Pazartesi, Temmuz 23, 2018

Haset



Yukarıdaki resim, popüler kültürün en ünlü haset-kıskançlık fotoğraflarından biri sayılıyor, Sophia'nın Mansfield'e attığı bu bakış yüzünden. 1958 yılında Beverly Hills'teki ünlü Romanoff Lokantasında Joe Shere yakalamış bu anı... Aşağıdaki görseller onların çeşitlemeleri...

Heidi Klum, Sophia Loren & Jayne Mansfield olmuş aynı karede, NYC, Mark Seliger, 2002

Julie Bowen ve Sophia Vergara

http://lorenzodimauro.deviantart.com/art/Sofia-262713634

http://lorenzodimauro.deviantart.com/art/Jayne-262713396

Bir maniplasyon örneği: http://fyuiedioedkehjem.deviantart.com/art/Sophia-Loren-vs-Jayne-Mansfield-456311621


Elbette  sadece haset değil, içine küçümseme, alay, aşağılama filan da katılabilir bu bakışa. Benim ilgimi çeken yaygınlaşması, niye yaygınlaşıyor? İlgi çekici iki kadını, biri esmer diğeri sarışın pop ikonunu, iki ayrı arzu nesnesini yan yana getiriyor, ne yapacaklarını, nasıl konuşacaklarını, birbirlerine nasıl bakacaklarını izliyorsun, izletiyorsun. İki gladyatör gibiler, seyir için yaşıyorlar... Seyir için üretilmişler...

Sonuç, Sophia Jane'i kıskandı çıkıyor... Küçümsedi değil kıskandı... Amerikalılar böyle düşünüyorlar, 1958'de böyle düşünüyorlar...Sophia, Hollywood'un parçası olmamış, üstelik bir yabancı...Sarışın Amerikan güzeli olan, seksi olduğunu fark etmeyen, hafif aptal, olabildiğince etine dolgun popüler kültür klişesi, bildik olan ise Jane...

Soap opera ve magazin, pek çok ilişkiyi tek bir duyguya indirir, başka türlü bakamaz, bakması da istenmez...Kıskançlık, aşk kadar sevilen güçlü bir duygu sayılır...Sık anlatılan, sık anlatıldığı için kolay anlaşılan bir duygudan söz ediyoruz.

"Nazar değdi" ifadesi oryantal bir inanış ya da ifade değildir. Kötülüğe ait sayılır, izlemesi ve anlatması insanlara zevk verir...

Sophia'nın Jane'e bakışı, modern bir nazar hikayesi...Bugüne kadar yaşaması daha çok bu yüzden...

Pazar, Temmuz 22, 2018

Pamuk Prenses



Bacaklar

Kollar

üst taraf

Yüz

İlginç bir fotomanipülasyon örneği. Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler resmindeki her görsel ayrıntı bir başka resimden alınmış ve birleştirilmiş. Aşağıdaki linkten incelerseniz her bir ayrıntının nerden alındığını görecekseniz.
link

Ben sadece Pamuk Prenses'i örnekledim.

Aynı mantıkla çalışan, dijital üretim yapan çizerler zaten var... İşlerin kare kalem, çini, fırça ve renk olduğu zamanların daha zor ya da kolay olduğunu söyleyemem. Tek bildiğim, yukarıdaki gibi bir çalışma yapmak pek mümkün değildi.

Cumartesi, Temmuz 21, 2018

Cool



Cool nedir, sahiden bu arkadaştır...

Şarkıyı söyleyişi, sigarasının dumanı, üfleyişi, saçlarını tarayışı, eldeki bardak...

O ironi, bütün ciddiyetiyle ciddiyetsizlik gösterisi yaparak... Dünyanın en önemsiz şeyini söyler gibi...Fetihçi...Boşveer...Aşık, sarhoş...Canti...

Lazy Ocean...When we sway I go weak...

Perşembe, Temmuz 19, 2018

Sadece Teksas Okurum


Yıllar önce, galiba doksanlı yılların başında, Ankara'da, Akay yokuşunun girişinde bir ayakkabı boyacısı vardı. Eve giderken hep görürdüm, yaz kış Teksas Tommiks okurdu. Konuşmuş değilim, muzipçe, bu kadar yıl aynı kitapları okumasını, evirip çevirip esseGesse devirmesini ve bir türlü bitirememesini düşünüp gülerdim.

Asistanlığım sırasında okul gazetesinin arşivinde, geçmiş yıllarda öğrencilerden birinin çektiği fotoğraflar arasında görmüş, yukarıdaki resmi kendime ayırmıştım. Kim çekti bilmiyorum.

Tommiks okuyan boyacıyı bilen, gören, konuşan başka çizgi romansever insanlarla karşılaştım. Pek çok kişi benim gibi düşünmüş, hatta biri başka bir çizgi roman götürdüğünü, adamın ilgilenmediğini dahi söyledi. Belki Boyacı parayla sattığını sanmıştır. Almamış. Alsana-almıyor. Fıkra gibi.

Hep aynı şeyleri okuyan insanlarla karşılaşınca o boyacıyı hatırlarım. Saplantılı bir durum elbette. Hani bazen sadece Çehov okurum diyenler oluyor, e okudum bitti, şimdi ne olacak diye kendilerine sormuyorlar.

Pazartesi, Temmuz 16, 2018

Her Zaman Kötülük Kazanır



Jodorowsky, sevdiğim yazarlardan biri değil. İlgi çekici, bazen gerçekten çarpıcı şeyler anlatan, kışkırtıcı bir auteur olduğunu kabul ediyorum. Ön yargı işte, kendisini medya karşıtı gibi konumlandıran bir medyatik kişilik olarak görüyorum onu, hoşuma gitmiyor. Bir yandan büyük dinlerin eleştirisini yapıyor diğer yandan kendisi de alelacayip bir ruhani hareketin sofu öğreticilerinden biri.  Şiddeti meşrulaştıran, onu herşeyden daha fazla önemseyen bir tutumu var, hiç sevemiyorum. Hep böyle değildi. Jodorowsky, özellikle son on beş yılda kötülük hakkında yoğunlaşmaya başladı. Daha eskiden arınma, kendini tanıma gibi manevi yolculukları bilim kurgu öğeleriyle harmanlamayı severdi.  Gerek sinemacılık serüveninde gerekse Fransa'da çizgi romancılarla yaptığı ortaklıklarda popüler türleri alışılmadık referanslarla anlatmak gibi bir çabası hep oldu. Onu tanımlayan en önemli yönü bu galiba.

Yakın zamanlarda kötülük meselesine yoğunlaştı derken geçmişte iyi-kötü karşıtlığına değiniyor ama bunu iyicillikten yana ve bazen naif bir tutumla betimliyordu. Kötülükle başetmenin yolu arınmadan ya da el değmemiş bir saflıktan geliyordu. Bu türden bir eğilim, yetmişli yılların Frankofon bilim kurgusunda ve fantastik anlatılarında sık rastlanılan bir temaydı. Jodorowsky, yeni hikâyelerine daha sert bir vurguyla başladı: insan teki kötüdür diyerek, herhangi bir iyicilliğe yer vermiyordu. Boucq'nun çizdiği Bouncer böyle bir anlatı ikliminden çıkma. Sadece sert bir western hikâyesi anlatmıyor bize. Klişe olacak ama bir hatırlatma gerekiyor: sansürün gevşekliği sebebiyle Latin westernlerinde şiddet ve cinsellik daha kolay gösterilir. Hollywood hayranlığı, abartılı ve taklit bir oyunculukla harmanlanarak epik bir gösteriye dönüşmüştür. Şiddetine, müziğine, sunumuna, türüne ve dolayısıyla kendine hayran bir film izleriz. Jodorowsky, böylesi bir birikimin yanıbaşında durarak, Leone ve Peckinpah karışımı bir üslupla bakıyor westerne. Bouncer’da kolsuz, kör ya da yaşlı kahramanı olan Japon Samuray filmlerinin andıran seçimlerde bulunmuş. Geleneksel çizgi romanlar sonu ünlem işaretiyle biten diyaloglarla doludur. Hikâyede yer alan herkes bir kıyametin arifesindedir; zaten herşey ancak ve ancak olağanüstü olduğunda 'serüven' olabilmekte, çizgi romanlar ilanihaye bu biçimde başlayabilmektedir. Jodorowsky, her türden abartıyı seviyor ama bunu, gerçek aslında böyleydi maharetiyle sunabiliyor: bir ayrım yapmak gerekirse kötü adamın tüyler ürpertici kahkahasıyla ilgilenmiyor ya da Define Adası’nın Uzun John Silver'ının rüzgârda yankılanan ayak seslerini umursamıyor. Kötü adam, öncesinde tereddüt sonrasında pişmanlık duymadan bıçağı eline alıyor, karşısındakinin karnını deşiyor ve sonra sigara yakıp ufku seyrediyor.

Türkçede bu kadar sert hikâyesi olan bir western çizgi romanı pek yayınlanmadı. Büyülü Rüzgar dizisinde yan karakterlerde, geçerken anlatılan kötü adam hikâyelerinde benzer ölçüde marazi şiddet ve kötülük okumadık değil ama hiçbirini bir kahraman olarak tanımadık. Tek bir örnek açıklayıcı olacak: tek kollu Bouncer, öz yeğenine kendi annesinin fotoğrafını gösteriyor. Ağzında sigara, belinde tabanca olan erkeksi bir kadının (oğlanın nenesinin) resmi bu. Ailesi Apaçilerce katledilmiş, tecavüze uğramış, fahişe olarak satılmış, on bir yaşında hamile kalmış bir kadının otuzlu yaşlardaki kocamış halini görüyoruz. Kulağa olağandışı ve abartılı geliyor değil mi? Latin westernlerini, Kore filmlerini, Samuray hikâyelerini, Leone, Tarantino ya da Peckinpah'ı az buçuk biliyorsanız, bu abartı size tuhaf gelmeyecektir. Bouncer ve yeğeni Seth, ailelerinde kim var kim yok öldürerek serüvenlerine başlıyorlar. Öyle acımasız, ürkünç ve öldürmekten zevk alan bir aile ki onlara yönelik bir temizlik bizi rahatsız etmiyor. John Ford iyimserliğini düşünün, toplumu korumak adına öldüren, öldürme hakkı verilen bir şerif/polis kahramanla özdeşleştirir seyircisini. Jodorowsky, düzene değil kaosa inanıyor; onun dünyası her zaman tehlikeli, insan doğasının güvenilmezliğiyle dolu. İntikam duygusu en belirleyici hissiyat, -burayı gülerek yazıyorum- daha sahici başka bir şey olabilir mi ki? Ruhanilik, sabır ve temrin sadece ve sadece uzun yaşamak için gerekli. Kimin ne zaman ateş edeceğini bilmen gerekiyor çünkü her an ölümle burun burunasın. İçki ve cinsellik bu gerginliği hafifletmek adına varlar. Bir çeşni gibiler, belirleyici değiller. Kötücülükle kıyaslanırsa haz ve sarhoşluk gelip geçici şeyler. Öte yandan Jodorowsky, pek çok kez yinelediği gibi 'geçerken' uyuşturucuya selam çakmayı ihmal etmiyor; nostalji, kişisel bir imza ya da bir methiye sayılabilir: kaktüs benzeri afyon içilen bir sahne anlatmış. İnsanları başkalaştıran, ufkunu genişleten bir etkiyi betimlemiş. Olağandışını ve abartıyı seven hikâyeciliğinin bir parçası bu sahneler. Ciyak ciyak bir aşk da katmış işin içine. Ucuz roman aşkı bu, kızla oğlan öyle birden, adam akıllı iki çift laf etmeden âşık oluyorlar birbirlerine: bir bakıyoruz ki ‘ölüyorum-deliriyorum senin için’  kafasına gelmişler. Tabii bu durum ilerde ‘kız ölecek’ dedirtiyor. Aşkı abartmak sonraki şiddet ve intikamı belirginleştirmeye yarıyor. Jodorowsky'e göre yaşamak için öldürmek  kutsal ve sahici bir güdü, aslolan melodram olamaz bu yüzden.

Boucq başarılı bir çizer. Jodorowsky sapkınlığını iyi betimliyor. Dikine ve enine dar kareleri, yüze yakınlaşmayı seviyor. Kimi çalışmaları bizde de yayınlanan Alexis'i andıran bir tarzı var. Alexis westernlerin erkek dünyasını tersine çeviren hikâyeler anlatırdı. Boucq da sürreal sayılagelen anlatılarındaki zengin görsel göndermelerini bir kenara koyarsak, sosyo-kültürel klişeleri, muhafazakârlığı, ikiyüzlü bağnazlıkları hicveden Moucherot adlı kahramanıyla tanındı.  Westernlere ilgisi Bouncer'la başladı ama iyi iş çıkarmış, yakıştırmış. Western seviyorsanız, trash kültürü ve pulp şiddetine alışkınsanız,  Bouncer, Jodorowsky kötücülüğüyle dolu nitelikli bir Vahşi Batı hikâyesi.

Radikal Kitap, 22.2.2013


 

Pazar, Temmuz 15, 2018

Yeni Hikâye


Ali ve Volkan, geçtiğimiz günlerde Ankara'ya ziyarete geldiler. Eski Hikaye'den sonra yeniden bir senaryo çalışması için biraradayız. Konuştuk, dertleştik, ikinci bölüme başlıyoruz.

Cuma, Temmuz 13, 2018

Defter İspanya'da



Bir Bask dergisinde, GARA GAUR8'de Muhalefet Defteri kitabımız. Türkiye'de mizah ve olaylar olaylar… Levent (Gönenç) konuşmuş.

Perşembe, Temmuz 12, 2018

National Geoglathif: Metropolün doğası, doğanın metropolü



Latif Demirci, gün be gün üreten, iştah ve devamlılık gösteren yıldız çizerlerimizden… Ne yazık ki pek çok büyük çizerimiz, Demirci’nin yaşıtları, büyükleri veya küçükleri artık çizmiyorlar. Şu ya da bu nedenle meslekten uzaklaştılar, kimileri reklam sektöründen gelen siparişlerle yaşıyor, kimileri vinyet çiziyor, kitap resimliyor filan. İstisnaları vardır muhakkak da ekseriyeti “çok yanlış yapılıyor çook” tadında siyasete öfkeyle, mesleğe ilgisizlikle bakarak geçinip gidiyor. Latif Demirci ise çalışıyor, başka türlü bakıyor yaptığı işe. Sakin, usul usul, mesafeli, tecrübeyle, zekice eleştiriyor hayatı. Üstelik sadece yaptığı işle hatırlanmak ister gibi medyatik teşhir ve algının dışında yaşıyor. Öyle ki onu yaptığı işle ilgili konuşurken bile görmüyoruz. 

