Çarşamba, Temmuz 31, 2019

Yeni bir serüven



Blutv ile senarist olarak 2020 yılı sonuna kadar sürecek bir sözleşme imzaladım. Yeni bir serüvene başlıyorum. Aksiyon iyidir. 

Salı, Temmuz 30, 2019

İştah


Çocukken, Ulus'ta bi çaycı abimiz vardı. Kürt'tü, solcuydu, gergindi, lafazandı, her zaman siyaset, elbette devrimci siyaset konuşmak istiyordu. Seksen sonrasıydı, galiba henüz askere gitmemişti, bana çok büyük biri gibi geliyordu. Büyük konuşanları, büyüklenenleri, hep yaşından büyük hatırlarız.

Şey derdi, "İnsan yavşaktır, düğüne gider oynar, cenazeye gider ağlar." Bunu öyle bir söylerdi ki, bana hayatın gerçeğini anlatıyor gibi gelirdi. Sekiz dokuz yaş küçüğüm ondan.

Esnaf dünyası parayla, ticaretle, kandırmayla, kandırılma korkusuyla geçtiği için insana güvenip güvenmemek meselesi hep akıldadır. Borç verirsen geri alamazsın, "paran kadar değerin vardır" vs vs Para kere para filan...

Mesele dedim ya, meselenin esnaflıkla ilgisi olmadığını çook sonra yaşadıkça anladım.

Yirmi yıl önce Amasra'da kalkmak üzere durakta bekleyen bir dolmuşa bindim, biz beklerken bir turist geldi, adres sordu, dolmuştakilere danıştım, onların tarifiyle anlattım. Dolmuşun ücretini sordu, ben de bilmiyorum. Dolmuştakilerin tamamı, sahiden tamamı, üç kuruşluk ücreti, beş on misli söylememi istedi. Hiç beklemiyordum, şaşırıp kalmıştım. Gavurun parası çoktu. Üstelik parayı alacak dolmuşçu dahi yoktu içeride.

Geçen pazar Kapadokya'da ünlü bir mücevherci, bir otobüs dolusu insana, bize şöyle dedi: "Etiketlere bakmayın, onlar turistler için, 50 Euro yazıyorsa, o sizin için 50 lira demektir".

Lira nerde euro nerde? Aradaki farkı düşünün. Gavurun parası var...Tezgah hazır, hep birlikte susalım.

Sorsan herkes merhameti, memleketi, peygamberi seviyor.  Herkes iyi insanları, aileleri, anaları babaları, güzel hikayeleri seviyor.

Zenginleri, hırsızları, arsızları sevmiyor. Vicdanı konuşuyor...

Oynarken ağlıyor, ağlarken oynuyor.

Fotoğraf: Aslı Gönen

Cuma, Temmuz 26, 2019

Kısa bir ara...


Kısa bir ara veriyorum, kısa bir gezi... Tatilsiz geçen senenin içinde minicik bir yolculuk. Pazartesiye kadar falan filan. Bol çizgili, serüvenli, iştahlı bir zaman dilerim okuyanlara... Gününüz güzel geçsin.

Perşembe, Temmuz 25, 2019

Kıymetli bir şey


Bir "mektup" arkadaşım, gönüllü olarak "hastalarla" telefonda görüşüyor, onlara moral veriyormuş... Sohbet, sempati, yakınlık... çok ilgimi çekti. Dün, Tanıl'la konuştum, o da yirmili yaşlarda geçirdiği bir ameliyat sonrasında kendisine ziyarete gelen birini anlattı. Meğer, o da ziyaret saatinde hastaları dolaşan, onlara moral veren biriymiş.

Bazen sinirlenip, vara yoğa dert arayanlara "git, bi dolaş hastaneleri, dünyaya başka türlü bakacaksın" derim.

Dinlemek, konuşmak... Dert dinlemek, derdi konuşmak, teskin etmek... şimdilerde çok kullanılıyor, "kıymetli bir şey" İnsanlar çok konuşuyor ve son sözüymüş gibi marazi bir tutkuyla "bağırıyor" ya... O kadar konuşana karşın bana çok az dinleyen varmış gibi geliyor.

Sırf o yüzden olmalı... İnsanlar terapistlerine aşık oluyorlar.

