Cumartesi, Eylül 30, 2017

Seyrüsefer Defteri 86


Paradise (Ma Dar Behesht) İran filmi, beklentimin altında kaldı ama sokak ve okul hayatına ilişkin rutini ilginç kurmuş (30 Eylül). ++ Una (2016) ilginç ve cüretkar film, yüzleşme sahneleri daha tempolu ve sert olmalıymış (29 Eylül). ++ La Mome (2007) Piaf'ın hayatı, o hararetten ne yapsan iyi hikâye çıkar (28 Eylül). ++ Beauty and the Beast (2017) bana Beast daha dramatize olmalıymış gibi geldi, irtifa kaybı (27 Eylül). ++ The Belko Experiment (2016) lan olm ya biz birilerinin denek hayvanıysak filan gibi bir ergen bırbırı vardır, film o ayarda aksiyon (26 Eylül). ++ The Beguiled (2017) ilk versiyonun üzerine bir şey koymuş değil, kaldı ki ilki de mahcuptu (25 Eylül).++ Dangal (2016) tipik bir spor filmi ama Hint tadı güzel olmuş, iyimser ve sevimli (24 Eylül). ++ Hunt for the Wilderpeople (2016) Yeni Zelanda filmi, sakin ve sevimli, şişman ergen ile huysuz ihtiyar (23 Eylül). ++ Preacher Sea2 Ep.1 ve 2'yi seyrettim (21 Eylül).++ Süper Ajan K9 (2008) Seksenli yıllarda Trt'de parodiler olurdu, o kadar eski bir mad komedisi (22 Eylül). ++ İstanbul seyahati (20-21 Eylül). ++Room 104 Sea1 Ep. 5, 6, 7 ve 8'i seyrettim (19 Eylül).++ Sen Benim Her Şeyimsin (2016) bu kadar üst sese rağmen karakter derinleşmiyor, uyarlamaysa yerlileşememiyor (18 Eylül). ++ Fargo Sea3 Ep. 9 ve 10'u seyrettim (17 Eylül). ++ Going in Style (2017) iyimser ve tv filmi havasında (16 Eylül).++ Fargo Sea 3 Ep.7 ve 8'i seyrettim (15 Eylül). ++ Baby Driver (2017) müzikle ilişkisi bazen çok başarılı (14 Eylül). ++ Paula Sea1 Ep.3 ve Jonathan Strange and Mr.Norrell Sea1 Ep.7'yi seyrettim (13 Eylül). ++ Tatlı Şeyler (2017) bir fikir var ama gerilimi kurulamamış, ne senaryo ne de devamlılık, bir şekilde bitirilmiş filmlerden (12 Eylül). ++ Jonathan Strange and Mr. Norrell Sea 1 Ep.5 ve 6'yı seyrettim (11 Eylül). ++Tuna ile Barry Seal'e gittik (10 Eylül).++ Mavi Gece (2015) bir fikir var ama meselesi gerilmiyor, tiyatro oyunu olabilirmiş (9 Eylül). ++ Fargo Sea 3 Ep.5 ve 6'yı seyrettim (8 Eylül). ++Bruce Lee My Brother (2010) Hollywood öncesini anlatan Disney iyimserliğinde bir biyografi (7 Eylül). ++ Paula Sea 1 Ep.1 ve 2'yi seyrettim (6 Eylül). ++ Death Note (2017) teenage filmi olmuş ama uyarlama hikayeyi büyüt(e)memiş (5 Eylül).++ John Wick Chapter 2 Kore hikâyesi olarak aksiyon ritminde çat çut devam ediyor (4 Eylül). ++ Game of Thrones Sea7 Ep. 6 ve 7'yi seyrettim (3 Eylül). ++ Alien Covenant (2017) her zaman olduğu gibi ilginç sahneler var ama yine aynı hikâye anlatılıyor (2 Eylül). ++ Fargo Sea3 Ep.3 ve 4'ü seyrettim (1 Eylül).


Yazı Atölyesi


Hayat gailesi, atölyeyi ertelemiştik, 8 Ekim'de bu defa kesin başlıyoruz. İlgilisine duyurulur.
Ayrıntılar için
edebiyat@cermodern.org
0 (312) 310 00 00 / 128


Çarşamba, Eylül 27, 2017

Selamün Aleyküm


Kadri Gürsel, eşiyle hasret ve sevinçle öpüşmüş. Ne var bunda, hem bize ne denmiyor da siyasî bir itişme olduğundan, hak hukuk değil de hayat tarzı tartışıldığından uzun uzadıya cevap yetiştiriliyor.

Genellikle sağcılar, ekseriyetle ahlakçılar öpüşmeyi, öpüşenleri eleştirir, suçlar, küfreder, yaftalarlar. Sadece bizde değil, hemen her kültürde benzer nitelikli suçlamalar yapılır. Bizde öpüşenlere Kemalist filan diyen, sapla samanı karıştıran salaklar var ama söylenenler benzersiz ve bize özgü filan değil.

Dudaktan öpüşme, hemen her kültüre Hollywood aracılığıyla girmiş, veya o vesileyle yaygınlık ve görünürlük kazanmış, normalleşmiştir. Arzu, hem bastırılır hem de sürekli açığa çıkmak ister ve bu mesele, aktüel değil, ezelidir.

Hani "Anadolu'da böyle bir şey yoktur" filan diyerek öpüşenleri yerli olmamakla itham ediyorlar ya... Tek tek örnekler sıralamanın, vardı da yoktu da ispatına girmenin bir manası yok. Anadolu, sanıyorum gelenekle özdeşleştiriliyor, oysa bu toprak çok büyük ve farklı kültürlerden besleniyor, tek bir gelenekten söz etmek, gündelik hayatta gelenek olarak sahiplenilen davranışların, söz ve eylemlerin ne zamandan beri yürürlükte olduğunu tespit edebilmek inanın her zaman mümkün değil. Gelenek denilen şey çok da tarif edilebilir şey değil demek istiyorum. Anadolu, çok açık biçimde İstanbul'un etkisi altında örneğin. Her yer İstanbul'a benzemeye çalışıyor. İstanbul diyelim ki Berlin'e, Berlin Paris'e, Paris New York'a gıpta ediyor. Gelenekler, milliyetçilikler kadar yerel aidiyetlerden besleniyor. Her yerde televizyon var ve her yerde artık internet. Zamana uyamayan her gelenek unutuluyor ya da yeniden icad ediliyor.

