Pazartesi, Aralık 15, 2025

Kısa saçlı tekinsizler

Şahit, Haldun Simavi’nin “makineler boş durmasın diye çıkardığı çeviri ağırlıklı bol fotoğraflı magazinlerden biri (1971). Yerlisini üretene kadar epeyce yayını çıkartıp çıkartıp kapattı, denedi-aradı diyelim. Hiç görmediğim bir örnek olduğundan ve epey bir sayısı elime geçtiğinden oturup dergiyi inceledim. 

Bugün esamisi okunmadığı için üzerine konuşmaya değmez denebilir ama bir sayısından ilgimi çeken bir ayrıntıyı paylaşmak istedim. Çünkü arada sağcılık diyorum, muktedirlerin dilinden söz ediyorum, işte o dilin izleri ta buralarda başlıyor.

Kapak, ifşa eden bir üslupla kurgulanmış: “Avrupa’yı kasıp kavuran ve kapımıza dayanan tehlike: Seks ve Esrar.” İnsan sırıtarak “vay vay demeden duramıyor. Seksin neresi tehlike?” ya da “Bu ülkede Afyon diye bir şehir var, içtiğimiz ağrı kesicilerin çoğunda o afyondan var,” türünden itirazları gençlere bırakıyorum

Enikonu seksi pazarlayan, gıdıklayan, kaşıyan, kanırtan bir yayıncı olan Simavi’nin ne diye ahlakçılığa soyunduğunu da sormayacağım; kimlerin ağzında ahlak ezberi olduğunu hepimiz biliyoruz. Üstelik Şahit elli yıl önce çıkmış; bu itirazları o tarihte de dile getirenler mutlaka vardı.

Ben kapakta kullanılan fotoğrafa takıldım. Pantolonlu, kısa saçlı, sigara içen bir kadın resmi seçmişler. Asıl tehlikeyi “seks ve esrar”dan çok meydan okuyan kadınlarda gördükleri belli; lezbiyen iması da cabası.

İnsanlar düşman yaratmadan yaşayamıyor. “Kanunlar çerçevesinde hep birlikte yaşayalım,” demenin bir anlamı yok, herkes herkesi kendine benzetmeye çalışıyor. Babalar oğullarını, anneler kızlarını, devletler vatandaşlarını bir kalıba sokmak istiyor; hep beraber o kalıpların içinde yuvarlanıp gidiyoruz.

Arada Eski Türkiye ile Yeni Türkiye karşılaştırmaları yapılıyor ya; elbette büyük farklar var. Seküler milliyetçiliğin yerini dindar bir milliyetçilik aldı mesela. Gel gelelim “sevilmeyenler cephesinde değişen pek bir şey yok. Çoğunluğun dünyayı kurgulama biçimi, şiddetli harareti ve öfkesi neredeyse kesintisiz bir devamlılık gösteriyor.

Pazar, Aralık 14, 2025

Vargas

Alberto Vargas, popüler kültür tarihinin en önemli illüstratörlerinden biri. Yetenek bakımından çok isim olsa da popülerleşmek, çizdiklerinle geniş kesimlerce sevilmek daha doğrusu “dolaşıma girmek” kolay değil. Bir sanatçının kaderini yalnızca ürettikleri değil yaşadığı zaman, yargılar, modalar, yayıncılar ve hepsini birbirine bağlayan o görünmez şey belirliyor: çağın dolaşım sistemi.

Vargas, geçen yüzyılda (yetmişlerin sonlarına kadar) yaklaşık yarım asır ürettikleriyle pek çok kuşağı etkilemiş bir isim. Yine de galiba en çok, Büyük Savaş sırasında yaptıklarıyla hatırlanıyor. Amerikan askerleri arasında çizdiği kadınların elden ele dolaştığı biliniyor; “Varga kadınları” da o yıllarda bir deyim hâline geliyor. Çizdikleri sadece erotik bir imge değil, savaşın ortasında “normal hayatın hayaleti” gibi dolaşan figürlere dönüşüyor.