İnsan ömrü ilaçlarla, ameliyatlarla tıbben uzatılıyor ama... dinlememeye, zaman ayırmamaya çare bulunamıyor...

Sadece mektup arkadaşım değil galiba hepimiz hastalarla konuştuğumuzu ve hasta olduğumuzu fark etsek...öyle konuşsak ve dinlesek... birazcık daha rahata ereceğiz.  Sanki... evet, sanki öyle bir şey olacak.

Bugün "amca" olmaya karar verdim ve iyimserim.

Çarşamba, Temmuz 24, 2019

Yaş hakkı


Çocuk yaşımda "25 yaşıma kadar yaşarsam" derdim, ne çok şey görmüş ve yaşamış olurum. Dün, birisi 50 yaşının "oturmuşluk" yaşı olduğu, insanın ruhen ve madden durulduğunu, o yaşta rahata erdiğini filan söyledi... Dinledim. Öyle olduğunu düşünmüyorum. Halbuki, bana iltifat ediyordu.

Bu sabah, Erdil Yaşaroğlu'nun epey eski bir söyleşisini izledim. Uykusuz çıktığında, Penguen'den ayrılan ekibin arkasından serzenişte bulunmuş, ayrılanları ayrılık için genç veya olgunlaşmamış buluyor olmalı ki, "aileden 20 yaşında ayrılık olur da 12'sinde olmaz" mealinde bir şeyler söylemiş.

Galiba hepimiz yaşanmışlığı önemsiyor ve hayat tecrübemizi gereğinden fazla abartıyoruz.

Hıbır çıktığında Ergün Gündüz 29, Latif Demirci 28 yaşındaydı. Limon çıktığında Tuncay Akgün 30, Mehmet Çağçağ 33 yaşındaydı. Penguen çıktığında Yaşaroğlu 33, Selçuk Erdem 31 yaşındaydı. Penguen'den ayrılanlardan (o yıl) Yiğit Özgür 30, Memo 35, Ersin 26, Oky 35'ti. 

Sözkonusu "12" bir hiyerarşi vurgusu ise doğrusu nezaket içermiyor. Keşke söylenmeseymiş...Ustayı çırağı, iyiyi kötüyü okur tefrik ediyor çünkü...

1986 ya da 87'de Oğuz Aral, Ankara'ya gelmişti. Okurlar, meraklılar etrafını çevirmiştik. Limon çıkmıştı, hemen hepsinin çoluk çocuk olduğunu, ellerine yüzlerine bulaştırıp Gırgır'a geri döneceklerini söylemişti. Yorum yapmadan geçiyorum.

Bazen insanlar yaşlanmaya karar veriyorlar.

Bazıları da hep Abi, Abla olmak istiyorlar. Ve galiba en çok onlar, abilik-ablalık kurumunu besleyip büyütüyorlar. 

"Uzun tarlaya çifte koşmak" diye bir deyim var, yani sonu gelmez bir işe girmek anlamında, konuş konuş bitmez gibi bir şey... Yaşanmışlık, kimseyi daha haklı ve meşru kılmıyor. Tabii ki haberdar olacağız, kulak vereceğiz ama kim ne derse desin, bildiğimizi de okuyacağız. İlla laf edeceksek, illa dostluk edeceksek, hal dostu değil, yol dostu olacağız sanki...

Vaazımız bu kadar, hayırlu günner

Salı, Temmuz 23, 2019

Avrupalı Bir Japon Hikâyesi

Okko, 12 yüzyılda, Ortaçağ Japonya’sında geçen bir aksiyon çizgi romanı. Bir Ronin etrafında gelişen bir hikâye gibi gözükse de Okko, tek kahramanlı ya da kahramanın yapıp eyledikleriyle gelişen bir anlatı değil. Diziye adını vermiş olması veya kapaklarda öne çıkartılmasına rağmen asıl kahraman gibi durmuyor hikâyelerde. Ondan korkup çekiniliyor, gücü ve tekinsizliği bir efsane gibi konuşuluyor ve fakat konuşulduğu kadar eylemliliğin içinde yer almıyor. Serüven geleneğini hatırlatarak söylersem, finalde kötü adamı alteden ve her şeyi sonlandıran çatışmanın jön prömiyeri olmuyor. Okko’nun dışında Nabura adlı gizemli yenilmez bir savaşçı, sarhoş bir din adamı ve hikâyeyi bize anlatan, sonradan keşiş olduğunu öğrendiğimiz genç bir balıkçıdan oluşan bir kahraman kadrosu var anlatının. Hepsinin bir gücü ve etkisi olduğunu düşünürsek, fantezi edebiyatının ve bilgisayar oyunlarının doğrudan etkisini görebiliriz. Okko’nun tek kahraman etkisinin azalmasını da pekâlâ buna bağlamak mümkün. Okko, Hub imzasını kullanan Humbert Chabuel’in (doğ.1969) çalışması. Olgunluk yaşında, 2005 yılında Okko’yu çizmeye başladığını, öncesinde televizyonlarda çalıştığını, reklamcılık yaptığını, video oyunları sektöründe mesai harcadığını biliyoruz. Okko’yu tasarlarken serüven edebiyatını sahiden sevdiğini gösteren ayrıntılar seçmiş.

