Salı, Mayıs 23, 2017

Rüzgâr


Anadolu’da Rüzgâr: Gökyel (poyraz), oğlakkıran (karayel), hulice (bozyel), günbatı (batıdan esen yel), galaz (kuru rüzgâr), gündoğru (doğu rüzgârı), sadak (sabah yeli), minimini (kuzeyden esen hafif yel), talazlı gün (rüzgârlı gün). 

Pazartesi, Mayıs 22, 2017

Tahammül


Neden farklı fikirlere ve itirazlara tahammül edemiyoruz? Hemfikir olabileceğimiz bir cevabı var mı bu sorunun?

Dünyayı, memleketi, çevremizi, birlikte yaşadığımız insanları, hemşerilerimizi, komşularımızı tanımak için birebirdir böylesi sorular. Zihin açarlar.

Sadece tahammülsüz değil öfkeliyiz de. Neden?

Bence haksızlığa uğrayanlar, kendini suçlu hissedenler kadar öfkeli değiller. Haksızlığa uğrayanlar, dertlerini anlatmak ve konuşmak isterler. Haksızlık edenlerse susturmak.

Dikkat edin, itham edenler hep öfkeli görünürler, suçlamazsa suçlanacaklarına inandıkları için heyecan gösterirler, haksızlığa uğrayanlardan rol çalarlar.

Cevabı olmasa bile sormaktan vazgeçmeyelim. Sorular bizi, tetikte tutan, hadi diyelim, aydınlatan şeylerse, ki öyleler, geri durmayalım, ısrarla soralım... Tekrar ve tekrar başa dönerek soralım, neden farklı fikirlere ve itirazlara tahammül edemiyoruz?

Güzel İsimler


Yürekte Bukağı (Tomris Uyar, 1979), Puslu Kıtalar Atlası (İhsan Oktay Anar, 1995), Canistan (Yusuf Atılgan, 2000), Herkes Herkesle Dostmuş Gibi (Barış Bıçakçı, 2000), Tuhaf Yıldızlar Dünyaya Bakıyorlar Gözlerini Kırpmadan (Sevgi Özdamar, 2003), Buruk Dünya (Orhon M.Arıburnu, 1985), Ben Ruhi Bey Nasılım (Edip Cansever, 1976), Hayat Bir Kervansaray (Sevgi Özdamar, 1992), Narla İncire Gazel (Bilge Karasu, 1995), Kınar Hanımın Denizleri (Ece Ayhan, 1959), Ne Kitapsız, Ne Kedisiz (Bilge Karasu, 1994), Gül Mevsimidir (Füruzan, 1985), Kafamda Bir Tuhaflık (Orhan Pamuk, 2016), Fena Halde Leman (Attila İlhan, 1980), Sular Ne Güzelse (Erdal Öz, 1997), Göç Temizliği (Adalet Ağaoğlu, 1985), Gecegezen Kızlar (Tomris Uyar, 1983).

Erkek Gözü








Fotoğraf: Joel Sueur

Pazar, Mayıs 21, 2017

Yaprak


Baharda, mart başında esen rüzgâra “yaprakaçan”, güz başında esene “yaprakdöken” denir. Anadolu’da sonbahara “yaprakdökümü” de denirdi. Eskiden kaçak tütünden yapılan sigaraya yaprak adı verilirdi. Keklik için çoğu yerde “yaprak kuşu” kullanılırdı. Edebiyatta Yaprak, Orhan Veli’yle özdeşleşen, kısa ömürlü bir edebiyat dergisinin ismidir.

Perşembe, Mayıs 18, 2017

Pazar, Mayıs 14, 2017

Aslolan


Aslolan, her ne olursa olsun, hayatı sahiplenmek, hayattan yana olmak...

Cumartesi, Mayıs 13, 2017

Cuma, Mayıs 12, 2017

Telef


Kurumuş ekmek, ölmüş bir gökyüzü, çiçeksiz saksı. Marşların, sızıların, yaraların hikâyesi… Kesik kesik… Bitmeyen gecenin, başsağlığına gelenlerin, dar sokağa bakan pencerenin, gidip de dönmeyenin uğultusu.

