Pazar, Eylül 30, 2018

Film Eleştirisi


Sinema Eleştirisi Türkiye'de nasıl başlıyor ve gelişiyor diye sorarak başlayalım...
Pek çok kültürde olduğu gibi tanıtım yapmak ya da filmdeki hikâyeyi özetlemek biçiminde başlayıp gelişiyor. Bu biçimin hemen görülebilen iki yönü var: özellikle ilk dönemlerde, sanatı siyasetle kirletmek istemeyen (!) anti politik bir öfkeye ve film üreticileri hakkında iyimser sayılabilecek bir tavra sahip.

Kim ilk eleştirmenler?
Gazeteciler tabii... Edebiyatla uğraşanları polis muhabiri yaparlar, iyi hikaye anlatsın diye. Gazeteci hatıralarına bakarsak, gazetelere gidip gelen üniversite öğrencilerine de öneriliyor kültür sanat sayfaları. Tanıtan, takdim eden, eleştirmeyen film yazılarını bir kenara koyarsak hatta şöyle de diyelim sinema entelektüelleri diyelim, pek de yok ama böyle bir şey, onlar genellikle edebiyat dünyasından ve eleştiri geleneğinden beslenirler. Eğilimler, kıstas ve değerlendirme üslupları, edebiyat kuramından ve eleştirisinden feyz alır. Uzun yıllar, hâlâ da böyle, sinema eleştirileri, bu yüzden edebiyat dünyasının genelinin epeyce gerisinde kalmıştır. Türkiye’de işin hakkını veren, devamlılık gösteren sinema kritiklerinin ömrünü yarım asırdan öteye götürmek pek mümkün değil. Bu başlangıç noktasına ve süregelen mirasa bakıldığında yine edebiyat eleştirisi ve ona bağlı bir siyasi teyellenmeden söz edilebilir.

Ana kaynak edebiyat mı diyorsunuz...
Evet, kültür eleştirisinde  her zaman ana kaynak edebiyattır. Sinemaya edebiyat eleştirisi ve onu yönlendiren siyasi-kültürel modaların yarattığı bağlamdan bakılması bu yüzden. Öte yandan bütünüyle farklı mecralar bunlar, edebiyat siyasi kanonun ve eğitimin, kültürün birörnekleştirilmesini lokomotifidir. Sinema böyle değildir ya da bu kadar değildir, ticaridir ve eğlence yönü daima daha ağır basar. Sinemaya bunu bilerek bakmaz veya bu yönü arzu edilmediği için gözardı ederseniz bu bağlamın dışı önemsiz, arkaik, gerici, çağdışı, apolitik, alaturka, düzen yanlısı, ticari ya da çöplük sayılır, öyle de sayıldı zaten.

Sinema sanattır argümanı bu denli etkili oldu mu?
Film eleştirisini konuşuyorsak evet...Olmak da zorunda. İddianız olmadan kimliklenemezsiniz. Gerçekçilik, toplumculuk ya da ezilen halklardan yana olmak gibi doğrudan-dolaylı Marksizm ile ilişkilendirilen yaklaşımlarla filmler-yönetmenler önemsendi, iyi ya da kötü görülerek notlandı. Bunun arka planında bir itibar arayışı da var. Sadece eleştirmen özcülüğünden söz etmiyorum. Festival yapılması ve sanat sinemasına devlet desteği arayışı da bunun bir parçası. Çünkü sinema piyasaya dayalı, seyirci filmi beğenmeli ki harcanan parayı çıkarabilmeli. Yerli üretimin bu çerçevede tasniflenmesi ve bir önem hiyerarşisi yaratılması, ticari filmlerin ve Yeşilçam sinemasının kategorik olarak küçümsenmesine vesile oldu. Böylelikle tefrika romanlara, popüler anlatılara ve çok satar olana yönelik husumet ve eleştirelliğin bir benzerinin işlevselleştirildiği iddia edilebilir. Marksist eleştirinin entelektüel çevrelerde yaygınlaşmasıyla ticari sinemanın popüler kodları deşifre edilmiş, bu da sinemaya entelektüel bir itibar kazandırmıştır. Siyasal sinemaya ve angaje sanata yönelik sempati, sağ-sol eksenli farklı sinema üretimi iddialarını da beraberinde getirdi.

