Cumartesi, Mayıs 30, 2020

Öteki Kadın



Yetmişli yılların şöhretli çiftlerini her zaman ilginç bulduğumu bir kaç kez yazdım. Sansasyona olan eğilimleri, teşhircilikleri, radikal tutumları, mahrem olanı deşifre etme arzuları benzersizdir. Lennon-Yoko Ono çifti bunlardan biri. Yukarıdaki kadın ise bir başkası, magazin dünyasında öteki kadın diye anılan May Pang.

Lennon ile Ono, 1973'te bir süre ayrı yaşamaya karar verirler ve o arada, Ono yanlarında çalışan, asistanları henüz yirmi üç yaşındaki Pang'i, Lennon'a partner olarak önerir. Bir başka ifadeyle, Ono, yokluğunda Lennon'un kimle yaşayacağına karar vermiştir. Cerzebeli, kamuoyunu meşgul eden bir ilişki yaşamaya başlar Pang ve Lennon. Dönemin tuhaf atmosferi nedeniyle teşhirciliklerini sürdürürler, saklanmazlar, meydan okuyucudurlar. Lennon, Yoko Ono ile ne yapıyorsa, özellikle medya karşısında hayatını nasıl yaşıyorsa, Pang ile onu yapmaya devam eder.

Bundan sonrasıysa epeyce karışık.

Rivayete göre Ono, ilişkinin denetimi dışına çıktığını görüp, Pang'ten Lennon'dan ayrılmasını ister. O bunu istediğinde olmasa bile Lennon, Ono'ya döner ve Pang, bir buçuk yıllık beraberlik sonunda evden ayrılır. Günümüzde iki kadın arasındaki nefret, hezeyan, habislik ve tek kelimeyle alelacayiplik dolu ruh hali varlığını koruyor. O yaşanmışlık unutulmuş değil. Uzun yıllar, iki kadının karşılaşma ihtimalleri dahi haber oluyordu. Pang, başka müzisyenlerle de çalıştı, halkla ilişkiler türü bir iş yapıyordu, bunu sürdürdü. Lennon ile yaşadıklarını kitap yaptı vs vs...Lost Weekend adıyla yaşadıkları film de oldu. Bugün, doksan yaşına merdiven dayamış Ono ile konuşmuyorlar, röportajlarında ya da yazdıklarında birbirleri hakkında kem sözler ettiler vs

Başa dönersem, bu skandal ilişki ve medya önünde yaşama halini elbette ve son kertede tatsız buluyorum. İlginç bulduğum, aktörlerin medya karşısında kendilerini savunma biçimleri. Cesurlar, geri adım atmıyorlar ve eylemlerini mevcut ahlak kriterleriyle savunmuyorlar. Seksenlerde muhafazakarlaşan dünya bu türden ilişkileri bütünüyle karaladı, medya başka kurbanlar buldu ama o kurbanların hiç biri kendini 70'li yıllardaki benzerleri gibi savunamadı. Öylesi bir derinliğe sahip değillerdi, donanımsızdılar. Global ölçekli popüler kültür, bireyci Madonna'yla yetinmek zorunda kaldı.

Cuma, Mayıs 29, 2020

Rahatlama


İnsan nasıl rahatlar, sıkıntılı bir ruh halinden bir his olarak kurtulmaktan söz ediyorum. Dünya kadar yolu var, "şu maçı alsak", "şu sınavı geçsem", "şu askerlik bitse" " düğün bi nihayete erse" filan gibi bir sürecin sonuna gelmek mesela şahanedir... Askerliğim bittiğinde nizamiyeden çıkarken attığım adımlar bana olağanüstü gelmişti, bi kurtulsam hissi öyle güçlüydü ki, "dur daha bitmedi, gitmiyorsun" deseler oturup ağlardım

Bir ağlasam rahatlayacağım denir... ağla evladım açılırsın da denir... Bir cendereden çıkarız, bir yakınımız ölür, arkandan fısıldaşırlar, "hiç ağlamadı çok fena"... Gülünce de rahatlarız, arkadaşlar iyi gelir, kıkır kıkır neşeleniriz... Sofrada seni bilen ve seven biri olması şarttır... Falsonu kaldırır, seni kollar, kasmazsın... rahat edersen güzel konuşur, güzel açılırsın... Yakın bir arkadaşıma düğününde sağdıçlık etmiştim, damat ve geline musallat olan her zibidiye mani oluyor, tatlı dille, çakallıkla "tehlikeleri" bertaraf ediyordum. Arkadaşım, "Levent geldi, artık rahatım" demişti...

