roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazar, Mart 22, 2026

Suçluyum Pozu

Bir süredir, denk mi geliyor yoksa genel bir eğilimi mi gösteriyor emin olamıyorum ama otuzlu yaşlardaki okur-yazar erkeklerin Philip Roth’tan sıkça söz ettiğini görüyorum. Roth, bugünün güçlü kadın eleştirelliği açısından fazlasıyla “erkek” bulunan ve bu nedenle yoğun biçimde eleştirilen bir yazar. Ne var ki bir Bukowski de değil, çok daha iyi bir yazar; çoğu zaman zayıf, bencil, arzu tarafından sürüklenen ve kendini sürekli hırpalayan erkekler anlatıyor.

Bir yazar ya da eser, olumlu ya da olumsuz anlamda konuşuluyorsa ya yenidir ya da zamanın ruhuna temas eden bir tarafı vardır. Roth’un meselesi, ahlaken sorunlu erkekler: utanan, kendini teşhir eden kahramanlar seçer kendine.

Benim anladığım, en azından okuduklarımdan çıkardığım şu: Roth, erkekleri merhametsiz ama vicdanen huzursuz mahluklar olarak görüyor. Ahlaklı değiller ama ahlaki bir sükûnetleri de yok. Çünkü arzu, onun dünyasında vicdanı bastıran temel yönetici duygu.

Cinsel arzu, ego, hükmetme iştahı, kaybetme korkusu… Bunların toplamı, erkeklerin merhametli davranma kapasitesini zayıflatıyor. Erkek hata yapıyor, neden yaptığını sorguluyor, ama yapmaya da devam ediyor. Roth’un erkeklerinin ahlaki döngüsü tam olarak burada kuruluyor. Merhamet ise çoğunlukla ancak “artık yapamaz” hâle gelindiğinde, yani yaşlılıkta hatırlanan bir şey. Eğer bu bir erdemse, geç kazanılıyor; bir duyguysa, geç hissediliyor. Arzu ile vicdan arasındaki kavgayı ise neredeyse her zaman arzu kazanıyor.

Roth dürüst bir yazar mı, yoksa bu dürüstlüğün pozunu mu yapıyor, açıkçası bu fasıl benim için o denli önemli değil. Dürüst bulunduğu için seviliyor, açık sözlü olduğu için öfke yaratıyor, itiraf ettiği için ilgi çekiyor olabilir.

Bana ilginç gelense şu: merhamet ile suçluluk aynı şey değil. Merhamet, başkasını düşünmeyi ve empati kurmayı gerektirir. Suçluluk ise insanı kendine döndürür; özne yine kendisidir. Bu, temelde nevrotik bir durumdur.

Ve bana kalırsa bu yalnızca Roth’un erkeklerine özgü değil. Günümüz insanını, hatta her türden ilişkiyi tarif edebilecek bir durum. İnsanlar suçluluk duyabiliyor, kendilerini nasıl onaracaklarını hesap ediyorlar ama bir başkasına merhamet etmek, empati kurmak konusunda o kadar da cömert değiller.

Başa dönersek: Roth’un sevilmesinin ya da savunulmasının altında bu nevrotik durumun normalleştirilmesi yatıyor olabilir. Eğer arzularımız merhameti bastırıyorsa, bunu rasyonalize etmek gerekir. Erkekler, ilişkiler ve arzular böyleyse, vicdan üzerine konuşmak da anlamını yitirir. Herkes böyleyse ve bu hâl normalse, suçluluk duygusu çoğu zaman bir pozdan ibaret kalır.

Roth’un erkekleri bizi rahatsız ettiği için değil, fazlasıyla tanıdık geldiği için konuşuluyor. Onları eleştirirken aslında kendimizi aklıyor olabiliriz.