Ronin İmgesi
Ronin, bilindiği üzere, efendisiz savaşçı (Samuray) anlamına geliyor. Japon tarihinde, derebeyleri yanlarında besleyebilecekleri ölçüde savaşçı tutuyorlar. Savaş olmadığında, kıtlıkla karşılaşıldığında veya gelirleri azaldığında Samurayların bir kısmı serbest bırakılıyor veya masrafları azaltmak adına uzun yolculuklara gönderilebiliyor. Bazen onur kırıcı bir suç, aşikâr bir hata veya ahlaki düşkünlük de samurayların efendisiz kalmalarına neden olabiliyor. Samuray hikâyelerine bakılırsa, dâhil olduğu hiyerarşide yükselemeyeceğini anlayan kimi savaşçılar, efendilerinden izin alarak dışarıya çıkıyor, ün kazanmak için başka türden bir yola giriyor. Bu kısa özet bile sanıyorum, serüven edebiyatının efendisiz savaşçıları, Ronin’leri neden sevdiğini açıklıyor. Otoriteyle bağını koparmış, saygınlığını yitirmiş, gittiği her yerde korku ve endişe yaratan silahlı bir adamı düşünün. Ronin’in kelime anlamının denizdeki dalgalar gibi savrulan insan olduğu söyleniyor. Bir seyyah gibi köyleri gezen, itibar arayan, bulduğuyla yetinen bir avare, aylak ya da kırsalın flaneur’u da denebilir… Üzerinde kıyafet gün be gün epriyen, kılıcından başka değerli bir şeyi kalmayan yoksul(laşan) bir adam aynı zamanda…

Aşina Tiplemeler ve Manga Melezliği
Hub, Ronin’in yanına şövalye hikâyelerinin sarhoş din adamını katmış. İçkiyle din ya da din ile cinsellik arasında tezatlık kurmak, din adamlarını hicvetmek, modern – seküler serüven edebiyatının sevdiği trüklerdendir. Hub, fazlasını yapmış, bunu fantezi edebiyatının büyücüsüne (Merlin) doğru evriltmiş. Miyazaki ile yaygınlaşan çevreci mistisizmine de başvurduğunu hatırlatalım. Noshin, doğanın ruhlarıyla irtibat kuran, onları kullanan alelacayip biri. Doğanın aynı zamanda güzel ve korkutucu, neşeli ve öfkeli olabileceğini gösteriyor. Fantezi edebiyatı, ruhaniliğe saygı göstermeden insan olunamayacağı telkinini verir. Ruhanilik, bir biçimde anlatının merkezindedir. Kimi tapar kimi yokmuşçasına davranarak inananlarla alay eder ama o ruhanilik olağandışı bir aktörmüşçesine hikâyelerin özellikle finalinde belirleyici olur. Büyücü Noshin gibi gizemli devadam Noburo da Japon folkloru kadar şövalye hikâyelerine, örneğin Robin Hood’un Little John’una yapılan bir gönderme. Noburo, zebanileri veya gulyabanileri betimleyen bir Oni maskıyla dolaşıyor. Daha ilk albümde ölmediğini görüyoruz, nasıl olduğuysa bir muamma olarak bırakılıyor, cevaplanmıyor. Hub’un iyi yaptığı en önemli şey anlatısını frankofon çizgi romanı ile manga arasında bir yere çekerek melezleştirmesi. Balonların kullanım biçimi manga tarzını hemen hatırlatıyor. Hikâye anlatıcısı Tikku’nun tipleştirilmesi de bu çerçevede düşünülmüş. Okko’nun Fransa’da epeyce manga yayınlayan Delcourt’tan çıkmasını tesadüf sayamayız. Hikâyelerde de bu melezlik kullanılmış. Türkçede Toprak Devri adıyla yayınlanan ikinci serüveni Japon halk hikâyelerinin tekrara dayanan (bir manastırdan diğerine gidilen, modern anlatılarla kıyaslanırsa sayfalarca-anlamsız biçimde oradan oraya sürüklenen) kurgusunu başarıyla kotarmış. Kişisel olarak önce neden bu denli “uzattığını” anlayamadım sonra fark ettim ki Hub, Japon otantizmini yansıttığını, o döneme özgü lirizmi ve şiddeti resmettiğini göstermek istiyor. Mutlaka enformatik, anlatıcı seyrinin dışına çıkan ve hatta bazen düğümü açıklayan bölümler kullanıyor. Bunlar da belgeselci tutumla ilgili muhtemelen.