İki örnek vereceğim, dostlarımızla karşılaştığımızda tokalaşıyor ve yanaktan öpüşüyoruz diyelim. Kaç yıldır yapıyoruz bunu? Biriyle karşılaştığımızda, bir yere girdiğimizde selamlaşmak için "Selamün aleyküm" diyoruz, ya bunu kaç yıldır yapıyoruz?...

İddia sayabilirsiniz, ilkinin ömrü 60 ikincisinin 50 yıl olabilir. Öncesi bence yok, varsa bile gündelik hayatın içinde bu denli güçlü değil, gelenek hiç değil.

"Selamün aleyküm"siyasi İslamın ve İslamcıların kendini ve hayat tarzını göstermek için kullandığı bir vurgu iken bugün gelenekle özdeşleştiriliyor. Gelenek zaten böyle bir şeydir, hemen her türlü siyasi hassasiyet kendini gelenekle özdeşleştirmeye çalışır, bunun mücadelesini veriri. Gündelik hayatın sıradanlığı içinde biz de alışır gideriz.

Eskiden "hayırlı sabahlar, akşamlar, hayırlı işler" denirdi, böyle denmezdi diyorum.

Salı, Eylül 26, 2017

Ne güzel yan yana durmak!












İnsanlar, inandıkları dinleri, dahil oldukları "ırkı", üyesi olduğu cemiyetleri, çalıştıkları kurumları, mezunu olduğu okulları, taraftarı olduğu takımları, beğendikleri yıldızları, yaşadıkları yerleri, sevdikleri müzikleri, okudukları kitapları, seyrettikleri filmleri, oy verdikleri partiyi, öğrendikleri tarihi, konuştukları dili, yedikleri yemeği, erkekliklerini, kadınlıklarını, çocuklarını, babalarını, kedilerini, satın aldıkları markaları, içtikleri çayı, kahveyi, rakı sofralarını yarıştırmak, farklı ve benzersiz olduklarını göstermek istiyorlar.

Ben "buradayım" demek bize iyi geliyor.

Hemen her dakika "buradayım" demekte üstümüze de yok... Birbirimize baka baka ses yükseltiyor, kendimizi teşhir ediyoruz.

Karşımızda, yanımızda, içimizde, üstümüzde, yerin altında ve üstünde ne var peki? Bizden sadakat ve itaat isteyen her şey, büyük bir heyula, görünmez bir el, hep haklı olan bir "vaiz", görkemli bir vasatlık... Yan yana durmamızı isteyen "anonim" bir büyücü...

Pazar, Eylül 24, 2017

Bir Temaşa Olarak Gurur


Hepimiz birbirimize hikayeler anlatıyoruz. Çocukluğumuzu, çektiklerimizi, yaşadıklarımızı sıralıyoruz. İster istemez kendimizi, çevremizi, şehrimizi, ait olduğumuz memleketi bir şeyle niteliyoruz. İyi ve kötü ekseninde kendimize ve diğerlerine karakter özellikleri atfediyoruz. Doğru mu bunlar? Bu kadar çok hikaye olunca bu kadar doğru olmayacağı aşikardır.

Şöyle düşünün, dünyanın bütün kültürleri, bütün milletleri kendilerini diğerlerinden üstün görürler. Bu da doğru değil tabii ama eğitim sistemleri bunun üzerine kuruludur. İnsanlar büyürken ve öğrenirken "bir milli gurur" ekseninde dönüştürülür. Irkımızdan, devletimizden, tarihimizden gurur duymamız beklenir.

Gurur, büyüklenme hissi ve benliğinle övünme demek... Sırf bu nedenle gurur, tevazuyla karşı karşıya getirilir. Örneğin sahte bir tevazu derken onun altına gizlenen kibirden söz edilir. Gurur, olumludur, kibirse olumsuz. Etnik kökenimizi gururla, karşıtımız olan etnisiteleri kibirle adlandırırız.  Biz hakedilmiş bir gururla, onlar yersiz ve zararlı bir kibirle varlardır. Tuttuğumuz takımlar, yaşadığımız şehirler, bitirdiğimiz okullar, çalıştığımız kurumlar, inandığımız ideolojiler ve dinler... Say say bitmez.

Bence, gurur, insanın en büyük gösterisi. Bu kadar poz, bu kadar palavra, bu kadar çok adamlık edebiyatı, gurur ihyasından başka bir şeye yaramıyor. En çok tartıştığımız şey, gururun sahiciliği ya da gerçek dışılığı. Hem inanmıyor, hem de sürekli inandırmaya çalışıyoruz. "Kimsin sen?" derken gurur tokuşturuyoruz.

"Gurursuz" diye ilgi çekici bir hakaret var. Herhalde cennetten kovulan Adem'le başlamıştır gurursuzluk. Bu kadar gösterisi olduğuna göre o kadar eski ve ezeli olmalı...

Dario Fo, bir temaşa olarak gururun nafileliğine işaret etmek için söylemiş, "gırtlağımıza kadar boka battığımız için başımızı dik tutuyoruz," demişti.

Cuma, Eylül 22, 2017

Araplar


İstanbul seyahatimde Beyoğlu-Taksim civarındaydım hep. Manzara şöyleydi: şehre turist gelmeyince,  esnaf Araplara çalışır olmuş, bütün oteller onlarla dolmuş, vitrinlere Arapça yazılar asılmış. Çevrede Arapça bağıran çığırtkanlar zuhur etmiş, her şey onların beğenisine göre ayarlanmış. Anlaşılan o ki, bitti-bitiyor denilen Beyoğlu, can havliyle Arapça konuşmaya karar vermiş.

Benim için komik bir ayrıntı oldu, hava sıcaktı, peynir gibiyim, kafada da saç yok, bir kasket alayım dedim, nereye baksam deri kasket vardı. Bu sıcakta deri şapka mı takılır, kurtlanırız dedim, meğer Araplar, öylesini istiyormuş.

Araplarla aramızda epey benzerlikle var ama biz yüzümüzü yüzyıllardır Avrupa'ya dönmüşüz, sadece bu bakımdan bile dünya kadar kültürel farklılığımız var, üstelik zaten ülke gergin, Araplar da tarafların biriyle özdeştirliyor...Ankara'ya dönerken yanımda bir kadın vardı, Antepliymiş, Hatay'da çalışıyormuş, bir sınava gelmiş filan... Hatay'dan kurtulamazsa ölürmüş şu bu... O anlattı, ben dinledim. Sonra nerden çıktı bilmiyorum, Arapların ülkeyi "mafettiğini" filan söylemeye başladı.

Yanlış olmasın, Einstein galiba, başarılı olursam Almanlar beni Alman , Fransızlar da dünya vatandaşı sayar demişti. Ama yok başarısız olursam, Fransızlar beni Alman sayar, Almanlar da Yahudi...

İşler iyi giderken, dükkanlara, evlere, ceplere para girerken ırkçılık, ayrımcılık hep ötelenir... O iş tavsarsa, durursa, akmaz damlamaz olursa bütün göçmenler, bütün yabancılar günah keçisi olup çıkarlar, manen ve madden tartaklanırlar. Az bile yazdım bu kısmı.

Beyoğlu, hiç görmediğim kadar seyrekti, o insan seli azalmış, dükkanlar boşalmıştı. Araplar, Beyoğlu'nda para harcıyorlar ama bana seviliyorlar gibi gelmedi.

Arap kalabalığına şaşırdığım için abartıyor olabilirim diyerek kendimi uyarıyorum. Ben yanılıyor olmaya razıyım.

Not: Fotoğrafı, İHA'nın Arap Turistlerle ilgili bir haberinden aldım.

Perşembe, Eylül 21, 2017

Hatıra


İstanbul hatırası diyelim. Muhalefet Defteri kitabımız ile ilgili YKY'de bir söyleşi yaptık. Etkinlik öncesi Yekta (Kopan) ve Bağış (Erten) ile selfi "çekindik"



Cumartesi, Eylül 16, 2017

İki Yüzlülük


Görmüş olabilirsiniz, sosyal medyada dolaşıyor, İstanbul'da, tahminen söylüyorum, eğlence mekanlarının çıkışında ya da kıyılarında insanlara sormuşlar, kaydetmişler. Diyorlar ki bize önce üç tane evlilik programı sunucusu söyle sonra da edebiyattan üç dünya klasiği say... Hadi bakalım...İlki tamam da ikincisini yapamıyor insanlar.

İnsanlar da oflaya puflaya paylaşıyor bu video haberi, "vay Türkiye'nin haline" filan...

Peki bu haber mi, bu haberde sürpriz var mı, ilk konuşulan üç kişi, televizyon yıldızlarını sayamayıp, arka arkaya klasikleri sıralasaydı, biz bunu haber olarak görür müydük, okur muyduk, paylaşır mıydık? Yahu, buradan nereye varılır ki?

Dünyanın her metropolünde, her dilinde, her kültüründe sokağa çıkın ve aynı şeyi sorun, her yerde ve her zaman benzer bir sonuçla karşılaşırsınız.

Bunun adı salçalı iki yüzlülük. Haber değil "ayıp" arıyorsun, her defasında daha fazla "ayıp" istiyorsun...İsmi geçtiği için söylüyorum, Seda Sayan magazininden farkı nedir bunun? Kaldı ki Seda Sayan, senden daha fazla kitaptan bahsetmiş bile olabilir. Bir kere bile bahsetse senin "kitap ilavenden" daha fazla etkili olmuş olabilir. Bu konuda çok ciddiyim.

Bütün sosyal medya, ayıp arıyor, güne aptallığı teşhir ederek başlıyor, gün boyu "yuh artık" nakaratıyla yürüyor. Sen gazetecilik yapacaksan e'cik bunu yapma, suyuna gitme, suyu çevir, suyu bulandır.

Cuma, Eylül 15, 2017

Hayriye Hanım'ı Kim Çaldı?


Usul usul çoğalan hüzün. Hayriye’yi arayan Rüya. Yüzleşmeler, eksik kalan mevsimler, pencere önündeki koltuk, yangınlar, çaresiz kaynaşmalar… Kısacık aşkları şehrin.

Figen Şakacı, Bitirgen’le başlayan Pala Hayriye ile süren üçlemesini Hayriye Hanım’ı Kim Çaldı? ile tamamlıyor. Bir ömrü anlatıyor, bir kadının varlığını, yokluğunu, izlerini, cümlelerini, gürültüsünü…

Hayriye Hanım’ı Kim Çaldı? Aşkların, yenilgilerin, solgunluğun, neşeli ve dirençli kahkahanın romanı…

Tarih

Perşembe, Eylül 14, 2017

Kaç yıl?


Bir arkadaşım  "insan kaç yıl genç kalabiliyor?"diye sordu, konuştuk, insanın erken büyümek zorunda kalmasından, ailenin-toplumun-öğretmenlerin dayatmalarından, sınavlardan, rekabetten, yenilgilerden filan söz ettik, bir insan bütünüyle özgür ve meydan okuyarak, sürüye katılmadan bir ya da iki yıl, o da aralıklarla toplayarak, ancak o kadar genç kalabiliyor gibi geldi bize. Ancak o kadar...

Mesele, bu kadar çok insanın gençlik pozu yapmasından çıktı, kaçan gençliği kovalamasından, gençleşmeye çalışmasından, bu kadar çok gencin ihtiyarlar gibi düşünmesinden filan...

İçinde yaşadığımız hayatın gerginliği nedeniyle insan şunu düşünmeden edemiyor, bizim gibi ülkelerde insanlar kaç yıl genç kalabiliyor. Kaç yıl çocuk kalabiliyor?

Dün defnedilmiş bir cenazeyi, sefil bir güruh, kazarak teperek vurarak topraktan çıkarmaya kalktı. Aile de baktı ki karşısında insan yok, cenazeyi mezardan çıkarıp, başka bir yere defnetmek-götürmek-kaçırmak zorunda kaldı.

Nedir bu? Kanun önünde, vicdanlar karşısında bunun adı suçtur, zulümdür, günahtır, rezilliktir.

İsim yazmadım, kim kimdir belirtmedim. Yazdıklarımda cinsiyet yok, etnik köken yok, Türk, Kürt, Ermeni, Alevi yok. Yapılanı tarif ettim.

Madem yok dedik, sayacak "yok" çok. Örneğin olup bitene dur diyecek insan yok. Engel olan  yok. Vicdan yok. Herhangi bir dine inanan yok. Utanan yok. Kitap yok, Allah'tan korkan yok.

Peki biz, her birimiz bu olup bitenlere şaşırıyor muyuz? Şaşırmıyoruz işte. Niye şaşırmıyoruz?

Böyle bir iklimde yaşayan çocuklar bir an evvel büyümek zorunda kalırlar. Sertleşmek, sertlik göstermek, intikam almak, adam olmak, canını vermek, ölmek ve öldürmek isterler. Ve aslında büyümez, büyükleri taklit ederler.

İnsan, kaç yıl genç kalabiliyor dedim başta, yaşanan linçle bunun ilgisi yok diyelim ve çarçabuk geçelim, bunlar çoook başka meseleler...

Hepsini ayrı ayrı konuşalım, sapla saman karıştırmayalım ama di mi?

Çarşamba, Eylül 13, 2017

Tuhaf


Üniversitede ilk karşılaştığım çocuk, bana yekten Leninist olduğunu söylemişti, günlüğüme yazmışım, çok kararlı biri gibi gelmişti. Geçen sosyal medyada gördüm, kendini yogaya vermiş ve anladığım kadarıyla Atatürkçü olmuş, o yıllarda karşıtıydı.

İnsan değişir, yeni şeylerle karşılaşır, yeni şeylerden usanır, eskiye döner, düşüncelerini değiştirir, farkına varır, öğrenir, vazgeçer. Bu değişimi, bizimle aynı fikirde değiller diye azımsamak saçmalıktır.

Beni rahatsız eden, insanın bir şeye inanırken, karşıtlarına karşı gösterdiği şiddet ve tahammülsüzlük.

O çocukla, sonradan sınıf arkadaşı olduk. Beraber oturuyor, kalkıyor, birlikte büyüyorduk. Bir ara nasıl oldu bilmiyorum, bu ateist çocuk Adnan Hocacı oldu, namaza başladı, bizimle konuşmaz oldu. Bizden uzak durması yetmezmiş gibi namaz kılmıyor diye üniversite mezunu annesini bile tokatlamıştı filan... Bu şedit hali çok sürmedi neyse ki, en fazla bir ay kadar sonra tekrar "normale" döndü.

Otuz yıl öncesinden söz ediyorum, Adnan Hoca'yı falan pek bilmiyoruz, işte Nazlı Ilıcak bir röportaj yapmıştı Bulvar'da. Gazete toplatılmış, adam içeri alınmış şu bu...Bildiğimiz tek şey o röportaj. Adamı duymuş değiliz, bir yerde görsek tanımayız. Okulda Harun Yahya kitapları dağıtılıyor filan ama kuşe baskısı dışında ele avuca gelir bir şey değil.

Arkadaşa sormuştum, bak demiştim sen şüphecisin, aklını kullanan, sezgisi olan bir adamsın, nasıl olur da hiç tanımadığın birisini dinleyerek, inandığın şeylerle ilgisi olmayan bir yola girersin. Bana demişti ki, "Çok güzel konuşuyor, etkilendim."

Üstelememiştim ama aklımda yer etmişti. 18 yaşındayım, insan birisinin güzel konuşmasından etkilenerek nasıl hayatını değiştirir aklım almıyor. Merak ediyorum. Bir de ben dinlesem diyorum. Ne anlatabilir, ne söyleyebilir...Ne bu şimdi?

Üzerinden yıllar geçti, Adnan Hoca bir medya starına dönüştü. Neyi nasıl söylediğini hepimiz gördük, duyduk. O kadar sene, büyük bir merak değil ama merak işte, bir insanın ne konuştuğunu merak etmişim. Boşuna etmişim.

Öğrenme, inanma, reddetme ve kabullenme, akletme... Koşullardan, çevremizden, ailemizden, sınıfımızdan, şehrimizden, büyüme hikayelerimizden besleniyor. Tek doğru, tek yanlış yok...Ne desek boş, tuhaf ama böyle...

Salı, Eylül 12, 2017

Konuşmamız Var


20 Eylül'de İstanbul'da konuşmamız var, bekleriz. Bir miktar kitabı konuşacağız ama yakın dönemin mizah dergilerine, dünyadaki ve bizdeki sorunlara daha çok yoğunlaşacağız. Memleket dergileri iyiye gitmiyor deniyor, hem onu hem de dünyada işler nasıl gelişiyor konuşalım dedik. Sağolsun Yekta (Kopan) da bize moderatörlük edecek. Böyleyken böyle.

Konuşma ilgili ayrıntılı bilgi için link

Pazartesi, Eylül 11, 2017

Korkutan Cesaret


Bugün, Kerim Özcan’ın Gündönümü kitabının duyurusunu yaptım: Feysbuk’ta birisi altına yorum yazmış, cümle bozuk ama şöyle demiş: “türk romanı 90lar turk sinemasi gibi aşamadı şu taşralı sorgulayan ergen bunalımı”.  

Kitabın bunlarla, yani taşrayla ergenlikle bir ilgisi var mı? Tabii ki uzak yakın ilgisi yok. Kitabı okumamış, bilmiyor, sallıyor, savuruyor… İlk defa başıma gelmiyor bu. Daha önce de oldu, kitap daha kitapçılara dağılmadan, sayfaları karıştırılmadan, duyurusunu paylaşırken söyleniyor böyle şeyler. 

Eskiden şaşırıyordum, kitabı okumadan, ne anlattığını bilmeden, insanların ileri geri laf söylemelerine şaşa kalıyordum. İnsanlar, bunun anlaşılacağını düşünmezler mi diyordum. Sahiden patolojik bir durum bu. İnsanlar, dikkat çekmek için o kadar çok uğraşıyorlar ki asıl ekseni umursamıyorlar. Çok basit aslında, kitabı okuyan birisi çıkar da beni rezil eder demiyorlar. Bu cesaret, inanılır gibi değil… Hep söylüyorum, kötü olan, olup bitene, o salvolara, o cesarete şaşırmıyor olmamız. Bize normal ve olabilir gelmesi. 

Yazmamın tek nedeni, ilk kitabı çıkmış iyi bir yazara yapılan haksızlığa kızmam.  Bu dediğini herkese yazarsın, tek bir sayfasını okumadığın yeni bir yazara niye yapıyorsun bunu...Edeb yahu, dünyada söz söyleyecek bir dolu "şey" varken...Dur hele...

Kendi açımdan, üzücü olan şey ise sonradan ortaya çıktı. Biri sizin arkadaş listenizden bunu yazınca ister istemez  bu kim diye bakıyorsunuz, önce tanıyamadım. İnsan yaş ilerleyince çok insanla tanışıyor, o sebeple tekrar tekrar baktım ve kim olduğunu hatırladım. Bu salvocu, çıka çıka bana şiirlerini okutan taşralı ergen bir öğrenci çıkmaz mı? Belki on beş yıl öncesinden...Görünen o ki şair olmak isteyen, bunalımlı, küçük büyük sorunları olan o kırılgan çocuk gitmiş, azımsayan, hakir gören, tahkir eden biri gelmiş. Değişmeyen tek şey bozuk cümleleri, pozcu ifadeleri. Sahiden dünya küçük. Ve sahiden hayat kısa. Önce yorumu sildim, sonra listemden çıkardım kendisini.

Gündönümü


 Bahtiyar Hoca, sabah ezanına gittiğinde bir kadın cesedi buluyor gasilhanede. Ölüm gününü kutlamaya gelmiş Cemre yatıyor teneşirin üstünde.

Uçurumu çağıran iç ağrıları anlatan bir defter çıkıyor ortaya. Siyahi boşluklar. Kısacık mutluluklar. Uzun ve saklanan hatıralar. Korkutan ve utandıran sırlar.

Kerim Özcan, cami avlusuna inen kaybolmuşluğu anlatıyor, yok sayılanı, yıllar yıllar öncesinden kalan sızıyı. Tek tek acılı sözcüklerle geliyor Gündönümü. 

Yeni bir yazar, güçlü bir ilk roman. Hayattan gelen hayata…

Pazar, Eylül 10, 2017

Cumartesi, Eylül 09, 2017

Yazı Atölyesi


CerModern'de yaptığım yazı atölyesinin yeni dönemi 24 Eylül'de başlıyor.
Ayrıntılı bilgi için
edebiyat@cermodern.org
0 (312) 310 00 00 / 128

Cuma, Eylül 08, 2017

Yanlarındaki gramofonu kurarak...


Toplumsal Tarih'in temmuz sayısında Zafer Toprak "Rakstan Dansa Erken Cumhuriyet ve Çarliston Gençliği" başlıklı, malzemesi bol bir yazı yazmış. Zafer Hoca, sanıyorum, bu malzeme işinde ülkenin en önemli arşivcilerinden biri.

Yukarıdaki alıntı, Ankara'yı anlatan 1927 tarihli bir dergidenmiş.

Hoşuma gittiği için paylaşayım istedim, güzel bir pozculuğu var ve muhtemelen yalan dolan. Anlatılana göre, İstanbullular, Ankara'da bir partiden çıkıyor, manzarayı doğup büyüdükleri şehre benzetip dansetmeye başlıyorlar. Parisien bir delilik...mi demeli? Angara ağzıyla "hadi len" mi?

İlginç olan şu ki yanlarındaki gramafonu kuruyor ve sokakta dansa başlıyorlar. Bak bu sinematografik işte...

Perşembe, Eylül 07, 2017

A short history of comics in Turkey


Belçikalılar için Türkiye'de çizgi roman hakkında yazdım.

Söylediğim buydu


Bir kaç gün önce "Cahile Gülmek" diye bir yazı yazmış, tam da bunu söylemiştim. Sosyal medyada tüketilmiş, aklı başında herkesin esprisini yaptığı, üstelik kim olduğu bile bilinmeyen bir meczubun zırvaladığı bir şeyi kapağa taşımamak gerekiyor. Bu espri iç sayfalarda olabilir ama kapak mutlaka bir farklılık taşımalı. Sosyal medyada trendy olmayan bir yerlerden yürümeli

Yeri gelmişken yazayım, Uykusuz, bence üçüncü sayfasını ya da o mantığı arka kapağına taşımalı, ayrı bir kapak yapmamalı...

Çarşamba, Eylül 06, 2017

The Man of the Year


Orijinali Fransızca olan bir çizgi roman serisi var, tarihten bir yıl ve olay seçip, o olayın kıyısında-ortasında olan bir "actor" seçiyorlar. Ben bu tür ticari işlerden pek hoşlanmıyorum ama ilgimi de çekmiyor değil. Neyi, nasıl anlatmışlar dikkat kesiliyorum. Bu tür serilerde olağandışı bir çizgi pek çıkmıyor, mainstream neyse o düzeyde bir çizgi aranır bulunuyor çünkü, çizgi dediğim, hafif foto realistik, hafif belgeselci bir şey tabii. Ben, senaryolarla ilgileniyorum, belge nitelikli olduğu için dramaturjisi kolay değildir. Her sayıda ilginç bir senaryo oyunu oluyor. Aşağıda serinin dördüncü bölümünden Che'nin katledilişine dair iki sayfa aktarıyorum.




Salı, Eylül 05, 2017

Siyahi şehrin büyücüsü


Galip Tekin’i kaybettik. İsmi çizgi romanla birlikte anılan önemli bir sanatçı, çizgili dergileri takip eden herkesin ilk aklına gelen üreticilerden biriydi. Yüzlerce çizer ve hikayeci arasında hatırlanması, sempati ve saygı görmesi birkaç haklı nedene dayanıyordu. Her şeyden önce, halihazırda çizgi roman çizmeyi, her hafta iş üretmeyi sürdüren bir emekçiydi. Yaşıtlarıyla ve kendi kuşağından başka çizerlerle kıyaslandığında bu tempo ve özveriye katlanan bir başkasına rastlamak pek mümkün değildi. Çoğu çizer, dergilerden uzaklaşmış ya da çizmeyi bırakmıştı. Tekin’in, aşağı yukarı 1982’den beri popüler olan tüm çizgili dergilerde her sayı bir hikayesi yayımlanıyordu. Yazıp çizdikleri, dergilerin değişmeyen sayfalarından oluyordu, dile kolay, büyük aralar vermeden bu sürekliliği otuz beş yıldır gösteriyordu. Üstelik, mizah dergileriyle ve komiklikle ilgisi olmayan hikayeler anlatıyordu. Garip, korkunç ve alelacayip şeylerdi çizdikleri. Yıllara dayanan ısrar ve iştahı, mizah dergilerinde fantastikle ve mizahi olmayan hikayeler ile özdeşlemesini sağlamıştı. İlk yıllarda yeniliği, sonrasında geleneği temsil eder olmuştu.

Başa dönelim, ilk acayiplik, Oğuz Aral’ın Gırgır gibi ana akım bir mizah dergisinde Tekin’in komik olmayan hikayelerine yer vermesiydi. Bu durum genellikle Aral’ın Tekin’e olan sempatisi, baba-oğul ilişkisini andıran yakınlığına bağlanır. Buna göre Aral, bir başkasına göstermediği müsamahayı Tekin’e göstermiş, kendisi bıkkınlıkla yazı çizi işlerinden uzaklaştığında dergi yönetimini dahi ona teslim etmiştir. Sırf bu yüzden, Gırgır’ın komiklikten uzaklaştığı ve Tekin’in yönetiminde büyük tiraj kaybettiği söylenir. Elbette bunlar, spekülatif yorumlar. Bana kalırsa Aral, Gırgır’ın okur kitlesini artırmak gerektiğinde farklı türlere ve eğilimlere bütünüyle uzak biri değildi, yeni olanı denemek istiyordu. Nuri Kurtcebe, Galip Tekin’in anlattığı türden hikayeleri daha önce denemişti ve bu durum, Aral için benzersiz ve hiç bilinmedik bir ayrıksılık değildi. Dergiyi ve okur ilgisini önceliyor, Tekin’e öyle adamakıllı şaşırtıcı bir iltimas geçmiyordu. Tekin’in başlangıcı, bütünüyle Oğuz Aral’ı andıran bir çizgiyle komik olmaya çalışan, final karesine yoğunlaşan sürpriz sonlu bir hikayecilikti. Tekin, o günleri anlatırken Gırgır’a mizah değil gerçekçilik kattığını söyler, Utanmaz Adam’ı bitirdiğini iddia ederdi. Ona göre, Utanmaz Adam’da kurşun birisinin kafasını komik biçimde delip geçerdi, oysa Tekin, dağılan bir beyin ve etrafa sıçrayan kan gösteriyordu ve bu sertlik, dergilerdeki gerçeklik aura’sını baştan ayağa dönüştürmüştü. Popüler kültür ürünlerinde gerçeklik vehmi, Tekin’in kastettiği biçimde şiddet kullanımıyla, argoyla veya aktüele ilişkin siyasi eleştiriyle yeniden kurulabilir ama bu değişimin karşılığı, okur ve izleyici kaybı olabilir. Duvardaki kan ya da dağılmış bir beyin herkesin görmek isteyeceği bir sahne değildir. Mizah dergileri, doksanlı yıllarda tiraj kaybederken, televizyonda anlatılamayacak olan hikaye ve dili kullanarak ayakta kaldılar ama bu onların Gırgır’a kıyasla “az satar” ve marjinal bir döneme girdiklerinin deliliydi.

Tekin’in çizgi romancılığı bu az satarlığın kıyısında “karanlık sokaklarda” geçiyordu. Dergilerde siyahın en çok kullanıldığı sayfalar mutlaka ona ait oluyordu. Bizim bir “undergorund” kültürümüz varsa, Tekin bunun bir parçası olup çıkmıştı. Alkol tutkusu nedeniyle aralıklarla tedavi görüyor ve bu saplantılı durum, hikayeciliğine ister istemez iliştiriliyordu. “Deliliğin eşiğindeki Galip Tekin” imgesi hikayelerinden çok daha fazla konuşulabiliyordu. Anlaşılırlığı güçleştiren bir anlatım tarzı vardı, Gırgır’da hissedilir biçimde etkili olan frankofon çizgi romanların kareleme ve kurgu anlayışının dışında durmak istiyordu. Bir kareden öbürüne oklar ve işaretlerle gidilen, farklı bir ardışıklıkla okunuyordu sayfası. Hikayelerin başında ya da sonunda kendini çizerek hikaye ya da hayat hakkında yorumlar yapıyordu. Bu tercih, hem dergilerin komik atmosferiyle uyumluydu hem de korku edebiyatının hikaye anlatıcısı geleneğiyle benzeşiyordu. Tekin, yetmişli yılların Métal Hurlant dergisi üreticileri, Amerikan korku hikayeciliği ile Gırgır Okulu'nun bir tür karışımıydı. İddiaların aksine “global” değil yerel bir anlatıcıydı, fantastik bir temayı, bu topraklarda geçen bir biçimde anlatabilmek temel dertlerindendi. Beyoğlu’nda geziniyor, çocukluğunun geçtiği Adana’dan, Konya’dan bahsediyor, uzak kırsaldaki tekinsiz köyleri resmediyordu.

Hikayelerindeki natüralist “eden bulur” mantığı onu hem mizaha hem de din mitolojisine yakınlaştırıyordu. Fantastik hikayelerini “Uzaylılar” temasıyla harmanlayarak kuruyordu ama asıl ilgiyi, aynı çerçeveyi dinle ilişkilendirdiğinde yakaladı. Peygamberlerin uzaydan geldiğine ya da uzaylılar tarafından korunduğuna ilişkin iddiaları oldu hikayelerinin. “El Baraka” ve “Dönüş” isimli hikayeler, yayımlandıkları dönemlerde İslami çevrelerin hedefi haline gelmişti. Gır-Zara’da, dünyada yaşanan, gezegeni sonlandıran büyük patlamadan sonra bir Gırgır cildi başka bir gezegene düşüyor ve ahali ona kutsal kitap itibarı gösteriyordu. Dine yönelik eleştiri gibi görünen hikayelerle Tekin’in kurduğu ilişki uzun yıllar içinde başkalaştı, ilk yıllardaki şaşırtıcılığından uzaklaştı. Bir yaratıcıya ve Müslümanlığa inanıyordu Tekin. İnançsızlığa ise daima mesafeyle yaklaşıyordu, sempati göstermiyordu en azından. Birdenbire ortaya çıkan mucizevi olaylar, canla ödenen kefaretler, cezalandırılan sapkınlıklar, iyilik-kötülük dualizmiyle açıklanıyordu. Sokak kültürüne yakınlığı nedeniyle meydan okuyuculuğu seviyor, bazen anti-entelektüelist, bazen sağcı ve cinsiyetçi, bazen anti-politik görünebiliyordu ama son kertede otorite karşıtlığı hâkimdi hikayelerinde. Para hırsını, rekabetçi piyasayı, patronları sevmiyordu; aileye değil arkadaşlığa, aşka değil cinsel arzuya inanıyor, okuru her zaman rahatsız etmeye çalışıyordu. Kısa ve çarpıcı olmak, şoke etmek, afallatmak istiyordu. Geçmişinden bahsederken bile babasının intiharından, kan davasından söz ediyor, aralıklarla hatırlattığı Oğuz Aral’ı sert konuşmalarıyla resmediyordu.


Galip Tekin, çizmeyi çok seven, kendini çizgi romanla var eden biriydi. Çizerek kendini sağaltmayı biliyordu. Mizah dergilerinden başka bir hayatı yaşamamış gibiydi, bütün dünyası dergilerle ve onlara dair hatıralarla doluydu. Siyaseti, edebiyatı, dostluğu, rekabeti, dayanışmayı, doğruyu ve yanlışı dergilerden öğrenmişti. Yakından tanıyınca daha iyi anlıyordunuz; Oğuz Aral, yalnız ve yetim bir haytadan çizgi romancı çıkarmıştı. Galip Tekin’in yokluğu, mizah dergilerinde “siyahiliğin” eksikliği olacak ama galiba en çok, ürettiğinden emin olduğunuz bir abinin, çizgiden heyecanlanarak konuşan bir “amatörün” kaybını hissedeceğiz. Bu da durup durup kederlenmemiz demek.

Sabit Fikir, Ağustos 2017
Çizgi: Oğuzhan Demirel

Pazar, Eylül 03, 2017

Son Okuduklarım 19


Yılanlarla Dans, ilginç ve kendisini okutan "fantastik" bir novella. Gerilimi ve koyuluğu, tuhaf bir ironisi var. Fantastik demem yanıltıcı olmasın, böyle söyleyince kılıç ve büyü hikayelerini anlayan bir nesil büyüdü, onu kastetmiyorum. Abartısı ve muamması, hatta erotizmi nedeniyle söylüyorum bunu. Ursula K. Le Guin'le Konuşmalar, yazarla yapılmış söyleşi ve röportajlardan oluşan bir kitap. Bu bakımdan bazı sorular çok sık tekrar ediyor, Le Guin defaatle ailesini anlatıyor filan ama edebiyatla ilgili görüşleri, heyecanı, cesareti ve çalışkanlığı çok etkileyici. Güzel önyargıları var, kimilerine hem katıldım hem çok eğlendim. Hadi, Yarın Görüşürüz şöyle bir kitap. Tez yazarken, iyi tez yazıyorsanız tabii, bir tür dedektiflik yaparsınız, elinizde veri yoktur. Bir cümle, doğru olarak kabul gören bir düşünce filan... Gerisini getirir, araştırdıkça elinizdeki bulmacayı tamamlarsınız. Roman, hikaye anlatıcısının çocukluğunda yaşadığı bir olayı yeniden ele almasının hikayesini içeriyor. O sebeple hoşuma gitti. Chaboute imzalı Moby Dick, eserin okuduğum en iyi çizgi roman uyarlaması olabilir. 2015'te Fransa'da çıkmıştı, bu yıl İngilizcesi yayımlandı.


Letâ'if, Nasreddin Hoca fıkralarından derlenmiş 1837 tarihli bir kitap. Tıpkıbasım diyorlar böylesine. Kaçırmışım, 2015'te çıkmış, yeni farkettim, Sabri Koz hazırlamış, hoş kitap olmuş. Yetkin Gülmen işi Esnek ile Geniş, bir tür sitcom iyimserliği taşıyor, bir ergen erkek fantezisi aslına bakarsanız, her koşulda mutlu kalan bir çiftin aşk hikayesi, hem de "aşk ne ya!" havasında, ayrıca ve uzun uzadıya konuşmak gerek. Sanıldığı kadar genç hikaye çizilmiyor. Aşig û Maşûg, Sarkis Seropyan'ın Kürt ve Ermeni masallarından yaptığı bir derleme. Üç aşk masalı var içeride. Masallara eşlik eden Zeynep'in (Özatalay) illüstrasyonları çok başarılı, sanıyorum, yaptığı en iyi işler olabilir, kitap kibar ve cazibeli olmuş. Leaf (2015), Daishu Ma'nın balon ve yazı kullanmadan ürettiği bir grafik roman. Kurşun kalemle çizilmiş, arada sarı ve mavi renkler atılmış. Kareler arası ardışıklık meselesi ilgimi çektiğinden bu aralar bu türden yazısız, balonsuz albümler arıyorum.


Sana Borcum Var, ikisi yeni keşfedilmiş-hatırlanmış dört Fitzgerald öyküsünden oluşan bir kitap. İlk öykü O'Henry havasında. Boşuna reddedilmemiş. Üçüncüsünde yazar kendini hatırlatıyor, sonuncusu ise epey bir otobiyografik, o ilginç. Üçüncüsü potansiyelliymiş, büyürmüş. 365 Samurai, İsviçreli bir çizerin çalışmasıymış, manga havasında, her sayfada tek kare var. Hikaye beni cezbetmedi ama sessiz kareleri izlemek için okudum. Buzda Yürüyüş, bir "yolda" hikayesi, kendini okutuyor, Herzog yazmış ama bence o işin magazini, flaneur metinlerini seviyorsanız, ilginizi çeker. 5 Ronin, atmosfer yaratıp içine kahramanlarını iteleyen Amerikan vasatlarından biri. Hikaye yok, poz var; kötü adam yok, tahkiye yok, şimdi kim çıkacak, nasıl yorumlanmış var. Sahiden "nasıl hikaye olmaz" dersi olarak anlatılabilir. Kafayı fanlarla bozmuşlar, onları okuyucu sayıyor, çırpınıyor, küçüldükçe küçülüyorlar.

Cumartesi, Eylül 02, 2017

Cahile Gülmek



Ayağı takılan, buzda kayan, beklenmedik biçimde yere düşen birine  doğal olarak herkes güler. Bu mizah değildir, mizah, kendini yere düşen birinin yerine koyarak başlar, biraz evvel yere düşmüş adamın peşi sıra yere düşmüş gibi yaparsanız, işte tam orada mizah gelişir. Üstelik bu komik olmayabilir bile...Bunu yaparak yere düşen-gülünerek "saldırıya uğrayan" mağdurun tarafına geçersiniz. Mutlaka güldürmenin peşinde olmadığını da gösterirsiniz.