Cumartesi, Mayıs 29, 2021

Türk Edebiyatında Çizgi Roman Değinmelerine Birkaç Örnek


Türkiye’deki çizgi roman okurlarının önemli bir çoğunluğu bir çizgi roman kahramanı hakkında yazılmış ilk yerli şiiri Aksoy Yayıncılık’ın yayınladığı Tommiks’in birinci cildinde gördüler. Dizi editörü Yalvaç Ural, çizgi romana nostaljiyle bakan medya eğilimlerine uygun bir giriş yazısı yazmış, Tommiks şiirini de yazıya katmıştı. Çocuk hafızamda Yalvaç Ural’ın çizgi roman karşıtı olduğuna dair bir tortu yer ettiğinden olacak, şiiri ticari bularak okuyamamıştım. Nostalji hissiyatı ve şiire atfedilen duyarlılık, ticari nedenlerle biraraya gelmiş; eski dostları özlemle arayan bir duygusallık yaratılmıştı. Yalvaç Ural’ı şair saymamak da gerek elbet. Sayarsak, kimi çizgi roman dergilerinin okuyucu sayfalarında yayınlanan şiirleri de derlemek icap edecek. İşin uzmanı olmamakla beraber, çizgi roman kahramanlarından bahseden bizim bildiğimiz en eski tarihli şiir, İsmet Özel’e ait. 1964 tarihli “Geceleyin Bir Korku” şiirinde Pekos Bill, İsmet Özel’i korkutan, gözeten bir mit olarak kullanılmış. Her kıtanın sonunda “tanrım, Pekos Bill’im gözet beni / üşüt beni / uçur beni” yazılmış. İsmet Özel’den önce, daha eski tarihli yazılmış şiirler de olabilir. Ama bunların önemlice bir kısmı, Hollywood’un seriyal kahramanlarıyla karışıyor. Örneğin, Cevat Çapan Hayalet Oğuz’dan bahsettiği bir şiirinde “Sonra Hayalet Oğuz belirirdi / Mandrake ve Maskeli Süvari’yle kolkola / Cebinde açık saçık resimler” diye yazmış. Gerek Mandrake, gerek Maskeli Süvari, çizgi romandan çok sinemayı ve gazinolarda sergilenen sihirbazlık gösterilerini çağrıştırıyor. Öte yandan, her ne kadar Hayalet Oğuz gibi egzantrik bir kişiliği ifade etmek için kullanılsa da “yüksek edebiyatı” tersyüz arzusu da hissedilmiyor değil. Yıllar sonra Vural Bahadır Bayrıl, “Şairin Atölyesinde Neler Olmalı?” diye sorup, işin içine Mister No’yu katmış: “[O’nun] Türkiye’de hiç yayınlanmamış maceralar dizisinden bir kitap olmalı” demiş ve nedenini de eklemiş, “yeni bir yıldız ya da gök cismi keşfettiğinde yerini saptayıp adını sonsuza kadar ona verebilmek için”. Ne şairlere akıl vermek ne de bir atölye çalışmasındaki ders kitaplarına karışmak istemem ama kişisel tavsiyem şudur: Astronomik detaylar söz konusuysa eğer, Gordon daha uygun bir seçim olacaktır. Velakin, Mister No hınzırlığından besbelli, şair ehlini cezbetmiş görünüyor. Suha Tuğtepe ondan söz ederken: “Mister No: Kanatlarım / gücüm yetmeyen serüvenlere taşıyor gövdemi / dağınık odamda” diye yazmış. Tekmeleyerek çalıştırdığı, her an tekleyerek düşecekmiş izlenimi veren Piperi, müptezel içkiciliği, uçarılığı sıradışı sayılıyor.
 

Mister No şairler için de bir istisna elbette, genelde çizgi roman kahramanları çocukluğu hatırlatan bir imge olarak kullanılıyor. Orhan Tuleylioğlu, “yasal olmamıştı hiç aşkımız / ders kitapları arasında / biriktirilen Tommiks sevinci” derken, Türkiye’ye özgü bir yasaklama klişesine gönderme yapıyor: Ders kitaplarının arasında çizgi romanlar okuyarak, ebeveynlerini aldatan çocuklar!. Çocukluğunun oyun günlerini yadeden Rıdvan Dansuk, “Gülünce ne güzel açar / Teksas’ta Rodi’nin Çilleri” diye yazmış. Fikret Demirağ ise hafta sonlarını rutinleşmiş ev içi eylemleriyle hatırlıyor: “Pazar günboyu gene çamaşırla uğraşacak karım / Red Kit, Milliyet Çocuk okuyacak çocuklar”. Red Kit de hatırlanan önemli imgelerden. Çizgi film olarak yayınlanması bu yaygınlığın sebebi olabilir. Ahmet Erhan, “bir ikindi ayazında Red Kit yalnızlığında / Çoğul bir Dalton’dum” derken, onun içerdiği parodiyi dramatize ederek kullanmış. Şairler bahsi bu kadar, gelelim romancılara.

İhsan Oktay Anar’ın gerçekten eğlenceli kitabı Efrasiyab’ın Hikayeleri’nin son öyküsü bir çizgi roman kahramanına, Supermen’e ayrılmıştır. Daha doğrusu, kitabın metinlerarası yapısı gereği, ironik bir süpermen öyküsü anlatılmış. Bir Anadolu kasabasında ilerleyen yaşlarında halen çocuk sahibi olamamış ve bunun üzüntüsünü çeken bir çiftin – ki sonradan hiç cinsel ilişkiye girmediklerini öğreniriz – bahçesine, taşıdığı yükü ağır geldiğinden bir leylek düşer. Leylek’in taşıdığı beş yaşlarında, şişman, gürbüz oğlan çocuğu yaşlı çifte bir armağandır aslında. Ancak gökten inmiş mucize, bir kız çocuğu olsun isteyen ve erkeklerden nefret eden Anne ile güçlü bir erkek çocuğu olsun isteyen Baba arasında kalacaktır. Daha ismi konulurken bir uyuşmazlık çıkar. Anne çocuğa “Güler”, Baba “Erk, Erke” gibi isimler koymak isterler. Sonunda, Muhasebeci Muhittin Kent’in oğlunun adı Gülerk olur. Anne-babasının beklentileri arasında kalan Gülerk, çift kişilikli bir hayat sürdürmek zorunda kalır. Babası, onun yel gibi koşan, haysiyetli ve kahraman bir çocuk olmasını istediğinden, kendi çocukluğunda kullandığı, göğsünde babası Sabri’nin baş harfini taşıyan, kırmızı pelerinli, mavi bir elbiseyi giymesini ister. Yaşlı karısı ise papyon, gömlek ve takım elbise giyen uslu bir çocuk olmasını isteyerek, eğer üzerinde kir olursa annesi olmayacağı tehdidini de savurur. Üstelik bir de gözlük almıştır ona. Etrafı bulanık göreceğinden bütün uslu çocuklar gibi, her gördüğünü isteyemeyecektir. Gülerk, kasabanın Seyyare adlı yerel gazetesinde çalışıp, bir de Yelda adlı bir kıza gönlünü kaptırmaz mı? Anar, Süpermen temasını masalsı bir havada ironiyle anlatmayı başarmış. Çocuksuluğu aktarmakta gösterdiği maharet, büyüklerin acımasız beklentileriyle birarada anlatılıyor.

