Derin Hakikatler’in sayfa altında bir mesaj kutusu var,
oradan küçük mesajlar ve sorular alıyorum. Son üç ayda blogun iletişim
kutusundan bana ulaşan bazı soruları ve verdiğim cevapları paylaşmak istedim.
Aslına bakarsanız bazıları özel olarak yazılarla ilgili
ve doğrudan yorum olarak yazılabilir türden… Kimileri de genel bir meraka dair
diyebilirim. Mesaj sahiplerini mahrem tutarak paylaşım yaptığımı hatırlatayım.
(…) Kendimize
ait sandığımız fikirler, yaşadığımız çağın bize empoze ettiği klişeler ve hazır
cümleler gibi geliyor bana, katılır mısınız?
Kaçınılmaz olarak öyle. Devletler, gazetelerin ortak bir
kamusal dil yarattığını fark ettiklerinde bunu kontrol etmek ve yönlendirmek
istiyorlar. Bize ait sandığımız pek çok fikir, çağın ortak ezberlerine
dayanıyor aslında. Kendi sesimizle söylediğimiz ve tekrarladığımız için onları
kendimizin fikirleri sanıyoruz. Üstelik yaşadığımız dönem, işleyişi itibarıyla emirlerini
artık emir kipinde vermiyor. “Çalış” demiyor, “potansiyelini gerçekleştir”
diyor. “Tüket” demiyor, “kendini ödüllendir” diyor. “Yalnız kal” demiyor,
“sınırlarını koru” diyor. “Rekabet et” demiyor, “kendinin en iyi versiyonu ol”
diyor. Böylece dışarıdan gelen baskı, içeriden yükselen gönüllü bir arzu gibi
yaşanıyor.
(…)
Kendi
geçmişinizle karşılaştırırsanız şu an size ne ilginç geliyor? Popüler algılarla
ilgili bir karşılaştırma anlamında soruyorum bunu?
Çok zor soru, iyi ya da kötü gibi bir karşıtlık kurmak doğru
olmaz. Altmışlı yıllarda Hukuk okumak istiyordu insanlar, ben gençken İktisat…
Şimdi de psikoloji mesela. Neden popüler oldu bu meslekler, ben bunu düşünmeyi
severim. Zamanı anlamak gibi bir uğraşım var. Olup bitenleri eskiden iyiydi,
şimdi çok kötü oldu gibi okumuyorum demek istiyorum. Bir dönem evlenmemek
eksiklikti; bugün yanlış insanla kalmak-yaşamak zayıflık sayılıyor. Dün
kanaatkârlık erdemdi, bugün bu iddiasızlık olarak kabul ediliyor. Dün
kalabalığa uyum sağlamak makbuldü, bugün farklı görünmek neredeyse bir zorunluluğa
dönüşmüş durumda. Hemen herkes emekli olup Ege sahiline yerleşmek istiyor
mesela. Kimseye de tuhaf gelmiyor bu kolektif arzu. Bir fikrin çok yaygın
olması onu yanlış yapmaz elbette. Fakat bize ait olduğunu da kanıtlamaz. İnsanlar
fikirlerimden hangileri benim tarafımdan üretilmiş, hangileri ezberlenmiştir
diye sormazlar. Başa döneyim, niye sormazlar diye hayıflanmıyorum, sormuyorlar
diyorum.
(…)
Akbaba ile
ilgili yorumlarınızın çoğunda esprilerin Yusuf Ziya Ortaç’a ait olduğunu
yazıyorsunuz. Bu sizin yorumunuz mu, yoksa bir bilgiye mi dayanıyor?
Yusuf Ziya Ortaç karikatürlere adını yazdırmıyor, ayrıca
imza atmıyor. Akbaba döneminin
dergicilik refleksleri daha farklıydı; ortak ya da iki imzalı karikatür anlayışı
daha çok Gırgır döneminde yaygınlaşır.
Bununla birlikte Ortaç, bazı yazı ve polemiklerinde esprileri
kendisinin bulduğunu, karikatürleri bu esprilere göre çizdirdiğini açıkça söylüyor.
Dolayısıyla bu, yalnızca benim yorumum değil; öncelikle Ortaç’ın kendi beyanlarına
dayanıyor. Ancak bunun Akbaba’daki her karikatür için kesin olarak
doğrulanabileceğini söylemek de mümkün değil. Ortaç, bir polemik neticesinde
çizeri korumak için de söylemiş olabilir bunu. Narsisist bir edayla ya da
patron büyüklenmesiyle de konuşmuş da diyemiyorum. Hepsi mümkün. “Şu çizdi ama
espriyi ben verdim” diyen kendisi.
(…) Pek çok
yazınızda tekrar eden bir vurgu var Levent bey. Haklı olmak neden çoğu zaman
doğru olmaktan daha çekicidir?
Zor soru. Kesin bir cevabım yok. Ona göre okuyun
diyeceğim. Koşullara göre değişebilir ama bence haklı olmak egoyu, doğru olmak
ise gerçeği gözetir. Gerçek bazen fikrimizi değiştirmemizi, geri çekilmemizi ya
da yanıldığımızı kabul etmemizi ister. Haklılık duygusu ise çoğu zaman yalnızca
karşı tarafın yenilmesini bekler. Doğruyu aramak insanı kendisiyle de karşı
karşıya getirir, haklı çıkmak içinse karşı koyacak bir rakip bulmak yeterlidir.
(…)
Kültürel
hafıza neden önemli olanı hatırlamıyor?
Çünkü kültürel hafıza bir arşiv değil, bir dolaşım
sistemidir. En önemli olan değil en çok anlatılan, gösterilen ve yeniden
üretilen geriye kalır. Antropolojideki ritüel kavramsallaştırmasını düşünün. Tekrar,
bir şeyi yalnızca hatırlatmaz, ona önem ve sahicilik izlenimi de kazandırır.
Yeterince tekrarlanan anlatı, zamanla hakikatin yerini alabilir.
(…) Sosyal
medya insanları kabalaştırdı mı?
Siyaseten romantik cevaplar vermek istemiyorum. Sosyal
medya insanları baştan yaratmadı ama kabalığı kolaylaştırdı. Yüz yüze
söylenemeyecek sözleri risksiz, karşılıksız ve hatta alkışlanabilir hâle
getirdi. Sizin deyişinizle, kabalığın görünürlük maliyetini düşürdü. Kabalık
arttı, çünkü bedeli azaldı, ödül olarak getirisi ise çoğaldı diyelim.
(…) Çok iddialı
yorumlar yapıyorsunuz. Sizin fikirleriniz değişiyor mu, yoksa eski
fikirlerinizi taşıyamayacak kadar yoruldunuz mu?
Sorudaki ayrımı tam olarak anladığımdan emin değilim ama fikirlerim
elbette değişiyor. Değişmeyen fikrin sağlam olduğuna değil uzun süredir
sınanmadığına inanırım. Genel olarak “cahil” olduğumu düşünürüm. Şıklık olsun
diye söylemiyorum bunu. İnsan okudukça ve düşündükçe bildiklerinden çok
bilmediklerini fark ediyor. Öğrenme ve düşünme iştahını bu nedenle önemsiyorum.
Elbette insan çalışıyorsa yorulur. Fakat bazı fikirlerden vazgeçmek yorgunluk
değil, artık onları taşımanın anlamlı olmadığını görmek olabilir. Eski bir
fikri terk etmek bazen güçsüzlük değil, düşünmenin doğal sonucu gibi geliyor bana.
Dışarıdan nasıl göründüğümü bilemiyorum ama sanıldığı kadar aktüel siyasetle
yaşayan biri değilim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder