Pazar, Şubat 23, 2020

Akbaba Kapakları Arşivi


Akbaba mizah dergisiyle ilgili 1929-1977 tarihleri arasında belirli bir konuda dergi kapaklarına ihtiyaç duyulursa bana yazabilirsiniz...Yorum bölümüne e-posta adresinizi ve aradığınız ilgili malzemeyi belirtirseniz, size yine e-posta yoluyla ulaştırabilirim.

Talep sahiplerinin adresleri yazılı olacağı için, mahremiyet ilkesine uyarak konuyla ilgili yorumların yayınlanmayacağını da hatırlatayım.

Bu duyuru ve paylaşım ticari bir beklentiyle yapılmamaktadır.

Özel not: Bu duyuruyu 2008 yılında yapmıştım, şimdi yineliyorum, o sebeple, yazılan yorumları ve açıklamaları okumanızı rica edeceğim.

Cumartesi, Şubat 22, 2020

Savaş Başlarsa Yasa Susar


Çizgi romanların kapaklarına dikkat eder misiniz bilmiyorum. Genellikle bir aksiyon sahnesine dayandırılarak çizilirler. İç sayfalarda anlatılan hikâyenin göz alıcı bir bölümü kapağa taşınmıştır. Kahraman kötü adamla savaşmaktadır, esir düşmüştür, çaresizdir vs… Bana ilginç –değişmez mi demeli yoksa- gelen şey arkada parlayan güneş ya da yükselen ayın hiç eksik olmayan varlığıdır. Hele ki kahraman şaha kalkmış bir atın üzerindeyse hemen gerisinde çeşitli ölçeklerde bir daire görürüz. Ay ve güneş çizilmesini olmazsa olmaz bir aksesuar ya da gelenek sayabiliriz. 19.yüzyıl illüstrasyon tarzını milad alırsak ilk popüler çizgi romanlardan bu yana arkaplandaki ay ve güneş pek değişmemiştir diyebilirim.

Bir parça kinik olduğunu kabul ediyorum ama bu daireleri görünce “çizer spotları açmış” demeden edemiyorum ve bu tür kapaklar bana bütünüyle arkaik geliyor. Gerektiği için çizmek, bu geleneğin farkında olarak çizmek, bir tür saygı gösterisinde bulunmak ya da ironiyle kullanmak ayrı şeyler… Pek çok çizerin bu tekrarı sorgulamaması tuhaf gelmesin… Endüstri beğeniyle karşılandığını, ticari olarak cazip olduğuna inandığı her şeyi yineler. Önemli olan sürekliliktir, yenilikçi estetik arayışlar için zaman ve enerji yoktur. Geniş bir pulp evreninden söz ettiğimizi unutmayalım. Çok sevdiğim çizgi romancı ikili, senarist Berardi ile çizer Milazzo’nun Filipin’de Bir Adam adlı bir albümü yayınlandı. Kapağındaki arkaiklik veya mainsteram tercihi gözüme battığı için yazdım bunları.