Ahmet Altan’ın Tehlikeli Masallar romanında, Newton North adlı bir çizgi roman kahramanının hayatını yazan 12 yaşında bir çocukla karşılaşırız. Romanın kahramanı, çocukla sohbet ederken, en çok hangi çizgi romanı sevdiğini sorar. Çocuk, hiç düşünmeden cevaplar: “Mr. No’yu seviyorum, üstün zekalı çünkü” (Sırf huysuzluğumdan kitabın yayın tarihinin 1996 olduğunu hatırlatayım). Roman boyunca iki yazar aralıklarla konuşurlar, yazdıkları hakkında felsefi yorumlar yaparlar. Hazır cevapları olan bilmiş bir çocuğun, iddialı ama naif görüşleri, yazarın sorunlarıyla çelişerek anlatılır.

Sinema eleştirmeni Mehmet Açar, Hayalet Gemi dergisinde yayımlanan öykülerinden derlediği Anarşik Rehavet kitabında, çizgi romana yönelik epey bir gönderme yapar. Aslına bakılırsa Hayalet Gemi, metinlerarası göndermeleri fetişleştiren, sinemaya ve edebiyata yoğun olarak atıfta bulunan anlatılardan oluşuyordu. Açar da Martin Mystere ve Red Kit gibi kahramanlara metin içerisinde ağırlıklı bir yeri olmasa da, göndermeler yapar. Benzer bir yorumu Hikmet Temel Akarsu romanları için de yapabiliriz. (L.C.)

Doksanlarda, “Bir kitap okudum, hayatım değişti!” sloganıyla lanse edilen Yeni Hayat, Orhan Pamuk’un çizgi roman tutkusunu ustalıkla öyküsüne kattığı bir roman aynı zamanda. Çocuklukta, abisinin çizgi romanlarına dadanarak kazandığı çizgi roman okuma zevkini, romanda, kahramanın komşusu Rıfkı Amca’ya çizdirdiği hayali karelerin, hayali tasvirini yaparak okura yansıtır. Bu karelerde Rıfkı Amca, çizgi roman aracılığıyla, Türk çocuklarına Batılı değerleri ve ahlak anlayışını empoze eden yabancı çizgi romanlara alternatif yaratmayı hedefler. Atatürkçü, laik ve aydınlanmacı Türk çocuğuna dünyada yer beğenirken, bir yandan da onun ahlaki değerlerini, “yozlaşmış” Batı karşısında yüceltmeye girişir.

Yeni Hayat’ın kahramanı, tutkuyla bağlı olduğu Canan’ın peşinden, Mehmet Nahit’in çocukluk evine sürüklenir. Onun odasında çizgi romanlar ve çocuk dergileri ile karşılaşır: “...raflara düzenle dizilmiş dergilerin sırtları, solmuş olsalar da fazla fazla tanıdık gelen renkleri ve bir içgüdüyle kendiliğinden uzanıveren elimin alıp okşadığı kapak resmi bendeki direnişi kırdı”. Rıfkı Amca’nın eserleri olan Nebi Nebraska’da, Mari ile Ali ve Demiryolu Kahramanları, Tom Miks ve Bill Kid gibi yabancı kaynaklı çizgi romanlara müptela olan Türk çocuklarına yerli bir alternatif sunar. En az Batılı örnekleri kadar macera ve heyecan dolu bu eserler, aynı zamanda ahlak dersi verirler ve Türk’ün gücünü dünyaya gösterirler. Bu naif öyküler kahramanın çocukluğunun capcanlı resimleridirler: “Büyük balonları dolduran iri harflerin ardından gelen o kocaman ünlemleri ne kadar da severdim! ‘Dikkat!’ diye bağırırdı Pertev Peter’e ve kalleşin tekinin arkadan attığı bıçak sırtına saplanmadan o kendini yere atardı. ‘Arkanda!’ diye bağırırdı Peter Pertev’e ve Pertev hiç o yöne bakmadan arkasına doğru bir yumruk savurur, demiryol düşmanının çenesini bulurdu. Bazan da Rıfkı Amca araya girer, resimler arasına attığı küçük kutucuklar içerisine ANSIZIN diye yazardı kendi gibi ince bacaklı harfleriyle, FAKAT O DA NESİ diye yazardı, AMA BİRDENBİRE diye yazardı ve kocaman bir ünlem koyar ve beni ve anlıyordum ki bir zamanlar adı Nahit olan Mehmet’i hikayenin içine çekerdi” .