National Geoglathif son albümü. Karikatürlere atılan tarihlere bakılırsa 2012’de tamamlanmış bir çalışma. Her çizerin bir çevre tasarımı, dünyayı resmetme biçimi vardır. Buna çizgiyi kullanma tercihlerini, kare içi boşluklarından yüz ifadelerine varıncaya kadar çeşitlenebilecek kendine özgülükleri katmak gerek. Latif Demirci az çizgiyle anlatan çizerlerden. Görür görmez onun tarafından çizildiği anlaşılan yuvarlak gözlü, yuvarlak burunlu karakterlere sahip. Özel bir vurgu yapmadıkça hepsi ince kollu, ince bacaklılar. Hiç biri pek konuşkan değil. Demirci çizerek, yazıya yüklenmeden anlatmak istiyor derdini.

Gırgır’da, dergilerde çalıştığı yıllarda balonu-sözü öne çıkartan bir tarza sahipti. Tek başına üretmeye başladığında sözü giderek azalttı, üstelik mizah dergilerinde balonların çoğaldığı, gevezelik düzeyinde diyalogların faş ettiği bir dönemde bunu yaptı. Gazete okuruna çiziyordu, siyasi ve medyatik gündemi özetleyecek espriler bulması isteniyordu. Gazete karikatürü, mizah dergilerinde yayınlanan karikatürlerden mantık olarak farklıdır. İlkinde manşeti ve gazete gündemini pekiştirmeye odaklanırsınız ve okurunuz, karikatür okuru değildir. O okurun asıl derdi siyaseten hasmanelik görmek ve rakip partinin eleştirisinin yapılmasıdır. Öte yandan basit bir ifadeyle, o karikatür olmasa da gazeteyi satın alacaktır. Oysa mizah dergisi okuru, çizgi ve espri için satın alır dergiyi. Bir mizah dergisi siyasi tercihlerle satın alınıyorsa eğer bilin ki o dergi artık az satıyordur.

Yakın döneme kadar gazete karikatürlerinde Türkiye’de 50’ Kuşağı denen karikatürcülerin bariz bir egemenliği vardı. Turhan SelçukAli Ulvi gibi isimlerin vefatlarından sonra bir yenilenme olmadı, üstelik tarz da uzun yıllar boyunca eskimişti. Salih Memecan biçimi “cartoon” havasında sağ tandanslı bir biçim gazeteleri domine etti veya o tarzın yerine ikame edildi demek gerekiyor. Demirci, Hürriyet’te hem kendi üslubunu korudu hem de aktüel siyasete yönelik ironik bir dil tutturdu. Daha sofistike, daha neşeli, daha derinlikli bir espri aurası yarattı. Kişisel fikrim, pozcu bir suskunluğu, önemli bir şey söyleyecekmiş beklentisini bana espri olarak çok seviyormuş gibi geliyor. Kişisel memnuniyetsizlikler, farklı görünme halleri, hinlikler, bir hava yaratma arzusunu epeyce diline doluyor çünkü.

National Geoglathif, kendi zevki-hayali için çizdiği karikatürlerden oluşuyor. Ünlü doğa dergisini andıran bir kapak istifi seçmiş kendine. Şehir doğası, insan doğası, ticaret ve ilişki doğasını anlatıyor daha çok. Karikatürler dışında açıklayıcı bir yorum ya da yazı kullanılmamış. Karikatür diyorum ama kimileri için illüstrasyon denebilir, mevcut durumu resmeden betimleyici çizimler bunlar. Tezatlıklar ilgisini çekmiş, nohut pilavcı seyyarın hamburger yemesi, kanarya severler derneğinde kavga edenler, kotrasıyla sahile yanaşıp salaş çaycıdan çay isteyenler, safari cipiyle kenar mahalleden geçerken video çekim yapanlar gibi tezatlıklar kurmuş, bu türden çelişkilerle ilgilenmiş. Doğayla kapitalizmi kıyaslamış, kirliliği, çokluğu, durgunluğu, arzuyu, şehirle kırsalı, doğa sporlarıyla ticareti bir arada düşünmüş. Albümün bana ilginç gelen tarafı, doğa olgusunu kenar mahalleden yola çıkarak anlatması. Kediler, saksılar, kanaryalar, seyyar satıcılar ve dar sokaklarla resmedilen kenar mahalle, canlı bir varlıkmışçasına doğayı özlüyor ama gel gör ki çatıları uydu antenleriyle dolu, geleneği temsil eden amcalar teyzeler pahalı cep telefonları, tabletler kullanıyorlar. Zenginler, doğal gıdalar için şehirden uzakta, o beğenmedikleri ve ayak basmadıkları kenar mahalleleri andıran eprimiş evlere-bahçelere gidiyorlar, ormanda sağlıklı yaşam için koşarken seyyarlardan yiyecekler alıyorlar. Beğenme, özleme, rağbet ve taklit etme, arzunun türlü halleri olarak kendini gösteriyor. Modern zamanların tuhaflıkları, rekabetçilik, sınıf atlama hırsı, olduğundan farklı görünme çabası, koşuşturma, yoksullardan uzaklaşma, zenginliğe pervane olma, markalar, duvardaki tablolar, gecekondular ve villalar, tel örgüler, süs köpekleri ve başıboş hayvanlar Latif’in espri dünyasının parçaları. Paçalı güvercini görmek için çatıda toplanmış kuşçular, sergi açılışına gelmiş sanatseverlere benziyorlar. Lüks arabasının üstüne çıkıp daldaki elmaları toplayan adam çocukluğunu arıyor vs Pencere önünde oturarak geleni gideni seyreden yaşlı teyze koruma altına alınması gereken bir canlı olarak görülebilir mi?

Latif Demirci, ustalığının, tekrara düşmeyen yenilikçi bakışının ürünlerini derlemiş, toplamış. National Geoglathif, güzel albüm.

[2014]

Çarşamba, Temmuz 11, 2018

Yok Listesi (6)


Marağ etme dedim ya! Her şeyin çaresi bulunur, yalnız ölümün çaresi yok! (Fakir Baykurt, Köygöçüren).

Elde yok, avuçta yok, hastalık var. Doktor, ilâç iktiza etse yandım. Öyle bir devire geldik ki, ağız tadıyle, rahat rahat ölemezsin (Orhan Kemal, Eskici Dükkanı)

Ve zaten, bir şey “post” oluncaya kadar sorun yok, anlıyorum. Örneğin “strüktüralizm”i anlıyorum. “Post-strüktüralist” olunca iş değişiyor (Sadık Özben, Post-Modernizm).

Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden, / Birçok seneler geçti; dönen yok seferinden (Yahya Kemal Beyatlı, Sessiz Gemi).

Bunda garip bir şey yok: Her insan –sevsin sevmesin– ölümünden az önce yeniden annesinin çocuğu olmak ister (Mehmet Eroğlu, Kusma Kulübü).

Aşk ırmağının suçu yok; / Bizim maşrapamız küçük... (Mevlânâ )

Bezirgân züğürtleyince geçmiş defterleri yoklar (Halk deyişi)

Pazartesi, Temmuz 09, 2018

Monoton bir grafik roman



Zeina Abirached’in Ölmek Gitmek Dönmek – Kırlangıç Oyunu yakınlarda yayınlanan yeni bir grafik roman. Lübnanlı kadın çizer Abirached’in çocukluğunun geçtiği Beyrut’ta bir apartman dairesinde yaşananları, komşuluk ilişkilerini ve savaş koşullarında aileler arasında geliştirilen dayanışmayı anlatıyor. Dokunaklı bir hikâyesi var. Grafik roman için ideal sayılabilecek bir tahkiye kurulmuş. Otobiyografik nitelikli, insani bir meselesi olan, yavaş ve minimal akışlı. Hikâye, bombardıman altında, ölümün eşiğinde mutlu olmaya çalışan iyimser karakterlerin çevresinde gelişiyor. Buradan ekmek çıkar mı? Çıkar elbet. Gel gör ki ben albümü sevmedim.