Telef, zifiri karanlığın ağıt romanı. Hep hatırlanan, her cumartesi hatırlatılan genç ölümler…

Attilâ Şenkon, ayrı ayrı zamanlarda, yan yana duruyor yangınlarla. Gecenin ortasında kelebek yumuşaklığı…

Perşembe, Mayıs 11, 2017

Hüsran


İnsan, çocukken mutlu olup olmadığını bilemiyor, oyuna devam ediyor. Hayal kırıklıklarıyla karşılaştıkça, mutsuzluğu öğrendikçe, etrafımıza dikkat kesiliyoruz. Doğal bir süreç bu, farkındalık, baş etme, toparlanma, kendini bir başkasının yerine koyma veya merhamet hep öğrenilen şeyler. Hepsi, çocukluktan sonra öğrenilen şeyler. Bu yüzden de çocukluk, en çok nostaljisi yapılan hayat evresi. Hüsransız, dediğim dedik, özgür, sorumsuz, günahsız ve karnavalesk yıllar. Şahane!

Biz, mutlu bir toplum muyuz? Bu memleketin insanları mutlu mu? Kime sorsan mutsuz olduğumuzu söyler, en olumlu cevap bile mutsuzluk yaymak isteyen "düşmanlardan" söz eder, "sen bakma onların entel dantel teneke tıngırtısına, bu millet hizmeti görüyor şu bu..."

Peki öfkeli miyiz? Bu kadar çok bağırdığımıza göre öfkeliyiz. Niye öfkeliyiz? Bence hayatla ilgili beklentilerimiz çok yüksek, fazlasıyla iyimseriz, kendimizi, çevremizi, şehrimizi, takımımızı, partimizi, yazarımızı, şarkımızı, okuduklarımızı, yazdıklarımızı, dinlediklerimizi, bildiklerimizi, çocuğumuzu, kilolarımızı, hayallerimizi haddinden fazla önemsiyor, haddinden fazla büyütüyoruz, beklentilerimizi rasyonalize edemiyor, gerçekçi bakamıyor, sürekli hüsrana uğruyoruz. Hüsrana uğradığımız için öfkeliyiz.

Hüsran, insanın başa çıkamadığı en büyük hastalığı, kanser filan hikaye.

Salı, Mayıs 09, 2017

Ödül


TRT Belgesel'de üç bölüm olarak yayımlanan, Türkiye'de çizgi romanın gelişimini konu alan Çizginin Kahramanları belgeseli, Türkiye Gazeteciler Cemiyetince verilen En İyi Belgesel ödülünü almış. Belgeselin senaryosunu yazmıştım, ödülü alan Yönetmen Ali Horzumlu'yu ve çalışmaya emek veren bütün arkadaşları kutlarım.

Pazartesi, Mayıs 08, 2017

Son Okuduklarım 15


Cercas'ın Kiracı'sı, iyi başlıyor, daha doğrusu, klişe bir yoğunlaşması var, nasıl ilerleyeceğini biliyor, nasıl bağlayacak diye okuyorsun. Final, beklentilerimin altında kaldı. Kısasa Kısas'ı, sevdiğim türden bir adalet tartışması olduğu için okudum. Kalabalığı yüzünden odağı dağılıyor ama küçük bir bölümü nefsime iyi geldi. Otel Pasifik, Tayyar Özkan'ın çeyrek asır önce çizdiği bir çalışma. Senaryo başarılı değil, trash havasında dağılıyor ama ilginçliği karelemesi. Özkan, bir şey denemek istemiş, çizgiye ilişkin bir iddiası olmuş. Oğlum Adam Olacak'ı Umur Bugay'ın anıları diye aldım. Sevdiğim, çok da takdir ettiğim bir senarist Bugay. Kitap, anıdan çok öykü kitabı olmuş, o kadar çok olay, o kadar çok film ve televizyon, o kadar yaşanmışlık başka bir derinlikte anlatılabilirmiş.


Takipçi, Cortozar kadar Munoz'un çizgileri için aldığım bir novella oldu. Charlie Parker hikâyesi, şahane değil. Zamanın Tekerleği, hikâye benim için klişe, kadın karakter ilginç. Nathaniel P.'nin Aşk Maceraları, beklentimin altında çıktı, vasat demek zorundayım. Ferrandes'in Camus'nün Yabancı uyarlamasını bu ay çıkan Sabit Fikir'e yazdım.


