Cumartesi, Mart 31, 2018

Geçmişe ya da geleceğe bakarken...



Bir arayışı anlatıyor 1951… Cumhuriyet Tarihi’ndeki önemli bir kırılma dönemini ele alıyorsunuz. Bu dönemi seçmenizin özel bir nedeni var mı?
1951 değil ama 1950 bugün dahi çok konuşulan, yaşanan iktidar değişimiyle memleketin iyiye ya da kötüye gittiğine inanılan, hakkında tartışmalar olan bir geçiş yılı. 1951 ise sol tarihte bilinir, büyük bir tutuklama yaşanır solculara karşı. Benimkisi iyi bildiğimi düşündüğüm bir dönemle ilgili aura anlatmak, manzarayı resmetmek aslında. Belgeselci bir tutumla anlatmıyorum. Öncesi ve sonrasıyla bir dönem panoraması çiziyorum demek daha doğru.

Dönemin ruhunu yansıtan birçok öğeyi içinde barındıran bir anlatı 1951… Geçmişi anlatmanın zorlukları nelerdir?
Bugünü anlatmakla geçmişi anlatmak arasında çok ama çok fark yok. Veya olmamalı. Yazarken bir gerçeklik vehmi kuruyorsunuz, bu hikâye geçmişte geçiyorsa, “evet, o günler öyleydi” dedirtmeniz, okuru inandırmanız gerekiyor. Mekânları, dili, zihniyeti iyi çalışmanız, nasıl bir mantık var, ne önemseniyor, neler hiç hatırlanmıyor bilmeniz şart. Zorluk demeyelim de zanaat olarak bu külfete katlanmanız işin bir parçası. Biz, grafik romanda görsel bir tasarım da sunuyoruz. Parçaları birleştirmeniz, yan yana getirmeniz, geçmiş algısını yinelemeniz önemli. Yanlış olmasın, aslolan hikâyedir, okuru sürükleyen hikayedir, gerisi ne de olsa biraz makyaj.

Ağbi- kardeş mefhumu üzerinden ilerleyen bir hikâye ile karşı karşıyayız ve bu süreci siyasi bir atmosfer takip ediyor. Vedat ile Nedim arasındaki ilişki için iktidarın ailedeki yansıması diyebilir miyiz?
Böyle bir niyetim ve göndermem olmadı. Aile ve gelenek vurgusu büyük değişkenlikler içerir. Dışarıya karşı sert ve katı görünebilir ama içerde hoşgörülü olabilir veya tam tersi, çok sert bir hiyerarşi içerebilir. İki kardeşin aralarındaki ilişkileri siyaseti görünür kılmak adına araçsallaştırmadım. Benim yaptığım, tahakkümden kaçamadığımızı anlatmak. Nasıl yaşarsanız yaşayın, neyi tercih ederseniz edin gün geliyor, tosluyorsunuz duvara. Vedat’ın başına gelen bu. Adımını atmayacağı bir şehre gitmek zorunda kalıyor, umurunda olmayan, görmek ve tanımak istemediği insanlarla, muktedirlerle karşılaşıyor.

İstanbullu karakterimiz, Ankara’da yaşayan kardeşinin şüpheli ölümünü araştırıyor. Buradan bakarak şehirlerin insan karakteri üzerindeki etkisi üzerine ne söylemek istersiniz?
Biliyorsunuz ben Ankaralıyım, bir iş için geçen hafta İstanbul’daydım, hepi topu 14 saat süren günübirlik bir şey… Kronometre tuttum, 330 dakikam arabada şehir içinde yolculuk ederek geçmiş… İstanbul’a bayılıyorlar ya ben de buna bayılıyorum. Şaka yaptım sayın bunu. Yaşadığımız yerlerin beşeri münasebetleri, algısı ve temposu farklı, bu bizi de belirliyor. Tek başına kötü bir şey değil üstelik. Her şehrin birbirine benzediği ve İstanbul’a benzemeye çalıştığı bir hayat yaşıyoruz. Bir yandan da “ikea etkisi” deniyor, global dünyada her yer tektipleşiyor. Şehirler arası farklılıklar olması-kalması bir güzellik bence. 1951’de şimdiki gibi bir keskinlik yok. Yeni Ankara’yı inşa edenler İstanbullular. İşe İstanbul’u reddederek başlıyorlar ama onu da ayan beyan özlüyorlar. İstediğiniz kadar romantize edin bir yoksunluk var Ankara’da, ne olsa taşradasınız, konforunuz yok. Şehrin yerlileri başka, şehre gelen kurucu göçmenler başka türlü bakıyorlar yaşananlara.  1951’de bir karşılaşma vurgusu yapıyorum, kardeşi öldüğü için Ankara’ya gelmek zorunda kalan bir İstanbullu hayal ettim. İsteyerek bir yerde değilseniz, o yerin her şeyi size nahoş gelir. O tuhaflığın içinde endişe vardır, bıkkınlık, korku, hoşnutsuzluk, kaçma arzusu, görev icabı orada olma hali…

Bir yanda politik Ankaralı bir kardeş, diğer yanda İstanbullu apolitik bir abi… Türkiye bugün hangisidir?
Çehov olsaydı, gerçek ikisinin arasında bir yerde derdi. Vedat için apolitik değil anti politik demek daha doğru. “Bu ortamı biliyor ve bu haliyle reddediyorum” diyen biri. Türkiye, bugün, yaşam tarzı üzerinden ikiye yarılmış durumda, umarım, ileride bugün yaşadığımız günleri “o günler, daha iyi günlerimizdi, neler neler oldu sonra” diye anlatmazlar.

İçinde bulunduğumuz politik iklim, 50’li yılların sancılarıyla paralellik gösteriyor. Bu atmosfer benzerliği sizi ne kadar etkiledi?
İnsanlar yaşadıkları çağın mağduru ve failleridir, etkileniriz, etkileriz. Geçmişe ya da geleceğe bakarken, nasıl bir iddia taşırsak taşıyalım bugünden yola çıkarız.  27 Mayıs sonrasında o kadar çok Kurtuluş Savaşı romanı yazıldı ki… Tesadüf müydü? Daha önce o kadar yazılmamıştı. 1951’de anlattıklarımın bugün olduğunu veya yarın olabileceğini biliyorum.