Başarılı bir çizgi roman Okko. Hikâyeden çok tiplemeleriyle başarılı ve ayrıksı demek gerekiyor belki de. Her bölümde gözalan, garip bir gerginlik taşıyan birileriyle karşılaşıyorsunuz; seçilmiş, estetize edilmiş folklorik öğelerle haşır neşir oluyorsunuz. Hikâyeden çok bunlar akılda kalıyor. Çok daha fazla şey anlatılacağını ima etmesi, hikâyenin geçtiği zamanın yıllar sonrasından bölümler aktarması bir dünya ve anlatı evreni yaratılmaya çalışıldığını gösteriyor. İyi çizilmiş, iyi renklendirilmiş Avrupalı Japon hikâyesi okumak isterseniz Okko iyi bir seçim.

Birgün Kitap, 2.7.2011

Pazar, Temmuz 21, 2019

Dirisi Olmak Hayatın



Samet Ağaoğlu bir hikayesinde, serçenin peşindeki kediye bakıyor ve kediyi kovalasam, kedi için kötü, serçe için iyi olurum diye düşünüp, iyilik ve fenalık üstüne kafa patlatıyor. Kediyi kovalamasa, belki kendini kötü hissedecek... ya da karışma hakkı olmalı mı acaba? Ne hakla doğanın dengesine karışıyor? 

Kültürel sermayemiz, arkadaşlarımız, ilgilerimiz, konuştuklarımız ve içinde bulunduğumuz dönem bizi çepeçevre saran bir "gerçeklik" oluşturuyor. Bu gerçeklik, istisnasız ve her zaman o denli belirleyici oluyor ki hayatımız üzerimizde. Bu yüzden bir şeyi çok önemsiyoruz  bazen ya da sahiden önemsememiz gereken bir şeyi es geçebiliyoruz. Önemsediklerimiz ve es geçtiklerimiz bizi (o toplumu) biz yapan olgular elbette. Bunlar bizi körleştirip sağırlaştırabiliıyor. Şöyle de söylenebilir: sırf önemsediklerimizden hareketle başkalarını körlük ya da sağırlıkla da suçlayabiliyoruz.



Herkes için ortak bir doğru bulamazsınız ama bunu aramak ya da herkesin anlayabileceği biçimde bu doğruyu sabitlemeye çalışmaktan vazgeçemezsiniz. Hukuk bunun için vardır, seküler ahlak ve din de bunun için vardır ve buna göre tanzim edilirler. 

Şevket Süreyya Aydemir, anılarında hasır şapka giydiği için hırpalanan insanlardan ya da miladi yılı kullandığı için azarlandığından bahseder. Bir defasında İstiklal Mahkemesindedir, anlattığına göre hakim, sanıklara karşı ölesiye tahammülsüz ve öfkelidir. Yaşadıklarını ve mahkemede olup bitenleri kıyaslayarak mealen şöyle bir şey yazar: "başına kanundan evvel şapka giydi diye genç bir gazeteciyi merdivenlerden yuvarlayan adam, aradan kısa bir süre geçince, ünlü bir müderrisi şapka giymedi diye darağacına verebiliyordu". 