Berardi-Milazzo ikilisinin ortak çalışmaları, özellikle Ken Parker, kapak, format ve sunum itibarıyla ticari çizgi romanların tipik bir örneğidir. Ama anlattıkları hikâye, bu ticari sınırları zorlayan, çizgi roman olamayacak kadar norm dışı duran meseleler içerir. Hikâyeler sinematografiktir, edebiyata yakın duran temalar kullanılır. Asıl maharetleri insanın içine işleyen, vicdani itirazlarla yüklü dokunaklı mesajlarındadır. Görünürdeki ticari kıstaslara rağmen bilinçli bir kaçamak yapmaktadırlar. Filipin’de Bir Adam da bunun tipik bir örneği. Çalışma son sayfada atılan imzaya göre 1979 tarihli olmalı. Kapağın eskiliğini ayrıca açıklayabilir bu tarih.Albümün üretildiği yıllarda emperyal-sömürge dönemine yönelik eleştirelliğin yaygınlaştığı, siyasi atmosferin çizgi romanları da etkilediğini söylemek mümkün. Berardi, bu tür politik ihtilaflara oldukça duyarlı bir yazardır. Albümde, Amerika’nın ilk emperyal deneyimi sayılan Filipinler’de geçen bir savaş suçu hikâyesi çıkartmış ortaya. Tarihsel örneklere bakılınca kolaylıkla fark ediliyor, sömürgeciler her nereye gittilerse yerel alışkanlıkları kısa süre içinde değiştirmeye başlarlar. Batılı aklın rehberliğinde doğuya bakar ve kategorileştirmeler yaparlar. Batılı olmayan her şey, Batılı olamayacağı için medeni de olamaz buna göre. Filipin’de, Çin’de, Hindistan’da, Cezayir’de sömürgecinin karşılaştığı insanlara layık gördüğü şey, mükemmel medeniyetinin bir yansımasından fazlası değildir. Norm, kayıtsız şartsız, o ülkeye gelen beyaz adamdır. Diğerleri ona benzediği ölçüde medeni ve anlaşılabilir olabilecektir. Berardi, sömürülenlerin dünyasına daha yakından bakmayı denememiş, ama işgalcilerin turist gibi gezdikleri, küçümsedikleri, şaşırdıkları, korkup çekindikleri duygu ve ruh halini bütün hikâyeye nüfuz ettirmiş. Bir başka deyişle Conradvari bir tahlile girmemiş, tek bir meseleye, etik bir tutarlılığa yoğunlaşmaya çalışmış, bir Amerikan idealistinin demokrasi argümanlarıyla hikâyenin dramatik eksenini kurmuş. Filipin’de Bir Adam başlangıçta bir yol ve ziyaret hikâyesi gibi dursa da bir teftiş ve tetkik yolculuğu olduğu sonradan anlaşılıyor. Hikâyenin yaşlı kahramanı ordunun imajına zarar verip vermediğini soran bir gazeteciye, “kirli çamaşırlarını herkesin gözü önünde yıkamaya cesareti olan bir ulus” olma imkânının getirilerinden söz açıyor. Gerçi Berardi, o demokrasi iyimserliğinin çok yaşamadığına inanıyor olmalı ki zamansal (üretildiği dönem için aktüel) bir sıçrama yaparak askeri yargılamaları Vietnam’la eşleştirerek “değişmeyen bir emperyal hırsa” ve “savaş suçlarının sürekliliğine” işaret etmiş.

Filipin’de Bir Adam’ın Kıyamet (Apocalypse Now, Yön. Coppola, 1979) ve Avcı (The Deer Hunter, Yön. Cimino, 1978) gibi dönemin ünlü politik savaş filmlerini izleyen bir yönü olduğu anlaşılıyor. Onlara göre daha hızlı ve tek etkiye odaklanmış bir hikâyeye sahip. Mutlak bir karamsarlığı yok ama iyimser olduğu da söylenemez. Pulp formatına rağmen, genç erkek kahraman yüceltilmesine yer vermiyor; kamusal bir soruna bireyci bir çözüm önermiyor. Bireycilik, çizgi romanların da dâhil olduğu popüler anlatılarda geniş yer tutar. Kişisel sezgiler, kolektif eğilimlerden çok daha önemlidir. Doğruluğu kendinden menkul değerlerle bir kahraman öne çıkar, engelleri birer ikişer geçerek yanlışları düzeltir. Bu hikâyede ne öyle bir muktedir ne de özdeşleşmeye müsait bir rol modeli mevcut. Uzun lafın kısası, modası geçmiş kapağına ve endüstriyel ihtimamlarına rağmen Filipin’de Bir Adam anlamlı bir çizgi roman. Berardi-Milazzo ortaklığı her zaman iyi hikâyelerle hatırlanır. Boşuna değildir bu… Anayolları değil patikaları severler…

[Bu yazı daha önce Radikal Kitap'ın 4 Mart 2011 tarihli sayısında yayımlandı.]

Cuma, Şubat 21, 2020

Şempanze İhtilali


Şempanze İhtilali, 1983'te, Nurcu bir yayınevinden çıkmış, "resimli ahlaki çocuk hikayesi" dense de siyasi bir çizgi roman ve pek de çocuklara uygun görünmüyor. Mustafa Yazgan yazmış, Ahmed Bozok da çizmiş...