Yazar çağına karşı sorumlu mudur? Neden?
Zor soru, klişe bir cevap çıksın istemiyorum. Sorumluluk hakkında konuşma faslını ebeveynlere, öğretmenlere bırakmaktan yanayım.

Uzun zamandır Türkçe edebiyata önemli katkılar sağlamış bir editörsünüz. Edebiyatın mutfağından birisi olarak kendi metninize nasıl yaklaşıyorsunuz?
İkisi farklı mecralar. Grafik romanlarımda edebi bir tat olabilir ama ben senaryo yazıyorum, söz sanatlarını kullanmakla birlikte edebiyatçı değilim. Kendimi öyle görmüyorum. Roman yazmak gibi bir niyetim yok örneğin.


Sonsöz kısmında “Bir muamma anlatmayı istedim ama yaşadığımız dünyada herhangi bir muammanın çözüldüğüne şahit olmuş değilim” diyorsunuz. Sizce edebiyatın insanlık üzerindeki etkisi nedir?
Edebiyat ve sanat, bu hayata katlanmamızı kolaylaştırıyor gibi geliyor bana. Uygarlık tarihinin en güzel nişlerinden biri olduğunu düşünüyorum. Hikâye konuşmak kadar şahane olan çok az şey var.

Grafik roman başlı başına özen ve emek isteyen bir iş. Sefa Sofuoğlu ile yakaladığınız uyum aşikar… Bu uyumun sırrı nedir?
Ortak çalışmalarda pek hesap kitap yapılmıyor. Sonuç alıyorsanız, yürütebiliyorsanız, mutluysanız sürüyor. Demek ki üstesinden gelmiş, başarmışız. Çok genel bir şey söylemem gerekirse, tutku ve iştah paylaşılmazsa, güven ve sabır olmazsa uyumlu bir çalışma çıkmıyor diyebilirim. Biri kaybolsa, biri eksilse iş yürümüyor.

Üzerinde çalıştığınız yeni projeleriniz var mı?
Var, iki ayrı grafik roman üstünde çalışıyoruz ama görünen o ki ancak seneye biterler. Diğer yandan bu yılı dizi ve film senaryoları yazarak geçirmeye niyetliyim. Hayatımı ona göre düzenliyorum. 

GazeteDuvar için Anıl Mert Özsoy'le konuştuk. 

Cuma, Mart 30, 2018

Fakir Şükrü

Çiz.Taner Duran

Çiz. Sefa Sofuoğlu
Altı yedi yıl oluyor, Mor Menekşeler isimli bir tv dizisinin senaryosunu yazmıştım. Oradaki karakterlerden biri olan Fakir Şükrü'nün gençliğini anlatan bir çizgi roman yapayım istiyordum. 1930'lu yıllarda hamallık yapan bir delikanlının türlü entrikalar içinde savruluşunu, ayakta kalışını, kabadayı oluşunu hikayeleştirmek hep aklımdaydı. Siyaseti, sokakları, Ankara undergroundunu konuşturacaktım böylelikle.  Serüven, siyaset, güçlü kadınlar, erkeklik gösterileri, pozlar, meydan okumalar, racon edebiyatı... Hafif sert ve hızlı...

Dumankara'da birlikte çalıştığımız Taner'le (Duran) başladık da hatta...ama bunca zaman istediğim kadar yol alamadık, kırk sayfa kadar üretebilmişiz. Taner, evlendi, şimdi çocuğu olacak.. Hayat zor. Sonra Sefa ile konuştum, senaryoyu paylaştım, yeni sayfaları Sefa (Sofuoğlu) çizmeye başladı.Büyük terslik olmazsa, ben yazarsam, Sefa çizerse, birlikte çalışırsak, seneye bitirmiş oluruz.

Severek yazdığım, beni mutlu eden hikayelerden biri Fakir Şükrü, eski usul serüven işi...

Meraklısına, ilgilisine bir çalışma duyurusu diyelim.

Perşembe, Mart 29, 2018

Uğraşan uğraşsın...


Yukarda gördüğünüz resim bir fotoğraf değil. Bir fotoğraftan birebir faydalanarak yapılmış resim çalışması. Açık konuşayım, böylesi çalışmalar için gösterilen enerjiyi oldum olası anlamamışımdır... Uğraşan uğraşıyor da  "Aynı fotoğraf gibi demek" için bu kadar uğraşılmamalı sanki... Güzel ya da ilginç değil demiyorum ama yaratıcı olmadığı kesin...
link

Çarşamba, Mart 28, 2018

Aziz Nesin ve Kör Salih






1972 yılından bir çizgi roman. Gırgır'ın ilk yıllarında derginin en önemli hikayecisi Aziz Nesin'di. Hem yeni hem de eski hikayeleri dergide kullanılıyor, kimileri çizgi romana uyarlanıyordu. İlk sayıda çıkan Usulen'i Oğuz Aral çizmişti hatta. Sonraları ta Markopaşa'da kader ortaklığı yaptığı Mim Uykusuz bu işi üstlenecek ve Nesin hikayelerini o çizecekti. İlk hikayeler, hikayeye çizilen karelerden oluşuyordu. Balon kullanılsa da aslolan metindi, çizgiler metnin okunurluğunu kolaylaştırmak adına kullanılıyordu. Popüler bir örnek olduğu için belirtelim, Kara Murat tarzı uyarlamalardı diyelim. O yıllarda Haldun Simavi, kendi yayınlarında, tefrikaları bu biçimde kullanmak istiyordu diye ekleyelim.

Yukarıdaki sayfalar, balon-kareler arası ardışıklık gibi ilkeler çerçevesinde dergide çıkan ilk Nesin uyarlaması çizgi romana ait. Ondan önce epeycesinde imza kullanmasa da yine Uykusuz tarafından yapılan başka uyarlamalar var. Meraklısı için ilk sayıdan itibaren Usulen (1), Misafir Gelecek (1-2), Eğlenelim Arkadaşlar (2), Yanlış Kapı (3), Gözüne Gözlük (3), Kız Ucuza Gitti (4), Herkes Kazanıyor (4-5), Meydan Saatleri (6), Yeşil Şapkanın Evrakı (6-7), Neden Az Gelişmiş...(7-8), İhanete Uğrayan Kocalar Kulübü (8-9), Yağma mı Var (9), Bay Düdük (10), Strirtiz Basri (10), Ruhun Duymaz (10), Bizim Köyün Delileri (11-12) Bir Şaheser Doğuyor (12)... yayınlanıyor.