Kişiliğine, kariyerini etkileyen davalara ve karısına dair bana ilginç gelen birkaç nokta var.

Babası başarılı bir fotoğrafçıymış, Vargas onun yanında, ileride tablolarında büyük etkiyle kullanacağı airbrush’la (püskürtme tabancası) çalışmaya başlamış. Aslen Perulu. “Çalışkan” sıfatı ona yakıştırılıyor ama bu tek başına bir açıklama olamaz. Göçmenlik, tutunma arzusu, hayatta kalma gayreti daha güçlü bir motor gibi duruyor. Amerika’ya geldiğinde ailesi maddi desteğini çekmiş ve çalışmak zorunda kalmış. Bir yıl kadar bir fotoğrafçının rötuşçusu olarak çalışıyor, sonra bir süre desinatörlük yapıyor. Dergiler ve Hollywood için işler üretiyor. Kendisine modellik eden karısıyla da bu yıllarda tanışıyor. Anlattıklarından zor geçindikleri, maddi sıkıntılar çektikleri anlaşılıyor. Yani mesele “sanatçı romantizmi” değil baştan sona bir emek rejimi.

Savaş sırasında Esquire için çalışmaya başlamasını, makûs talihinin değişimi gibi görüyor. Ne var ki sömürüldüğü de açık. Esquire ile ağır bir sözleşme yapmış; haftada bir tablo istenmiş. Günde on sekiz saat çalışmak zorunda kaldığı dönemler var. Unutmayalım: Popüler kültür ikonları bazen “ilhamla” değil, takvimle ve teslim tarihiyle üretiliyor. Vargas’ın göçmen şükretmesiyle o dönemi iyi hatırlaması da ayrıca manidar; çünkü iş, dergiyle mahkemelik olmaya kadar gidiyor.

Şöhretini büyüten şey ise yalnızca çizimlerin etkisi değil; o çizimlerin etrafında kopan kavga. Cephedeki Amerikan askerleri Esquire’a ve Vargas çizimlerine özel bir ilgi gösteriyor. Bu popülerlik kısa sürede tepki çekiyor; müstehcenlik tartışmaları başlıyor. Posta idaresi dergiyi dağıtmayı reddediyor. Mesele mahkemeye taşınınca, herkesin diline düşen şey derginin yazıları değil, Vargas’ın çizimleri oluyor. Popüler kültürün acımasız kuralı burada devreye giriyor: “konuşulur olmanız” gerekir. Üstelik konuşulmak çoğu zaman övgüyle değil, öfkeli itirazlarla gelişir. Vargas, Esquire ile posta idaresi arasındaki davada taraf olmasa bile, o gürültünün içinde en çok konuşulan isimlerden birine dönüşüyor ve büyük tanınırlık kazanıyor. Posta idaresi, dergiyi engellemeye çalıştıkça derginin ikonunu büyütüyor. Bu ironi değilse nedir Mıstık abi?

Üretimlerine bakarken bir şey dikkatimi çekmişti: Vargas’ın kadınlarının yüzleri genellikle çekici, çoğu zaman çok “çalışılmış”, çok ikna edici. Gel gör ki bazı resimlerinde yüz yok, sırtı izleyiciye dönük bir figür görüyorsunuz mesela. Meğerse teslim tarihine yetişmek için acele ediyormuş, yıllar içinde bulduğu bir kaçamakmış. Çünkü yüz çizmek, onun tarzında işin en zor ve zahmetli kısmı. Teslim tarihi baskısı, estetik kararı şekillendiriyor. Ve işin en tuhafı: zorunluluktan doğan bu “kaçamak” bugün Varga kadınlarını daha alımlı ve daha esrarengiz kılıyor. Yani endüstriyel baskı, istemeden bir estetik imza yaratıyor. Sanat tarihi sayısız örneğiyle doludur: zayıflık sandığın şey, stile dönüşür.