Marx'ın Gazete Yazıları, geçim için yazıldıkları aşikar olan, sonuçta çerçevesi de gazete aktüelliği içinde kalmış yazılar gibi okunabilir. Kısmen doğru tabii... Ama Marx'ın uluslararası siyasete olan hakimiyeti, anlatma mahareti, mukayeseler yaparken kurduğu akademik serinlik çok ilginç. Sezar'ın Papirüs'ü son çıkan Asteriks serüveni. Son serüvenlerin ortak niteliği ve sorunu Asteriks nostaljisine dayanması. Şu Ömrümün Şubat'ı , henüz 26 yaşında ölen, sahiden ilginç bir kişilik olan şair Cancikyan'ın tüm yazdıklarını içeriyor. Red Ketchup, absürd bir çizgi roman dizisi. Godbout'un enterasan çizgileri vardır, hikaye gizli ajan parodisi. İki cilt çıkmıştı, on yıl önce, bu ilk bölümü.

Pazar, Mayıs 07, 2017

Maveraünnehir Nereye Dökülür?


Geçmişin bulanıklığı, kırıklıklar, kabullenişler. Gıcırdayan kapılar, boş fincanlar, galaksideki bütün gezegenler… Su sızdıran yağmur borusu.

Engin Barış Kalkan, insanın ve dünyanın ürpertisini, geride kalanların tenhalığını anlatıyor.

Maveraünnehir Nereye Dökülür?, kirli bir gündüzün ince ağrılarını resmediyor, neşeli ve hayat dolu öyküler. “Düdütdütdü take you back.”

Cuma, Mayıs 05, 2017

Beşinci Köşe ve İçimdeki Kalabalık


Açık kapılar, küçük tufanlar, uzayan yollar, bir dua gibi yağan yağmurlar, hatıralar… Ayartan, kanırtan, küçülen, büyüyen karşılaşmalar. Baştan ayağa saplantılar.

Gamze Güller’in biriyle Orhan Kemal Öykü Ödülü’nü aldığı iki kitabı bir arada. Bir çaydanlık gibi fokurdayan, dünyayı öpen, kahreden, sus pus oturan hikâyeler…

Beşinci Köşe ve İçimdeki Kalabalık, insan huyları ve hallerinin şehirden manzaraları, serinliği ve sıcaklığıyla, biraz öfkeli, biraz içli…

Çarşamba, Mayıs 03, 2017

Kaybolan bir dünyanın peşinde


Sevindirici bir gelişme, grafik romanın itibarlı isimlerinden Seth, önemli bir çalışmasıyla, ilk kez Türkçede çünkü. Seth, bizde hiç tanınmadığı için, kısaca özgeçmişinden söz edelim. Asıl adıyla Gregory Gallant, 1962’de Kanada’da doğuyor. 1980’de Toronto’da bir sanat okuluna gidiyor ve sonraları kabul ettiği üzere tuhaf ve punkvari bir tercihle, kendi deyişiyle Cher ve Madonna’yı çağrıştıran biçimde, Seth imzasını kullanmaya başlıyor. 1988’ten itibaren Kanada dergilerinde çalışmalarıyla görünür oluyor. Bu dönemde Torontolu çizerler Chester Brown ve Joe Matt’le olan arkadaşlıkları onu etkiliyor ve otobiyografik nitelikli bir çizgi roman yapma fikriyle, 1991’de, türün saygın yayınevi Drawn&Quarterly’den, ünlü çalışması Palookaville’in ilk sayısını çıkarıyor. Palookaville, Seth’in dünyayla, geçmişle, merak ve takıntılarıyla, aşk ve hayal kırıklıklarıyla ilgili oldukça kişisel hikayeler içeren dergisi. İlk sayısı nisan ayında, ikincisi eylülde, üçüncüsü neredeyse iki yıl sonra, Haziran 1993’te yayımlanabiliyor; yalnızca zaman aralığı değil, sayfa sayısı da değişkenlik gösteriyor: ilk sayı 26, üçüncü sayı 64 sayfa örneğin. Mütevazı baskılarla çıkan, uzun bir zamana yayılan, sabır ve süreklilikle başarı kazanan bir yayın Palookaville. Yakın bir zaman önce bizde yayımlanan Güçsüz Düşmezsen Hayat Güzeldir (It’s a Good Life, If You Don’t Weaken) isimli albüm ise, 1996’da çıkıyor. Serinin 4 ile 9. sayısı arasında yayımlanan bölümlerden oluşan albüm, hem Palookaville’in hem de kendisinin popülerleşmesini sağlıyor.