Kimi ne Talih..Kimine Kör Salih ise 13.sayıda çıkıyor. Bu sayıdan sonra uyarlamanın niteliği değişiyor diyemem. Aralıklarla yine alt yazılı-metin ağırlıklı uyarlamalar görüyoruz. Nesin ve Gırgır ilişkisine fırsat buldukça devam edeceğim.

Salı, Mart 27, 2018

Neden Oğuz Aral benzeri çizer çoktu?


Çizgi roman kültürü ne zaman ve nasıl başlıyor?  
Çizgi roman, temelde gazetelerde gelişen bir anlatım aracı, gazetelerin okur yazar olmayan ya da kitlenin yazı yoğun sayfalara ilgi göstermediğini fark eden gazete patronlarının teşvikiyle ortaya çıkmıştır. Bol resimli az resimli hikayelere yönelik ilgiyi kullanan gazeteler birbirleriyle rekabet ederek türün gelişmesini sağlamışlardır. 19.Yüzyıl sonları diyebiliriz, tüm dünyada yaygınlık kazanması II.Dünya savaşı sonrasıdır.

Bu yayınları en çok benimseyen ülkeler olarak ABD, Fransa/Belçika, İtaly ve Japonya öne çıkıyor. Bunun belli sebepleri var mı? 
Öncelikle bu ülkelerde gelişkin bir basın endüstrisi var, bunu hatırda tutalım. Tüm dünya çizgi romanını etkileyen Amerikan üretimleri buralarda büyük yaygınlık göstermiştir. Ülke çizgi romanlarının tarihlerine bakıldığında her yerde Amerikan  tarzı üretimlerin taklit edildiğini görüyoruz. Üretimlerin maddi karşılığını yüksek teliflerle verebilirseniz üretimi de teşvik edersiniz. Bu ülkelerde çizgi roman sanatı ticari ölçülerle artmış, taklitten sıyrılıp sanatsal ve estetik biçimlerde gelişmiştir. Bizde Gırgır neden çok üretici çıkardı, o dönem iki yüz elli bin satan dergiler vardı ve bunun büyük bir maddi getirisi oluyordu. Para olunca yeni çizerler çıkıyordu. 

Sizin en sevdiğiniz ekol hangisi? 
Ben hikayeyle ilgilenirim, ekol tartışması daha çok fanlar arasında gelişir. İyi hikayeyse okurum… 

Çizgi romanlar, en az düzyazı kadar net ve güçlü toplumsal portreler çizebiliyor. Çizgi romanların, derdini anlatırken düzyazıya kıyasla en büyük avantajları neler? 
Çizgi romanlar söz sanatlarını kullanmakla birlikte asıl olarak görselliğiyle öne çıkarlar. Çizgi romanın edebiyatla kıyaslanmasını doğru bulmuyorum, ona göre avantajları ve dezavantajları var. İyi hikaye zaten kendini gösterir, hangi mecrada nasıl kullanılırsa kullanılsın hemen sizi sarıverir. Görsellik başlı başına bir avantaj olamaz, mutlaka etkilidir ama bunu edebiyatla kıyaslamanın artık anlamlı olmadığını düşünüyorum. Edebiyatın da çizgi romanın da gerilediği, güç kaybettiği bir çağda yaşıyoruz ama her ikisi de hala sağlam hikayeler anlatabiliyor, buna baksak ve bu tür özcü savunmaları bir kenara bıraksak daha iyi olur. 

Özellikle ABD’de süper kahramanlarla çizgi romanlar iç içe geçiyor. Bunun sosyal ve politik sebepleri neler? İlk süper kahramanların Büyük Buhran ve 2. Dünya Savaşı sırasında çıkması ne anlama geliyor? 
Amerikalılar, otuzlu yıllarda suç oranının çok arttığını, adaletin suç şebekeleriyle başa çıkamadığını, bu yüzden de her şeye gücü yeten yenilmez kahramanların öne çıktığını iddia ediyorlar. Telafi etmek, açık kapatmak, üstünü örtmek gibi bir şey. Ben çok da tasarlanmış gibi olmuyabilir diyeceğim. Süpermen ilginç bir fikre dayanıyor. Beklenmedik biçimde çok satınca rakip firmalar benzerlerini yaratıyorlar, bir anda birbirine benzeyen ve yenilik getiren kahramanlar çıkıyor. Bu çokluğu ve bir üslubu, piyasa belirliyor. Çizgi roman deyince siz bunu anlıyorsunuz. Herkes bu piyasa beklentisine göre yazıp çiziyor. Şunu demek istiyorum, toplumda böyle bir beklenti oluştu ve süper kahramanlar buna denk düştü demek yanlış değil ama satan bir şeyin tekrar tekrar satılıp üretildiği bir piyasa ekonomisini de hesap etmeliyiz. Neden Oğuz Aral benzeri çizer çoktu, o çizgi satıyordu da ondan… 

Captain America’daki sembolizmi nasıl okuyabiliriz? ABD’nin adını, renklerini, bayrağını taşıyan, 2. Dünya Savaşı’nın en kritik yıllarında ortaya çıkan, silahı değil, sadece kalkanı olan ve ilk bölümünde Berlin’e gidip Hitler’e yumruk atan bir karakter. ABD’nin kendi hakkındaki algısını çizgi romanlar üzerinden nasıl okuyabiliriz? 
Bu tür üretimler yerel piyasaya yöneliktir ve ister istemez milliyetçidir. Hemen her ülkenin milliyetçi kahramanları vardır. Kaptan Amerika, Amerika dışında ticari başarı kazanabilmiş bir örnek değildir. O sebeple Amerikan imgesini onun üzerinden tartışmayı çok anlamlı bulmuyorum. 

Süper kahramanların fazla üzerinde durulmayan alter-egoları hakkında neler söyleyebiliriz? İhtiyaçtan ortaya çıkan “önemsiz” karakterler mi yoksa o kılığa girmenin, fark edilmemeye yettiği ince bir toplum eleştirisi mi? 
Çocuk zekasına hitap eden bir espri var burada. Masallardaki en zayıf karakterin devi yenmesi gibi burada da bir tezatlık var. Alter ego hakkında Amerikan mizahı o kadar çok konuşur ki Mad dergisi yarım asırdır bunun esprisini yapıyor. 

Her geçen gün yenileri çıkan sinema uyarlamaları hakkında ne düşünüyorsunuz? En beğendiğiniz ve en zayıf bulduklarınız hangileri? 
Ticari başarı kazandıkları için yenileri çekiliyor, genel olarak mainstream nitelilikler ve bu anlamda iyi birer piyasa filmiler diyebilirim. Büyük beklentiyle seyretmiyorum 

Türk çizgi romancılığının karakteristik öğeleri neler? İstanbul’da geçen çizgi romanlardan en dikkat çekici olanlar hangileri? 
 Bizde undergorund eğilimli ve komik çizgili bir anlatım tarzı hakim oldu hep. İstanbul, bütün hikayelerin geçtiği yer olarak kendini vareden bir metropol. İstanbul’da geçmeyen çizgi roman sayısı çok az. Türkiye’de hayat İstanbul üzerinden akıyor. İstanbul dışında her yer taşra ve bu durum çok belirleyici. Bugün mizah dergileri orta üst sınıf, okur yazar genç bir okura hitap ediyor, üretimler de onların dünyalarına yakın biçimde gelişiyor. 

--Röportaj Timeout İstanbul Ağustos 2012'de çıktı. Onur Uygun soruları sordu. Çatık kaşlı adamın fotoğrafını Evren Özesen çekti.

Pazartesi, Mart 26, 2018

Taşralı Bir Osmanlı Kızının Harikulade Serüvenleri


Fahişe’nin Faslı, bizim "güdük" çizgi roman tarihimizde edebiyattan çizgi romana uyarlanan başarılı çalışmalardan biri. Öykü, Erica Jong’un Fanny (Being the True History of the Adventures of Fanny Hackabout – Jones) adlı, gerçekten neşeli bir romanının kimi bölümlerine dayanıyor. Çizgiler ise şanssız olduğunu düşündüğüm bir çizerin, Soner Tuna’nın elinden çıkma. Şanssızlık bahsini açmalı: Tuna, çalıştığı mizah dergilerinin çizgi olarak duruşuna uymayan bir üsluba sahipti. O nedenle dergilerde uzun müddet yer alabilmiş değildir. Çizginin komikleştirilmesini gerektiren mizah dergiciliği anlayışı ile Tuna’nın gerçekçi-fotoğrafik çizgisinin bir araya gelmesi bazen tesadüfler, bazen de zorunluluklar nedeniyle mümkün olmuştur. Ya çalıştığı dergiler ekonomik sıkıntıdadır ya da geçici olarak çizgi roman açığı vardır. Tuna, aralıklarla da olsa, neredeyse her mizah dergisinde öykü çizdi ama hemen hiçbirinde ekonomik olarak rahat ve huzurlu olmadı. Çoğu edebiyat uyarlaması olan çalışmaları ya kısa sürede yayından kalkıyor ya da yerini o sayfaların asıl sahiplerine bırakıyordu.

Fahişe’nin Faslı, düşük satışlar nedeniyle sürekli kapanma tehdidiyle varolan bir dergide, Deli’de yayınlandı. Öykü, neredeyse 6 aya yakın bir süreye yayıldığı için, Tuna’nın üslubunun "duygusal" değişimlerini de içeriyordu. Bazen iştahlı, çizmekten zevk alan bir çizer olarak görünürken, kimi zaman da bıkkın ve sabırsız kareler bıraktı bize. Romanın ikinci kısmının çizgi romanda farklı bir çizgiyle, mürekkebi sulandırarak anlatılması ise ilginçti. Fanny romanında Londra’ya gitmek isteyen, o büyük şehir hakkında özlem ve arzuları olan insanlarla karşılaşırız. Tuna, romanı uyarlarken fetişleştirilen büyük şehir imgesini doğal olarak İstanbul’a dönüştürmüş. İstanbul’da başlayan bu yeni bölümü farklı bir çizgiyle anlatmak istemesi, basit bir arkaplan değişikliği değildi. Taşrada, ormanlar içinde veya geniş ovalarda geçen ilk kısım daha çok beyaz boşluklarla bezenirken, ikinci kısım Madam Evdoksiya’nın evinde (kapalı mekanda), "karanlıkta", siyahın farklı tonlarıyla geçiyor. Bu değişimi siyah-beyazdan renkliye geçiş olarak okuyabilmek de mümkün elbette.

Tuna’yı anlatırken onun ilk çizgi romanlarının erotizm temalı olduğunu, bütün üretimlerine bakıldığında, aynı temanın ağırlıklı bir yer taşıdığını söylememiz gerekiyor. Erica Jong ve Fanny’yi seçmiş olması da aynı ilginin bir parçası elbette. Fanny’nin özelliği, 18. yüzyıl İngiliz romanlarını yeniden yorumlayan, oldukça esprili, bir o kadar da "eleştirel" ve erotik bir roman olması. Türkçe’de de bilindikleri için Tom Jones ile Fanny Hill’i hatırlatan ayrıntılar içeriyor. Tuna’nın uyarlaması, bu nedenle, daha önceki çalışmalarıyla kıyaslanamayacak ölçüde mizaha yakın oldu.