Karısını model olarak kullandığını söylemiştim. Onun varlığı bütün bu dolaşım ve emek hikâyesine insanî bir kırılma ekliyor. Aralarında hafif şehvetli, şiirlerle ve yoğun romantizmle dolu büyük bir aşk olduğu hep anlatılır. 1974’te eşini kaybedince çizemez oluyor, ne yapsa eksik kalıyor, bir türlü toparlayamıyor. O yıllarda Playboy için çiziyor, öyle ki üretimlerini rötuşlayarak yayımlamak zorunda kalmışlar. Çizdiğinden verim alınamaz hâle geliyor. Onun gibi bir mükemmeliyetçinin, sevdiğini kaybedince “yaşayamaz oluşu” bana hep kederli gelmiştir. Burada da acı bir ders var: Mükemmeliyetçilik, başarıya giden yol gibi görünür ama kayıp karşısında insanı felce uğratan şey de aynı mükemmeliyetçilik olabilir. Daha az üreterek geçen sekiz yılın ardından o da vefat ediyor.

Vargas’ı “büyük illüstratör” yapan şey kuşkusuz çizgisinin ve tekniğinin gücü. Ama onu popüler kültürün merkezine yerleştiren, çizginin tek başına yapamayacağı bir şeyle gerçekleşiyor.  Dolaşımın, savaşın, ahlakçılığın ve kitle medyasının aynı anda aynı imgeye yüklenmesinden söz ediyorum.

Cumartesi, Aralık 13, 2025

Seyrüsefer Defteri 174

A Complete Unknown (2024) uzun zamandır seyretmek istiyordum, niyeti psikoloji değilmiş çok şarkı olmuş ama güzel bir yorum (30 Kasım).++ The Beast in me Sea1 Ep3 ve 4'ü seyrettim (29 Kasım).++ Gibi Sez5 Blm7 ve 8'i seyrettim (28 Kasım).++ Fly Me To The Moon (2024) hanımefendi hikayeyi sürüklüyor, muhtemelen hasılat yapmamıştır ama gişe işi, klişeleri ve istifi doğru,  yeterli gerilimi yok (27 Kasım).++ Gibi Sez5 Blm5 ve 6'yı seyrettim (26 Kasım).++ Bonjour Tristesse (2024) romanın ilginçliğini taşıyabilen bir cast olmamış, böylece maça mağlup başlamış, farklı biçimde yenilerek bitirmiş (25 Kasım).++ Gibi Sez5 Blm3 ve 4'ü seyrettim (24 Kasım).++ Catch me if you can (2002) Spielberg iyimserliği ve mainstream formülleri, tatlı iş (22 Kasım).++ Gibi Sez5 Blm1 ve 2'yi seyrettim (21 Kasım).++The Beast in me Sea1 Ep1 ve 2'yi seyrettim (2o Kasım).++ Lefter, Bir ordinaryüs hikayesi (2025) ilginç epey sahnesi var, Lefter'in "meselesi" anlaşılamıyor (19 Kasım).++ Yan Yana (2025) yılın iyi gişe filmlerinden biri olacak, eli yüzü düzgün bir uyarlama, teknik olarak ilgilendim sahnelerle (15 Kasım).++ Var Bunlar Sez3 Blm 10, 11, 12 ve 13'ü seyrettim (14 Kasım).++ Frankenstein (2025) del Toro üretimi olduğu için ilgilendim ama dağınıklığa ve tahkiyesizliğe şaşırmamak elde değil, sahneye hayran olan bir dizge kurulmuş (13 Kasım).++  Animal Sea1 Ep. 1, 2 ve 3'ü seyrettim (12 Kasım).++ Var Bunlar Sez3 Blm 7, 8 ve 9'ı seyrettim (11 Kasım).++ İstanbul seyahati (10 Kasım).++ Karşılaşmalar Sez2 Blm7 ve 8'i seyrettim (9 Kasım).++   Gibi Sez6 Blm13'ü seyrettim (8 Kasım).++ Var Bunlar Sez3 Blm 4, 5 ve 6'yı seyrettim (6 Kasım).++ The Great Train Robbery (1903) kısacık bir şey, yüz yirmi yıl öncesinin gişe başarısı, en şaşırtıcı şeyi filan (5 Kasım).++ Ballad of a Small Player (2025) renk kullanımı, görsel akışı ve iyi oyunculuğu ile göz alıyor, platformun şaşırtan iyi filmlerinden (4 Kasım).++ Gibi Sez6 Blm11 ve 12'yi seyrettim (2 Kasım).++ Var Bunlar Sez3 Blm 1, 2 ve 3'ü seyrettim (1 Kasım).++