Hikaye, Şempanzelerin (Maymunların) İnsanların yerine iktidar olup, "ülkeyi" yönetmelerini anlatıyor...Darvin ve Markus'a (Marx'a) inanan şempanzeler, özellikle dindar insanları hedef alarak ilerici ve devrimci bir darbe yapıyor, yönetimi ele geçiriyorlar. Sonra da sözde bir demokrasi kurup, basını, muhalifleri, farklı görüşleri susturuyorlar. Hiciv olduğu için o tarihlerdeki mevcut siyasi alan ve aktörlere yönelik eleştiriler yapılıyor olmalı... diye okuyorsunuz. 12 Eylül eleştirisi de var çünkü. Diğer yandan dolaylı bir anlatım olduğu için "değilmiş" gibi de yapıyorlar.

24 sayfalık kısacık bir çalışma, finalde insanlar bu diktatörlükten kurtuluyorlar vs... Kemalizmin mi, sol düşüncenin mi, sekülerlerin mi eleştirildiği çok anlaşılmıyor, bazen yekpareleştiriliyor bazen spesifikleşiyor... Örneğin, "rejim" kendi eliyle bir "dinsel parti" de kurduruyor ve başına insanların en aptalını getiriyor... O nutuk atarken bir vatandaş çıkıp, insanın maymundan gelemeyeceğini iddia ediyor, parti lideri düşüp bayılıyor, konuşma engelleniyor, parti kapatılıyor vs vs...

Bağlamsız gelişiyor tahkiye demek daha doğru... Belirginleşen bir tip ya da karakter derinliği var diyemem.  En önemli sorun az sayfada çok şey söylenmek istemiş olması...

Yine de ilginç elbette. Siyasi çizgi roman türünde sağcı bir örnek diyerek bitireyim.

Perşembe, Şubat 20, 2020

Resimdeki Kadın


Yukarıdaki kitap görseli fotoromanın popüler olduğu günlerden... Hürriyet'in yan yayınlarından olan magazin gazetesi Kelebek'ten çıkan fotoromanlardan biri...Muhtemelen 1977 yılından... Haldun Dormen yazıp yönettiği için aldım. Melodram sanmıştım meğer polisiyeymiş... Üstelik, başroldeki polis komiseri rolünde çizgi romancı olarak hayatı boyunca benzer nitelikte işler üreten Süleyman Turan varmış...


Hikaye ünlü bir mankenin (Sezer Güvenirgil) evinde (yüzü tanınmayacak biçimde yaralanmış bir halde) ölü bulunmasıyla başlıyor, Komiserimiz geliyor ve önce cesedi bulan evin hizmetçisiyle sonra nişanlısı ve yakın bir erkek arkadaşıyla konuşarak "tahkikata" başlıyor. Karşı komşunun aşkına karşılık bulamadığı için kalbi kırılmış delikanlı oğlu da dahil oluyor işin içine...

Dormen, garip bir şey yapmış, tiyatrodan gelme bir alışkanlıkla, bütün hikayeyi, kısa flashbackler dışında evin salonunda geçirmiş. Komiserimiz, cinayeti araştırdıkça, salondaki fotoğrafa aşık oluyor, evden bir türlü gidemiyor, orada sabahlamaya, hafif hafif içmeye dahi başlıyor. İyi anlatılamamış olsa da enteresan...

Derken, kız bir gece ortaya çıkıyor, meğer ölmemiş, meğer ölen bir başka manken arkadaşıymış... Resme aşık olan sarhoş komiserimiz onu kanlı canlı karşısında görünce hayal gördüğünü sanıyor, arkadaşı onu görünce düşüp bayılıyor, hizmetçi fenalaşıyor vs vs...

Dormen, teatral bir sürpriz yapmakla birlikte finali yükseltememiş, olduramamış... Pek de güçlü olmayan bir öldürme motivasyonu olan bir katil çıkartmış ortaya...

Maksadım, onca yıl sonra "pulp" bir işi "eleştirmek" değil, doğal olarak yüksek bir beklentiyle okumadım kitabı... İlginç yönleri olmakla birlikte kaçırılmış bir hikaye olarak ilgimi çektiği için yazdım bunları...