Sevin Okyay, çocukluğunun hınzır ve neşeli hikayesini anlattığı İlk Romanım’da, çizgi roman kahramanlarıyla hemhal olduğu dönemlere sık sık gönderme yapar. Pekos Bill, bu “erkek gibi”, gözüpek kızın rol modelidir mesela. Ama Tom Miks’i hiç sevmez. “Tıfıl biri”dir o. Kadınlardan Kalamiti Ceyn’e imrenir, tabiatı gereği. Haliyle Suzi “aptal bir kız”dır (İlginç not: Buket Uzuner de Suzi’yi “pasif ve sakar bir kız” olarak görürmüş). Hayranı olduğu çizgi roman kahramanları gibi davranmak, onların jest ve mimiklerini taklit etmek, o ve mahalle arkadaşlarının en sevdikleri oyunlardır: “Ben de Pekos Bill olmak isterdim. Arkadaşlarım bana kısaca Pekos desin. Bill çok çocuk adı gibiydi. O zaman kim korkar senden? Bana Pekos desinler, şerif olmayayım. Çünkü şerif, memur gibi bir şey. Meçhul kahraman olayım, kasaba kasaba dolaşayım. Bütün kötüler adımı duyunca titresin. Atım beni çok sevsin. Ben de onu severim, yem verir, kaşağılar, terini silerim. Kendi karnımdan önce onunkini doyururum”.

Ünlü yazarların anılarında pek çok kez çizgi romanlarla ilgili ayrıntılarla karşılaşıyoruz. Tarık Dursun K, Giovanni Scognamillo, Nedim Gürsel, Altan Öymen, Attilâ İlhan, Selim İleri, Adalet Ağaoğlu, Buket Uzuner, Enis Batur, Murat Gülsoy, Hasan Ali Toptaş bunlardan bazıları. (F.Ş.)

(Kaynak: İsmi geçen yazar ve şairlerin kitapları; ödünç aldığımız –kaynağını bilmediğimiz- bazı şiirler için bkz. Sunay Akın’ın Cumhuriyet Dergi, 11/7/1993’te yayınlanan bir yazısı)


Yazı, 2004 yılında Serüven'de yayınlanmıştı.

Pazar, Nisan 24, 2016

Son Okuduklarım 2


İlki, ansiklopedi veya sözlük mantığında alfabetik hazırlanmış  bir sahtekarlık derlemesi. Doğrusu bazen çok çeviri duruyor, yazar da herkesin bildiğini anlatıyorum gibi yazabiliyor, öte yandan ilginç bölümler var, magazini bol. İkincisi, Asabiyeci güzel, Borges hikayesi okuyorum gibi geldi, çok eğlendim, tavsiye ederim. Üçüncüsü, Eisner'in kısa hikayeleri, çalışkan dedemizin görsel oyunları. Dördüncüsü, Svevo, sanki sansürden çekinmiş ve dümen kırmış hissi verdi bana. Hoş bir gerilimi var, üstüne gitse, üçüncü bir karakteri daha da öne çıkartabilse veya arzunun koyulaşmasını ıskalamasa...


Bu dörtlünün en şahanesi, elbette McCullers, tek kelimeyle şaşırtıcı bir kitap...Ne yazsa okunacak yazarlardan (dı)... Kağıt Ev, bizde popülerlik kazanmış, o yüzden okudum, beni çok sarmadı, edebiyat tutkusunu okumak hoşuma gitmiyor... Körler sağırlar birbirini ağırlar gibi geliyor bana... Buluşma, çizgileri nedeniyle ilgi çekici olabilir... Che'nin Küba'ya çıkışını anlatıyor... Çok parlak diyemem. Nerantzula için ne diyebilirim. Istrati'nin daha iyi yazdığı çok şey var...



Buı dörtlünün en güzeli Murakami öyküleri, bitirmiyorum o yüzden...Yavaşlığı,  manevracılığı beni hep mutlu ediyor. Zoşçenko, bizim mizah edebiyatımızı etkileyen mantığın en iyi örneklerinden...O gözle bakmak ve okumak lazım. Şeye çok benziyor diyeceksiniz..e şeye canım işte... Bursaname, Aziz Nesin'in Bursa Sergisi için hazırlanmış bir kitap. Beş altı mektup dışında yeni bir şey yok aslında...Tasarım güzel olmuş... Nesin'in orada yaşadığı aile dramı da yazılmayı bekliyor... Resimler Nasıl Okunur, bu tür sanat kitaplarını sevenlerin kaçırmayacağı bir şey. Öğrenmek-anlatmak bahsinden insana katkısı ne derseniz, beklentinizi yüksek tutmayın derim...

Pazartesi, Haziran 29, 2015

Geçen Hafta Okuduklarım


Geçen hafta tatile çıkarken yanıma okumak üzere çeviri romanlar aldım. Yirmi yılı aşkın bir zamandır bir hafta tatil yapabilmiş değilim, hele bu Türkçe edebiyat editörlüğü işi başladı başlayalı, lafım meclisten dışarı, işin doğası böyle galiba, insanlar bir şekilde size ulaşıyor ve yazdıklarını okutmak istiyorlar. Hal bu olunca, istediklerimi okuyamıyor, istediğim kadar okuyamıyorum. Sürekli dosya okumak, tek kelimeyle yıpratıcı ve insanı okumaktan soğutan bir etki yaratıyor. Türkçe roman da okuyamıyorum veya okuduklarımı da ifşa edemiyorum.Yanıma aldığım romanlar bu sebeple çeviri romanlar oldular.

Llosa sevdiğim bir yazar, bu romanı da yıllar yıllar önce bir otobüs yolculuğunda almıştım, yarısından sonrası formaların mükerrer olduğu hatalı bir basımdı, içimde kalmış, gerisini okuyamamıştım. Sonra iş güç, yenisini alıp devamını okumak mümkün olmamıştı. Tatilde, tekrar başladım romana, polisiye bir hikaye diyerek özetleyelim, siyasi ve toplumsal göndermeleri romanın yazıldığı dönem için ve doğal olarak polisiye için yenilikçi... Bugün, o ölçüde pek çok polisiye var. Llosa'nın mahareti güçlü karakterler yaratması ve sürekliliği kurmayı her zaman başarabilmesinde.