Cuma, Aralık 12, 2025

Ürün ben miyim?

Yaşadığımız zaman hepimizi tedirgin ediyor; bütünüyle kuşkudayız, her dalganın, her bildirimin ardında bir manipülasyon arıyoruz. Bu aralar çok duyduğum bir cümle var: “Uygulama bedavaysa ürün sensin.”

Günlük hayatın, yazdığımız mesajların, lokasyonun, tıklamaların, ilişki ağlarının birer hammaddeye dönüştürülmesi demek bu.

Bir yanıyla zihin açıcı, ama nihayetinde yarı doğru; dolayısıyla politik olarak da yarı tehlikeli bir cümle.

Şöyle deniyor: Telefonunda bir bedava uygulama kullanıyorsan, yani para ödemiyorsan, o uygulama şirketi gelirini senin dikkatinden, zamanından ve verilerinden kazanıyordur. Sen kullanıcı değil, maden ocağında bir damarsın.

Buraya kadar iyi hoş da, bu cümleyi ilk duyduğumda aklımdan geçen şuydu: “Ben mi suçluyum?” Çünkü yapısal bir sorunu benim “tercihime” indirgiyor. Başka seçeneğim mi var? Para mı ödemeliyim? Neden ödemeliyim?

E kullanma o zaman!” deniyor. İyi de dijital altyapı “Big Tech” üzerinden yürüyor; kullanmazsam dışlanırım, blogum olamaz, bu yazıyı bile paylaşamam. Üstelik ücretli uygulamalar da veri topluyor. Abonelik modeli gözetimden muaf değil ki, Mıstık abi.

Yani “ürün sensin” derken aslında duyduğumuz şey, politik bir analiz değil, hafif tiksinti içeren bir ahlaki çığırtkanlık. Soru şuna indirgenmiş oluyor: Bedava hizmete tav olan enayi kullanıcı mısın, değil misin?

Oysa asıl soru şöyle olmalı: “Dijital altyapılarımız neden birkaç şirketin veri madenine dönüştürülmüş durumda ve biz neden onlara mahkûm ediliyoruz?”

Hepimiz “dünyayı çözmüş” bir tonla konuşuyoruz ya: “Uygulama bedavaysa ürün sensin.” Arka planda şu kabullenme çalışıyor: “Düzen zaten böyle. Yapacak bir şey yok. En azından farkında ol.”

Böylece cümle, eleştiri gibi görünüp normalleştirme mekanizmasına dönüşüyor. Yapısalı görünmezleştiren şık bir neoliberal slogan kalıyor elimizde. Hatta mesele, tüketici hakları meselesine indirgeniyor: “Verilerimiz paylaşılmasın, tercihlerimizi doğru koyalım, cookie’ler şeffaf olsun…”

Sanki ormanda dolaşıyoruz da, “çakallar, sırtlanlar etoburdur, seni beni yerler, doğa böyle işliyor” diye anlatılıyor her şey. “Piyasa da böyledir canım, ne sandın?” Doğa yasası gibi.

Yine duydum, yine "sinirlendim" Mıstık abi.

Sorun şu: Biz “ürün sensin” cümlesini tekrar ettikçe, veri sömürgeciliğini konuşur gibi yapıp, asıl failleri rahatlatıyoruz.