İki nedenim var. Birincisi, Abirached, Persepolis grafik romanıyla ünlenen İran asıllı ünlü grafik romancı Marjane Satrapi’ye çizgi olarak fazlasıyla öykünüyor, öyle ki bazen taklit ölçüsünde benzeşiyor. Çok anlaşılır değil yaptığı. Satrapi, benzersiz ve biricik demiyorum, o da kendisinden önceki kuşaktan 1959 doğumlu çizgi romancı ve yayıncı David B.’nin çinilemesinden, sayfa tasarımından ve geniş anlamıyla hikâyeciliğinden çok etkilenmiş bir çizer. Böyle bakıldığında Abirached ve Satrapi, ondan feyz almışlar denebilir ama Abirached, Satrapi’yi David B.’den çok daha fazla andırıyor. İkinci olarak, çizer minyatür-Doğu resmi aurasına sadakat göstermek gibi bir iddiayla albüme girişmiş, çizgi olarak derinlik, uzaklık-yakınlık kullanmamış, birbirini takip eden ve küçük jestler dışında değişmeyen kare istiflemeleri yapmış. “Kamera açısını” farklılaştırmadan, karakterlerini bir gölge oyununu andırır biçimde sahnesinde-kare önünde sıralamış. İlginç mi? Pek değil. Birbirinin aynısı çok kare var. Sadece anlatım kutularındaki ifadeler değişiyor. Bir başka deyişle Kırlangıç Oyunuhem özgün olmamış hem de resim dili yeknesak kalmış. Buna karşılık süsleme denebilecek mürekkep oyunlarına ve göze hoş gelecek dekoratif unsurlara ziyadesiyle özen göstermiş. Temiz bir işçilik var, hakkını teslim edelim.

Peki çizerin minyatür yorumu işlevsel mi, hikâyeyi büyütmüş, derinleştirmiş mi? Evet diyemiyorum, minyatürde perspektif, uzaklık-yakınlık olmamasının tasavvufla ilişkili gerekçeleri vardır. Abirached, görsel bir ilgiyle seçmiş minyatürü, yani minyatürün ne hikâyede yeri var ne de anlamlı bir göndermesi. Nakkaşın gerçeği algılama biçimiyle Abirached’in tercihi birbirine paralel değil. Bu durumda sırf hoşluk olsun diye seçilmiş bir üslupla karşı karşıyayız, üstelik üslubun alenen hikâyenin önüne geçmesine izin verilmiş. Başta ilginç geliyor, a la mode, çizgi hikâyeyi tamamlıyor gibi hissediyorsunuz ama sonrasında farkettiğiniz radyo skeçi gibi diyalogla “resmedilen” bir eylemlilik ve tek mekânda geçen bir teatrallik oluyor. Yanlış anlaşılmasın, tiyatro ya da radyoyla derdim yok, benim derdim grafik romanın gücünün kullanılamaması. Her mecranın kendine özgü güçleri varsa, bundan azami ölçülerde faydalanmak gerekiyor, çünkü her mecranın yine kendine göre sınırlılıkları mevcut. Vites düşürülünce zaafiyetler de belirginleşiyor. Ardışıklık olmadığı ve birbirinin aynısı kareler yeknesaklık yarattığı için çizgilerin ilginç olması yeterli olmuyor. Üstelik kuraldır, çizgi ve üslup denemeleri, avangart arayışları ancak kısa-az sayfalı hikâyelerde anlatının önüne geçebilir. Hiç de bile diyenler çıkabilir, meramımı başka bir örnekle anlatayım.

Geçtiğimiz yıl Fırat Yaşa, Yiğit Değer Bengi’nin aynı adlı öyküsünden uyarlayarak Avcı Nun adlı bir grafik roman yayınladı. Yaşa, enerjisini sevdiğim, anlatma iştahı olan bir çizer. Avcı Nun’da yeni bir tarz denemiş, mağara resimlerini model alarak ilkel çağ hikâyesini atmosfer olarak tamamlamaya niyetlenmiş. Abirached ile kıyaslarsam, çok daha başarılı olmuş, çizgiler hikâyeyi büyütmüş, başkalaştırmış, kendini göstermiş, iyi bir katkı yapmış. Ama sorun yine aynı, minyatür ya da mağara resmi gibi perspektifsiz bir çizgi uzun hikâyeyi sürükleyemez, hoş duran bir çizgi esprisi, hikâye uzadıkça zayıflar, önemsizleşir, çizer narsizmine dönüşerek hikâyeyi öteleyen bir noktaya geriler. Abirached, doğrusu iyi bir çizer değil, hikâyesini güçlendirecek sahneler kuramıyor, zaafını bilerek çiziyor demek daha doğru. O kadar çok tıpkısının aynısı kare kuruyor ki, çizer değil acar bir bilgisayar programcısı bundan iyisini çıkarırdı dedirtiyor.

Çizgiyle ilgili bir sürü saydırdım, kahırlandım, e peki hikâye nasıl derseniz eğer, çizgi, hikâyeyi takip edilemez kıldığı için senaryodaki o minimal tavır, mizahi göndermeler ve duyarlı anlatım önemsizleşiyor derim. Hani çizgi bu kadar monotonlaşmasa hikâye tadını gösterebilecekmiş. İyi bir çizgi roman çizeri, hikâye anlatan, hikâye anlatırken kendini unutturan çizerdir. Çizgi roman görsel bir sanat olduğu için zaten çizgi ön plandadır. Şurası çok açık ki çizgi roman bakılan değil okunan olmak zorunda, çizerin “evvela ve mutlaka” hatırlaması gerekiyor bunu.

Özetle Kırlangıç Oyunu, potansiyeli olmasına rağmen güdük kalmış bir senaryoya dayanan, minyatür esprisinde çizilmiş ama fazlasıyla uzatılmış bir grafik roman. Taklit aslını yüceltirmiş, bu albüm, “bana her şey seni hatırlatıyor” misali Persepolis ve Satrapi’ye yaramış. Son söz yayınevine, Sırtlan Kitap yeni bir yayınevi. Bu türden az satışlı grafik romanları yayınlamak cesaret istiyor, özverililer ve kitap güzel olsun diye uğraşmışlar. Yolları açık olsun.

[2014]

Cumartesi, Temmuz 07, 2018

Başıboş ve avare dolaşırken


Başıboş, Hollanda’da 2012’de yayınlanmış bir ilüstrasyon albümü (De Harmonie, Amsterdam). Anlaşıldığı kadarıyla, İstanbul’da bir dönem yaşamış, hatta kimi çalışmalarını sergileme imkânı da bulmuş, 1983 doğumlu genç bir çizerin Gijs Kast’ın üretimlerinden oluşuyor. Biz millet olarak diyelim, dışarıdan nasıl algılandığımızı merak eder, bir yabancının bizi nasıl anlattığına dikkat kesiliriz. Doğrusu, ekseriyetle Arap ve Ortadoğu hinterlandına ilişkin imge ve klişelerle niteleniriz. Dar sokaklar, tıkış tıkış pazar yerleri, çarşaflı kadınlar, ezan sesleri, biteviye pazarlık sahneleri ve erkek kalabalıklarıyla anlatılır İstanbul. Camii önünde pır pır uçuşan güvercinler, Galata Köprüsü balıkçıları ve sokak kedileri sık resmedilen manzaralardandır…



Son on yılda delice bir iştahla beşer beşer katlarını çoğalttığımız gökdelenlerimiz, oryantal kameranın ne aklına ne gönlüne girebiliyor demek ki. Turistler, Sultanahmet, Galata ve Eminönü civarında gezerek bilinen ve merak edilen İstanbul turlarını tamamlıyorlar. Kendi ülkelerinde görmedikleri teferruatlarla dolu bir açık hava müzesinde dolaşmak turistlere ziyadesiyle yetiyor. Bütün büyük şehirlerin birbirine benzediği dünyada eski halılar bulmak, fes satın almak, nargile fokurdatmak, göbek atmak, kebap yemek onlara büyük hatıra gibi geliyor. Oysa biz fes’e burun kıvırıyor, esnafın halıları döve döve eskittiğini, kebabın daha iyi yerlerde daha güzel pişirildiğini biliyoruz. Bizim İstanbul algımızsa ihtişam yaratmak üstüne, hayran bırakmak istiyoruz, turistin göz ucuyla bile bakmadığı büyük ve daha büyük şeyleri teşhir etmeyi arzuluyoruz, aklımızda hep bu var. Yarış ediyoruz, Ortadoğu ve Balkanların, Avrupa’nın en büyüğü, en gösterişlisi olmak istiyoruz. Onlarsa dönüp dolaşıp bize kirli, sakil ve çirkin gelen şeylere, otantiğe yöneliyorlar.