Öyküyü özetlemek gerekirse, anlatıcı olan kadın, bir taşra kasabasında doğmuştur. Genç yaşta yörenin zenginlerinden biriyle evlendirilir. Kocasını sevmeyen kadının en büyük hayali İstanbul’a gitmek, orada yaşamaktır. Bir gün saçlarını keser, erkek kılığına girer ve soylu atı Karaoğlan’la birlikte (sonu genelevde bitecek) maceralı bir kaçış yolculuğuna başlar. Çevresini erkek gibi gözlemleyen ve erkek olmanın nimetlerinden faydalanan genç kadın, bir handa kendi cinsinden biriyle sevişmek zorunda kalır. Oynadığı rol sayesinde, kendi cinsinin özelliklerini keşfedecektir. Handa atı çalınınca, bir arabayla seyahatini sürdürür. Yolda haydutların saldırısına uğrarlar. Fanny romanında Şen Dostlar Çetesi namlı ünlü haydut reisi Lancelot Robinson’un adı Murat olarak değiştirilmiştir. Genç kadın, arabadaki Arap Uşak Süleyman (Barbadoslu Paul) ile birlikte Murat’ın çetesine – zoraki – katılır. Çetedeki görevi soyguna yataklık etmektir. Çırılçıplak olarak kendini, gelen yolcu arabalarının önüne atmakta, insanlar ona yardım için durduklarında soygun başlamaktadır.

Eşcinsel olan Murat, Süleyman’a ilgi duyarken, genç kadın bu mağrur reise aşık olmuştur. Aşk üçgeni, kabuslar, fanteziler ve eşcinsel bir ilişkinin resmedildiği karelere aktarılır. Çete, zaptiyelerin baskınına uğradığında genç kadın kaçmak zorunda kalır. Öykünün, İstanbul’da geçen ikinci kısmı da bu kaçışla başlar. Tuna, ikinci kısma geçerken ilginç bir kare kullanmış: bir önceki karede çatışmayı uzaktan izleyen genç kadın, "Murat ne olur ölme!" derken, devam karesi, çizim masasında oturan çizerin sorusuyla açılır: "Ne dersiniz? Murat’ın ölmesi daha mı iyi olur acaba?". Öykü anlatıcısı kadın cevaplar: "Yoo! N’olur öldürme onu… Belki bir gün karşıma çıkıverir yine".

İkinci kısım, İstanbul yolunda, erkek kılığında yürüyen kadınla açılır. Sonrası geneleve düşmesiyle gelişen hikayelerdir. Fanny romanını kısmen uyarlayan Tuna, bu iki kısmı birbirine bağlamaya gerek duymamış, romanda Fanny ile yeniden karşılaşan Lancelot/Murat, Tuna’nın uyarlamasında yer almamış. Bu iki ayrı öykü gibi duran uyarlama için, ilki Tom Jones, ikincisi Fanny Hill bölümleri olmuş denebilir.

Fahişe’nin Faslı, çizgi olarak Tuna’nın etkilendiği çizerlerden biri olan Manara’dan esinlenilmiş kareler içeriyor. Ancak, aynı kareler, gerek devamlılık, gerekse kurgunun işleyişi itibarıyla akıcı ve dengeli bir yapıya sahip. Öyküyü başarılı kılan büyük oranda Erica Jong’un ironik dili ancak onu yerelleştiren memleketle harmanlayan Tuna’nın mahareti yabana atılır türden değil. Fahişe’nin Faslı, Soner Tuna’nın tartışmasız en iyi çalışması.

[Serüven Sayı:2'de Edebiyat ve Çizgi Roman dosyası için yazmıştım]

Pazar, Mart 25, 2018

Küstah Dergisi Çizgi Romanları


Küstah, ilk sayısı 17 Kasım 2005'te çıkan haftalık bir mizah dergisiydi. Şükrü Yavuz'un yayın yönetmenliğinde nasıl demeli, bilenler için bir benzetme olacak ama, Limon, D'eli, Nankör havasında bir tarzı vardı. Yavuz'un dergideki etkisi "tek adam" ölçüsünde yüksekti. Başlangıçta kadroda yer alan pek çok isim ilk on sayıdan sonra birer birer ayrıldılar. Bu ayrılıklarda satışların düşmesi kadar kişisel anlaşmazlıkların önemli bir yer tuttuğu tahmin edilebilir.

Derginin toplamda kaç sayı çıktığını tam olarak bilmiyorum, benim elimde 34 sayı var. Son altı yedi sayıda düşen nitelik nedeniyle takip edememişim. Yanlış bir yönlendirme olmasın ama birkaç sayı daha devam etti diye tahminde bulunabilirim.  Bilen çıkarsa yazar, ilave ederiz.

Çizgi romanlarla ilgili şu söylenebilir, listeden de anlaşılacağı gibi yirmili sayılardan itibaren yokluk ölçüsünde kayboluyorlar. Bunun da anlamı şu, çizgi romanların yokluğu, pek şaşmıyor, bir derginin kapanacağının işareti oluyor.

Küstah'ta iki önemli Gırgır çizgi romancısı var, İlban Ertem, çalışmasını neredeyse yarım bırakarak dergiden ayrılıyor. Gürcan Gürsel ise Ahmet Koçak mahlasını kullanan Şükrü Yavuz'la çalışıyor, Hakkım Sana Haram Olsun isimli "şimdiki zamanlarda" yayımlanması sanıyorum mümkün olmayan politik bir fantezi çiziyor.

Bir diğer önemli isim olan Soner Tuna, mizah dergilerinde aralıklarla epey iş üretse de tarzı nedeniyle buraların üreticisi değil bence. Yılmaz Okumuş ve Ahmet Koçak hikayelerini resimliyor. Kısa, tek sayfalık buruk hikayeler çoğu.

Bantları bilerek dahil etmedim, pek yok da ayrıca. Hakan Bilgehan'ın Krank'ı aralıklarla yayımlanıyor örneğin. Bitirirken Woodoo Monkey imzalı işlerin ilginç olduğunu da teslim edeyim.

Oğuz Atay’ın Son Günü, Soner Tuna, Sayı:1-2.
Aşağı Mahalle, İlban Ertem, Sayı: 1-9.
İlişkiler, Mehmet Ersoy, sayı:1-10.
İblis Han, Yaz.Ahmet Koçak, Çiz. Hilmi Şimşek, Sayı:1-22 (Bitmeden kesiliyor)
Cemiyet Hayatının Patlangaç Şugarları, Woodoo Monkey, Sayı:1.
Bilinçaltı Ormanları, Yaz. Ahmet Koçak, çiz. Gürcan Gürsel, Sayı:2.
Eski Zaman Hikayeleri: Kader, Yaz. Ahmet Koçak, çiz. Soner Tuna, Sayı:3.
Bir Gece Herkes Uyurken, Koçak, çiz. Gürcan Gürsel, Sayı:3.
Beş Asi Bir Kurşun, Soner Tuna, Sayı:4.
Ne Terane, bu Kerhane, Deniz Beşer, Sayı:4
Küstah Geceler, Derya Sayın: Sayı: 3
Sarı Karı, yaz. Ahmet Koçak, çiz. Soner Tuna, sayı: 5.
Hakkım sana Haram Olsun, yaz. Ahmet Koçak, çiz. Soner Tuna, sayı: 5-29.