Türkiye'deki sinema akımlarının abartıldığını düşünüyorsunuz...
Evet, bugünden bakıldığında Ulusal Sinema, Marksist Sinema, Milli Sinema, Yeni Sinema vs iddiası olan, gerçekte birkaç filmden, yazıdan, açık oturumdan, cılız tartışmadan ibaret güçsüz, nitelik olarak abartılan denemelerin akım sayılgelmesi bence abartılı... Ama önce sinema eleştirmenlerinin sonra sinema eğitimi veren kurumların mesleki itibar arayışları bunları daha fazla bir “şey” gibi gösterdi, gösteriyor. Biteviye yazıldıkça, tekrarlandıkça, yüksek lisans ve doktora tezleri üretildikçe iş başkalaşıyor, var ve önemli kılınarak, bu film ve akımlar, Türkiye için benzersiz bir deneme raddesine taşınıyorlar. Üretimiyle herhangi bir sinema filminden (biçim, içerik ya da anlatım olarak) farkı olmayan bu filmlerin çok başkaymışçasına sunulması, kutsanması, sinema eleştirmenlerinin ve akademinin başarısı elbette… Sonuç şu: kendini Marksizme göre konumlandıran eleştirelliğin zorlamasıyla pek çok film yeniden ve yeniden -tartışılır gibi yapılarak hiç tartışılmadan- uzun yıllardır abartılıyorlar. Ne filmleri azımsıyorum ve ne de gösterilen çabayı… Sadece yapılanın altını çiziyorum. Vedat Türkali’nin senaryosunu yazdığı birkaç filmin, Halit Refiğ’in kimi filmlerinin defaatle, bıktırasıya zikredilmesi açık bir kabızlık göstergesi değil mi? En az kırk yıl önce üretilmiş bu filmler, iyi ki çekilmişler, iyi ki varlar… Yoksa, siyaset, devrim, proletarya, 1 Mayıs, Marksizm, Gramsci, sanat denildiğinde film sayamayacakmışız? Nostaljiyi seviyoruz, ustalara saygıda kusur etmiyoruz veya ezberden konuşuyoruz vs ama dönüp dolaşıp Karanlıkta Uyananlar ya da Otobüs Yolcuları’ndan bahsedilmesi bana alelacayip geliyor, “şiştim” diyerek masadan kalkıyorum. Bunu yaparken bugünün sinemasının beğenilmediği de ısrarlı ve sarkastik biçimde vurgulanıyor üstelik. Bu harareti anlamıyorum.

Daha iyi mi film üretiyoruz şimdi...
Evet tabii ki daha iyi film üretiliyor, daha çok insan çalışıyor herşeyden önce. Film maliyetlerine bir bakın mesela. Ama ben böyle bir kıyaslama yapmak niyetinde değilim. Derdimi olabildiğince basitçe izah edeyim, her filmden anlatılabilecek bir şey çıkar. O film yaşadığı zamana, sonraki yıllara ya da yeni bir eğilime denk düşebilir. Hangi filmi anlattığımız ya da kritize ettiğimiz, bizim kimliğimizi ya da itibarımızı belirlemez. İyi film, iyi çekilmemiş ya da kategorik olarak kötü olan filmler vardır. Bir filmin niteliğini kendisi kadar üreticisinin yaşlanması (mesleki saygınlığı), uluslararası ödüller al(ama)ması, sonradan popüler olan bir oyuncusu, bir meseleye denk düşerek yeniden hatırlanması vs belirleyebilir. Sinema, popüler kültürün en önemli parçasıdır; çoğunluk değerleriyle uzlaştığı ölçüde ticari başarı kazanabilir. Yeni bir şey söylüyor değilim, söyleyemem de… Bugün televizyon dizilerinden kazandıkları maddi imkânları sinemaya aktaranlar var. Epeyce film üretiliyor, soruyorum: hepsi mi “kötü”? Kırk yıl önce “iyi film” ne kadar azsa şimdi de bu kadar az… Bir kaç yerde en azından derslerde tekrar edip duruyorum: Ben filmlere aşk ve nefretle bakıldığını, bugünün filmlerine özellikle sempati gösterilmediğini düşünüyorum. Uzak ve itibarlandırılmış bir geçmiş, eleştiriler için daha korunaklı bir alan sağlıyor olabilir mi? Bence sağlıyor.

