Cumartesi, Eylül 22, 2012

Film Eleştirisi


Sinema Eleştirisi Türkiye'de nasıl başlıyor ve gelişiyor diye sorarak başlayalım...
Pek çok kültürde olduğu gibi tanıtım yapmak ya da filmdeki hikâyeyi özetlemek biçiminde başlayıp gelişiyor. Bu biçimin hemen görülebilen iki yönü var: özellikle ilk dönemlerde, sanatı siyasetle kirletmek istemeyen (!) anti politik bir öfkeye ve film üreticileri hakkında iyimser sayılabilecek bir tavra sahip.

Kim ilk eleştirmenler?
Gazeteciler tabii... Edebiyatla uğraşanları polis muhabiri yaparlar, iyi hikaye anlatsın diye. Gazeteci hatıralarına bakarsak, gazetelere gidip gelen üniversite öğrencilerine de öneriliyor kültür sanat sayfaları. Tanıtan, takdim eden, eleştirmeyen film yazılarını bir kenara koyarsak hatta şöyle de diyelim sinema entelektüelleri diyelim, pek de yok ama böyle bir şey, onlar genellikle edebiyat dünyasından ve eleştiri geleneğinden beslenirler. Eğilimler, kıstas ve değerlendirme üslupları, edebiyat kuramından ve eleştirisinden feyz alır. Uzun yıllar, hâlâ da böyle, sinema eleştirileri, bu yüzden edebiyat dünyasının genelinin epeyce gerisinde kalmıştır. Türkiye’de işin hakkını veren, devamlılık gösteren sinema kritiklerinin ömrünü yarım asırdan öteye götürmek pek mümkün değil. Bu başlangıç noktasına ve süregelen mirasa bakıldığında yine edebiyat eleştirisi ve ona bağlı bir siyasi teyellenmeden söz edilebilir.

Ana kaynak edebiyat mı diyorsunuz...
Evet, kültür eleştirisinde  her zaman ana kaynak edebiyattır. Sinemaya edebiyat eleştirisi ve onu yönlendiren siyasi-kültürel modaların yarattığı bağlamdan bakılması bu yüzden. Öte yandan bütünüyle farklı mecralar bunlar, edebiyat siyasi kanonun ve eğitimin, kültürün birörnekleştirilmesini lokomotifidir. Sinema böyle değildir ya da bu kadar değildir, ticaridir ve eğlence yönü daima daha ağır basar. Sinemaya bunu bilerek bakmaz veya bu yönü arzu edilmediği için gözardı ederseniz bu bağlamın dışı önemsiz, arkaik, gerici, çağdışı, apolitik, alaturka, düzen yanlısı, ticari ya da çöplük sayılır, öyle de sayıldı zaten.

Sinema sanattır argümanı bu denli etkili oldu mu?
Film eleştirisini konuşuyorsak evet...Olmak da zorunda. İddianız olmadan kimliklenemezsiniz. Gerçekçilik, toplumculuk ya da ezilen halklardan yana olmak gibi doğrudan-dolaylı Marksizm ile ilişkilendirilen yaklaşımlarla filmler-yönetmenler önemsendi, iyi ya da kötü görülerek notlandı. Bunun arka planında bir itibar arayışı da var. Sadece eleştirmen özcülüğünden söz etmiyorum. Festival yapılması ve sanat sinemasına devlet desteği arayışı da bunun bir parçası. Çünkü sinema piyasaya dayalı, seyirci filmi beğenmeli ki harcanan parayı çıkarabilmeli. Yerli üretimin bu çerçevede tasniflenmesi ve bir önem hiyerarşisi yaratılması, ticari filmlerin ve Yeşilçam sinemasının kategorik olarak küçümsenmesine vesile oldu. Böylelikle tefrika romanlara, popüler anlatılara ve çok satar olana yönelik husumet ve eleştirelliğin bir benzerinin işlevselleştirildiği iddia edilebilir. Marksist eleştirinin entelektüel çevrelerde yaygınlaşmasıyla ticari sinemanın popüler kodları deşifre edilmiş, bu da sinemaya entelektüel bir itibar kazandırmıştır. Siyasal sinemaya ve angaje sanata yönelik sempati, sağ-sol eksenli farklı sinema üretimi iddialarını da beraberinde getirdi.

Türkiye'deki sinema akımlarının abartıldığını düşünüyorsunuz...
Evet, bugünden bakıldığında Ulusal Sinema, Marksist Sinema, Milli Sinema, Yeni Sinema vs iddiası olan, gerçekte birkaç filmden, yazıdan, açık oturumdan, cılız tartışmadan ibaret güçsüz, nitelik olarak abartılan denemelerin akım sayılgelmesi bence abartılı... Ama önce sinema eleştirmenlerinin sonra sinema eğitimi veren kurumların mesleki itibar arayışları bunları daha fazla bir “şey” gibi gösterdi, gösteriyor. Biteviye yazıldıkça, tekrarlandıkça, yüksek lisans ve doktora tezleri üretildikçe iş başkalaşıyor, var ve önemli kılınarak, bu film ve akımlar, Türkiye için benzersiz bir deneme raddesine taşınıyorlar. Üretimiyle herhangi bir sinema filminden (biçim, içerik ya da anlatım olarak) farkı olmayan bu filmlerin çok başkaymışçasına sunulması, kutsanması, sinema eleştirmenlerinin ve akademinin başarısı elbette… Sonuç şu: kendini Marksizme göre konumlandıran eleştirelliğin zorlamasıyla pek çok film yeniden ve yeniden -tartışılır gibi yapılarak hiç tartışılmadan- uzun yıllardır abartılıyorlar. Ne filmleri azımsıyorum ve ne de gösterilen çabayı… Sadece yapılanın altını çiziyorum. Vedat Türkali’nin senaryosunu yazdığı birkaç filmin, Halit Refiğ’in kimi filmlerinin defaatle, bıktırasıya zikredilmesi açık bir kabızlık göstergesi değil mi? En az kırk yıl önce üretilmiş bu filmler, iyi ki çekilmişler, iyi ki varlar… Yoksa, siyaset, devrim, proletarya, 1 Mayıs, Marksizm, Gramsci, sanat denildiğinde film sayamayacakmışız? Nostaljiyi seviyoruz, ustalara saygıda kusur etmiyoruz veya ezberden konuşuyoruz vs ama dönüp dolaşıp Karanlıkta Uyananlar ya da Otobüs Yolcuları’ndan bahsedilmesi bana alelacayip geliyor, “şiştim” diyerek masadan kalkıyorum. Bunu yaparken bugünün sinemasının beğenilmediği de ısrarlı ve sarkastik biçimde vurgulanıyor üstelik. Bu harareti anlamıyorum.