Aydemir, "Türkiye'de her inkilap olur, fakat ancak kanun yoluyla [olur]" demeye getirip eleştiriyor. Onun derdi, esasen sivil bürokrasimizin eleştirisiyle aynıdır: Doğuluyuz. İsteyerek değil, dikte edildiği için yapıyoruz vs. Doğal değil yapıntı bir enerjidir bu.  Sahici değil köksüzdür. Yukarıdan aşağıya gelişen modernizmin eleştirisini yapar... 

Ben bu meselenin doğulu olmakla ilgisi olduğunu sanmıyorum. Her yerde benzeri sonuçlarla karşılaşıyoruz. Hakimin öfkesi de bana yabancı gelmiyor. Üst rütbeli subaylar, Valiler, Profesörler diye örneklendirebileceğim görevinde yükseldikçe imtiyaz alan insanlar, kolay öfkelenirler. Çünkü onlara [her ne olursa olsun] pek itiraz edilmez. Hep haklı oldukları düşünülür, öyle davranılır. "Tabbi ki onlar doğrusunu biliyorlardır." 

Hayata bir ebeveyn gibi bakıp sürekli yanlışları işaret ederler. Erkek aklı, baba aklı, komutan aklı, amir aklı... Hakimin önüne geleni aptal bulup ders vermesi bana tuhaf gelmiyor, bu İstiklal mahkemelerine veya geçmişe özgü bir tavır değil çünkü. 

Yaşadığımız gerçeklikten, o duygu ve düşünce ikliminden çıkarak düşünebilme mahareti gösterebilmek her şeyden daha önemli bence. Devranın döneceğini bilmek, çoğunluğun ak dediğine üç gün sonra kara deneceğini akletmek...

İnsanın kültürü ve insan sevgisi en çok tahammül sınırlarıyla kendini gösteriyor. Aktüel tartışmaların dışına çıkmak, insanların nasıl tartıştığını görmek, nelere yoğunlaştıklarını fark etmek ve olabildiğince mesafeli olmak gerek sanki. 

İnsan en çok kendini sorgulamalı, o iklime ve yaratılan gerçekliğe kapıldığını fark edebilmeli. Bana öyle geliyor ki, ne yaşanırsa yaşansın, asıl amaç insanın özgürlüğünü artırmak. Ödünsüz düşünce ve ifade özgürlüğü için direnmek...




Perşembe, Temmuz 18, 2019

Mutlu Aile Fotoğrafı


Geçen babam verdi bu fotoğrafı, tarasan şunu dedi...Seviyormuş bu resmi, tam toparladığım, tam yoksulluktan yırttığım zamanlardı diye konuştu...Annem, 1974 olmalı, on yıllık evliydik bu resmi çektirdiğimizde dedi...

Kendime baktım, kolumdaki saatim fotoğrafta çıkmadı diye üzüldüğümü hatırladım. Galiba, Ulus'ta, Foto Aile'de çektirmiştik bu resmi...Ciciler giyilmişti filan..Bence 1975 olmalı, sonra okula başlamıştım, yaz ayları, Ağustos ya da Eylül başı...(Abim resme baktığında neyi hatırlar kim bilir?)

Bu resimler olmasa o kadar çocuk olduğumu hatırlamıyorum aslında, bölük pörçük anılar var sadece...

Fotoğraf çekilecek önemli, üstünü kirletme sakın, önemli... Kolda sünnet saati olmalı, önemli...Mutluyuz, mutlu olduğumuzu hatırlayalım, önemli...

Fotoğraflar hatırlamımızı sağlıyor, çekim anını önemli kılıyor, başkalaştırıyor, rutin dışına çıkarıyor, hafıza için belirginleştiriyordu... Öyleydi, kesin bir ifadeyle çook önemliydi, şimdi değil mi?

Selfie çağındayız, her şeyin resmini çeken, her anını paylaşan insanlar var artık...Fotoğraf nadide değil, pahalı değil, biricik değil, birilerinin tekelinde değil...

Fotoğrafçılık öldü, stüdyo fotoğrafı diye bir şeyi çocuklar anlamayacaklar, resimdeki tişörtlerin az bulunduğunu, kol saatinin fiyakasını filan kavramayacaklar...

Başka bir hayat, başka bir nostalji, başka bir teşhir istifi var artık...