Nuri Bilge filmlerine yeterince ilgi gösteriliyor ama...Bugünün filmlerine ilgide eksiklik olduğunu mu düşünüyorsunuz....
İnsan kızdığı şeyleri abartabiliyor, belki de abartıyorum. Nuri Bilge sineması tabii ki ilgi görüyor, zaten global bir başarı kazandı, ilgi göstermemek mümkün değil de zaten. Ben aktüel düşünüldüğüne inanıyorum. Sinema eleştirisi, elbette siyasi mücadelenin bir parçası olabilir. Türkiye’de siyasi dil, ekseriyetle haddini bildirmeye, atışmaya, susturmaya ve ifşa etmeye dayanıyor. Bu dilden yana değilim. Bugünün sinemacılarını küçümsemek ya da abartmak, diğer yandan geçmişi övmek ya da hatırlamamak ne kadar anlamlı?. Hakikaten bir yeri işaret etmiyorum, örnek olsun diye söylüyorum: “Yılmaz Güney’den sonra sinema yapılmadı” diyebilirsiniz, bu idealizmdir, romantizmdir, tartışamazsınız buna inananla. “11 Kasım 1938’ten sonra Türkiye geriye gitti” gibi bir şeydir bu… “Türkan Şoray, Türk Sinemasında masumiyetin simgesidir”, öyle midir gerçekten… Yıllarca onun resimlerini duvarlara asan delikanlılar, masum ve aseksüel düşler mi kurdular acaba? Ters açısı yok mu sahnenin? Sinemacılar, öyle ya da böyle, yaşanan zamana, ortak bir dile ve anlama tekabül edecek filmler üretirler. Onların ne anlattığını düşünmek, anlatamadıklarını düşündüğümüz şeyler için onları suçlamadan anlamaya çalışmak bir yol değil mi? Argo, alt kültür, moda, cinsiyetçilik, kimlikler, gündelik yaşam pratikleri, adlandırmaları hesaba katarak belli ki yeni bir siyasi film tanımı yapmak gerekiyor. Kaldı ki günümüzün sinema eleştirisi, sadece edebiyattan değil, çok şükür değil, yazılanların ortalamasına bakıp “kör olasın demiyorum kör olma da gör beni” demesi gereken alanlardan besleniyor, beslensin de… Sinema eleştirisini ergen isyanından, siyasal romantizmden, ölü sevicilikten, san’at vurgusundan ve diğer klişelerden bir nebze sıyırsak daha verimli olacak… 

[Röportaj, 2011 yılında DTCF'li bir öğrenciyle yapılmıştı, sonra bu yazılı metinden yola çıkıp Birikim'e başka bir yazı daha yazmıştım]

Cuma, Eylül 28, 2018

"Kapital"i Resmetmek


Uzunca bir zamandır Türkiye’de çizgi roman kitaplarının ticari başarısı konuşuluyor. Hoş, karşılaştırmalar her zaman anlamlı olmayabilir ama kırk yıl önce şimdiki rakamlar kadar satan haftalık çizgi roman dergileri “ancak kurtarıyor” ya da “az satıyor” gibi değerlendirilirdi. Aradaki fark, çizgi romanın geçmişle mukayese edilmeyecek kadar konuşulmasından kaynaklanıyor elbette. Türkiye’de çizgi roman, entelektüel bir ilgisizlikle karşılanmış, neredeyse her zaman küçümsenerek nitelenmiştir. Ülkeye girişindeki adlandırmayı hatırlarsak, roman-sıfat tamlamasıyla isimlendirilmiş veya otuzlu yıllarda olduğu gibi “sinema romanı” biçiminde sunulmuştur. Çizgi romanın kaderinde sinema ya da romana benzetilmek, sanatlar hiyerarşisinde bir “peyk sanat” itibarsızlığını yaşamak, öğretmen ve ebeveyn husumetiyle anılmak yazılmıştır diyebiliriz. Bugün iyimser olabilecek veriler yok değil ama süregelen yargı ve nitelemelerin pek değişmediğini düşünüyorum. Geçmişe baktığımızda, çocuk dergilerinin yöneticileri, genellikle utanıp sıkılarak çizgi roman yayınlamışlar, mahcubiyetlerini bastırmak için edebiyat klasiklerinin çizgi roman uyarlamalarını yayınlamaya yönelmişlerdir. Son elli yıl içinde, dünya çizgi romanında esamisi okunmayan, neredeyse hiçbir üretici hatırlanmayan edebiyat ve edebiyat dışı kitap uyarlamaları aralıklarla dilimize aktarılmıştır. Bugün konuşulan çizgi roman uyarlamaları modası iş bu sebeple yeni değildir; “hiç olmazsa bunu okusunlar” biçimindeki aydınlanmacı mantığın pazarlandığı, asıl -çocuk- okurlardan ziyade ebeveynlerin hedeflendiği böylesi uyarlamalar hep yayınlana gelmiştir. Şöyle de söylenebilir: Çizgi roman, “gerçek sanat” olan romana ulaşabilmeyi kolaylaştıran bir toplu taşım-ulaşım aracı muamelesi görmüştür, halen de görüyor.

Dikkat edilirse bu tutum, sadece ticari değil siyasi bir tercihtir de… İronik ama sahiden öyle, dünya literatüründe (edebiyat ya da edebiyat dışı) kitap uyarlaması çizgi romanlara geniş anlamıyla “propaganda çizgi romanı” içinde değinilir. Pek çok ülke, vatandaşlarının (çocukların ve onların ebeveynlerinin) düşünce ve tutumlarını yönlendirmek adına geçmişlerini, önemli lider ve entelektüellerinin hayatlarını, kanonik kitaplarını, bir bütün olarak ideolojilerinin çizgi romanlaştırılmasını teşvik etmişlerdir. Bu üretim biçimi sadece devlet ve hükümetler tekelinde kalmamış, çeşitli örgüt, parti, kurum ve kuruluşlara varıncaya kadar genişletilmiştir.