Perşembe, Aralık 11, 2025

Son Okuduklarım 107

Yerdeniz Büyücüsü, pirimiz Ursula Le Guin’in ünlü romanının çizgi roman uyarlaması. Fordham, anlaşılan o ki mirasçıların özellikle tercih ettiği bir çizer ve ortaya çıkan işle onları memnun etmiş görünüyor. Hakkını teslim edelim: Zor bir işe girişmiş, romanı sevenlerin hoşlanacağı epey bölüm var. Metne büyük ölçüde sadık kalınmış; romanı yeniden kurmaktan ziyade resimlemeye odaklanmış. Kişisel olarak “akabilen”, kare içinde akış ve ritim yaratabilen çizerleri seviyorum. Burada çizgiler bana çok donuk geldi; özellikle aksiyon anlarında bu durgunluk iyice hissediliyor. Eskisi kadar güçlü çizerlerin çıkmamasından da olabilir, bazen tip devamlılığı da yitiriliyor. “Kim kimdi, niye bu kadar çok figür birbirine benziyor?” sorusunu en azından editörlerin sorması gerekirmiş. Öte yandan, bütün bu itirazlarıma rağmen, yılın en ilgi çekici işlerinden biri olduğunu söylemem gerekiyor. Romanı yeniden okumuş gibi oldum. Hoşuma gitti.

Yedi Ölümcül Gün, Turgut Yüksel’in son çizgi romanı. Turgut’un kendine özgü bir karamsarlığı vardır; kederli bir bıkkınlık ve keskin bir eleştirellik taşır. Hikâye, bu tonu koruyarak ilerliyor. Bir plaza çalışanını, otobiyografik bir benzerlikle, tıpkı Turgut gibi bir grafikeri, büyük bir medya şirketinde dergi işlerinde çalışan orta yaşlı bir erkeği anlatıyor. Turgut, grafik olarak “rutin” istiflemeyi, kare tekrarlarıyla yeknesaklık kurmayı seven bir anlatıcı. Kahramanının sıkıntısını bu tür tekrarlarla görünür kılıyor. Onu bize sevdirmeye çalışmıyor; soğuk ve yalıtılmış plaza yapaylığını, mesafeli ardışıklığıyla çoğaltıyor. Tahkiyesi itibarıyla en iyi çalışması olabilir.

Tavşan Yılı, Fransa’da yaşayan Kamboçyalı çizer Tian’ın, Kızıl Kmerler’in 1975’te Kamboçya’da iktidarı ele geçirerek ülkeyi bir hapishaneye çevirmesini aile hikâyesi üzerinden anlatıyor. Albüm, tam da bu dönemde, toplama kamplarında geçiyor; hayli trajik, hayli sert bir anlatı. Epey uzun ve yer yer tekrara düşüyor ama yaşananları düşününce az bile anlatıldığını fark ediyorsunuz. Tian, ailenin ülkeden kaçış serüveni içinde doğmuş… O kabustan çıkmak ailesi için hiç kolay olmasa gerek; ne yapsanız konuşur, tekrar tekrar hatırlarsınız, hem şükreder hem kahrolursunuz. Yok yere ölenlerle dolu, inanılmaz bir şiddet hikâyesi bu bakımdan. Diğer yandan, bütün bu şeditliğine karşın, albümün karikatürize ve “komik” bir çizgi evreni var. Bilemiyorum; bazen “kim kimdir” sorusunda kayboluyorsunuz ama bu bile hikâyeye tuhaf bir katkı sağlıyor olabilir.

Bela Lugosi, ünlü oyuncunun biyografisi. Tatlı ve matrak bir dili var. Lugosi’nin başka roller hayal ederken oyuncu olarak nelere razı geldiğini, pragmatizmini, narsistik manevralarını, hayatın tadını çıkarma iştahını, kadınlarla ilişkilerini, yalanlarını – daha doğrusu mitomanlığını (her koşulda ve her zaman rol yapışını) çok iyi anlatıyor. Hızlı bir kurgusu var; ilk bakışta derinleşmiyor gibi görünen ama aslında epey “akıllı” bir derinlik bu. Başarılı bir albüm. Editöryel olarak not düşmüş olayım: Bazen özellikle durup yavaşlaması gereken yerleri varmış hikâyenin. Çizgi olarak da bunu yapması, başka bir estetik katman kurabilmesi iyi olurmuş. Hikâyenin “şimdiki zamanı” ile geri dönüşler kimi yerde karışabiliyor çünkü.