Seth, oldukça naif ve iyimser, içe dönük, sınırlı sayıda insanla konuşan ve uyumsuz biri olarak resmediyor kendisini. Çocukluğunu, eski kitapları, sevdiği karikatürleri, çizgi bantları konuşmayı seviyor. Nostaljikliğini, yaşanan zamana dahil olamadığını, dönüp dolaşıp geçmişi konuştuğunu gösteriyor bize. Söyleşilerinde Crumb’ın underground anlatımından, Tenten ve Peanuts’ın dünya kurma maharetinden, Roland Coe’nun çizgilerinden, Frank Capra filmlerinden, Alice Munro’nun kısa hikayelerinden etkilendiğini söylüyor. Yirmili yaşlarında J. D. Salinger ve Woody Allen’ı, Japon edebiyatından Mişima ve Kavabata’yı hayranlık ölçüsünde dikkatle incelediğini anlatıyor. Güçsüz Düşmezsen Hayat Güzeldir, Seth’in çalışmalarını sevdiği, hakkında hiçbir şey bilmediği kayıp bir karikatüristin peşine düşmesinin hikayesi. Sahaflarda eski dergileri karıştırırken rastladığı bir kitapla başlıyor her şey. Kitabı evirip çevirirken ünlü New Yorker dergilerinin eski sayılarını toplamaya başlıyor, iç sayfalardaki çizerleri hayretle incelerken buluyor kendini. Seth, yine söyleşilerinde, çocukken New Yorker’ı hiç okumadığını, adamakıllı bilmediğini, sonradan keşfettiğini itiraf ediyor. Derginin bugün dahi süregelen şöhreti, edebi ve entelektüel arayışlarının yanında, çizgili sanatlara gösterdiği ihtimamdan kaynaklanır. New Yorker, öyle bir çizgi aurası yaratmıştır ki, Amerikan dergiciliğini etkilemiş, illüstrasyon, karikatür ve vinyet benzeri çizgiler, her zaman ve mutlaka yoğun biçimde kullanılır olmuştur.

Seth, New Yorker karikatüristlerinden ilham alan, onları çok andıran çizgilere sahip. Garip bir biçimde eski değil, “retrofitted” duruyor; buna, o tarzı yenileştiren ve yeni gösteren bir üslup demek gerekiyor. Çizdiklerine bakarken Peter Arno, Roland Coe veya Syd Hoff gibi çizerlerin üretimlerini anımsamamak neredeyse imkansız. Seth, biraz bu keşfi, üzerinde yarattığı büyüyü anlatmak istemiş, bu bakımdan albüm bir saplantı güzellemesi olarak nitelenebilir. New Yorker çizgilerini izlerken az bilinen, hatırlanmayan Kalo isimli bir karikatüristte odaklanıyor. Hep ondan bahsetmeye, hep onun işlerini kovalamaya başlıyor. “Bu adamdan çok etkilendim. Tarzı beni direkt kendine çekiyor,” dediğinde, yakın arkadaşı, “Bunun sebebini görebiliyorum, senin gibi çiziyor,” diye cevaplıyor. Kız arkadaşı, “Kalo’yu neden bu kadar çok sevdiğini anlayamıyorum. Gösterdiğin bazı çizerler, ondan çok daha iyi. Mesela şu Arno denen adam,” derken, Seth’in Kalo’yla arasında kurduğu psikolojik özdeşleşmeyi fark edemiyor. Seth için Kalo sadece bir çizer değil, onu ararken unutulmuş, değer verilmemiş, kaybolmuş birine karşı yakınlık duyuyor. Çok açık biçimde onu kendine benzetiyor. Kalo’nun gizemi, bilinmezliği onu cezbediyor; üstelik bu cazibe, nostalji tutkusunun bir parçası. Geçmişin silinmesinden, eski dünyanın ve sürekliliğin kaybolmasından hoşlanmıyor Seth, eski bir binaya, plaklara, dergilere, esprilere, tekerlemelere onları yaşatma tutkusuyla sarılıyor. Kalo’yu geçmişinin bir parçasıymış gibi aramaya başlıyor ve araştırdıkça, duyduğu sempatiyi artıran ayrıntılarla karşılaşıyor. Seth’in çocukken yaşadığı evin birkaç sokak ilerisinde ömrünü geçirmiş bir “hemşerisi” çıkıyor Kalo. Tatlı bir bölüm var, bir “flâneur” gibi gezinerek Kalo’yu ararken, sokaktaki gençler onu –arkaik giyiminden dolayı– Dick Tracy ve Clark Kent’e benzeterek laf atıyorlar. Seth, “insanlardan nefret ediyorum. Nereye gidersen git… Bu tiplerle karşılaşıyorsun. Agresif, sataşan, bela arayan… Bir insan neden yoldan geçmekte olan, tamamen yabancı birini rahatsız etmeye çalışır ki?” diye başlıyor, sonra da böylesi tiplere lafı oturtacak hazırcevap bir kişiliği olmadığına hayıflanıyor. Çizgi romanlardaki insanların her zaman verecek güzel bir cevabı olur diyerek yine geçmişe ve sevdiği şeylere sığınıyor.

