Salı, Temmuz 21, 2026

İletişim Kutusundan

Derin Hakikatler’in sayfa altında bir mesaj kutusu var, oradan küçük mesajlar ve sorular alıyorum. Son üç ayda blogun iletişim kutusundan bana ulaşan bazı soruları ve verdiğim cevapları paylaşmak istedim.

Aslına bakarsanız bazıları özel olarak yazılarla ilgili ve doğrudan yorum olarak yazılabilir türden… Kimileri de genel bir meraka dair diyebilirim. Mesaj sahiplerini mahrem tutarak paylaşım yaptığımı hatırlatayım.

(…) Kendimize ait sandığımız fikirler, yaşadığımız çağın bize empoze ettiği klişeler ve hazır cümleler gibi geliyor bana, katılır mısınız?

Kaçınılmaz olarak öyle. Devletler, gazetelerin ortak bir kamusal dil yarattığını fark ettiklerinde bunu kontrol etmek ve yönlendirmek istiyorlar. Bize ait sandığımız pek çok fikir, çağın ortak ezberlerine dayanıyor aslında. Kendi sesimizle söylediğimiz ve tekrarladığımız için onları kendimizin fikirleri sanıyoruz. Üstelik yaşadığımız dönem, işleyişi itibarıyla emirlerini artık emir kipinde vermiyor. “Çalış” demiyor, “potansiyelini gerçekleştir” diyor. “Tüket” demiyor, “kendini ödüllendir” diyor. “Yalnız kal” demiyor, “sınırlarını koru” diyor. “Rekabet et” demiyor, “kendinin en iyi versiyonu ol” diyor. Böylece dışarıdan gelen baskı, içeriden yükselen gönüllü bir arzu gibi yaşanıyor.

(…) Kendi geçmişinizle karşılaştırırsanız şu an size ne ilginç geliyor? Popüler algılarla ilgili bir karşılaştırma anlamında soruyorum bunu?

Çok zor soru, iyi ya da kötü gibi bir karşıtlık kurmak doğru olmaz. Altmışlı yıllarda Hukuk okumak istiyordu insanlar, ben gençken İktisat… Şimdi de psikoloji mesela. Neden popüler oldu bu meslekler, ben bunu düşünmeyi severim. Zamanı anlamak gibi bir uğraşım var. Olup bitenleri eskiden iyiydi, şimdi çok kötü oldu gibi okumuyorum demek istiyorum. Bir dönem evlenmemek eksiklikti; bugün yanlış insanla kalmak-yaşamak zayıflık sayılıyor. Dün kanaatkârlık erdemdi, bugün bu iddiasızlık olarak kabul ediliyor. Dün kalabalığa uyum sağlamak makbuldü, bugün farklı görünmek neredeyse bir zorunluluğa dönüşmüş durumda. Hemen herkes emekli olup Ege sahiline yerleşmek istiyor mesela. Kimseye de tuhaf gelmiyor bu kolektif arzu. Bir fikrin çok yaygın olması onu yanlış yapmaz elbette. Fakat bize ait olduğunu da kanıtlamaz. İnsanlar fikirlerimden hangileri benim tarafımdan üretilmiş, hangileri ezberlenmiştir diye sormazlar. Başa döneyim, niye sormazlar diye hayıflanmıyorum, sormuyorlar diyorum.

(…) Akbaba ile ilgili yorumlarınızın çoğunda esprilerin Yusuf Ziya Ortaç’a ait olduğunu yazıyorsunuz. Bu sizin yorumunuz mu, yoksa bir bilgiye mi dayanıyor?

Yusuf Ziya Ortaç karikatürlere adını yazdırmıyor, ayrıca imza atmıyor. Akbaba döneminin dergicilik refleksleri daha farklıydı; ortak ya da iki imzalı karikatür anlayışı daha çok Gırgır döneminde yaygınlaşır.

Bununla birlikte Ortaç, bazı yazı ve polemiklerinde esprileri kendisinin bulduğunu, karikatürleri bu esprilere göre çizdirdiğini açıkça söylüyor. Dolayısıyla bu, yalnızca benim yorumum değil; öncelikle Ortaç’ın kendi beyanlarına dayanıyor. Ancak bunun Akbaba’daki her karikatür için kesin olarak doğrulanabileceğini söylemek de mümkün değil. Ortaç, bir polemik neticesinde çizeri korumak için de söylemiş olabilir bunu. Narsisist bir edayla ya da patron büyüklenmesiyle de konuşmuş da diyemiyorum. Hepsi mümkün. “Şu çizdi ama espriyi ben verdim” diyen kendisi.

(…) Pek çok yazınızda tekrar eden bir vurgu var Levent bey. Haklı olmak neden çoğu zaman doğru olmaktan daha çekicidir?

Zor soru. Kesin bir cevabım yok. Ona göre okuyun diyeceğim. Koşullara göre değişebilir ama bence haklı olmak egoyu, doğru olmak ise gerçeği gözetir. Gerçek bazen fikrimizi değiştirmemizi, geri çekilmemizi ya da yanıldığımızı kabul etmemizi ister. Haklılık duygusu ise çoğu zaman yalnızca karşı tarafın yenilmesini bekler. Doğruyu aramak insanı kendisiyle de karşı karşıya getirir, haklı çıkmak içinse karşı koyacak bir rakip bulmak yeterlidir.

(…) Kültürel hafıza neden önemli olanı hatırlamıyor?

Çünkü kültürel hafıza bir arşiv değil, bir dolaşım sistemidir. En önemli olan değil en çok anlatılan, gösterilen ve yeniden üretilen geriye kalır. Antropolojideki ritüel kavramsallaştırmasını düşünün. Tekrar, bir şeyi yalnızca hatırlatmaz, ona önem ve sahicilik izlenimi de kazandırır. Yeterince tekrarlanan anlatı, zamanla hakikatin yerini alabilir.

(…) Sosyal medya insanları kabalaştırdı mı?

Siyaseten romantik cevaplar vermek istemiyorum. Sosyal medya insanları baştan yaratmadı ama kabalığı kolaylaştırdı. Yüz yüze söylenemeyecek sözleri risksiz, karşılıksız ve hatta alkışlanabilir hâle getirdi. Sizin deyişinizle, kabalığın görünürlük maliyetini düşürdü. Kabalık arttı, çünkü bedeli azaldı, ödül olarak getirisi ise çoğaldı diyelim.

(…) Çok iddialı yorumlar yapıyorsunuz. Sizin fikirleriniz değişiyor mu, yoksa eski fikirlerinizi taşıyamayacak kadar yoruldunuz mu?

Sorudaki ayrımı tam olarak anladığımdan emin değilim ama fikirlerim elbette değişiyor. Değişmeyen fikrin sağlam olduğuna değil uzun süredir sınanmadığına inanırım. Genel olarak “cahil” olduğumu düşünürüm. Şıklık olsun diye söylemiyorum bunu. İnsan okudukça ve düşündükçe bildiklerinden çok bilmediklerini fark ediyor. Öğrenme ve düşünme iştahını bu nedenle önemsiyorum. Elbette insan çalışıyorsa yorulur. Fakat bazı fikirlerden vazgeçmek yorgunluk değil, artık onları taşımanın anlamlı olmadığını görmek olabilir. Eski bir fikri terk etmek bazen güçsüzlük değil, düşünmenin doğal sonucu gibi geliyor bana. Dışarıdan nasıl göründüğümü bilemiyorum ama sanıldığı kadar aktüel siyasetle yaşayan biri değilim.


Hiç yorum yok:

Related Posts with Thumbnails