E yani, aklınız fikriniz sekizde dokuzda, çoktan gelmiştir dilinize, cinsel yolla rahatlama vardır... Ankaralılar, seks yapamadığı için mutsuz ve öfkeli olan kadınlara "s.k değmedik alnını çatık aldı" erkeklere ".m görmedk yüzünü çopur aldı" derler... ayıp ayıp şeyler. Yani yapmazsan rahat edemiyorsun, mevsiminde kedilerin dört dönüp kapıları tırmaladığı gibi...oy oy dağlara taşlara taşıyorsun...

Kavga edince rahatlayanlar vardır, çatacak yer ararlar, camı çerçeveyi indirip, masayı devirirler... Babam, sinirlenince mutlaka bir şeyi kırar, annem "bunu alacağına şunu alsaydın" ve "buna niye bu kadar para verdin" diye söylendiği için beyfendi, şiddetle hallenerek yeni aldığı radyoyu duvarda parçalamış... düdüklü tencereyi balkondan dışarı atmıştı. İlkini kurtaramadım ama ikincisini, bittabi neşeli bir ergen olduğumdan sırtararak koşup gidip sokaktan almıştım. O yaşlarda ben bunu yazarım diye düşünmüştüm, kısmet bugüneymiş Romalılar...

Yükseklik korkum var, uçağa bindiğimde kitabıma gömülüp dünyadan kopuyor, kendimi okuyarak rahatlatıyorum. Bir iki defa denk geldi, yanımda yine korkan birisi olunca ayrıca rahatladığımı hissettim. Aa panik atak da neymiş..nasıl rahatlatıcıyım görseniz  "Hiç bi şey olmaz, merak etmeyin" türü lakırdılar...Made in LeCe

Hah, bende bir şeyi kaybetme korkusu da var, sıklıkla anahtarı unuttum sanıp, bulunca rahatlarım. Böyle düşününce gün içinde sayısız kez rahatlıyorum, ketılı kapattım mı, fişi çektim mi, kapıyı kilitledim mi, pııyy say say bitmez...

Bedensel ve zihinsel rahatlamalar ayrı ayrı gündeliğimizin içinde yer alıyor. Daha derin ve yaralayıcı olanlar ise psikolojik ketler-eşikler... sır saklamak zorunda kalmak veya o sırrın açığa çıkmasından, dolayısıyla yalan söylemekten kurtulmak mesela...Mis gibi bir rahatlama yolu. Af dilemek ve affedilmek de rahatlatır, anlaşılırsak rahatlıyoruz...

Yukarıda "ağlarsan rahatlarsın" deniyor dedim ya, muhabbetle söylüyorum "su dökmekle rahatlansaydı, işeyerek de olurdu" desem mesela... Psikolojik eşik yüksekse-sertse ağlamak yetmiyor çünkü... Rahatlamak... hafiflemek gibi bir şey, yük atıyoruz, yük atarak rahatlayınca yola devam ediyoruz ama ... Bu kadar çok rahatlamaktan söz ediliyorsa, rahatlamak o kadar kolay değil demektir.

Lise son sınıfta anlamsız bir histeriyle beni disipline verdiler, biyoloji hocası bir kadın vardı, bana "rahatsız mısın oğlum sen?" demişti...

İnsan haz alırken, korkuyla baş ederken, severken, yiyip içerken, oyun oynarken, uyurken... farklı biçimlerde rahatlarken hayvanlara benzeyebiliyor... ama vicdanıyla didişirken, utanırken, rahatsızlık duyarken soru soran ve anlamak isteyen bir canlıya dönüşüyor. İnsanı hayranlık uyandıracak ölçüde iyi ve dehşetle korkutacak kadar kötü yapan özelliği bu, insan rahatsız bir hayvan...