Seth’in cazibesi, patetik ve saplantılı olduğunu bilmesinde yatıyor. Aktüelliğini yitirmiş ya da çok tüketilerek eskimiş esprileri kullanıyor ve bunların artık komik olmadığını bize hissettiriyor. Hüzünlü bir ironi bu. Erkek kardeşinin benzer esprilerinin hiç komik olmadığını söylerken oldukça cevval halbuki. Başkalarına karşı kendini koruma amaçlı bir beğenmezlik haline hemen başvuruyor. Punklar gibi toplumu ve rekabetçi siyaseti suçlamakla birlikte tepkisel ve estetik bir çirkinlikten haz almaya kalkmıyor. Bireycilikte bitimsiz özgürlüğü bulan, an’ı yaşayan bir “cool”luğu yok. Aksine, iştahla sahiplendiği, iyi insanı arayan nostaljik tutumu, bugünle, toplumla, popüler olanla bağını kopartıyor. Bugüne ilişkin umursamazlığını, sosyal ilişkilerindeki kayıtsızlığını “geçmiş” söz konusu olduğunda rafa kaldırıyor ve buradan hareketle kendisini dış dünyadan “kurtaran” veya “koruyan” farklı bir narsizm kuruyor. Mesele, Kalo’nun biyografisini çıkarmak değil o yüzden. Şimdiki zamanla hesaplaşan, koleksiyonculuğa, geçip giden tarihe gömülen başka türden bir savunma ve hazcılık bu. Seth’in sevimli çizgileri var, iyicil bir hikaye anlatıcısı ama bana kalırsa çarpıcılığı en çok bu hazcılıkta kendini gösteriyor. Bu, sahaflarda gezinen bir yenilik zira. Seth’le tanışın.