Türkiye’de doksanlı yıllardan bu yana Kültür Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu ile Genelkurmay Başkanlığı çizgi roman yaptırıyorlar. Süreklilik arzeden bu uygulamaya ayrılan bütçenin büyüklüğü düşünülürse, hükümetlerimiz, sivil ve askeri bürokratlarımız çizgi romanın yönlendiriciliğine “kalpten” inanıyorlar. Özellikle Atatürk’ün hayatının çizgi roman olarak anlatılması çabası daha eski yıllara da götürülebilir. 12 Eylülden sonra Kültür Bakanlığı Yayınları arasında çıkan, Ayhan Başoğlu’nun hazırladığı Altın Saçlı Kahraman adlı Atatürk’ün hayatını anlatan çizgi roman İngilizce, Fransızca ve Arapça da basılmıştı (1981).

Gerek bizde gerekse dışarıda üretilen siyasi propaganda çizgi romanlarının kendini hemen belli eden ortak bir sorunu vardır: resmi tutum ve hassasiyetler, hikâyenin ve devamlılığın önüne geçer. Siyasi yönlendiricilik amacı ve vakanüvislik ihtimamı, görselliği ve hikâyeyi aksatmaktadır. Fotoğraflar, uzun metinler ve çeşitli tanıklıklara yer verilmesi “gerçeklik” adına önemsenirken, tahkiye dengesi bütünüyle göz ardı edilir. Tarafsızlık gibi bir mesafelilik niyeti ortaya konulmadığından, hedef kitleyi etkileyecek asıl “bilgiye” yoğunlaşılmaktadır. Bir başka sorun, çizgi romana gösterilen “herhangi bir anlatım aracı” muamelesidir. Görselliği nedeniyle tercih edilmesine rağmen çizgi romanın bir senaryosu olduğu pek akla gelmez. Yazı, tasarlanmadık biçimde görselliğin önüne geçer, “önemli sözlerin” bolluğundan kareler arası ardışıklık ilkesi bozulur. Eser, çizgi roman değil çizgiyle anlatılan bir metne dönüşür.

Bu yılın ilk aylarında Japonların Kapitalin çizgi romanını yaptıklarına dair haberler çıkmıştı. Çalışma, Yordam Kitap etiketiyle geçtiğimiz günlerde Türkçede de yayınlandı. Batı Avrupa ve Latin kökenli kimi üreticiler, geçmiş dönemlerde Kapital ile ilgili benzer çabalar içine girmiş ve doğrusu çizgi roman değil çizgiyle anlatılan kitapçıklar ortaya çıkarmışlardı. Japonya, çizgi romanın endüstri olduğu birkaç ülkeden biri... Çizgi romana manga diyorlar ve manga, özellikle son on beş yıl içinde bir memba gibi küresel ölçekli yaygınlık gösterdi. Tarz ve anlatım biçimi olarak hemen her yerde taklit ediliyorlar. Örneğin Türkçede manga adı altında yayınlanan çizgi romanlar tarzı izleyen Batılı sanatçılarca üretilmiştir. Bir başka deyişle Kapital Manga, dört kitaplık Yalınayak Gen’den (Tudem, 2007-2009) sonra çıkan ikinci “gerçek” manga olarak gösterilebilir. Kapital Manga’yı ilginç kılan sadece bu değil…

Kitabın farklılığı, Kapital adını seçmiş olmakla birlikte, asıl metne kimi seçilmiş kavramlar dışında mutlak sadakat göstermemesinde yatıyor. Dramatik bir hikâye eşliğinde yeri geldikçe ve akışı bozmadan bu kavramların hatırlatılması doğru bir tercih olmuş. Mesaj verme kaygısı ya da pedagojik hassasiyetler hiçbir biçimde anlatının önüne geçmiyor. İyi kurgulanmış ve tasarlanmış karakterlerle hikâyeleştirildiği için anlamlı bir gerilim de oturtulmuş. Kapital Manga, bize Kapital ile hiç ilgisi yokmuş gibi duran, başka bir hikâye olarak okunabilecek bir anlatı sunuyor. Tek etkili, düğüm serim çözüm dengesinde bizi finalde olacaklara teyelleyen bir kurgu da vaad etmiyor. Öyle ki hikâyede yer alan hemen herkesin kederli bir geçmişi, anlaşılır ve yakınlık kurulabilecek dertleri var. Soap opera ölçülerinde çok hikâyeli ve karakterli bir anlatı yapısı izliyoruz.