Saramago, sevdiğim bir yazar, bu da onun kısacık bir masalı...Birol Bayram, yeterince çizmediği için kızdığım, şaşırdığım, mizah dergileri ortalamasının üzerinde bulduğum ilgi çekici bir çizerdir, kitabı resimlemiş... bir tercihte bulunarak resimlemiş, çook farklı biçimlerde çizebilecek biridir, ben bu tercihi pek beğenmedim, masalı soğutan-mesafelendiren bir tercih olmuş... Daha ironik, daha sıcaklaşan ve giderek kendine yakınlaştıran bir yönü olsaymış keşke diyorum..

Masal, son cümlesiyle kendini anlatıyor... Saramago'nun gürül gürül akan bir tonu vardır, masal o hissi vermiyor.


Philip Roth, ne yazsa okurum, okumak da lazım, yavaşlığı ve gevezeliği, savrulması, mahremi anlatma biçimi ilginçtir. Bu roman, anlattığı ilişkiler ve mekan sıkışması nedeniyle yeni ya da ilginç değil. Roth, zaten bu tür bilindik şeyleri diline dolar, kendince esnetir ya da daraltır. İsminden ve arka kapaktan dolayı, başka bir şey çıkacak sanmıştım, beklediğim gibi çıkmadı.


Sevdiğim ve sevdiğim iyi bildiğimi düşündüğüm bir dönemde 1930'lı yıllarda Berlin'de geçiyor roman. Isherwood'u duyuyor, biliyordum ama okumamıştım. Bütün kitaplarını okuyacağım. Roman, finale doğru, düşündüğümün aksine yavaşlayıp, iyimserleşti. Kapak, madem çizilmiş, çok daha çekici olabilirmiş, onu da söylemesem olmaz...



Geçen hafta okuduğum en iyi roman hangisi derseniz, size Bayan Brodie'nin Baharı derdim. Dili ilginç, zamansal sıçraması ilginç, karakterleri ve tahkiyeyi resmetmesi hakeza ilginç... Bazen bir sosyolog gibi anlatıyor, yazarı öne çıkartan, allame gibi gösteren bri dil bu...Sonra mahremi anlatması, akışkanlık kurması, merak uyandırmasıyla bu dili unutturuyor. Fedakarlık, aşk, aidiyet ve kötülük üstüne çok hoş bir metin. Eğitim sistemi, otoriterlik, hiyerarşi, büyüme, hayranlık vs pek çok şey anlatıyor. Kendini konuşturuyor, kendini konuşturabilen roman iyidir...

Cumartesi, Temmuz 20, 2013

İlk Kitaplar-Karşılaşmalar



Yayınevleri teorik olarak her dosya ile ilgilenirler, iyi bir yazarla karşılaşmak ve iyi bir dosya bulmak isterler. Bakmamak, okumamak, ilgilenmemek gibi bir durum bence mümkün değil. Çünkü editörler ve yayıncılar geçimlerini bu işten sağlarlar. Her metinle, hele yayın için uygun bulunan bir metinle çok uzun süre çalışılır. Bunlar pek farkedilmez ama metinler tek tek iyileştirilmeye çalışılır. Bir editör, ister istemez yazarla arkadaş olur, önerilerde bulunur, içerikle ilgili tartışır. Kişisel olarak şunu söyleyebilirim: Yeni bir yazar çıkartmaya özel olarak ilgi gösteriyorum ve onlarca genç yazarla birebir çalışıyorum. Bizden çıkan pek çok yazarla konuşun, hepsi dosya göndermiş, kendilerine sonradan ulaşılmıştır. Posta kutusundan çıkan yüzlerce kitabımız var. Yazarların yayınevlerini dolaşarak reddedilmelerine ilişkin epey hikaye anlatılır ama dikkat ederseniz bu tipik bir Amerikan Reader Digest anlatısıdır. Her türlü zorluğa karşın başaran adamın hikayesi bu. Reddedilme hikayesi kabul görme hikayesinden daha ilginç çünkü. 

Sabah Kitap, 19.7.2013 sayısı için sormuşlardı, yazar adayları kendileriyle ilgilenilmediğini iddia ediyorlarmış, bütün kapılar kapanıyormuş, cevapladım.


Perşembe, Mart 21, 2013

Heba



Sise benzemeyen tuhaf bir sisin içindeydi şehir. On dokuzuncu katın hizasında ben gerçeğim diyen bir güvercin kanat çırpıyordu. Binnaz Hanım'ın tombul elleri vardı. Ucu bucağı görünmeyen bir boşluğa düştü Ziya. Hışır hışır öten naylon şeritler. Te ilerde Suriye! Kaldır başını! Huoop! Yüzü çilli bir çocukluk. Efil efil tüten bir pişmanlık. Hiç işte, hiç bir şey olmadı. "Şikâyetçi misin" "Değilim Komutanım". Kolonya, limontuzu ve su. Bakma öyle karanlıkta Mensur. Aynalı kahve. Güzel Nefise. Kim o uzaktaki adam? Tufana emanet bir dünya.Her kötülük, bir iyiliğin içine akıyor işte.