Gijs Kast, bu yabancı ilgisinin çok dışında kalan bir algıyla bakmamış İstanbul’a. Kediler, elektrik direkleri, simitçiler, pencereden aşağı sarkıtılan sepetler, klimalar, uydu antenleri, her yerde görülen bayraklar, bina desenleri, martılar, ahşap evler, pencerelerden bakan teyzeler, tek farklı aksesuarı renkli spor ayakkabıları olan çarşaflı kadınlar, baloncular, merdivenler, sünnet çocukları, düğün fotoğrafları, pembe çoraplı ağır abiler, büfeler, seyyarlar ilgisini çekmiş Kast’ın, tek tek çizmiş hepsini. Gerçi, bütüne bakıldığında, tamamı, telefonuyla, dijital makineleriyle, geniş objektifleriyle Galata’yı, gün batımını, simite pike yapan martıları, yan yana duran kediyle köpeği fotoğraflayan turistlerin “resim” tercihlerinden zerre farklı değil ama güzel çizilmişler.

Albüm belgeselvari bir tutumla hazırlandığından fotoğraf yardımı alındığı anlaşılıyor. Kast, önce şehri dolaşıp fotoğraflar çekmiş sonra da onları ilüstrasyona devşirmiş. Başıboş ismini seçmesi sanırım flaneur kavramını çağrıştırmasıyla ilgili. Sevmeden veya irrite olarak çevresine baktığını düşündürtmemiş, aksine böyle anlaşılmaktan çekinmiş, bu da çok belli. Gijs Kast, kendine has bir çiniye ve tipleştirmeye sahip. Vücutla oranlandığında tiplerindeki hafif büyük kafalar ve dar omuzlar ayrıca dikkat çekiyor. Ardışık desenler kullanmış, birbirini takip eden görseller albüme neşeli ve ironik bir hava katmış, bir müzik düşündüğünü hissettiren veya sayfalara bakana müziği hatırlatan bir devamlılık bu. Özetle ilginç, sevimli ama bildiğimiz türden oryantal bir auraya sahip Başıboş. Kast, devam ederse, çok daha iyi olacak bir çizer.


[2014]



Perşembe, Temmuz 05, 2018

Keşke hayatı ve tarihi daha çok hikâyeleştirsek



Ülke tarihinin önemli siyasi olaylarını hikâye olarak anlatamadığımızı düşünüyorum. Epik bir akışkanlık, hamasi bir dil ve piyesvari bir teatrallikten fazlasını çıkaramıyoruz. Yayıncılar, yapımcılar, bürokratlar, geniş anlamıyla üreticiler tarihe bakarken çocuksulaşıyorlar. Krallar olmadan tarihi anlatmak bize ya nafile geliyor ya da günah raddesinde suç. Onlar olmadan hikâyeler tatsız, yavan, yetersiz bulunuyor. Sıradan insanların hükmü yok bizim için. Dönüp dolaşıp marş söyletiyoruz onlara, geçit törenine sokuyoruz. Tarihin kahramanı binbir çeşit versiyonuyla Ulubatlı Hasan oluyor ve hiç şaşmıyor. Öğretmenleri, imamları, devrimcileri, şehitleri, askerleri, sanatçıları sloganlarla sunuyoruz. Başka türlüsü hoşumuza gitmiyor, bizi kesmiyor. Bu kadar gökdeleni boşuna yapmıyoruz, her yerden görünsün, hayran olunsun istiyoruz. Meramım yanlış anlaşılmasın, ah vah etmiyorum, biz böyle anlatmayı seviyoruz demek istiyorum. Gezi Ayaklanmasını anlatabilecek miyiz örneğin? Romantize edilecek, poster havasında bir dönemden diğerine devşirilecek orası muhakkak ama Gezi için nasıl bir hikâye aklediyoruz acaba?

Erkan Yıldız’ın yazdığı Arda Güler’in çizdiği #İsyan eli yüzü düzgün, temiz çalışılmış, emek verildiği anlaşılan bir albüm. Bir hikâyesi var diyemem, belgeselci bir niyetle oluşturulmuş çünkü. Makale veya siyasi bir deneme gibi duruyor. Yazıya eşlik eden bir illüstrasyon albümü olduğu bile iddia edilebilir. Yayınevlerinin, üretici arkadaşların siyaset ve çizgi roman dendiğinde bu tarza başvurmasından şikâyetçiyim. Mesele Gezi de değil. Önümüzdeki yıl göreceksiniz, Çanakkale Savaşının yüzüncü yılı nedeniyle albümler çıkacak, sizce hikâyeleri olacak mı? Neden hikâye anlatmıyoruz? Ne yapıp edip bir öğreten adam sesi çıkartıyoruz ortaya, davudi, hakikati yüzümüze çarpan, dramatik, göz yaşartıcı bir anlatıcı sesi. Sıradan insanları konuştururken bile büyük laflar ettiriyoruz böyle olunca. Bu ajit-prop refleksi hangi ara sarıp sarmaladı bizi, hep mi böyleydik?

Türkiye’de çizgi roman üretilmiyor, e yeterince çizer yok, o özveri gösterilmiyor, büyük emek istiyor vs. Sorun çok. Bence bir sorun da hikâye diye aklımıza gelen şeylerin büyüklük iddiası. Gezi’nin niye çizgi belgeseli yapılmak zorunda mesela? Herkesin ulaşabileceği çoklukta bir görsel arşiv var. Sayısız video kayıt ve fotoğraf mevcut. Çizgi roman nasıl rekabet edebilir ki bu çoklukla? Sosyologlar, gazeteciler, fotoğrafçılar, graffiticiler, edebiyatçılar hepsi farklı açılardan Gezi’ye bakarak yorumlar yaptılar, yapıyorlar. Çizgi romancılar da başka türlü ve onlara benzemeyen, kendine özgülüklerini belirginleştirerek yorumlar yapmalılar. Çünkü çizgi roman, hikâye anlatan başka türlü bir anlatım aracı…