Bugün önemli olan şeyler, yarın nasıl algılanacak bilmiyoruz...Mutlu Aile Fotoğrafları, Feysbukta yaşıyor..

Albümler, defterler açılınca değil beğen butonuna tıklayınca yaşayan fotoğraflarımız var artık...

Salı, Temmuz 16, 2019

Son Okuduklarım 30


Tabucchi, Düşler Düşü'nde pek çok sanatçının "görebileceği" rüyaları anlatmış, güzel "uydurmuş". Rüyaların garip temposunu, illiyetsiz gibi gözüken marazi değişkenliğini ustaca resmetmiş. Edebi olarak muammayı ve muğlaklığı sevdiği için güzel evirip çevirmiş. Boksör, Kleist'in dilimize çevrilen yeni grafik romanı. Nazilerin toplama kamplarından kurtulmayı başaran bir Yahudi boksörün hikayesi de diyebilirdim. Takıntılı, sert mizaçlı, sporculuktan çok kavgacılığıyla bilinen ters birisi Hertzko Haft. Almanları eğlendirmek için maçlara çıkarılıyor. Yaşamak için dövüşüyor, kazandıkça iltimas geçilerek kayırılıyor, hayatta kalması kolaylaşıyor. O karmaşadan sağ çıkması bile dikkat çekici bir hikaye zaten. Kleist, bu hikayeye, Haft'ın marazi karakterine uygun bir aşk ve saplantı unsuru da katmış. Haft, sevdiği ve evlenmeye hazırlandığı genç kadını, kampa götürülünce kaybediyor ve ta Amerika'ya kadar peşinden gidip, ismini sayıklıyor, izini kovalıyor. O sert ve zalim boksörün "yumuşak karnı" sahiden doğru mu bilinmez ama motif olarak tahkiyeyi güçlendirmiş. Bildiğin Gibi Değil, Osmanlı, bir popüler tarih kitabı. Kısa bölümler halinde Osmanlı'dan teferruatlar, anekdotlar anlatılıyor. Gazetelerde, dergilerde hafta sonu ilavelerinde olurdu böyle şeyler. Tarih magazini hep ilgi çeker. Kitabın farkı "eleştirel" olması, "sağcı" konuşmaması. Kolay okunuyor. İç tasarımı pek olmamış, demeden edemeyeceğim. Ten, Organları Sarıp Sarmalayan Elastik Kılıftır, Bjorn Rasmussen kendi janrında hatırı sayılır bir ilgi gören romanı. Kısa ama kolay okunur bir metin değil. Anlatıcı değişiyor. Okuru rahatsız etmek istiyor. Metaforlar kullanıyor, şiirimsi duruyor filan. Ne anlatıyor sorusunun cevabını vermek zor. Bana kalırsa cinsiyet tartışması yapıyor.


Yaratıcı Tür gibi kitapları okumamın sebebi galiba erkek kardeşim, Abim. Çok küçük yaştan beri, (sanırım o tür dergileri halen takip ediyor) Bilim ve Teknik okurdu... Edebiyat ve serüvenle ilgili bir çocuk olduğum için o tür dergilerde okuyacak pek az şey bulurdum. Yıllar içinde anladım ki okuduğum şeyler insan türünün dünyayı değiştirme güdüsüyle ilgili olanlardı. Yaratıcı Tür de "fikirler dünyayı nasıl yeniden yaratıyor?" sorusu etrafında gelişen bir metin. Bu tür kitaplar, iyi yazılırsa, uygarlık tarihi içinde gezinen akıllı bir "deneme" ve "yorum" okumuş oluyorsunuz. Mikro örneklerini Newsweek yapardı. Spekülatif ve abartılı yönleri olmuyor değil ama zihin de açıyor. Altın Çocuk, Göksel Arsoy'un hatıraları. Epey dedikodu var, o tarafı ilginç. İnsanlar kırılır ve incinir diyerek mesafeli yazılmış. "Hatasız bir oyuncu" profili var, o fasılsa sıkıcı. Türkiye'de biyografi yazmak çok zor derim hep. Bunu sadece hatırat okuyarak dahi anlayabiliyorsunuz. Kimsenin zaafı yok çünkü. Burun, Gogol'un ünlü hikayesinin yeniden yazımı. Sevdiğim bir seri bu. O hikayeyi ve yazarı bir kez daha anlatmak  pek parlak fikir değil gibi gözükebilir, ister istemez uyarlıyor ve başkalaştırıyorsunuz. Yazar ve dönemi, dipnot olabilecek ayrıntıları belirginleştiriyor ve "uzatıyorsunuz", "kısaltıyorsunuz". Burun'u Camilleri anlatmış. Kişisel olarak metnin başında gösterdiği anlatma iştahını sonradan kaybetmiş diyelim... Philip K.Dick, A Comic Biography adından da anlaşılacağı üzere yazarın hayatını anlatan bir çizgi roman. Doğrusu, epeyce sası, önce çizgiler bana bunu hissettirdi diye düşünmüştüm, sadece o değilmiş, coşkusu yok, heyecansız olmuş...