Hamsiwood, Yaz. Yılmaz Okumuş, çiz. Soner Tuna, sayı: 6.
Selami Pekmez, Sadi Tekin, sayı: 6-7.
Fantom, yaz. Yılmaz Okumuş, çiz. Soner Tuna, sayı:7.
Politik Köfte, yaz. Yılmaz Okumuş, çiz. Soner Tuna, sayı: 8.
Denizin Üstünde Yürümek, yaz. Yılmaz Okumuş, çiz. Soner Tuna, sayı:9.
Belirgin Gizlerin Bağlantı Yerleri, Woodoo Monkey, Sayı: 9.
Soyutistan, Deniz Beşer, Sayı:10.
İhtimallerin Çekim Gücü, Woodoo M., Sayı:10.
İthal Dayak, yaz. Yılmaz Okumuş, çiz. Soner Tuna, sayı:10.
Sarhoş Develerin Yaratıcı Gücü İçin Çekim Merkezi, Woodoo M., Sayı:11
Yarısı Senin Yarısı Benim, yaz. Ahmet Koçak, çiz. Soner Tuna, Sayı:12.
Bekler Hep Kendimiz Kendisini, Woodoo M., Sayı:12.
Kıbrıs’ta Kader Gecesi, yaz. Ahmet Koçak, çiz. Soner Tuna, sayı:12.
Dağınık Manyetik, Woodoo M., Sayı:13.
Çocuk Haçlı Seferi, yaz. Ahmet Koçak, çiz. Soner Tuna, sayı:13.
Sarhoş Develerin Güreşi, Woodoo M., sayı:14.
Misyoner John, misyoner Herbert, yaz. Ahmet Koçak, çiz. Soner Tuna, sayı:14.
Not Kağıtlı Adam, yaz. Ahmet Koçak, çiz. Soner Tuna, sayı:15.
Çıldırmış Keyif Kuşunun Yumurtaları, Woodoo M., sayı: 15.
İslam Ülkesi Hollanda, yaz. Yılmaz Okumuş, çiz. Soner Tuna, sayı: 16.
En Geniş Yılan Yolları, Woodoo M., Sayı:16.
Diktatörün Elleri, yaz. Ahmet Koçak, çiz. Soner tuna, sayı:17.
Tercihler Demir Atarken, Woodoo M., Sayı:17.
Onlar ki Korunanlardır, yaz. Ahmet Koçak, çiz. Soner Tuna, sayı:18.
Asit Bulut, Woodoo M., Sayı:18.
Önce Maliye Sonra Naciye, yaz. Ahmet Koçak, çiz. Soner Tuna, sayı:19.
Tam Tutulma, yaz.Yılmaz Okumuş, çiz. Soner Tuna, sayı: 20.
Sinjap Parkı, Woodoo M., Sayı: 20.
Ve Gemi Memlekete Gider, yaz. Yılmaz Okumuş, çiz. Soner Tuna, sayı: 21.
Onun Peşindesin O da Senin, Woodoo M., Sayı:21.




Cumartesi, Mart 24, 2018

Benim Yazarlarım


Buzzati

Salinger

Mailer-Capote

Hemingway

Puzo (ortada)

Steinbeck

Fleming

Güntekin
İnsan okuyorsa pek çok kitabı ve pek çok yazarı seviyor, kanarak okuyanlardanım. Okurken sevdiklerim de oldu, sonradan sevdiğimi farkettiklerim de...Korkarak okuduklarım da oldu... Ben bunu nasıl sevmemişim dediklerim de...

Yukarıdaki adamların bazılarının her kitabını okumadım, mutlu zamanlarıma sakladığım kitaplar var...Bazıları onlardan...

Bazıları da şimdilerde, şu yaşımda, başka zevklerim var, okursam hoşlanmam, aramız bozulur diye bulaşmıyorum. Büyüdüm ya başka şeyler seviyorum ya...Başka yazarlarla onları aldatıyorum ya...

Cuma, Mart 23, 2018

Sahil Boyu




Dedemin kartpostalları arasından çıktı, muhtemelen İstanbul'dan bir sahil görüntüsü. Tenhalık ilginç, kumsalın ferahlığı güzel. Fotoğrafı çeken odağı ayarlayamamış sanki...Tahmini olarak 1920'li yılların sonu olmalı, eldeki tek veri, sahilde yürüyen polisin kıyafetleri... Resmin 1933'ten sonraki bir tarihte çekildiğini sanmıyorum.

O tarihlerde bu türden yerlere plaj değil, banyo deniyor. Banyoya kimler gidiyor? Niye bilmiyorum, genellikle yerel-yerli halk değil, dışardan gelenler teşrif ediyor banyoya. Deyim yanlış kaçmasın, sonradan İstanbullu olanlar mesela. Ya da eğitimli insanlar, mayo hem her yerde satılmıyor hem de lüks harcamaya giriyor. Paraya kıyabilmek gerekiyor, ne bileyim belki kendini çıplak hissetmemek de var.

Bu türden tarihi plaj resimlerine bakarken mayoluları ararım, hatırlarsanız, denize donla uu gecelikle giriyorlardı diye şikayetler olur hep...Hani geçmiş hep nezahet, zerafet ve kibarlık doludur ya, öyle anlatılır ya... Öyle midir diye bakınırım, öyle olmadığını bilirim de yine de bakınıyorum işte.

İlgimi çeken şey şu, hepi topu otuz kişi filan var resimde, kalabalığın en yoğun olduğu yerde bir polis de yer alıyor. Fotoğrafçıdan bile işkillenmiş olabilir, neyi çekiyor bu beyfendi diye buluttan nem kapıp kıyıya kadar inmiş, voltaya başlamış olabilir. Mayolu kadın benim gördüğüm iki tane, gerisi elbiseli, kalabalık da mayoluların etrafına toplaşmış. Polis, asayiş berkemal mi diye, erkekler de kadınlar nerde-neresinde ne var diye bakıyorlar sanki.