Hikâye, kapital literatürüne aşina olanlara yabancı gelmeyecektir. Bilindiği gibi Kapital, temel olarak kapitalist üretimde sermayenin nasıl dönüştüğünü anlatır ve ekonomi-politik bir yaklaşımla sömürünün gelişimini betimler. Bir başka deyişle, emeğin, emekçinin, metanın ve sermayedarın, söz konusu sürecin birer vasıtası haline dönüşmelerini incelemektedir. Kapital Manga, şunu yapıyor: bu ana fikri hikâyeleştiriyor. Peynircinin oğlunun sınıf atlama arzusu, fabrikasyon üretime geçildiğinde yaşanan sorunlar ve sınıfsal aidiyetlere ilişkin çelişkiler asıl olarak bu dönüşümü resmediyor. Zengin olmak için ticari bir anlaşma yapıp, fabrika açan Robin’in gemleyemediği tutkuları, büyüklenme hevesi, aşk acıları, şaşırma ve irkilme hissiyatı, rahatsız olduğu ama kurtulamadığı sömürücü cendereyle yüzleşmesi anlatıyı sürükleyen unsurlar. İlgi çekici bir diğer noktaysa şu: Marx, sömürünün ya da kapitalist sistem içinde artı değerin kaçınılmazlığını siyasi bir eleştiriyle vurgular. Sömürünün ya da artı değerin kaçınılmazlığı, hikâyede başarıyla anlatılıyor; Peynirci babasının arzusu hilafına kendisine zenginlik yolunu seçen Robin, değer yaratan yeteneğini Yatırımcı Daniel’in ellerine teslim ediyor. Böylelikle Daniel’in emeği kullanma maharetiyle fabrika işletilmeye başlıyor. Daniel, “sömürüye son” duygusallığını bastıracak, işçilere yüklenerek onları daha fazla çalıştıracak bir gardiyan da katıyor Robin’in yanına. İşçilerin kendisinden çok bu Kâhya’yı dinlemeleri, gün be gün hezeyanlar geçiren Robin’i iyiden iyiye düşkünleştiriyor. Robin, Marx’ın sözünü ettiği biçimde sermaye birikimi sürecinin hizmetkârına dönüşüyor. İşçilerin kendi kendilerinin patronuyken zamanlarını ve o zamanın kullanımını satarak geçirdikleri dönüşüm de çelişkileri işaretlerken iyi betimlenmiş. İronik bir göndermeyle Karl adlı bir işçinin gözünden izliyoruz o bölümleri. Aslında sadece Robin ya da Karl’ı değil, kapitalist sisteme mahkûm olmuş herkesi, kendini okutan bir hikâye içinde izliyoruz. Kapital Manga’nın Türkçede bugüne değin yayınlanmış en iyi siyasi çizgi roman uyarlaması olduğunu düşünüyorum.

[23.10.2009 Radikal Kitap]

Perşembe, Eylül 27, 2018

Sevelim

Fırsat kollayanları,

Volkanlıları,

umurunda mı dünya dedirtenleri,

büyük yelkenlileri,

westernleri, Bernet'i,

akıllı kapakları,

hahayt zamanlarını,

rekor için topluca delirenleri,

mahalle hikâyelerini,

iyi ki varlar dediğim fotoğrafçıları, Robert Doisneau'yu,

zoom in! detayları,

manyak kovalamacaları,
sinemayı,
 ve çizgi romanları seviyorum. Aslını unutan bizden değildir Batman, kedilerden uzak dur!

Çarşamba, Eylül 26, 2018

Ve uzak şehrin sabahlarında yorgun yüzler




















Turgut'la (Demir) 2007 yılında bir şeyler yapmak istemişiz, bu eskizleri buldum...Kaybolmasın diye....

Salı, Eylül 25, 2018

Muhafazakâr Mizahın Miladı


Mustafa Şekip [Tunç] 1921 yılında, Gülmek Nedir ve Kime Gülüyoruz [Suhûlet Kitaphanesi] adlı bir kitap yazıyor, aslında yaptığı, Henry Bergson’un Gülme (La Rire) adlı kitabının yerel örneklerle zenginleştirerek bir özetini çıkarmak. Bu açıdan kitabı sadece mizah değil, Türkiye’deki Bergson literatürünün bir parçası saymamız gerekiyor. Bergsonculuk, bilindiği üzre pozitivizme karşı çıkarken muhafazakâr modernliğin düşünsel açılımlarını sahiplenir. Mustafa Şekip, kitapta, yalın bir özet yapmıyor, mizahı ve gülmeyi anlatırken doğrudan ve dolaylı olarak muhafazakâr-Bergsoncu bir toplum modelini resmediyor.