İyi bir mizahçı, zihinsel gerilikle ve cahillikle alay etmez, onları karşısına alarak, onları meze ederek mizah yapmaz. Daha açık yazayım, mizahçı, Karagöz'le alay etmez. Mizahçı, Karagöz değildir, Karagöz'le hemfikir olmak zorunda değildir. Karagöz'le hempalık eder ama onun iki adım önünde veya gerisinde durur, o iki adıma da mizahçı mesafesi denir. O mesafe farkındalık içerir, Karagöz'e karşı kibir ve büyüklenme, hiyerarşik bir mesafe içermez. Anlama arzusu vardır, mutlaka hak vermek değil.

Bunları niye anlatıyorum?

Gerilimli bir hayat yaşıyoruz, ülke siyaseten kamplara ayrıldı. Her gün o kamplardan provakatif nitelikli haberler geliyor, epeycesi üretiliyor. Özellikle sosyal medyada hızla dolaşıma giren haberler, "haberden" çok eğlencelik gibiler. İnsanı şaşırtan, dumur eden, şimdilerin deyişiyle "zaytung haberlerini" aratmayan acayiplikler okuyoruz.

Dünyanın her yerinde meczup olur, saçmalık olur, akıllara ziyan gelişmeler ve iddialar olur. Mutediller bunları ciddiye almaz, önemsemez, gözardı eder. Böylesi zırvalarla, böylesi zırvalıklarla yeni karşılaşan ergenler ve işleri gereği mizahçılar uğraşırlar. Ergenleri anlarız, büyüdüklerini göstermek ve meydan okumak için her fırsatı kullanırlar. Mizahçılarsa şuna bakar, kim bu saçmalıkları üretiyor diye sorarlar. Mizah, güçlünün yanında değil karşısındadır, o saçmalığı Karagöz de üretebilir çünkü...

Yukarıya iki örnek koydum, ilki iktidar yanlısı, İslamcı olduğunu iddia eden bir gazetenin manşeti. İkincisi, iktidar partisi taraftarı, kimmiş çok anlamadım ama meczup olduğu aşikar birinin iddiası. Her ikisine de gülünebilir ama mizahçı, ilkiyle uğraşmalı. Onun arkasında bir sermaye var, muktedirlerle bir bağ var. İkincisindeki mantık, gazetenin içeriğini belirliyor bile olsa bu durum değişmez. İkincisindeki mantık, mizahçıya malzeme olur ama doğrudan hedefi olamaz.

Mizah dergilerinde bazen ikinci örnekteki gibi isimler ve sebep olduğu akılsızlıklar konu edilebiliyor. Bence sayfayı israf ediyorlar. Mesele, herkesin yapabileceği espriyi dergiye taşımamak değil, her koşulda ve her zaman Timur'la hesaplaşmak.

Uzun hikayeler...

Cuma, Eylül 01, 2017

Seyrüsefer Defteri 85


Game of Thrones Sea7 Ep.3, 4 ve 5'i seyrettim (31 Ağustos). ++ Ah-ga-ssi (2016) güzel film, sevdiğim türden bir dolambaç var, Hollywood uyarlayacaktır (30 Ağustos). ++ Game of Thrones Sea7 Ep.1 ve 2'yi seyrettim (29 Ağustos). ++ Once Upon a Time In Shanghai (2014) coşkusu ve bir iki karakteri iyi, daha doğru bir gerilimle, iyi bir aksiyon olurmuş, o kadarını olamamış (28 Ağustos). ++ Meetings With a Young Poet (2013) havası, iddiası, gizemi ve pozu var, hikâye bu kalabalıkta daha geride kalmış (27 Ağustos). ++ Ma' Rosa (2016) çok başarılı bir kenar mahalle hikayesi, ilham verici (26 Ağustos).++ Narcos Sea1 Ep.9 ve 10'u seyrettim (25 Ağustos).++ The Wall (2017) kısa film olmalıymış (24 Ağustos). ++ Narcos Sea1 Ep. 7 ve 8'i seyretttim (23 Ağustos). ++ The Model (2016) beklentimin altında kaldı, daha koyu bir hikaye çıkarmış bu malzemeden (22 Ağustos). ++ Room 104 Sea1 Ep.1, 2, 3 ve 4'ü seyrettim (21 Ağustos). ++ Baywatch (2017) dizisi neyse filmi de o kadar olmuş (20 Ağustos). ++ Tuna ile The Hitman's Bodyguard filmine gittik (19 Ağustos). ++ Borgman (2013) filme tuhaf demek gerekiyor, kötülüğün engelenemezliği fikrine dayanmışlar, gerisini muğlak bırakmışlar (18 Ağustos).++Çakallarla Dans 4 bu kadar iyi oyuncuya bu kadar kötü senaryo (17 Ağustos). ++ Club Sandwich (2013) ilginç film (16 Ağustos). ++ The Ottoman Lieutenant (2017) sipariş verilmiş galiba öyle anlaşılıyor, dökülüyor (15 Ağustos). ++ Le Voyage au Groenland (2016) yumuşak bir film, gücü arada kalmışlığında, tipler karikatürize olmasaymış gücü artarmış (14 Ağustos). ++ Shot Caller (2017) sert hikaye gibi duruyor ama edepli, filmi düşüren de bu halleri (13 Ağustos). ++ Free Fire (2017) filmde bir numara yok aslında ama çok eğlenceli ( 12 Ağustos). ++ Urla Seyahati(7-11 Ağustos). ++ The Accountant (2016) yakın dönem çizgi roman ruhu-aksiyonu neymiş derseniz filmi izleyin derim (6 Ağustos).++ Tuna ile Dark Tower'a gittik, Disney işine dönüşmüş (5 Ağustos).++ Anthropoid (2016) çok sarmadı, teatral buldum ama suıikast sahnesi gibi güzel kotarılmış bölümleri var (4 Ağustos). ++ Rampart (2011) araya bir muamma katabilselermiş, iki tık yukarda olurmuş, olamamış (3 Ağustos).++Hungry Hearts (2014) bu hikayeler çok anlatılmıyor, odağı saptırmasa, finali abartmasa başka bir film olurmuş (2 Ağustos) . ++Crashing US Sea1 Ep.1, 2, 3 ve 4'ü seyrettim (1 Ağustos).



Related Posts with Thumbnails