Heba, göz gözü görmez insafsızlığın, doğruya benzemeye muvaffak olan yalanın, utanmazlığın, linçin, kıstırılmışlığın romanı. Edebiyatın kirişlerini çatlatan büyük bir yazardan yalnızlığın, pişmanlığın, askerliğin, heder olmuş bir ömrün romanı. İpek kadar yumuşak ve ipek kadar sağlam.

Sadık okurları için yeni keşifler sunacak, yeni tanışanları sadık okurlara dönüştürecek bir Hasan Ali Toptaş romanı...

Pazar, Şubat 17, 2013

Minare Gölgesi




“...Kıymet pencereye gitti, perdeyi aralayıp caminin karla kaplı ıssız meydanına baktı. Sonra saatine baktı. Derin bir nefes aldı, dudaklarını sımsıkı kapatıp nefesini, burnundan ağır ağır verdi. Fısıltıyla, “gelmedi bu puşt…” dedi. 

Bir sigara yaktı. Derin bir nefes çekip üfledi.

Düşünceleri yavaşça gölgelendi. Evdeki her şey, tahmin edemeyeceği kadar korkunç bir olaya dekor olsun diye özenle seçilmiş gibi geldi. Kader ona, bütün bu eşyaları renkleri, şekilleri, gölgeleri, bıyık altından gülerek biriktirtmişti sanki… Bütün başına gelenler, seçtiğini sandığı şeyler, insanlar, bu evler…  Hepsi, ne zaman olacağını bilemediği, o korkunç olaya doğru akıp gidiyordu.  Ne yaparsa yapsın, hiçbir şeyi değiştiremeyecekti.
Masanın örtüsü, perdedeki desenler, o dal mıdır nedir belirsiz, eğri büğrü kahverengi çizgiler…  Dolabın bir yanı sanki yağ dökülmüş gibi tuhaf bir şekilde, içini bulandırarak parlıyordu...”

Engin Ergönültaş, Minare Gölgesi'nden
Mart ayında İletişim Yayınlarından...

Pazartesi, Haziran 15, 2009

Kadın Düşkünü

Zırık Hasan’ın oğlu Bayram, güçlü kuvvetli, erkek güzeli bir adam. Bir zaafı var: kadınlar. Onlara dayanamıyor. Askere bile orada kadınsız duramayacağını düşünerek gitmek istemiyor. Bu yüzden de başına olmadık işler açıyor. Kozlu’dan, Muallim Fikret Bey’in yardımıyla kaçıyor, Germencik’te bir toprak sahibinin kâhyalığını yapan Kamil’in yanına gidiyor, orada değişik bir adla yaşamaya başlıyor. Fakat Kamil’in bir kızı var: Cavidan. Toprak sahibininse üç kızı: Vecihe, İsmet ve Nermin. Bunlara Ayşe ve Gülfidan’ı da eklemek gerek.

Demokrat Parti iktidarının ilk yılları... Kozlu’dan Germencik’e uzanan bir memleket panoraması... Rus romanlarının kır evlerini çağrıştıran bir çiftlik. Yüksek tabakadan mağrur kadınlar, müstehzi ve münekkit gözler. Taşra kurnazlığı, fikri mukaddes türküleri, hutbeleşmek için kalabalığa ihtiyaç duyan ahlâk bekçileri. Hercai gönüllü Bayram, dünyayı anlamaya çalışan Cumhur, Allah’ı kandıran Kör İhsan, para kokan adamlar, her daim cinsellik konuşan insancıklar...

Kadın Düşkünü, Cumhuriyet dönemi boyunca yazılmış bütün romanların sesiyle konuşan ama onlar gibi söylemeyen bir roman...

Kadın Düşkünü - bir milli roman parodisi... Muhalif bir kahkaha
prelüdü... Bir yazı eğlencesi...

[Kadın Düşkünü, Kemal Safa Güntekin, Temmuz ayı başında İletişim Yayınlarından çıkıyor...Kapak: Koray Kuranel]

Cumartesi, Mart 04, 2006

Benim Adım Kırmızı Romanı: Katili Kolay Buldum!

Güzel bir roman, sevdiğim türden tarihi bir polisiye Benim Adım Kırmızı. Tatlı bir muhteviyata sahip: bir dedektif, bir kadın, bir aşk, bir meslek çevresinin iç dünyası ve güçlü bir katil. Soğuk bir kış, ıssız İstanbul sokakları ve fanatizmin gölgesi…

Diğer yandan romanı farklı kılan bu değil, “katil kim?” sorusu etrafında örülen bir polisiye kurgu olsa da asıl olarak farklı okumalara açık bir “oyun kitabı”. Yazarın çağrısına uyarak, ben de oynadım, madem ortada bir soru var, katili bulayım istedim. Aşağıdaki metin, “katili kolay buldum” kıkırdaması içeren oyun notlarımdır, romanı okumayan (oynamayan) için metin anlaşılmaz olabilir, baştan uyarayım.

Klasik polisiyede okur, dedektifin bildiğinden fazlasını bilemez. Oysa Benim Adım Kırmızı’da bu durum epeyce tersine işletilmiş. Bu tür oyun metinlerinde okur, “Katil diyecekler bana” diyenin kim olduğunu önceden tespit edebilir. Okur, ister istemez dedektiften (Kara’dan) daha avantajlıdır. Çünkü herkes, dedektif ve katil de dahil olmak üzere, olayları doğrudan ona (okura) anlatır. Katil bunun farkındadır ve “Bir şeyi aklımdan bile geçirsem her şeyi anlarsınız. Bu da aranızda bir hayalet gibi gezinen adsız, hüviyetsiz bir katil olmaktan çıkarır da beni, yakayı ele vermiş, yüzü belirgin, kafası vurulacak bir suçlu durumuna düşürür” sözünü keyifle söyler.  “Düşünmeyeyim, kendime bir şeyler saklayayım: sizin gibi ince kişiler de ayak izlerine bakarak hırsızı bulur gibi, kelimelerimden ve renklerimden keşfe çalışsınlar” (25) diye izin isterken oyunun kuralını da belirlemiş olur.