Çarşamba, Aralık 10, 2025

Vampir İstanbul'da

Vampir İstanbul’da, 1987’de Tan gazetesinde yayımlanmış bir çizgi roman. Yıllar önce not almışım ama yanına doğru dürüst bir açıklama düşmemişim. Aradan geçen zamanda bildiğim kırıntıları da unutmuş olmalıyım ki, defterdeki “Vampir” notuna bakıp bakıp, “Ne Vampir’i bu?” diye kalakaldım. Merak ağır bastı, sahafları dolaşıp örneklerini toparladım. Elbette bu Vampir, bildiğimiz o meşhur Vampir değil.

Aslında karşımızdaki, Killing fotoromanını temel alan, tepeden tırnağa kopya bir çizgi roman. Kareler tek tek başka yerlerden alınmış, antiskoptan geçirilerek yeniden çizilmiş. Öyle ki, sayfanın ilk karelerindeki genç kadın o kadar acemice “apartılmış” ki, görür görmez insanın aklından şunu geçirmek kaçınılmaz: “Faruk Geç çizdi beni!” diye bağıracak neredeyse.

Bu kopya meselesi bana oldum olası tuhaf gelmiştir. Nedense o yıllarda pek kimseyi rahatsız etmiyordu; çizgi roman camiasının önemli bir bölümüne tamamen “normal” geliyordu. Kopya çekenlere kulak verirseniz, çizemeyenler “boş boş konuşuyordu” zaten. Aradan otuz yılı aşkın zaman geçti. O tarihlerde Türkiye Çocuk dergisinin müdürüyle konuşmuştum; dergideki çizgi romanların yabancı örneklerden birebir alınmasıyla ilgilenmediğini, bunu dert etmediğini söylemişti. Hatta “Yapabiliyorsan sen getir, senden de alayım,” diye meydan okumuştu. Hâlâ bir yerlerde ses kaydı duruyor olabilir.

Laf dönüp dolaşıp hep aynı yere geliyordu: Kopya çekmek zorundaydılar, çünkü zaman azdı; ücret düşüktü; piyasayı beslemek gerekiyordu; herkes böyle yapıyordu ve saire… Gerekçeler tek tek sıralanıyor, her biri “haklı mazeret” gibi masaya konuyordu. Ünlü sayılan bir çizer, hiç sıkılmadan şöyle demişti: “E işte Suat Yalaz’la tanıştım, o kötü oldu, bana kopyacılığı öğretti.” Yani özetle: Ben kopya çekiyorum, çünkü bana öğrettiler. Suç üst kuşağa, üst kuşak da “dönem koşulları”na devrediliyordu.

O zamanlar öyleydi” diyerek yapılan bu toplu meşrulaştırmayı hâlâ pek anlayamıyorum. Çocukken okuyup sevdiğim kimi çizgi romanların yabancı örneklerden birebir kopya olduğunu sonradan fark ettiğimde yaşadığım hayal kırıklığını çok iyi hatırlıyorum. Ortada “masum bir hile” falan yoktu; doğru değildi, etik değildi ve üstelik hukuken de karşılığı olan bir fiilden söz ediyoruz.

Elbette, geriye dönüp baktığımızda o dönemin koşullarını anlamaya çalışabiliriz. Anlamak, katılmak ya da kabullenmek zorunda olduğumuz anlamına gelmiyor. İnternet yoktu, dünya bugünkü kadar iç içe geçmiş değildi, telif takip etmek zordu; dolayısıyla “daha rahat” hırsızlık yapılabiliyordu, evet. Ama yine de yapmayanlar vardı. Özgün işler de üretildi, hem de hiç azımsanmayacak kadar. Tam da bu yüzden, kopyacılığın “başka çare yoktu” diye topluca aklanmasını, bugün bile, pek inandırıcı bulmuyorum.