Sabit Fikir, Nisan 2017

Salı, Mayıs 02, 2017

Seyrüsefer Defteri 81


Guardians of the Galaxy 2  güzel aksiyon, neşeli sahneleri var (30 Nisan). ++ Aftermath (2017) tv filmi havasında, kurgusu daha farklı olabilirmiş, finali güçlenirmiş (29 Nisan). ++ Split (2016) Shyamalan bazen "sanki" bir sahne için film çekiyor (28 Nisan). ++ Siren (2016) ve Emelie (2015) ilki korku, ikincisi gerilim diyelim, vasat altı işler (27 Nisan).++ Sleepless (2017) tek mekana sıkışmasa ve yavaşlasa derin aksiyon olurmuş, olamamış (26 Nisan).++ Z For Zachariah , uyarlama imiş, yavaşlığı edebiyattan ama derinleştirememişler (25 Nisan). ++ İstanbul seyahati (24 Nisan).++ Harlots Sea1 Ep.1 ve 2'yi seyrettim (23 Nisan).++ Taboo Sea1 Ep.7 ve 8'i seyrettim (22 Nisan). ++ Fifty Shades Darker (2017) ilk bölümün de gerisinde (21 Nisan).++ Taboo Sea1 Ep.5 ve 6'yı seyrettim (20 Nisan). ++ Bringing Out the Dead (1999) Paul Schrader karanlığı (19 Nisan). ++ Lights Out (2016) kısa hikâyeyi geliştirememiş, bayıltmışlar (18 Nisan). ++ Taboo Sea.1 Ep.3 ve 4'ü seyrettim (17 Nisan). ++The Fog of War(2003) bütün zamanların en iyi belgesellerinden biri olabilir (16 Nisan).++ Bridget Jones Baby (2016) seriye devam etmek için izledim, en zayıf halkası olmuş (15 Nisan). ++ Silence (2016) Oscar'a oynamış, görüntüler nefis, gerisi çok da heyecan verici değil (14 Nisan). ++Taboo Sea.1 Ep.1 ve 2'yi seyrettim (13 Nisan).++ Imperium (2016) daha iddialı bir hikaye bekliyordum (12 Nisan).++ Why Him (2016) vasat ve tekrara düşüyor (11 Nisan).++ Volver (2007) fikir eğlenceli, tipik Almodovar abartısı ve seksist sırların ifşası (10 Nisan).++ Abre los ojos (1997) güzel gizem (9 Nisan). ++ Joe (2013) atmosfer filmi, Cage oynamasa daha sahici görünebilirmiş (8 Nisan). ++ El Otro lado de la cama (2002) İspanyol gişe filmi, müzikal olması ilginç (7 Nisan).++La ley del deseo (1987) Almodovar tutkusu ve grotesk gerilimi (6 Nisan). ++ Ma Ma (2015) bir Medem filmi, ortalamasının altında olduğunu söylemek lazım (5 Nisan). ++ I, Daniel Blake (2016) Ken Loach güzeli (4 Nisan). ++ EndeavourSea1 Ep.1'i seyrettim (3 Nisan). ++ Shut In (2016) sürpriz yapacağım diye başlamış, başlangıcı da sürprizi de vasatta kalmış (2 Nisan). ++ İzmir seyahati (1 Nisan).



Pazartesi, Mayıs 01, 2017

Kime Yarar?


Eğer bir insana savunma hakkı tanımadan ceza verirseniz, orada hakkaniyet yoktur. Temel bir kuralı hatırlatmaya gerek yok, tartışacak da değiliz. Biz daha ilkokuldan öğrencilere bunu öğretiriz. Suçlanan çocuğu hakkını savunmasını öğrensin diye konuştururuz. Hak savunmak, hakkını savunmak hayatın ve insanlığın esasıdır.

Suç varsa ceza vardır, suçlama varsa savunma vardır. Her suçlanan ceza alacak diye bakamazsınız kanunlara. Savunma hakkı yoksa orada hukuk yoktur, savunma hakkı yoksa adil yargılanma yoktur, ki bu faciadır. Sadece modern kanunlar değil, bütün büyük dinler de bunu söyler, pedagoji de tarih de... 

Kamu vicdanı nasıl yaralanır? 

Kimle konuşsanız, adil bir mahkemede ihraç edilen büyük çoğunluğun görevlerine iade edileceğini söylüyor. Kimle konuşsanız yanlış ve haksızlık yapıldığını söylüyor.

Cezaları doğru bulanlar yok mu? Elbette olur, az bulan bile çıkar ama onlar da şunun farkındadır, adil yargılama hakkı herkese lazımdır, bugüne, düne, yarına değil bütün zamanlara lazımdır.  Bir insana savunma hakkı tanımadan ceza verirseniz, bunun mağdurları, şahitleri size bilenirler, hatırlarlar. 

Bir toplum, intikam hissiyle kavrulursa bu medeniyet kaybıdır, vicdani irtifadır, ahlaki erozyondur.

Bunu göremiyor olabilir miyiz? 

Hasım çoğaltan bir adalet olamaz.Adalet, intikam almaz. Adalet, kanun koyucu olamaz. Adalet, intikam hissini çoğaltmaz.  Adalet, intikamcıların karşısındadır. 

Bu dünyayı güzelleştiren insanın insana ettiği iyiliktir, hukuk ve adalet bunun için vardır.

Related Posts with Thumbnails