Çarşamba, Şubat 19, 2020

Esendal


Rumelili, avam ve alaylı. Devrimden önce İttihatçı. Cemiyet Müfettişi. Gezgin ve teşkilatçı, küçük esnaf yoldaşı. İlk öyküleri yirmisinde tek tük, otuzunda daha seyrek yazıyor, hepsini kırklarında yayımlatıyor. Önce siyaset, CHP genel sekreteri. Hep sakin, hep ölçülü ve ustalıkla yavaş. Yerel, yalın ve samimi. Lafı uzatmadan. Köylü, işçiyi yenecek, ne varsa topraktan gelecek. Çehov’un paltosundan çıkan sadelik. Duruluğu küçük insanların, evleri omuzlarında, bükük belleri, avluda lakırdılar. Çayı soğumadan içmeli. Gün batmadan dönmeli. Tozlu camlar. Soğuk iner ve çıkar, Ayaşlının iliklerine. Esendal, Türkçenin en kısa dilli yazarı, dikine ve bodoslama, döndükçe öğütür değirmeni. Evlerin önü hikâye, dalların arasında ah o güzelim mektuplar. Meşe, edebiyata adanmalıydı, yazık bize.

Salı, Şubat 18, 2020

İki yıldız bir kitap


Hülya Koçyiğit ile Tarık Akan'ın bir kartpostalına rastladım, bir kitaba baktıkları için ilgimi çekti... 1968'de, Halk Kitabevinden (Semih Yazıcıoğlu çevirisiyle) çıkmış Erich Maria Remarque imzalı Hayat Köprüsü romanına bakıyorlar... Niye bakıyorlar? Kartpostal, belki bir filmden sahne, belki başka bir niyetle hazırlanmış bir magazin mizanseninden... bilemiyorum.

Hayat Köprüsü, 1961 tarihli Der Himmel kennt keine Günstlinge (İng., Heaven Has No Favorites) romanının çevirisi... İlginç olan şu, kartpostalın arkasına 1977 tarihi atılmış, kitabın çıkışından kaç yıl sonrası... E olabilir, olamaz mı, o tarihlerde çok az kitap çıkıyor, seneler sonra okumuşlar ya da okur gibi yaparak mizansene meze etmişler diyebiliriz...  

Galiba şu yüzden, kitap, 1977 yılında Sydney Pollack tarafından Boby Deerfield ismiyle sinemaya uyarlandı ve romandaki Clerfayt'ı (Deerfield olmuştu) Al Pacino oynamıştı...Belki diyorum o sebeple, biraz da meraktan, kitabı yeniden keşfetmek, "modern" görünmek istemişler.

Bunlar yorum tabii...

Remarque (Remark) bugün hatırlanmıyor ama Türkiye'de uzun yıllar bilinen ve çok satan bir yazardı. Bizim evde, babama ait Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yokİnsanları Seveceksin, Üç Arkadaş gibi romanları vardı, defalarca karıştırmış, uzun uzun incelemişimdir. 

Romanları bilmeden önce Garp Cephesinde Yeni bir Şey Yok'un filmini seyrettiğimi, çok ama çok etkilendiğimi hatırlıyorum. Öğrencilerini ölmeye ve öldürmeye teşvik eden öğretmen karakterini ve onun sahnelerini halen  unutamam... hayatım boyunca fikren etkilendiğim ve o yaşlarda çok da anlamlandıramadığım politik filmlerdendi. 

Güçlü bir savaş karşıtıydı Remark, ilk büyük savaştan sonra popülerlik kazanmış, faşizme karşı oluşuyla hedefe dönüşmüş, Almanya'dan kaçmak zorunda kalmıştı. Öyle ki, Naziler meydanlarda kitaplarını yakmıştı... Sanıyorum, kız kardeşi, ülkesini terk etmemiş ve muhalif düşünceleri nedeniyle idam edilmişti. 

Yetmişli yıllar için Remark bizim muhalif evrenimizde "eskimişti". Hasmımız 6.Filo, CIA ve Amerika'ydı. O bahisler bize daha taze ve etkileyici geliyordu. 

İki kartpostal güzelimizin Hayat Köprüsü'nü, hele o yıllarda, okudularsa eğer, bir aşk romanı gibi okuduklarını sanıyorum.
Related Posts with Thumbnails