Pazar, Temmuz 14, 2019

Ergen Zekası


Bukowski, orospuları ve çingeneleri severmiş, çünkü biri namuslu numarası yapmazmış, diğeri milliyetçi ayağına yatmazmış. 

Saçma tabii...ergen zekasıyla sallamış Bukowski. Kimler kime oy veriyor, hayatını nasıl kodluyor, kime ve neye karşı neyin bekçisi kesiliyor bilse bu kadar rahat ve yukardan zırvalamazdı. 

İçelim açılalım hasbihalinden anca alkol kardeşliği ve ortaokul solculuğu çıkar.

Cumartesi, Temmuz 13, 2019

Olacakla Olmuşu Göstermek



Çizgi roman korkutur mu? Bana kalırsa çizgi roman çocuklar hariç birilerini korkutmakta çok da başarılı değildir. En azından bu korkuyu okurken yaşamayız. Yaşadığımız görsel çağ nedeniyle okuduğumuz bir sahneyi kabuslarımızda canlı kanlı görebiliriz ama bu bilinçaltımız için bir vesile olmaktan öteye gitmez.

Bir kaç kez yazdım, çocukluğumda Teks beni korkuturdu. Sonraki yıllarda korkutmak için neyi öne çıkarttığını anlamak adına sayfaları incelediğimi fark ettim. Yakın yüz ifadeleri, çatlamış göz damarları, kurumuş eller, sivri çeneler, kahkaha ve çığlık efektleri vs...Karanlık düşüncesi bile çocuğu titretirken böylesi belirginleştirmeler korkmak için yetip de artmaz mı?...

Yetmişli yıllardan itibaren dünya çizgi romanında öldürme sahnelerinin daha çok resmedildiğini biliyoruz.

Bizim çizgi romanımızdaysa sert öldürme sahneleri her zaman vardı. Kafalar kopar, kılıç adamın karnında girer sırtından çıkar, kollar kesilirdi...Bizim çizgi geleneğimiz, çocukları çok hesap etmedi.

EC Comics dergilerinden iki kapak seçtim. Madem korku dedik, en ünlü ekolden konuşalım...Anlattığı hikayelerle, Amerikalı ebeveynleri, öğretmenleri, pedagog ve bürokratları dehşete düşürmüş bir tarzdan söz ediyoruz. "Çizgi roman korkutur mu" diye sordum, EC ne yapmış ona bakalım...

Biliyorsunuz çizgi roman ardışıklık ilkesine dayanır; okur, birbirini takip eden iki kare arasını kafasında tamamlar filan. Basit bir ilkesi vardı EC'nin... Son derece net, kolay anlaşılır bir etki yaratmak isterdi. Kapaklarında ya olmuş olanı ya da olacağı bize gösterirdi. Adam elinde büyük bir baltayla kurbanın arkasındadır. Etraf karanlıktır vs.. Katilin elindeki baltayı vurmak üzere havaya kaldırdığını görürüz. Vuracak mı bilemeyiz, bir küçük karede bir elin tabancasıyla ateş ettiği de görülebilir eş zamanlı olarak. Katil o "son andaki" kurşunla vurulmuş ve o kurban (genellikle genç ve güzel bir kadındır) kurtulmuştur. Ya da tersi de olabilir, makus talih diyelim, kadın suçluysa eğer ölecektir. Kapak bize o gerilimli ayrımın arifesini gösterir. Veya katil baltayı indirmiştir. Katili ve kanlar içindeki kurbanı izleriz. Korkulan olmuştur, kurban (bu kez genellikle erkektir, ölümü hakettiği iddia edilmektedir hikayede) kanlar içinde yerdedir. Dehşetle izleriz sahneyi... Siyah kadar renk olarak kırmızı da hakimdir sayfaya...