Yapılabilir mi? Yapılabilir. Küçük bir örnek vereceğim, maksadım iyi kötü ayrımı yapmak değil. Yakınlarda DirençizgiromanGezi Direnişinden Çizgiler adlı bir albüm daha çıktı. Fanzin havasında, ekseriyeti amatör çizgiler ve metinlerden kurulu bir derleme denebilir. Batıda benzerlerini gördüğümüz underground çizgi roman albümlerini de andırıyor. Albümde, Diren Kalbim isimli üç ayrı çizer tarafından çizilen ve birbirini izleyen üç bölümlü kısa bir aşk hikâyesi yer alıyor. Can Yalçınkaya yazmış, Gürdal Akkoç, Emre Yüce ve Çağrı Coşkun çizmiş. Sevdiği kız için eyleme dâhil olan, olup bitenlere sevdiği kız için katlanan gencin hikâyesi büyük siyasi olayların nasıl anlatılabileceğine dair iyi bir alternatif aslında. Hamaseti ve kendine hayranlığı olmayan, bizim o “büyük ve daha büyük” algımıza yakıştıramadığımız sıradanlıkta bir hikâye mi demeli yoksa. Bana kalırsa Gezi’nin kaotikliğini, çeşitliliğini, hatta apolitikliğini ve heyecanını gösterir türden bir potansiyeli var hikâyenin. Tamamlanamıyor, bazen hızlı çizildiği hissi veriyor ama bir tadı var. Fonda bir seyyah gibi dolaşan genç aşığın büyük derdiyle yan yana durduğu meydandaki insanların büyük derdini mukayese edebilir miyiz? Orada insanlar öldü, kör kaldı, dünya kadar dram yaşandı bunu mu anlatacağız diyerek sinirlenecek miyiz yoksa o kalabalığın ve deveranların içindeki küçük dertleri de mesele edecek miyiz

Çizgi roman, hikâye anlatırsa güçlenebilir, gücünü gösterebilir. Belgeselci, propagandist yönü elbette olabilir ama bu esasından uzaklaşması, zayıflaması demektir. Türkçe yayınlandıkları için hatırlatıyorum, Satrapi’nin Persepolis’i, Spielgelman’ın Maus’u siyasi çizgi romanlar değil mi? Bu kadar çok dile tercüme edilmelerinin nedeni insani hikâyeleri olabilir mi? Bu hikâyeler muhalif değiller mi? Çizgi romanı muhalif kültürün bir parçası olarak teşvik etmek ve yeniden kurmak zorundayız. Çizgi roman, Occupy hareketinin bir parçası olabildiyse eğer bunu hikâye anlatma gücü sayesinde başardı.

[Ocak, 2015]

Salı, Temmuz 03, 2018

Elde var şablon



Asteriks, Türkiye’de yayımlandığı hiçbir dönemde çoksatar olmadı ama hemen her zaman sevilen, hatırlanan, eğlenceli ve nitelikli bulunan, ismi dokuzuncu sanatla özdeşleşen bir çizgi roman sayılageldi. Benzerlerinin aksine çoğunlukla başarılı edisyonlarla, ortalamanın üzerinde tercümelerle sunuldu. Bu kadar uzun zamandır yayımlanması, farklı kuşaklarca beğenilmesi bize özgü bir durum değil. Asteriks, çizgi roman dünyasının en sevilen seriyallerinden biri. Frankofonluğuna rağmen global bir popülerlik kazanması tartışmasız en önemli başarısı. Yaşadığımız dünyada İngilizce konuşmayan ve Amerikalı olmayan herhangi bir ürünün başarısı her bakımdan şaşırtıcı. Üstelik Asteriks, nasıl tanımlarsak tanımlayalım, mizahi bir hikaye. Mizah dediğimiz şey de ister istemez yaşadığı yere/toprağa benzer, farklı dillere tercüme edildikçe etkisini yitirir. Düşünün, hikayede, Romalılar bütün “Fransa’ya” hâkim olmalarına rağmen küçük bir köye giremiyor, Galyalılardan köşe bucak kaçıyor, her defasında pata küte dövülerek mağlup oluyorlar. Bu kadar “yerli ve milli” olan bir hikayenin bunca sene yaşaması, global bir ikona dönüşmesine sadece ilginç diyemeyiz.

Asteriks’in bu denli yaygınlaşabilmesi, içerik olarak melez (hibrid) olmasından kaynaklanıyordu. Fransız kostümüne rağmen Asteriks, Hollywood’u, Walt Disney’i ve evrensel mizahı iyi bilen üreticilerin elinden çıkma bir çizgi romandı. Temiz ve komik çizgileri, parlak renkleri ve görsel anlatımın ferahlığı olmasaydı şüphesiz ki bu kadar sevilemezdi ama bence, melez olmasaydı, etnosentrik kalarak dergi sayfalarına gömülür, iki kuşak sonra unutulurdu. Melezlikten kastettiğim şey yerel ile evrenselin, serüven ile mizahın, hareket ile söz komiğinin, aktüel ile tarihin harmanlaması. İbrenin birine ya da diğerine maharetle dönebilmesi… Bu melezlikte asıl pay, dizinin yaratıcısı ve ilk yazarı Goscinny’ye ait. Ünlü senarist, moda ile geleneğin, lokal ile globalin arasında salınıyor, endüstriyel üretimle kendine özgü tınıları başarıyla harmanlayabiliyordu. Yazarın 1977’deki vakitsiz ölümünden sonra dizinin çizeri Uderzo, onun kalıplarını kullanarak Asteriks evrenini yaşattı. Bunu sadakatle yaptığını da teslim edelim. Az üretilmesi de bu sürekliliği kolaylaştırmış olabilir, neredeyse 60 yaşında olan Asteriks’in geçen yıl otuz yedinci serüveni/albümü yayımlandı çünkü. İyi tasarlanmış, çok uğraşılmış, rahat okunan ve izlenen, kendi oluşturduğu ortalamanın altına düşmeyen, hepsi birbirine benzeyen ama bir o kadar da yeni duran bir toplamdan söz ediyorum.

Tekrar eden karakteristik esprilerden ve bir serüven izleğinden bahsedebildiğimize göre Asteriks’in bir hikaye şablonu var diyebiliriz. Asteriks hikayeleri ekseriyetle bir yolculuğa dayanır. Birisi köye gelir ve onlardan yardım ister. Asteriks ve Oburiks yola çıkarlar, sorunu çözer, düzeltir, yardım eder ve köylerine geri dönerler. Serüven, köyde hep birlikte yenen ziyafetle biter. Her serüvende yinelenen espriler vardır; yinelenme, espriyi büyüten, Asteriks hikayelerini pekiştiren en önemli unsurdur. Örneğin deniz yolculuklarında karşılaşılan ve her defasında batırılan korsan gemisi esprisi, sonucu belli olan bir gülme vesilesidir. Onları görür görmez ne olacağını anlarız, korsanların çaresizliği, Galyalıların özgüveni bize komik gelir. Her yemeğin sonunda köyün müzisyeni şarkı söyleyemesin diye susturulmuştur, gözlerimiz onu arar, nerede/nasıl kıstırıldığına bakar ve güleriz. Okuru espriye yönlendiren bir ardışıklıktır bu. Melezlik bahsinde Galya köyü, iyi bir örnek, ilk anda Fransız milliyetçiliğini temsil ediyor gibi duruyor, ilgisi yok demiyorum ama köy, komik bir köy olarak tasarlanmış. Nasıl her komedi oyuncusu, komikliklerine karşı şuursuz görünmeye mecbursa, kendi hareketlerine kendileri güldüğü takdirde oyunculuğu tesirini kaybederse… Galya köyü, komik olduklarının farkında olmayan Galyalılardan oluşuyor, çok ciddiler ve bu ciddiyet belirginleştikçe mizah yükseliyor. Köyde yukardan atıp tutanlar, kuruntulular, kılıbıklar, züppeler, dalgınlar, kolay öfkelenenler, yaşlılar, sağırlar, dediğim dedikler yaşıyor. Her bir köy sakini tek bir duyguya ya da karakter özelliğine indirgenerek betimleniyor ki bu, herkes tarafından anlaşılabilecek evrensel bir mizah kaidesi. Basit ve anlaşılabilir olmaya dayanıyor ve ilke olarak biteviye tekrarlanıyor. 