Mustafa Şekip’e göre komikler, lâ-içtimaî (toplum dışı) insanlardır; uzun uzadıya sıralıyor kimler olduğunu, özetliyorum: ‘dalgınlar, şapşallar, vurdumduymazlar, hasisler, kuruntulular, züppeler, kendini beğenmişler, kabak çiçekleri, yobazlar, dalkavuklar, evet efendimciler, edepsizler, idare-i maslahatçılar, derkenar okurcasına konuşanlar, çıtkırıldımlar, hödükler, pısırıklar, bilgiçlik taslayanlar, sonradan görmeler, düddürü leylalar, kenarın dilberleri her cemiyette yaftalı komiklerdir’. Bu nitelemeler, onun gülme ile ilgili düşüncelerini de yansıtıyor. Toplum dışı derken kastettiği, ‘marjinallik’ ya da ‘bu toplumu biliyor ve onu bu biçimiyle reddediyorum’ türü bir şey değil. Komikler, toplum tarafından marjinalize ediliyor da değil. Çünkü gülme, toplumu birbirine yakınlaştıran ve insanları ‘düzelten’ bir araç ona göre. Toplum dışılığı komikliğin nedeni olduğunu gösterirken, komik olmayı ‘ruhta’ olması gereken elastikiyet ve değişkenliğin yokluğuna / kaybolmasına bağlıyor. Örneğin fikri sabit olmak, zekânın katılaşması; bazı fena huylar ise seciyenin haşebiliğidir -odun derecesinde sert olmasıdır. Beden ruhtan yani zarafetten uzaklaşarak katılığa gittiği ölçüde komik olur.

Mustafa Şekip için toplum, süreklilik ve düzeni temsil ediyor. Topluma herhangi bir hakikat iddiasına dayanarak müdahale edilmemelidir, toplum zaten organik değişim imkânlarını sezebilmektedir: ‘Cemiyet, ne zekâ ne de seciyede huşunet (sertlik, kabalık) görmek istemiyor, onun ideali, efradını birbirine yaklaştırmak ve benzetmektir (...) yegâne intikam silahı ise gülmedir (...) Gülmek, cemiyetin sathındaki sosyalleşemeyen kabalıkları kazıyan toplumsal bir silahtır. Gülme, cemiyetin en muazzib (eziyet veren) vasıta-te’dibidir (edeplendirme aracıdır)’. Gülme bizi uyarır, çevre ile teması terk etmemek, olanı görmek ve düşünmek gerektiğini hatırlatır. Sosyal kusurları gülmek sayesinde hafifletip, yok etmekle hem kendimize hem de gülünç olanlara hizmet etmiş oluruz.

Şekip’in özetlemeye çalıştığım Bergson yorumu ve yaklaşımı, doğrusu oldukça çelişkilidir: öncelikle, gülmeyi, hem bir edeplendirme aracı hem de bir saygısızlık olarak görmektedir. Diğer yandan gülmenin otorite tarafından nasıl karşılandığı / nasıl kullanıldığı üzerine bir yorum yapmamaktadır. Gülmenin otoriteye yönelebileceği hususunda da herhangi bir yargısı yoktur. Bütün kitapta gülme ile mizah kavramları birbirine karıştırılmakta, gülmeye toplumsal bir amaç yüklenmekte- hemen her şey cemiyetin olgunlaşması adına irdelenmektedir. Kolektif gülmenin kişilik bozuklukları, makineleşme ve dalgınlıklardan çıktığını söyleyerek gülmenin/mizahın alanını daraltmaktadır. Mizah aracılığıyla ötekileştirilen azınlıklardan bahsedilmemektedir. Toplumun yaratıcı sezgilerine duyulan mutlak güven nedeniyle ‘çoğunluk haklıdır’ görüşü hâkimdir. Gülme, ‘uygarlaştırıcı etki’ olarak tanımlanmaktadır ama gülmenin uygarlığın kendisine yönelik bir tepki olabileceğine dair bir argümana sahip değildir. Karagöz, Kavuklu ya da Nasreddin Hoca’nın uygarlığın kısıtlayıcı etkilerinden geçici olarak kurtulma hakkı aldığı, özgür ve yasaksız konuştuğu düşünülmemektedir. Esprinin, bastırılmış bir cinsellik ve dilden (argodan) beslendiğine dair Freudyen bir yaklaşımı ya da kuşkusu da yoktur.