Fotoğraf: Luis González Palma

Perşembe, Mayıs 28, 2020

Marianne Faithfull
















Marianne Faithfull, 60 ve 70'lerin çarpıcı kadınlarından. Müzik dünyasında pek çok ünlü solistle uzun süreli ilişkileri oldu. Kendisi de şarkıcıdır, çatallı, acı çekmiş birini andıran bir sesi vardır. Sigaradan çatlamış ya da bir şeyler içmeden şarkısını sürdüremeyecek hissi verir insana. Mick Jagger'la olan ilişkisi, Lennon-Ono beraberliğine benzetilmiştir. Hoş, o dönemin tuhaf çiftleri vardı ve çoğu, onlarla kıyaslanırdı. Faithfull, oyunculuk ta yaptı. 1968 yapımı Motosikletli Kız'daki Rebecca rolü Batı Avrupa kültürünün halen popüler ikonlarındandır. Sayısız göndermeye rastlarsınız bu film ve Faithful'la ilgili.

İlginçtir, Marianne Faithfull, halen yaşıyor, şöyle bir tararsanız siz de farkedersiniz, sonraki hallerini gösteren fotoğraflara pek rastlamıyorsunuz. Global popüler kültür onu yirmili yaşlarıyla hatırlamak istiyor. Ünlü erkeklerin peşinden koştuğu, masum ve çekici bir görünüme sahip olduğu, tuhaf sesli kadını başka türlü düşünmek istemiyor; bir gençlik idolü, graffiti örneği, direniş temsilcisi ve ergen isyanı fotoğrafı olarak hatırlamayı tercih ediyor. Çeşitli reklamlarda, nostaljik metinlerde hep bu yıllardaki haliyle kullanılıyor. Tamam diyorsunuz, yaşlılık sevilmiyor, herkes güzel yaşlanmıyor şu bu...Ama Marianne Faithfull neden sadece bu küçük genç kız haliyle hatırlanıyor?

Mick Jagger, onun için Sister Morphine adlı ünlü bir şarkı yapmıştı. Merhameti ve kanundışılığı kabullenen fedakar bir kadın vardı, morfin krizinin ve ölümün eşiğindeki erkeğine yardım eden:

"İşte burada bu hastahane yatağında yatıyorum / Söylesene Morfin Abla, ne zaman geleceksin yanıma / O kadar bekleyeceğimi sanmam / Görüyorsun o denli güçlü değilim (...) Karabasanımı rüyalarımla değiştir/ Görmüyor musun hızla solup gidiyorum" vs vs...

Galiba diyorum o yıllardaki ergen zekası (ve o ergenlerin yaş aldıkça büyüyen nostaljisi) esrarlı, şehvetli, ters köşeye yatıran bir masumiyet istiyordu. Marilyn Monroe için Sister Morphine benzeri bir şarkı yapılmadı mesela. E vakit altmışlar...

Çarşamba, Mayıs 27, 2020

Marlon ve Baldwin İstanbul'da...


Resim ilginç, Marlon Brando İstanbul'a gelmiş, yıl 1967. Karşısındaki ünlü siyahi yazar James Baldwin. Marlon'un sağındaki de muhtemelen Engin Cezzar. Baldwin, vakti zamanında Cezzar'ın yakın arkadaşıymış. Anlatıldığına göre kimi romanlarını İstanbul'da, Cezzar ve Gülriz Sururi'nin evinde kalarak yazmış. Ellili yıllarda Amerika'da çok konuşulan bir yazardır Baldwin. Hem siyah hem de eşcinsel olması nedeniyle ayrıca ilgi çekmiş, Giovanni'nin Odası romanı hayli populer olmuştur. Marlon'un buralara kadar gelmesi, boğazda oturup sohbet etmesi ilgi çekici elbette. Niye burada bilebilmek çok mümkün değil. Marlon Brando, James Baldwin, Harry Belafonte ve Sidney Poitier gibi isimler 1963'ten beri siyah hakları için çeşitli eylemler yapıyorlar. Muhtemelen benzer bir oluşum için konuşuyor olabilirler.