Goscinny’nin altmışlı yılların mizahını temsil eden dil oyunlarının, komik isimler ve adlandırmalar arayan nüktedanlığının günümüzde yaşadığı söylenemez. Goscinny’nin feyz aldığı Amerikan Maddergisi ilgi görmediği için “can çekişiyor” artık. Yukarıda, Asteriks’in bir yolculuk hikayesi olduğunu yazmıştım. Bilinmeyen ülkelere gitmek, o ülkenin şimdiki zamanına göndermelerde bulunmak, turistik malumat vermek, bugünle geçmişi karıştırarak komik durumlar yaratmak, medyatik ünlüleri parodileştirerek işin içine katmak yine o yılların hikayeciliğinde geniş yer tutuyordu. Sadece Fransa’da değil dünyanın her kültüründe o yıllarda üretilmiş çizgi romanları incelerseniz, buna yerli üretimlerimizi de katabiliriz, bütün kahramanların küçük ya da büyük ölçekte bir dünya turu attığını görebilirsiniz. Dışarıya açılmak, keşfetmek ve fethetmek arzusu, anlaşılan o ki o dönemin okurunu etkiliyor, piyasayı biçimlendiriyordu. Bugün, böyle bir okur da yok. Gel gör ki, Asteriks ülke ülke dolaşmaya, hayli eski bir mizahı üretmeye devam ediyor ve bu bize demode gelmiyor. Hatta Asteriks okuru, mükerrer esprilerle dünya turunun sürmesini istiyor. 

2013 yılında Asteriks üretimleri iki yeni yaratıcıya, Ferri ve Conrad‘a emanet edildi. İkilinin üçüncü ve son albümleri, bizde geçtiğimiz ay içinde Asteriks ve İtalya Yarışı (Astérix et la Transitaluque, 2017) adıyla yayımlandı. Hileli, entrikalı, etnik farklılıkları komikleştiren, Romalıların kesintisiz dayak yediği, Sezar’ın küplere bindiği, bol etli, bol aksiyonlu, sonu Galyalıların zaferiyle biten tipik bir yarış serüveni İtalya Yarışı. Yeni üreticilerin seriyi Goscinny ve Uderzo hazırlıyormuşçasına titizlikle işlediklerini söylemek lazım. Hele çizer Didier Conrad, eksiksiz bir devamlılık gösteriyor. İlk ortak çalışmaları olan Asteriks ve Piktler albümünde, ufak tefek yaratıcı katkılar ve başkalaştırmalar beklemiş, bu denli muhafazakar bir sonuç çıkacağını ummamış, bir parça hayal kırıklığına uğramıştım. Lüzumsuz bir beklenti içine girmiştim aslında. Asteriks okuru, yeni değil, alışageldiği Asteriks’i bekliyor ve o klişelerden sapılmasına razı gelmiyordu. Ve galiba, biraz nostalji, daha çok paylaşılan ve hep birlikte gülünen esprilerin yarattığı kolektiftik, eskilerin deyişiyle yediden yetmiş yediye uzanarak, dedeyle torunu okur olarak yan yana getiriyordu. Bu da az şey değil. Asteriks bir popüler kültür markası. Muhteviyatının yenilenmesi değil yinelenmesi gerekiyor.

Sabit Fikir, Haziran 2018


Pazartesi, Temmuz 02, 2018

Vedalaşma


Geçtiğimiz mayıs sonu itibarıyla emekli olarak İletişim Yayınlarından ve faal editörlük görevinden ayrıldım. Bir yanlış anlama olmasın diye belirteyim, bir kırgınlıkla veya bir anlaşmazlıkla değil, kendime vakit ayırmak ve uzun senelerdir yapmak istediğim senaryo çalışmalarımı sürdürebilmek için bunu yaptım. Mesaisiz ve tatilsiz bir hayat sürdüğümü, çevremdekiler biliyor. 12 yıl üniversitede çalıştım, İletişim’de de 11 yılı tamamlamış oldum. Nasip kısmet diyelim, bundan sonraki hayatımda senaryo yazmak, aklımda olan işleri gerçekleştirmek istiyorum.

Bugüne kadar olduğu gibi, tam zamanlı bir editörlük mesaisi (dünya hali, büyük konuşmak istemiyorum ama) yapabilmem artık mümkün değil. Senaryo çalışmaları, sahiden çok meşakkatli olduğu için yaparım dersen yalan söylemiş de olurum. Bu dönemde önceliğim olmamakla birlikte, ileride çalışma tempomu düzenleyebilirsem, sınırlı olarak ve dışarıdan sürebilecek biçimde, yine yayınevimde editörlük yapabilirim, hayat ne gösterecek doğrusu bilmiyorum.

Dostluklar bakidir, severek okuduğum kitapları, yol arkadaşlıkları ve anlayışları için birlikte çalıştığım yazarlara teşekkür ederim.

İletişim’e, 2007 yılının sonunda, üniversiteden istifa ederek geçmiştim. O zaman da en az şimdiki kadar tedirgindim. Ya anlaşamazsam, ya başaramazsam diye aklımdan geçiriyordum. İletişim, açık ara, bana iyi gelen bir yer oldu.  Burada çalışırken hiç mutsuz olmadım, büyük gerilimler yaşamadım. Güzel zamanlar geçirdim. İletişim, bana yeni bir çevre kazandırdı ve yeni bir meslek edindirdi. Çalışma arkadaşlarımın bana kattıklarını minnetle hatırlayacağım.

Seyrüsefer Defteri 95


Sansho Dayu (1954) ağır melodram, Japonları bu kadar ağlatan bir hikâyenin felsefesi ne ola ki diye izlenebilir (30 Haziran).++ İstanbul yolculuğu  (29 Haziran). ++ Den 12.mann (2017) Norveç'ten, doğa sahneleri güzel, gerisi epeyce klişe (28 Haziran). ++ We need talk about Kevin (2011) mutlaka seyredilmesi gereken filmlerden (27 Haziran).++ Picnic at Hanging Rock Sea 1 Ep.1 ve 2'yi seyrettim (26 Haziran). ++ Mortdecai (2015) oyuncu sürükler diye düşünülmüş filmlerden, sevimli diyelim (25 Haziran). ++ Nausicaa of the Valley of the Wind (1984) seyretmemiştim, finali büyüten temposu güzel, erkek karakter daha önce dahil olmalıymış, rüzgarlı animasyon (24 Haziran). ++ A Night at the Opera (1935) Üç Ahbap Çavuşlar filmi, operada geçen tiyatro (23 Haziran).++ Future World (2018) baya'a baya'a trash yapalım demişler, ayın en ilginç "kötüsü" (22 Haziran).++ Las elegidas (2015) Much Loved türünden bir film, arka arkaya seyredilebilir (21 Haziran).++ Vida Sea 1 Ep.4,5 ve 6'yı seyrettim (20 Haziran).++ Beach Rats (2017) illa bir yere varacak değil ama o manzaraların koyulaşması lazımmış (19 Haziran). ++Westworld Sea2 Ep. 1 ve 2'yi seyrettim (18 Haziran). ++ Tuna ile Deadpool 2'ye gittik (17 Haziran). ++ Unabomber Sea1 Ep.1 ve 2'yi seyrettim (16 Haziran). ++ Set it Up (2018) romantik komedi klişesine uymuşlar (15 Haziran).++ Cardinal Sea 2 Ep.3 ve 4'ü seyrettim (14 Haziran). ++ İstanbul yolculuğu (13 Haziran).++ Fahrenheit 451 HBO değil Netflix işi gibi olmuş, başarılı bir uyarlama değil, atmosfersiz (12 Haziran). ++ One Day (2011) güçlü bir oyuncu enerjisi var, karakterler derinleşebilseymiş, büyük film olurmuş (11 Haziran). ++ L'immortelle (1963) Alain Robbe-Grillet'in İstanbul filmi, oryantal muamma, bir rüyanın peşinde (10 Haziran). ++ Spinning Man (2018) rahatsız edici ve izleten bir yönü var, o da edebiyat uyarlaması olmasından, oyuncu seçimleri bence yanlış olmuş (9 Haziran). ++ Funda ile Ahlat Ağacı'na gittik (8 Haziran).++ Downsizing (2017) fikir "buluşçu" ama senaryo değil karakterler ilginç (7 Haziran).++ Gringo (2018) senaryo kötü değil, biraz kalabalık, oyuncu seçimi iyi olsaymış, iki tık yukarıda, olması gerektiği yerde olurmuş (6 Haziran).++ Julieta (2016) Munro hikâyeleri ama Almodovar kendi yazmış sanki/gibi (5 Haziran). ++ Bomb City (2017) belgeselvari, punk hikâyesi olması ilginç (4 Haziran). ++ Suburra Sea.1 Ep.1 ve 2'yi seyrettim (3 Haziran). ++ Tomb Raider (2018) iyi oyuncudur ama Lara olmadığı aşikâr (2 Haziran). ++ Game Night (2018) şahane değil ama vasat da değil (1 Haziran). ++