Şekip’in anlattığı gülme, estetik ve şekillendirici, siyasi keskinliğinden arındırılmış incelikli bir gülmedir. Kastedilen nüktedir. Oysa hayatın içindeki gülme, estetik ve şekillendirici üst yaşam modelinin elverdiğinden daha sefil koşulları gerektirir. Bu gülmenin içinde medeniyetin görmek istemediği grotesk gülme vesileleri de vardır: Sıçmak, osurmak, geğirmek ya da düzüşmek vb. Mustafa Şekip ise ahlâkı nükteyle canlandıracak, nükteyi de ahlâkla dengeleyecek bir gülme önermektedir. Gülme ve mizah, toplumdaki yaraları ya da bunlara sebep olanları teşhir etmekten çok, iyileştirici özelliğiyle düşünülmektedir.

Bergsonculuğun da etkileriyle, ‘mizah, yön gösterici ve iyileştirici olmalıdır’ görüşü o denli yaygın kabul görmüştür ki, cumhuriyetin ilk elli yılında herhangi bir farklı görüşten söz eden tek bir mizahçımız olmamıştır. Bergson’un La Rire’ı Türkçeye çevrilmiş, mizah ve gülme hakkında referans kitap itibarı görmüştür. Cumhuriyetin kurucu kadrosunun idealleriyle örtüşmesi, sanatın bu çerçevede tanımlanması veya muhalif öğelerinden arındırılmış olması yaygınlaşmasının nedenleri olarak sayılabilir. Böylesi muhafazakâr bir görüşün süratle sahiplenilmesi ve yıllarca hiç sorgulanmaksızın yaşaması, memleket mizahının karakteristiğini de açıklıyor, asıl bu ilginç.

Not: Bu kitap, en az on yıl önce, Ömer Türkoğlu’nun çeviriyazısı ile Turgut Çeviker’in Mizah Kitapları Dizisinde (İris Yay.) yeniden yayınlanacaktı, ekonomik nedenlerle mümkün olmadı sanıyorum.

Birgün Kitap, 20.2.2010

Pazar, Eylül 23, 2018

Son Okuduklarım 25


Uzun zamandır okuduğum kitapları yazmadığımı fark ettim. Emeklilik öncesinde yayınevindeki işleri devrederken marazi bir yoğunluğum olmuştu, üstelik, bir yandan da senaryo yazıyordum. Meşgaleler nedeniyle enikonu bu faslı savsakladım. Bazen öyle oldu ki, ancak yollarda okuyabildim. İtiraf edeyim, emeklilik sonrası hayatımı düzenleyebilmiş değilim.

Laf uzamasın, Osmanlı Vampirleri, Avrupa tarzı tezleri, uzun bir makaleyi andırıyor. Bizim tezler daha uzun, çoğu zaman da hantal oluyor. Demem o ki, kısalığı bir dert değil, iyi toparlanmış bir literatür özeti içeriyor. Kendi adıma, Türkçe kaynakları da toparlasaydı, keşke onu da o literatür özetine dahil etseydi dedim. Hollywood akademik bir çizgi roman. İddiası da şu, 1970'lerden sonra sinema gücünü ve enerjisini yitirdi demeye getiriyor. Ben bu tür ayrımları çok anlamlı bulmuyorum ama ilgimi çeken, bu tür iddiaların nasıl savunulduğu oluyor. Tez ve varsayım dediğimiz de böyle bir şey zaten. Bence ilginç bir kitap. Elebaşılar-Hergeleler, Vargas Llosa'nın acemilik öyküleri. Yazarı sevdiğim için okudum, ilk denemeler olması nedeniyle bildiğimiz tarzının dışında duruyor, yazarın arayışlarını okuyorsunuz. Sadakatsiz Aşklar, terapide anlatılan "arzu ve saplantı" hikayeleri olarak nitelenebilir. İlginç bölümler içeriyor. Aktüel bir tarafı var, mesele sadece aldatma değil orta sınıf savrulmaları demek daha doğru belki.


Galeano, bana çok yazıyor gibi geliyor, çalışkanlığını seviyorum, yazdıklarına da mutlaka ilgi gösteriyorum ama neblim, irtifa da kaybediyor sanki. Kadınlar'ı  bütün o ergen iştahı ve romantik hevesine karşı sası buldum. Babylon Berlin, kitabın filmden sonra çıkan çizgi roman uyarlaması. Yanlış olmasın, belki daha önce de çıkmışsa bile diziden sonra hatırlanmış, yeniden piyasaya verilmiştir. Kapakta da diziye atıf yapılmış hatta. Çizgi roman uyarlaması, beklentim düşüktü ama hiç fena değil. Siyah beyaz ve çok sayfalı olmuş. Çizgilerle Dünya Futbol Tarihi, hayli İngiliz, hayli Britanyalı bir kitap. Mizahi ve çok yazılı bir çizgili anlatı. Argoya ve aktüel futbol lafazanlıklarına fazlasıyla refererans veriyor, okuru zorlayan kitaplardan. Tercümesinin külfetli olduğu, çok uğraştırdığı anlaşılıyor. Ayı, Çehov'un kısa oyunlarından derlenmiş bir kitap. Çehov'un mizahına, itiraz mantığına, gevezeliğine ve iyimserliğine ihtiyaç duyduğum zamanlar oluyor.