Salı, Aralık 09, 2025

Ne kadar Nazi olabiliyoruz?

Fotoğraftaki bir kül tablası. Kime göstersem imalı imalı gülüyor; trajediye mi, salaklığa mı, ergen zekâsına mı, vasatlığa mı, artık adına ne dersek ona gülüyor. Ben salakça buluyorum. Bunu tasarlayanların neyi düşünerek yola çıktığını, nasıl olup da rahatsız olmadıklarını hayal etmeye çalışıyorum. Bir süre önce paylaştığım ahşap kül tablasını hatırlayanlar olabilir; onda da çıplak bir kadın figürü vardı, sigaranızı o bedenin üzerine bastırarak söndürüyordunuz. Ona da gülen çıkıyordu.

Ürünün “dikkat çekeceğini” bilerek bu tasarıma başvurulduğu, erotik vurgunun ürünü benzerlerinden ayıracağı filan tahmin edilebilir şeyler. Anlamıyor değilim. Fakat tam da bu “pazarlama zekâsı”, kadın bedeninin hâlâ en ucuz afiş, en risksiz hakaret, en masum sayılan nefret nesnesi olmasına yaslanıyor.

Üstelik bu tür işleri üretmek ve satmak, “şimdiki zaman koşullarında” eskisi kadar kolay da değil. Ayıplanıyorsunuz, doğru bulunmuyorsunuz, hoş karşılanmıyorsunuz. Varyantları bol, ama tablo bu. Bir feminist de, bir İslamcı da, bambaşka gerekçelerle de olsa bu kül tablasına itiraz eder muhtemelen. Ortaklaştıkları yer, kadının aşağılanmasının hâlâ rahatça “espri” diye paketlenebilmesi.

Çocukken mahalledeki Ülkücü gençlerden biri, yanımızda dolanan sevimli bir sokak köpeğine “Stalin” adını koymak istemişti. Nedenini anlamamıştık. Biz yedi sekiz yaşındaydık, o taş çatlasa on beş. Bunu yaparak kendini önemli hissedecekti herhalde. Yıllar sonra asistanken, kütüphanede gazete taraması yaparken, kırklı yıllarda köpeğine Stalin adını verdiği için “komünistlik” suçlamasıyla yargılanan bir gencin haberine rastlamıştım; aklıma o Ülkücü çocuk geldi. Nefretin çeşidi bol; hedefi zamanla değişiyor, yöntemi pek değişmiyor.

Daha önce yazmıştım, yineleyeyim: yaşadığımız dönemin en kalıcı, en yaygın ayrımcılığı kadınlara yönelik nefret. Arada patlayan korkunç bir olay olduğunda, “anormal” olduğu için kahroluyoruz ya… Asıl mesele, tam da normalliğin içine gömülmüş marazlarda; gündelik şakalarda, hediyelik eşyalarda, “eğlenceli” bulunduğu için paylaşılabilen bu küçük aşağılama jestlerinde. Onları görünür kılmadan, büyük felaketlerin iklimini de anlayamayız.

Bir an için düşünelim: O kül tablasında yarı çıplak bir kadın yerine bir Müslüman din adamı olsaydı? Ya da tipik klişeleriyle kodlanmış bir Yahudi figürü, bir Arap, ya da transfer olup takımdan ayrılan bir yıldız futbolcu… Trump, Putin, veya bugün nefret etmeyi sevdiğimiz herhangi bir “figür”… Ne olurdu? Neye kızardık, neye gülerdik? Hangi hedefi “hak etmiş” sayardık?

Soruyu biraz abartarak kendimize şunu soralım: Bu tür nesnelere gülerken, ne kadar Nazi olabiliyoruz?

Related Posts with Thumbnails