Marlon pek çok gösteride, basın açıklamasında Baldwin ile yan yana gelmiştir. Özellikle Mart 1963 tarihli yürüyüş tarihi siyahi hareket için büyük önem arzeder. O yıllarda Marlon sivil haklarla ilgili destek ve öncülüğü nedeniyle Cumhuriyetçilerden ve anaakım Amerikan kamuoyundan büyük tepki çekmektedir. Öyle ki planlanan yürüyüşte Marlon'un en önde olmasının pek bir manası yoktur. Marlon huysuz ve isyankardır, zaten orada olmaması tuhaf kaçacaktır. Eylemi büyütebilmek için ilginç bir yol denerler, Hollywood'tan başka türlü bir destek alacaklardır. Belafonte biliyorsunuz, bizde Calipso Kralı Metin Ersoy'ın taklit ettiği neşeli şarkıların solistidir ama asıl ilginçliği, siyah hareket için yapıp ettikleridir. Marlon'la kafa kafaya verip Marlon'la kortejin başında yürüyecek birini düşünürler. Cumhuriyetçi biri olmalıdır. İsmi Marlon önerir. Belafonte, Charlton Heston'a gider ve Marlon'la beraber yürümesi için onu ikna eder. Heston, kötü bir oyuncudur, hele Marlon'la kıyaslandığında çok ama çok gerilerdedir. Marlon'la yan yana yürüme, Hollywood'un iki devi olarak medyada gösterilme fikri hoşuna gider. Biri alenen sağcı diğeri "radikal" olan iki oyuncu Marlon ve Heston, yan yana yürüyerek,  eylemin konuşulmasını sağlarlar. Fikri veren Marlon da Belafonte de amacına ulaşırlar. Aşağıdaki resim de o günlerden, Heston, Baldwin, Marlon ve Belafonte biraradalar.
[2013]



Salı, Mayıs 26, 2020

Ağlama Şucuğum



Matrak olsun diye çektirdim bu fotoğrafı, sonradan anladım ki resimdeki çocuğu tanımayan dünya kadar insan var. Hatta biri sen misin dedi. Yok artık diyemedim ama dank etti. Popüler kültür böyle işliyor işte, unutuluyor hemen,halbuki bu “resim” bir fenomendi… Öyle ki, seksenli yılların sonunda popüler kültür dendiğinde en az Gencebay kadar akla gelen bir görsel referanstı.

Eskiden “denize gitmek” denirdi, Ankara’dan denize giderken her mola yerinde bu resmi arardım, illa ki bir asan olurdu, oyun gibi olmuştu benim için… Demek ki bi Ankara’da yoktu, a burda da varmış…  Dünyam ne ki, işte bizim apartman, bizim sokak…

Sadece Türkiye değil tabii, resim o kadar sevilmişti ki,  handiyse global bir deliliğe dönüşmüştü… Şöyle bir bakındım, İngilizler bir ara bu resme hallenmiş, uğursuzluk getirdiğine inanmışlar, yok efendim bir İtfaiyeci demiş ki, yangın çıkan her evde bundan var falan… Malum, salaklık evrensel bir zafiyet… The Sun bunu haberleştirmiş, yetmemiş kendine vazife çıkartmış, okuyucular gazete önünde toplaşıp bir ayin gibi getirdikleri ağlayan çocuk resimlerini yakmışlar… Yoksa diyorum Çaki, buradan mı ilham aldı…

Meğer resmin-çocuğun adı Çiko’ymuş… Benim bildiğim Zagor’un espri mezesi Don Felipe gibi… Çiko yani… Pulp resimle çizerek geçinen bir İtalyan resmetmiş… O yaşlarda bana sorsan bilmiş bilmiş “Aslan” (Şükür) çizmiştir derdim.

Çocukluk dedim, o yaşlarda bu kadar insan bu resmi niye asıyordu hiç anlamıyordum, annem “güzel de onun için” demişti, peki niye ağlıyordu, öksüz müydü, yetim miydi, yoksa Ulus’ta hep gördüğüm gibi yalandan dilenip amcaları teyzeleri mi yoluyordu. Muamma… Üzülüyor muydum, yoksa resmi her gördüğümde eğleniyor muydum emin değilim… Galiba diyorum insanlar ağlayan çocuk resmi asarak merhametli olduklarını göstermek istiyorlardı…

Siz de artık naanladıysanız…

Damar Çatlağı









Related Posts with Thumbnails