Pazar, Temmuz 01, 2018

Kabadayılar, zombilere ve zamana karşı…



Çizgi romanlardan, filmlerden ve romanlardan, aslına bakılırsa gerçeklik vehmi kurarak bize hikâye anlatan herkesten ve her şeyden inandırıcılık bekliyoruz. İnandırıcılıktan ne anladığımız da bazen karışıyor, şaşmaz bir hakikatten söz eder gibiyiz sanki. Üreticilere gerçeğin, tarihin ve yaşanmış olana dair mutlak sadakatin yükünü bindirdiğimiz de oluyor. Hayır diyoruz, o tarihte bu bina öyle değildi, insanlar böyle konuşmazdı, öyle bir gelenek yoktu, kimseler öyle giyinmezdi vs. Hata bulmanın, yanlışları teşhir etmenin ergen hazzını göz ardı ediyor değilim. Anlatmak istediğim her hikâyenin bir gerçeklik vehmi yarattığını akılda tutmamız gerektiği. Fellini’nin çok sevdiğim bir sözü vardır, mealen aktarıyorum: “Fikir iyiyse, mantığı pencereden dışarı atarım.”. Gerçek, yeri gelir, hikâye olduğunda okunmayacak kadar sıkıcı bile olabilir demek istiyorum.

Selçuk Ören’in Şehzade Yangını isimli bir çizgi romanı yayınlandı. Anlaşıldığı kadarıyla birkaç kitap sürecek uzun bir hikâyenin ilk bölümü bu. Etrafımdaki çizgi roman severlerden kitapla ilgili şöyle eleştiriler duydum. Hikâye 18. yüzyıl sonunda geçiyor, dediler ki, “O tarihte fes kullanılmıyordu”, “kabadayılar zinhar fes takmıyordu.” E doğru, yanlış değil, II. Mahmut kavuk kullanımını yasaklar ve fes geçirir kafasına, o yüzdendir Gavur Padişah diye adlandırılır halk içinde. Yani 1830’lara kadar İstanbul’da gündelik hayatta fesle dolaşan birilerine, hele kabadayılara rastlamak mümkün değildir. Albümü okuyanlar görecektir, Ören, 1890-1930 zaman aralığının Kabadayı mitini, Refi Cevat Ulunay’ın Abdülcanbaz’ı dahi etkileyen Sayılı Fırtınalar dünyasını katmış hikâyesine. Bir tarzı yüz yıl kadar geriye taşımış. Ben, fes meselesine kafayı takanlara şunu sordum: “E peki o yıllarda zombiler var mıymış İstanbul’da?” Hocanın kazanı misali, kazanın doğurduğuna inanıyorlar da öldüğüne akılları yatmıyor. İşin şakası bir yana, hikâyenin bir tarih vesikası olmadığını, üstelik vesika denilen şeyin insan eliyle nasıl istenirse nasıl münasipse öyle istiflendiğini unutmamak gerekiyor. Örneğin Naziler tüm ihtişamlarıyla iktidardayken yazılan Roma İmparatorluğu tarihi ile Naziler yenildikten sonra yazılanların aynı metinler olmadığını, farklı biçimlerde yorumlandıklarını biliyoruz. Bir zihinsel kategori olarak gerçeğe inanabiliriz ama yine biliyoruz ki o gerçeğin de binbir türlü ifadesi vardır.

Şehzade Yangını, yerli bir zombi hikâyesi. İstanbul’un orta yerinde karantinaya alınmış bir bölgede yaşananları anlatıyor. Selçuk, Amerikan tarzı sayfa tasarımları yapan bir çizer. Kimi çizerler, tasarımın hikâyenin önüne geçmesini istemez, hatta kendilerini dahi unuttururlar, aslolan hikâyenin sürekliliğidir. Selçuk, sayfa tasarımını hikâyenin önüne geçecek ölçüde önemsiyor. Sayfanın bir albenisi, görür görmez ilgi çeken bir yanı olsun istiyor. Karelendirmeye, ardışıklığa senaryo uyumunun ötesinde bir ilgi gösteriyor. Amerikan tarzı demem ondan. Çoğu Amerikalı, Avrupalı çalışmaların durağan olduğunu, anlatıyı kareye-panele sıkıştırdığına inanır, sayfanın bütününü kullanmayarak kendini ve hikâyesini zayıflattığını düşünür. Sayfa, karelere bağlı kalmadan patlayarak taşmalı, mutlaka dinamik kurulmalıdır vs.

Hikâyeyi resmetme ya da resimleri hikâyeleştirme her zaman farklı biçimlerde yapılabilir. Çizgi romanın farklı kültürlerde farklı biçimlerde gelişmiş anlatım tarzları var. Türkiye’de yerli üretim genellikle frankofon çizgi romanları andıran biçimde gelişmiştir. Comics tarzı veya comics’lerle didişerek geliştirilmiş grafik romanları andıran ticari çalışmaların bizde pek uygulayıcısı olmamıştır. Selçuk bu bakımdan yeni ve ilginç bir şey deniyor, Amerikan tarzı bir görsel dil oluşturuyor, devamlılık da gösteriyor. Hikâyesini maharetle evirip çeviriyor.

Anlatımının zaafları yok diyemem, anlatıcı olarak kendini çok hissettiriyor, sürekli büyük hikâye anlatacağını vurguluyor. Anlatım kutuları ile görseli koşut olarak düşünmeyebiliyor. Kare içinde resmedilenlerin anlatım kutusuyla ayrıca anlatılmasına hiç lüzum yok. Bence daha önemlisi, bunu zamanla aşacağını düşünüyorum, yavaşlığı bir araç olarak pek kullanamıyor. Oysa çizgisi aksiyondan çok sessizliğe-yavaşlığa yatkın… Sessizliği, fırtına öncesi sessizlik, aksiyon öncesi hazırlık gibi düşünmese hem karakterlerini derinleştirir hem de anlatım biçimini zenginleştirir. Geliştirdiği anlatım biçimini bozmadan kamerasını yavaşlatsa zombi aksiyonunu da başka bir bağlama taşıyabilir. Hikâyenin nereye varacağını bilemiyorum, ilk kitap ana hikâyeye giriş niteliğinde duruyor ama dedim ya, ilginç ve güzel.

[Nisan 2015]
Related Posts with Thumbnails