Leon, çizer De Crécy ile "yazar" Chomet'in mahkemelik olarak ayrılmadan önce birlikte yaptıkları ünlü çalışmaları. Okumamıştım, devamı geleceği için ayrıntılı yorum yapmayacağım ama hikayeden çok karakterler ilginç demekle yetineyim. "Ben hikayeyle değil karakterlerle ilgilenirim" diyenlerin çoğaldığı bir çağdayız. Saydam Turp, Mo Yan'ın öyküleri. İlginçler, gerçekçi giden bir hikaye birdenbire fantastik bir yöne savrulabiliyor. İnsan, sert bir yoksunluk içinde direksiyonun kırıldığı tarafa şaşırıyor. Arkadaşım Dahmer, bir seri katili anlatıyor. Yazarın, bu tuhaf adamı ta lise yıllarından tanıması, onunla sınıf arkadaşı olması, o dönemi anlatması, albümü ilginç kılıyor. Nitelikli bir grafik roman. Ülkü Tamer'in anıları çok başarılıdır. Alleben Öyküleri, bu anı kitaplarının gerisindeler, ama onları öncüleyen izlere sahipler. Coşkuları var, taşrayı anlatırken romantik bir pembelik taşıyorlar.

Cumartesi, Eylül 22, 2018

Pierre Wazem'in Düşündürdükleri










Wazem'in, Metal Hurlant'ın ilk sayısında çıkan Day-Off adlı hikayesi bu. Sevimli. Büyük hikaye mi? Hayır. Ben bunlara dolgu malzemesi derdim eskiden. Hani dergide büyük ve iddialı işlere yer verilir ya, kalan sayfalarda Wazem'in yukarıda çizdikleri gibi daha minimal bir iş koyarsınız. Dergiyi sürüklemezler ama bir başka okura ve hikaye beklentisine denk düşerler, en azından denk düşmeleri beklenir.

Bant karikatür havasında değil mi?. Çizgi romanlar kendi yayın mecralarına oluşturduklarından beridir bu tür anlatı ve espriler, gazetelere bırakıldı. Gazete okuru ile çizgi roman okuru birbirinden farklı olduğu için bu tür hikayecikler gazetelerde tutunabildiler. Böyle bir hikayenin kitap ya da dergi olma şansı yok diye düşünülürdü...

Çizgi roman yayıncılığı genel olarak serüven ve sürat üzerine kuruludur, "az sonra" dünyaya doğru gelen bir meteor vardır, İstanbul büyük bir bombayla patlayacak, savaş çıkacak, kötüler kazanacak, birisi ölecek ya da gerçeğin üstü örtbas edilecektir. Kahraman ortaya çıkıp düzeni yerine getirir. Yavaş bir hikayenin, insani bir meselenin bu aura içinde zerre önemi yoktur. Gazetedeki okur yazar, kültürlü adamlar bu tür hikayeleri sevebilirler ama...dergi-kitap olarak satış şansı yoktur, yayıncı da çizer de durumu bilir. Kimse kapıları aşındırmaz.Bu tercihi sorgulamaz.

Ta ki grafik romanlar çıkana kadar diyelim. Grafik romanlar başka türden hikayelerle, bant karikatürlerde üç beş kareye sıkıştırılan bir hissi, duyarlılığı, espriyi, takıntıyı, keşfedişi geniş geniş anlatmaya başladılar.

Bizim çizgi romanlarımız, mizah dergileri dışında, hep büyük hikayelerle yürüdü. Üreticilerimiz, kendilerine çizer bile denmesini istemediler, ressam sayılmak istediler. Çocuklara değil gençlere çizdiklerini, tarih anlattıklarını iddia ettiler.

Şuna da inanırım: dünyanın taşrasında yaşadığımız için toplum olarak hep büyük, önemli, hayati şeyler konuşmak istiyoruz. Böyle alışmışız, bağırmadan konuşamıyoruz.

Wazem gibi bir şeyler anlatan, sıradan duran, iddiasız ve insani anlatılan bir şeye, belki bir flaneura ihtiyacımız var. Grafik roman olarak, kitap olarak ihtiyacımız var...

Mesele Wazem de değil...Bir hissi, bir yavaşlığı anlatmaktan söz ediyorum. Çizgi romanı kaslı ve yakışıklı muktedir erkek kahramanlara bırakmamaktan söz ediyorum. Büyümekten söz ediyorum. Okur yazarlıktan. Grafik romandan.
Related Posts with Thumbnails