Plaja gidenler hem ilgi çeker hem de yozlaşma numunesi olarak resmedilirler. Bizim istediğimiz ahlaklı-faziletli bir modernlik. 1938 tarihli Cemal Nadir karikatürü dün ve bugün kıyaslaması yapıyor. Dün'deki beyfendi şairane biçimde hanfendinin elini zerafetle tutmuş, "seni ölesiye seviyorum" derken...Bugün'deki mayolu çiftten Apaş kılıklı ham hamhalat, sigara içen sosyetik güzele "seni öldüresiye seviyorum" diyor. İkisinin de derdi başka. Güzel klişe bunlar, sarışın kadın ve bıyıklı erkek hotur hotur ahlaksızız biz diyorlar.

Oysa dün öyle miydi? Gel de içlenme!

Bu nostalji öyle kaypak bir şey ki... Ele avuca sığmıyor.

Çarşamba, Mart 21, 2018

1984


Türk Kütüphaneciler Derneği, geçen yıl üniversite ve halk kütüphanelerinden aldıkları istatistiklerle en çok okunan/ödünç alınan kitapları belirlemiş... Yayınevini haberdar ettikleri için Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar romanının birinci sırada yer aldığını biliyordum. Dün gazetelerde haber olmuş, ikinci sırada Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonna romanı varmış, doğrusu o da sürpriz olmamış. 

Beni şaşırtan üçüncü kitabın 1984 olması... Tamam kabul, her zaman konuşulan, ismen zikredilen bir romandır. Bizde Maarif bile bastı 1960 yılında... Galiba, daha öncesi de var, ben görmedim ama ellili yıllarda da basılıyor. 1984 yılında tüm dünyada olduğu gibi bizde de çok konuşulmuş, birkaç versiyonu çıkmıştı filan. Yani bir long seller örneğidir şu bu ama... 

Ne de olsa muhalif bir metindir. İktidarı anlatır. 

Pazartesi, Mart 19, 2018

Pusuda Beklemek


Sosyal medyada insanların sadece tanıdıklarını değil açık biçimde sevmedikleri veya nefret ettikleri insanları takip etmesi, hiçbirimize tuhaf gelmiyor...Hiç şaşırmıyoruz, hatta normal buluyoruz bunu. Nefret edilen şahsın hata yapması, tökezlemesi, kavga etmesi bekleniyor, başka türlü değer kazanmıyor bu "takip".

Sinizmin çeşitli tanımları var ama galiba en çok böylesi bir ruh halini anlatıyor.

İnsan sevmediğiyle neden uğraşır? Neden vaktini harcar onunla...Sevmiyorsun işte, çek sağa, geçip gitsin... Yok illa ki peşinden gidecek...Kovalayacak! Üstelik takip ettiğini de hissettirmeyecek, sabırla pusuda bekleyecek...Hatasını teşhir edecek, ayıbını gösterecek...

Yazdıklarımın bir öğretmen edası taşımasını istemem, niyetim o değil. Temiz olanlar, kirli olanlar filan gibi bir ayrım da yapmıyorum. Ben yapmıyorum, o yüzden daha temizim gibi bir şey de söylemiyorum.

İnsan doğası diye bir şeyden söz ediyorsak, bu da çağın bir enerjisi, harareti...

Üniversitede kalsaydım, mutlaka bu konuyla ilgili bir çalışma yapmaya çalışırdım. İnsanlarla konuşarak, duydukları husumeti, takip arzusunu ve hazzı anlattırmak, tarif ettirmek gerekiyor. Doğrudan bir tepki göstermiyorlar çünkü açık bir biçimde saklanarak bekliyorlar. Bu haleti ruhiyeyi nasıl açıklayacaklarını merak ediyorum. Takip ettikleri insanın rezilin teki olduğuna inanıyorlar. Ama yaptıkları şey de "iyilikle" ilintili değil...

Pusu kurmak denebilir mi buna? Kirlenmenin yaygınlaşması, sıradanlaşması... Veya öfkenin ve intikamın medenileşmesi...normalleşmesi, aspirinleşmesi...

Pazar, Mart 18, 2018

Meşgalesi Olmayan Kendini Kurcalar


Çocukken, en fazla 12-13 yaşındayken, benimle yaşıt bir akrabamızın kızı, oğlanın birine aşık olmuş, karşılık bulamamış, öyle olmuştu ki yemeden içmeden kesilmişti. Evde "kız, kara sevdaya tutulmuş" demişlerdi. Benim için çok acayip bir şeydi, kızı da görmüştüm, çocuk zombi gibiydi, ürkünçtü. Doktorlara götürmüşler, hal çaresine bakmışlardı filan.

O yıllarda, ne söyleyeceğini merak ettiğim ve önemsemediğim bir Metin Bey vardı, şöyle demişti kızın hali için: "Meşgalesi olmayan kendini kurcalar". Bir yanda kara sevda lafı, diğer yanda kurcalama mecazı, o yaşlardaki tahayyülümü çok etkilemişti.

Yıllar yıllar sonra, benim okur yazar kılavuzum Metin Bey'in Mazhar Osman'ın iddiasını aktardığını anlamıştım.

İnandığım bir şeydir, insanlar boş kalırsa kendileriyle, başkalarıyla uğraşıyorlar. İşe güce bakmak, insanı sağaltır, bu fikri sahiplenirim.

Cumartesi, Mart 17, 2018

Ümitvar Şehrinin Sakinleri



Asaf Hanuka yakın dönemin başarılı ilüstratörlerinden biri. Çalışmalarına global dünyanın önemli dergilerinde sıkça rastlayabiliyorsunuz. Tomer isimli aynı işi yapan bir ikiz kardeşi var. Bilirsiniz, ikizlerin ismi karıştırılır, hangi hangisiydi esprisi yapılır.  Asaf ve Tomer'in çizgileri de birbirine benziyor. Ne çizdiklerini merak ettiğim için en azından ben bu karışıklıktan şikâyetçi değilim. Yumuşak renkler seçiyor, foto realistik bir detaycılıkla üretiyorlar.

