplantılarını olgunlukla karşılayarak bize aktarıyor. Biliyorsunuz, aylık edebiyat magazini dergilerinde bir erkek ergen hikayeciliği vardır, gece hayatına ve İstanbul undergrounduna ilişkin bir şeyler anlatırlar. Meğer, Çetin Altan tarzın öncülerindenmiş diyeceğim.




Wilson, Daniel Clowes mizahını yansıtan tek sayfalık çizgi romanlarından oluşan bir albüm. Wilson, ağzına geleni söyleyen, kendini sakınmayan orta yaşlı nevrotik bir geveze. Hikayesinden çok tepkileriyle ilgi çeken, mizahını sinizminden çıkaran bir espri mantığı var. Amerikan underground comics öfkesiyle Yahudi edebiyatının huysuzlanmaları harmanlanmış da denebilirdi... Ali, Orhan Hançerlioğlu'nun adı Ali olan çeşitli karakterleri anlattığı hikayeleri... Parlak değiller, temelde insanoğlu kötüdür fikriyle kurulmuşlar. Kötülük bizi şaşırtsın istenmiş.... Hafif tertip bir öfke de var sıradan insanlara karşı... Ekilmiş Topraklar da Hançerlioğlu'nun romanı... Ona da tezli roman mı demeli, Doğu ile Batı'yı kıyaslayan, işte orada bilim ilerlerken biz "bokun içinde debeleniyoruz" demeye getiren bir fikre dayandırılmış...Bizim toprak bereketli değil işte... Yazar da buna vurgu yapıyor filan. Türkiye'de hele bir dönem tam bir yazar kıtlığı var, ben Hançerlioğlu'nu sözlüklerinden biliyorum, o çalışmaları hakkında yorum yapamam ama edebiyatı bırakmış (veya sürdürmemiş) olması hiç fena bir karar olmamış. Eller, Abdin Dino'nun çizim ve ellerle ilgili hissettiklerini içeren bir deneme kitabı... Güzel geçişler var, akıllı hatırlatmalar... bazen metin Fransız ve "çok kişisel" oluyor ama yazmayı bildiğinden okuru yormuyor. 


Tütün, Detlef Bluhm'un tütün tarihi ve literatürünü gayet hoş, toparlayıcı ve edebi bir üslupla anlattığı bir kitap. İster istemez, batılı ve global popüler kültüre göndermelerin çok olduğu bir çalışma. Mesafeli ve sakin dilini sevdim, çok geniş bir edebiyatın içinde doğru yoğunlaşmalarla yazılmış. Kitabın ilk baskısı daha önce Dost Kitabevi Yayınlarından çıkmıştı. Picasso, güzel bir ressam biyografisi. Genç Picasso'nun Paris günlerini, o günlerdeki sevgilisini merkeze alarak anlatıyor. Kapsamlı, hayli iddialı bir çalışma. Dört albüm biraraya getirildiği için üçyüz küsur sayfalık bir toplam çıkmış ortaya. Şu rahatlıkla söylenebilir, dilimizdeki her türden ressam biyografileri içinde özel bir yer verilmeli Picasso'ya, o derece başarılı. Evet, biraz uzun, giderek hantallaşan ve tekrara düşen bir yönü var ama "bohem hayat" biraz bu tekrar değil mi zaten? Meraklısı, Montparnasse'li Kiki çizgi romanıyla birlikte okuyabilir. Uzun Bir Gece, Necati Cumalı'nın öykü kitaplarından biri. Ay Büyürken Uyuyamam'ın devamı niteliğinde olduğu söyleniyormuş ama bence ayrı tutulmalmalı, o toplama dahil edilmeliymiş . 15-16 yaşlarımda sinemadan da etkilenerek Osman Şahin, Bekir Yıldız ve Necati Cumalı'yı ziyadesiyle okudum. O yıllardan beri, Cumalı'nın yalın bir dille kurduğu taşra gerilimini anlatabilecek sahiden çok az yazarımız var diye düşünürüm. Bu öyküleri o yaşlarda kaçırmışım, sonradan sinemaya da uyarlanmış Uzun Bir Gece sahiden de çok güzel bir öyküymüş, ilham verici ve sahici....Blazing Combat, çizgi roman tarihi açısından savaş karşıtı niteliğiyle ayrıksı duran bir derleme. Öncesi yok. O bakımdan iddialı ve meydan okuyucu. Haliyle ilk olmanın dezavantajlarını da yaşıyor. Kimi hikayeler, daha en baştan nereye varacağını hissettiriyor ama dediğim gibi "tarihi vesika" değerleri var, çocuksu bir dünya içinde büyük cesaret isteyen bir kalkışma yaptıkları, onu görüyor ve hissediyorsunuz. 

Related Posts with Thumbnails