Daha iyi mi film üretiyoruz şimdi...
Evet tabii ki daha iyi film üretiliyor, daha çok insan çalışıyor herşeyden önce. Film maliyetlerine bir bakın mesela. Ama ben böyle bir kıyaslama yapmak niyetinde değilim. Derdimi olabildiğince basitçe izah edeyim, her filmden anlatılabilecek bir şey çıkar. O film yaşadığı zamana, sonraki yıllara ya da yeni bir eğilime denk düşebilir. Hangi filmi anlattığımız ya da kritize ettiğimiz, bizim kimliğimizi ya da itibarımızı belirlemez. İyi film, iyi çekilmemiş ya da kategorik olarak kötü olan filmler vardır. Bir filmin niteliğini kendisi kadar üreticisinin yaşlanması (mesleki saygınlığı), uluslararası ödüller al(ama)ması, sonradan popüler olan bir oyuncusu, bir meseleye denk düşerek yeniden hatırlanması vs belirleyebilir. Sinema, popüler kültürün en önemli parçasıdır; çoğunluk değerleriyle uzlaştığı ölçüde ticari başarı kazanabilir. Yeni bir şey söylüyor değilim, söyleyemem de… Bugün televizyon dizilerinden kazandıkları maddi imkânları sinemaya aktaranlar var. Epeyce film üretiliyor, soruyorum: hepsi mi “kötü”? Kırk yıl önce “iyi film” ne kadar azsa şimdi de bu kadar az… Bir kaç yerde en azından derslerde tekrar edip duruyorum: Ben filmlere aşk ve nefretle bakıldığını, bugünün filmlerine özellikle sempati gösterilmediğini düşünüyorum. Uzak ve itibarlandırılmış bir geçmiş, eleştiriler için daha korunaklı bir alan sağlıyor olabilir mi? Bence sağlıyor.

Nuri Bilge filmlerine yeterince ilgi gösteriliyor ama...Bugünün filmlerine ilgide eksiklik olduğunu mu düşünüyorsunuz....
İnsan kızdığı şeyleri abartabiliyor, belki de abartıyorum. Nuri Bilge sineması tabii ki ilgi görüyor, zaten global bir başarı kazandı, ilgi göstermemek mümkün değil de zaten. Ben aktüel düşünüldüğüne inanıyorum. Sinema eleştirisi, elbette siyasi mücadelenin bir parçası olabilir. Türkiye’de siyasi dil, ekseriyetle haddini bildirmeye, atışmaya, susturmaya ve ifşa etmeye dayanıyor. Bu dilden yana değilim. Bugünün sinemacılarını küçümsemek ya da abartmak, diğer yandan geçmişi övmek ya da hatırlamamak ne kadar anlamlı?. Hakikaten bir yeri işaret etmiyorum, örnek olsun diye söylüyorum: “Yılmaz Güney’den sonra sinema yapılmadı” diyebilirsiniz, bu idealizmdir, romantizmdir, tartışamazsınız buna inananla. “11 Kasım 1938’ten sonra Türkiye geriye gitti” gibi bir şeydir bu… “Türkan Şoray, Türk Sinemasında masumiyetin simgesidir”, öyle midir gerçekten… Yıllarca onun resimlerini duvarlara asan delikanlılar, masum ve aseksüel düşler mi kurdular acaba? Ters açısı yok mu sahnenin? Sinemacılar, öyle ya da böyle, yaşanan zamana, ortak bir dile ve anlama tekabül edecek filmler üretirler. Onların ne anlattığını düşünmek, anlatamadıklarını düşündüğümüz şeyler için onları suçlamadan anlamaya çalışmak bir yol değil mi? Argo, alt kültür, moda, cinsiyetçilik, kimlikler, gündelik yaşam pratikleri, adlandırmaları hesaba katarak belli ki yeni bir siyasi film tanımı yapmak gerekiyor. Kaldı ki günümüzün sinema eleştirisi, sadece edebiyattan değil, çok şükür değil, yazılanların ortalamasına bakıp “kör olasın demiyorum kör olma da gör beni” demesi gereken alanlardan besleniyor, beslensin de… Sinema eleştirisini ergen isyanından, siyasal romantizmden, ölü sevicilikten, san’at vurgusundan ve diğer klişelerden bir nebze sıyırsak daha verimli olacak… 

[Röportaj, 2011 yılında DTCF'li bir öğrenciyle yapılmıştı, sonra bu yazılı metinden yola çıkıp Birikim'e başka bir yazı daha yazmıştım]

Hiç yorum yok:

Related Posts with Thumbnails