Asaf Hanuka, vatandaşı Etgar Keret'in 'Kneller'in Mutlu Kampı' isimli hikâyesinden bir çizgi roman uyarlaması yaptı. Keret'in sevilen bir hikâyesidir, hatırlayanlar olacaktır, Goran Dukiç imzasıyla 2006 yılında filme de uyarlanmıştı. Hanuka'nın yaptığı uyarlama Türkçede 'Bilek Kesenler' adıyla yayınlandı. Nasıl bir uyarlama olmuş, hikâyenin hakkı verilmiş mi diye sorarsanız bence başarılı olmuş, epeyce sadakat gösterilmiş diyebilirim. Hanuka, gri tonlu bir görsellik  kurmuş. Hikâye, intihar edenlerin ölümden sonra yaşadığı bir ara-yer ve an'ın süregeldiği bir zamanda geçtiği için bu grilik hikâyenin aurasına yakışmış.

Keret'in hikâyesi de bu arada kalmışlığı hissettiren bir dille ilerler çünkü. Anlatılan hikâye şimdiki zamanda geçmiyor gibi soyutlaşabiliyor ya da başka bir zamana (genellikle gelecekte bir tarihe) ve yere gidecek gibiyken bugüne toslayabiliyor. Keret, Bilek Kesenler'i bir arkadaşının intiharından sonra yazmış. İntihar her dini öğretide ve modern eğitimde yasaklanır ya da baş edilmesi gereken bir hastalık olarak görülür. İsrail'de büyümüş, ailesi Holokost'u yaşamış sofu ve endişeli Yahudi toplumundan çıkmış Keret , intihar edenlerle ilgili bir dünya tahayyül etmiş. Bu bile başlı başına ilginç bir cesaret. Keret'i okumadıysanız, insanın aklına bir din tartışması yapılacakmış gibi gelebilir. Keret, Arapları, ırkçılığı işin içine katıyor ama her zaman olduğu gibi büyük iddialarla uğraşmamayı tercih ediyor. Öyle bir yer-şehir tasarlamış ki, yaşıyorlar işte dedirtiyor, hayat devam ediyor, intihar edenler, kendilerini intihara sevkeden ve harala güreleyi yeniden ve yeniden yaşıyor gibiler. Tel Aviv gibi diyor İsrailli, Frankfurt gibi diyor bir Alman aynı şehre bakarken. Yabancı gibi değiller bu şehirde, alışkanlıklarının kozasında gidip geliyorlar. Tedirginler, konuşmasalar da intihar travmasının farkındalar. An'ı yaşıyorlar. Bütün Keret karakterleri gibi olağanüstü bir durum karşısında 'cool' kalıyorlar. Ya da alelade bir meseleye saplantı ölçüsünde takılıp oradan çıkamadıkları da olabiliyor. Keret bir mizahçı değil, mizahı belirginleştirme adına araçsallaştırıyor. İyimser biri, hayatın monotonluğu ya da yıkıcılığını  anlatırken bile iyi kalmaya çalışan birini veya sadece insani bir duyguyu işin içine katmak istiyor. Büyük laflar etmiyor, öğretmen tavrıyla yazmıyor. Sıcak ve dostça, elini okurun omzuna atıyor. 

Bilek Kesenler, karamsar başlangıç noktasına ve koyulaşan yeknesaklığına karşın bir aşk hikâyesi. Keret'in iyicilliği burada devreye giriyor. Kız arkadaşını bir türlü unutamayan (en güçlü duygu aşk mı?) hikâye anlatıcısı, arkasından intihar ettiğini öğrenince onu aramaya başlıyor. Her intihar eden oraya gelmiyor mu? Geliyor. Ütopya ya da distopya olsun, dünya tahayyülleri birer yolculuk hikâyeleridir ve tıpkı dini hikâyelerde olduğu, kutsal kitaplarda yazıldığı gibi dünyanın katmanlarını okurlarına anlatırlar. Metinlerarası göndermeler ve ironi, bu bölümleri pekiştirir. Keret de yapıyor bunu, seyahate çıkarıyor bizi. Hikâyenin kahramanı, kız arkadaşını ararken başka bir kızla karşılaşıyor ve ona aşık oluyor. Yola birlikte çıktığı kankası başka takıntılarla hayata bakarken farklı bir kadınla daha mutlu ve yeni bir yola evriliyor. Keret'in yolculuk ve iyileşme hikâyesi, new age dinlere de dokunuyor. İnsanların tatminsizliğini, kesin cevaplara teslim olmasını hicvediyor. Bana kalırsa, bir 'son yok' veya bir 'cevap yok' demeye getiriyor. Hiç bir cevabın ve hiç bir sonucun insana yetmeyeceğini düşünüyor. Yere çakılmanın ya da yenilginin o kadar kötü bir şey olmadığına bize inandırıyor. İnsan özüne, iyi şeyler yapabilme yeteneğine olan inancı öylesine güçlü ki intiharı seçmiş mağlupların iyimserliğini ve kendini yenileme arzusunu severek anlatıyor. Karşımızda bu dünyaya direnememiş kadınlar ve erkekler var halbuki.

Hanuka'nın reklamcı aktüelliği ve yeni çizgileri bu bakımdan da endüstriyel bir estetik katmış hikâyeye. İntihardan sonra geleceğiniz yer yaşadığınız yerden farklı değil işte. Bütün şehirler birbirine dönüşüyor ve bütün insanlar aynı kalıptan çıkarcasına birbirine benziyor. Markalar, barlar, kesişmeler, otobanlar, uzun ve gevşek diyaloglar, çabuk unutulan yaşanmışlıklar, güzel kadınlar, yakışıklı erkekler, iyi zaman geçirme telaşı vs milim oynamadan yaşamaya devam ediyor. Zevahiri kurtarmak böyle bir şey işte. Hanuka'nın çizgileriyle herkes reklamlardaki gibi güzeller. Son söz: Keret için Kafka'nın ironisine sahip çıkıyor deniyor, buna Tom Waits'in müziğini ve Coen Kardeşlerin neşesini eklemek lazım. Üçü bir arada. 

Birgün Kitap, 27.4.2013


Related Posts with Thumbnails