Olmuş ya da olacak olan, bu iki seçenek de hikayenin ana sahneleridir. İyi çizilmezse hikaye istediği etkiyi kuramaz.

Bu sahneler bana korkutmaktan çok tedirgin etmeye, bir tür dehşet hissi uyandırmaya yarıyor gibi geldi hep. Hikayelerin arkaplanındaki ilahi adalet hissi ise katarsisi sağlıyordu.

EC'nin yarattığı rahatsızlık, kan dökmeyi meşrulaştırması, iyi kötü dengesini bozması ve bu muğlaklığı normalleştirmesinde yatıyordu. Psikologlara, ebeveynlere ve öğretmenlere "korkunç" gelen asıl bu normalleştirmeydi bence...Öldü veya öldürüldü... Bundan daha "gerçek" bir şey yok gibi... demek istiyorlar. İnsan öldürmek isteyen ve öldürülmekten korkan bir canlı... Ölüm görmeden yaşadığını anlamıyor. Ölüm görerek rahatlıyor, pişman oluyor, yaşadığına seviniyor gibi..

[2011'de  yazmışım.]

Cuma, Temmuz 12, 2019

Suya Giren Bebeler






Ne yaparsanız yapın, tasarladığınız her neyse onun dışında bir şeye dönüşüyorsunuz. Ankara'da deniz yok ya, deniz dediğin medeniyet ya, Çiftlik'te havuzlar yapılmış, yukarıdaki resim Marmara Denizi biçiminde yapılan Marmara Havuzuna ait...

Sayfiye havuzu...Güneş tepeye çıkınca, hava katlanılmaz olunca "vatandaşların" gidelim dediği yer...

Bu havuza herkesin girmesine izin verilmiyor, bürokratlar aileleriyle geliyorlar, yüzme yarışmaları, havuz balesi vs yapılıyor. Havuzun içinde kayıklar var, Denizci erler, bu kayıklarla ziyaretçileri dolaştırıyorlar. 

Geçen yüzyıldan, otuzlu yıllardan söz ediyorum.

Herkes giremiyor dedim ama yasak dediğimiz ne ki, illa ki delinecek...

Tarlada çalışan ameleler, çevre köylerden gelenler, uzaktan seyredip iştahlananlar, kaçamak yapıyor, herkes gittikten sonra çimmeye, yüzmeye, serinlemeye havuza atıyorlarmış kendilerini işte...

Gizli saklı, kaçak, habersiz, kaçmaya hazır... Biri, "lan" diyecek, çıkın havuzdan...

Elbiselerini çıkarıp donlarıyla girmişler suya...Kavruklar, bir deri bir kemikler...

Güneş tepede, sandalda bayrak dalgalanıyor.

Çarşamba, Temmuz 10, 2019

Pıt Pıt Sözlüğü (25)


İstidrak: Över gibi görünerek eleştirmek.

Eve giren hayat: Suad her gün bu güneşle beraber uyanıyor, sıçrayıp camları açıyordu. O zaman içeri sabah, hayat, sevinç, hele gençlik bütün bunlar, her şey, sade bu güneşle, sade denizin sesleriyle odalarına, kalplerine hücum ediyordu, insanı gelip böyle koklayarak ısıtan, denizin körpeliği ile serin bir sıcaklık veren güneşle yıkanıyorlardı...(Mehmet Rauf, Eylül).

Mahlas Beyti: Şairin mahlasının geçtiği beyit.

Umut: Bir memleketin yoksullarının birbirini değil, onları yoksul ve bileylenmiş kılan düzeni dişlemeleri nasıl sağlanır? Bir ülke, bütün bunları yapacak güce sahip olduğuna nasıl inandırılır? Bir halk nasıl ikna edilebilir hayatı değiştirebileceğine ve her şeyin çok güzel olacağına? (Ece Temelkuran Biz Burada Devrim Yapıyoruz Sinyorita).

Külliyat: Bir yazarın bütün eserlerini içeren dizi.

Zümrüdüanka: Simurg, Kaf Dağı’nda yaşayan mitolojik kuş.
Related Posts with Thumbnails