Cumartesi, Aralık 20, 2014

Tepegöz’ünü Arayan Çizer



Doğu Yürür imzalı İstanbul Odyssey isimli bir çizgi roman albümü çıktı. Yürür, eğlenceli ilüstrasyonlarından imza olarak tanıdığım bir isimdi, meğer çizgi romanla da ilgiliymiş. Sevindim. Türkiye’de çizerler büyük ekseriyetle iki büyük mecradan çıkarlar(dı). İlki doğal olarak mizah dergileridir, telif ödeyebildikleri için kendi üretim auralarına uygun çizerleri daha kolay bulur ve teşvik ederler. Uzun yıllar, Oğuz Aral gibi çizen karikatüristlerin çokluğu, telif getirisi ve popülerlikle ilgiliydi. Başarı kazanmış bir çizginin benzeri aranıyordu. İkinci alan, gazete çizgi romanlarıydı. Gazeteler, aşk ve kahramanlık tefrikalarına telif ödüyor, foto-realistik bir çizgiyi tercih ediyorlardı. Fotoğraf ayrıntısı ve benzerliği, gerçekçilik vehmini daha kolay pekiştiriyordu. Anaakımı bu iki çizgi anlayış belirliyordu ve doğrusu aksi de mümkün değildi. Ticari getirisi olmadığı için farklı çizgiler ve hikâyeler yaşayamıyordu. Yürür, çeyrek asır önce mevcut çizgisiyle ancak mizah dergilerinde yer alırdı ama çizgi roman yapabilir miydi emin değilim. Oysa günümüzün internet etkileşimi çizerlere yeni fırsatlar açtı. Üreticiler, çok başka tarzlarla karşılaşıp, Türkiye’de marjinal kalabilecek üsluplarını telife çevirebilir oldular. E bu da güzel bir şey.

Yürür’ün yeni bir tarzı var, çizgisinden söz etmiyorum. Kare içi istiflemesinden, renk dengesinden sayfa tasarımına varıncaya kadar çeşitlendirebileceğim bir yenilik bu. Albümün arka kapağında tekrarlanan dikkat çekici bir ifade var. İstanbul Odyssey’nin ilk gerçek bağımsız çizgi romanımız (indie) olduğu iddia edilmiş. Heyecanlı ve sempatik bir niteleme olmakla birlikte bu iddia doğru değil. Bağımsız çizgi roman nedir önce onu açıklayayım. Amerika’da büyük çizgi roman yayınevlerinin kontrolündeki satış dağıtım ağına dâhil olmak istemeyen veya bizzat tekel tarafından dışarıda tutulan, bu yüzden yerel kalan ve az satan çizgi romanlara indie denirdi. İndie derken, küçük yayınnevlerinden çıkma ve kendi maddi imkanlarıyla yayınlanmayı işaret eden bir sınıflandırma yapılıyordu. Dağıtım ağına girememenin en bariz ölçütü çizgi romanı çocuklar için üretmemektir. O sebeple underground çizgi romanla bağımsız çizgi romanlar çok iç içe geçti. Underground, estetik bir tercih de içeriyordu ama her bağımsız (yayınevinden çıkan) çizgi roman underground değildi. Mesele endüstrinin üretim kodlarını belirleme gücüyle ilgiliydi.

İndie için içerikle ilgili bir niteleme yapılması doğru değil, evet bir Amerikalı,  Yürür’ün çalışmasını görse şunları düşünebilir, bir yabancı çizmiş, az satar bir hikâye içeriyor, Örümcek Adam’a benzemiyor… O halde bağımsız çizgi roman olabilir diyebilir. Hiç garip gelmesin. Benzer bir kestirimi grafik roman için de yapıyorlar. Neye benzeteceklerini bilemedikleri her şeye grafik roman diyebiliyorlar. Oysa biz Yürür’ün anlattığı türden anlatımlara aşinayız. Üretimlerimiz çocuklara yönelik olmadığından veya Avrupalıları modellediğimizden böylesi hikâyeleri defalarca yayınladık, anlattık ve okuduk. Yürür’ün çizgileri rahmetli Serdar Gilkal’ı ve Uykusuz çizerlerinden Emrah Ablak’ı andırıyor mesela. Bağımsız çizgi roman gibi bir adlandırmanın bizim çizgi roman geçmişimizde karşılığı yok. Hele ki estetik bir ayrışmadan söz ediliyorsa hiç ama hiç yok. Eğer olsaydı, pek çok yerli albüm çok daha önce bu çerçevede düşünülebilirdi. Çok uzaklara gitmeye gerek yok, yakınlarda çıkan Fırat Yaşa’nın üretimlerine ne diyeceğiz mesela. Bu tarz, Amerikalılar için yeni/farklı olabilir ama bizim için hiç de yeni/farklı değil. 

İstanbul Odyssey neşeli bir yolculuk hikâyesi. Yetmişli yıllarda Fransızlar, çizerin hikâye bulma sıkıntısını, uyuşturucu kullanımına atıfta bulunarak trip olarak adlandırır, bu süreci anlatmayı severlerdi. Bunu yaparken hem kendilerini hikâyenin merkezine koyuyor hem de büyük hikâye kalıplarının ve o mantığın dışına çıkabiliyorlardı. Hikâye her yerdeydi, Tanrı-anlatıcı, modası geçmiş bir büyüklenmeydi, hikâyeyi soğutuyordu. Okur, hikâyeyi kimin anlattığını bilerek okursa, sahicilik dizgesi kendini geliştirebilir, yenileyebilirdi. Yürür de Homeros’un ünlü destanını yorumladığı bir kaç sayfadan sonra benzer bir trip resmediyor bize. Rüya havasında geçen, hafif esrik hafif masalsı bir şehir hikâyesi sunuyor. Çizer, etraftan küçük hikâyeler dinliyor, hikâyesini arıyor, giderek hikâyenin parçası oluyor. İsmini kullansa da İstanbul’u mekân olarak hiç görmüyoruz, o ilginç. Hoş bir Tepegöz yorumu da yapmış. Malum, Tepegöz (Kiklop) destanın hatırda kalan en dehşetli yaratığıdır. Yürür, Oliver Twist’in Fagin’ini andıran bir Tepegöz tasarlamış. Özetle, genç bir çizerden ironik, süratli, ilginç kareleri ve göz alıcı renkleri olan bir çizgi roman albümü okumak, yeni bir şey keşfetmek isterseniz kaçırmayın derim. Türkiye’de çizgi roman pek üretilmiyor.

19.12.2014 tarihli Radikal Kitap'ta yayınlandı.

Hiç yorum yok:

Related Posts with Thumbnails