Her bölümün birinci tekil şahıs anlatımı, yalnızca katili değil, neredeyse bütün karakterleri hem saklayan hem de ele veren bir düzlem kuruyor. Herkes kendini gizlerken ipuçları bırakıyor. Pamuk’un oyunbazlığı, okuru yalnızca çözmeye değil, “yazmaya” da zorluyor. Metnini, her ayrıntıyla yeniden üretime açıyor ve tam da bu nedenle verilen cevapların doğruluğu üzerine bir güvensizlik yaratmak istiyor. Böylece “Katil Kim?” sorusu salt bir polisiye problem olmaktan çıkıp yazarlık ve okurluk üzerine bir oyuna dönüşüyor.

Katil “benim Kelebek mi, Zeytin mi, Leylek mi olduğumu anlamanızı istemiyorum” (116) dediğinde bile, bu sözün kendisi bir tuzağa evriliyor.

Ben katilimi erken belirledim. Üç nakkaşın Kara ile ilk karşılaşmalarında adayımı seçtim; okuduklarım bu sezgimi güçlendirdi. İlk çıkış noktam, katilin Hint Padişahı Ekber Han’ın yaptıracağı kitap için ülkesine davet edilmiş olmasıydı (91). Kaçma ihtimali olan tek aday oydu. Bu, neredeyse türsel bir kuraldır: kurtulma ihtimali en yüksek olan, ilk bakılması gereken şüphelidir. Katil, “nakşettiğim harikaları takdir edecek kaç kişi var İstanbul’da” (119) diyerek bulunduğu yerden memnuniyetsizliğini açık ediyordu.

Yetinmedim elbette. Küçük ama belirleyici ayrıntılar bırakılmıştı: Kara kapıya geldiğinde katilin elinin titremesi (91) ve daha sonra cinayet sonrası el titremesinden söz edilmesi (119) gibi. Bölüm sonundaki “Allahım sen bizi koru” (97) sözü de tipik bir ikili ruh haline işaretti.

Aradığım katil, Eco’nun kör kütüphanecisi kadar simgesel değil belki, ama hem meydan okuyacak hem de af dileyecek biriydi. Bu ikili ruh hali nakkaşlık pratiğinin içinde de gizliydi. Enişte Efendi’nin sözleri bunu açıyordu: Nakkaşlıkta “nedamet getirip Allah’tan ve cemaatten af dilemek için kuvvetli bir dürtü vardır.” Kitaplar gizli gizli, adeta özür diler gibi hazırlanır. “Dinsizlikle suçlayacak hocaların, vaizlerin, kadıların, şeyhlerin hücumlarına peşinen boyun eğmenin, bu bitip tükenmez suçluluk duygusunun nakkaşın hayalini hem öldürdüğünü, hem de beslendiğinden” söz ediyordu.

Romanın başından itibaren dinin cinayet için önemli bir motivasyon olduğunu hissettiriliyordu. Katil için din, bir med-cezirdi: hem kendi resmini yapacak kadar cesur, hem de “Benim gibi Allah’tan korkan biri katil olunca hemen alışamıyor” (115) diyecek kadar ürkek. Cenazede herkesten çok o ağlıyordu. Enişte’nin “sarılmasını bilen adam iyi adamdır” (109) diyerek ona duyduğu güveni ifade etmesi de ironikti.

Bir başka ayrıntı: Katilin Ester aracılığıyla Şekure’ye mektup göndermesi (102) ve diğer nakkaşlardan farklı olarak bekâr olması. Bu fark, romanda özellikle belirginleştirilmişti. Diğer nakkaşların aksine (81, 90 ve 319) evli değil, bekar olduğunu öğreniyorduk. Bu bariz bir farklılıktı.

Üstat Osman'ın nakkaşları gerçek isimleriyle anlattığı bölüm katil adaylarından birini imkânsızlaştırdı. En azından hem romanın gelişimi, hem de minyatür tarihi içindeki önemi itibarıyla nakkaşlardan birinin bu cinayeti işlemesi zorlaşıyordu. Hasan Çelebi, Nakkaş Hasan Paşa olarak ünlenecek, Sicil-i Osmani'deki kayıtlara göre 1622 yılının Ramazan ayına kadar yaşayan bir nakkaş. Nakkaş Hasan, çalışmalarından birinde handiyse Pamuk tarafından da böyle yazılırdı denecek türden anlatılıyor. Muhtemelen 1597 yılında resimlenen, “Eğri Fetihnamesi veya Şahname-i Sultan Mehmed III” adını taşıyan eserin son sayfasındaki kayıtta, bu eseri resimleyen nakkaştan eserin yazarı Talikizade şöyle söz ediyor:

Bu nazmı yazan aciz, Cebrail'in tebrikine layıktır. Arap ve Acem bunları görse dilleri tutulur. Bir mücevherin alınıp, satıldığı pazarı vardır; sıracanın da alıcısı bulunur. Özellikle şahsiyetinde Bahzad gibi üstadlık olan Hasan isimli sanatkâr benim bu şirin sözlerime daha da tat verip, nazmımı şekillerle süsler. Herhangi bir meclisi çizip şekillendirdiği zaman, âşıklar keyiflerinden canlarını verirler. Eğer heybetli bir pehlivan resmi yapsa görenler korkudan sırtüstü düşer. Güneş resmi çizse halk sıcaklık duyar. Çimen çizse kudret ve neşe verir. Bir kâğıda gülistan resmi yapsa, bunu gören bülbül ağlayıp feryat eder. Eğer Leyla'nın mevzun boynunu çizse nice âşıklar Mecnun gibi gözyaşı dökerler. Bu en manalı ve gönül açıcı resimlerdir ki padişah onu beğenir, kabul eder, dünya içinde ay gibi parlar, gizli olan geceyi gün gibi ışıldatır.”

Aslında Nakkaş Hasan'ın yaşamış-gerçek bir kişilik olması bir yana, romanda katil olamayacak kadar sağlıklı bir yapısı var. “Nakşetmiyorsa güzel kalçalı karısıyla deliler gibi sevişiyor, eğlenerek ve gülerek çalışıyor” (81). Üslubu ve yaşama sevinci, onu roman içi mantıkta katillikten uzaklaştırıyor. Bu coşkulu adam, cenazede Enişte'nin yanına sokularak “her zamanki ateşli haliyle” paldır küldür cinayeti konuşuyor: “Bu işi Zeytin ile Leylek yaptılar dedi. Benim rahmetliyle aram olmadığını herkes gibi onlar da çok iyi biliyorlardı, herkesin bunu bildiğini de biliyorlardı” (110-111). Böyle bir adam katil olamaz veya Pamuk'un katili bu kadar kolay açık veremez. Her şeyden önce katilin “eski hayatına hiç karıştırmadığı alaycı ve hain ikinci sesini” (115) taşıyamayacak kadar heyecanlı bir adam Nakkaş Hasan.


Üstat Osman'ın en yakın rakibi gördüğü ve ısrarla onu katil olarak gösterdiği, neredeyse hiç acımadığı (275, 382 vd) Nakkaş Mustafa Çelebi ise yine aynı tarihsel verilere göre Üstat Osman'ın 1595'te yerini alan Nakkaş Abdullah Lütfi'ye denk düşüyor. Bunu Nakkaş Abdullah olması gerektiği için değil, metinde Üstat Osman'ın yerine Başnakkaş olduğu için söylüyorum.

Katili mimleyen ince bir kanıt daha: Matrakçı Nasuh ve Levni kadar büyük bir nakkaş olan Üstat Osman'ın neredeyse her söylediği katilin turnusol kâğıdı:

Nakkaşın resmini yaptığı konuya benzeyeceğini düşünmek ne beni ne de usta nakkaşlarımı hiç anlamamaktır (...) bir atın öfkesini ve hızını resmederken kendi öfkesi ve hızını nakşetmez ressam; en mükemmel at resmini yapmaya çalışarak, dünyanın zenginliğine ve onu yaratana duyduğu bir aşkı, bir çeşit yaşama aşkının renklerini gösterir o kadar” (302) .

Elbette ki, Üstat Osman olması gerekeni anlatıyor. Meddah'ın diliyle konuşan ağacın dediği gibi “Ben bir ağacın kendisi değil, manası olmak istiyorum” (63) da nakkaşlık için bir başka ideal. Atın resmini çizen nakkaşların niyetleri hep farklı yazılmış. Nakkaş Mustafa “bir at resmi çizerken ancak kendim olabilirim” (317) diyecek kadar hesaplı, yükselme arzusu içinde biridir. Baruthaneli Nakkaş ise “at resmini nakşederken harika at resmi nakşeden başka bir nakkaş olurum” diyerek üslup yaratan nakkaş olmaktan çok o üslubu sonsuza kadar taklit edip mükemmelleştiren, cilalayan bir nakkaşlığa (194) özenir. Gerçekten de Hasan, üstat Osman'ın çığırında nakşedecek bir nakkaş olur.

Katilin sözü (315) ise Üstat Osman'ın “ol(a)maz” dediği ruh halini resmediyor: “Harika bir at resmi çizerken o harika at olurum ben”. Katil, Meddahın alayla anlattığı biçimde (150) “Çinli üstatlar gibi kendini çizdiği şey” sanıyor.

Hâsıl-ı kelam, hem Pamuk'un “üslubundan” hem de diğer adayların katil olabilme imkânlarından yola çıkarak katil kolaylıkla tespit edilebiliyordu. Bunun için biraz polisiye biraz tarih bilgisi ve metinlerarası bir oyun iştahı yeterliydi. Bir tür “nedime usulü” dikkat. Zevk aldım. Katili kolay buldum.

[Yazı, romanın yayımlandığı yıl olan 1998’de kaleme alındı. Herhangi bir matbu yayında neşredilmedi. Derin Hakikatler'e başladığım yıl paylaşmıştım, yirmi yıl sonra metni elden geçirip, görsellerini değiştirdim. Sayfa numaraları ilk baskıya göredir. "Kolay buldum" deyişi, elbette bir ironi, yapmayın Romalılar, çalışmadan bulamazsınız, katilin adını vereceğimi sanıyorsanız, yanılıyorsunuz.]

Related Posts with Thumbnails