![]() |
Cuma, Haziran 19, 2026
Geçmişten Gelen Hayalet
Salı, Haziran 16, 2026
Aynı Salondaki Yabancılar: Sosyal Medyada Bağlam Çökmesi
![]() |
![]() |
Perşembe, Haziran 11, 2026
Çizgilere Derkenar 43
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
Çarşamba, Haziran 10, 2026
Ayıplanmayan şeyler
![]() |
Benli ile ünlü bir çizgi romancımızın ofisinde tanışmıştım. Onun getir götür işlerini yapıyor, galiba orada da yaşıyordu. Çizgi romancımız ona gerçekten gayri insani denebilecek bir biçimde davranıyordu. Bağırıyor, emrediyor, küçümsüyordu. Kimsenin kimseye böyle davranamayacağını düşündüğüm için şaşırıp kalmıştım. Yıllar sonra aynı çizgi romancı, Benli’yi ofisten çıkaramadığı için mülkünü satamadığını anlatmıştı. Trajikomikti, aşağılanan adam bir süre sonra işgalciye dönüşmüştü. Gel de diyalektiği anma…
Benli’ye gönderilen kartlarda yayıncılık tarihi açısından işe yarar ayrıntılar bulabileceğimi ummuştum. Bu bakımdan çok şey çıktığını söyleyemem. Daha çok, ona yazan arkadaşlarının Avrupa izlenimleriyle karşılaştım, özellikle de kadınlar hakkındaki gözlemleriyle. Kartpostalları hatırlayanlar olacaktır. Ön yüzünde bir fotoğraf bulunur, arkasına da birkaç satırlık hal hatır yazılır, postayla gönderilirdi. Herkes tarafından okunabilecek bir yüzeye bugün mahrem sayılabilecek şeylerin yazılması bana tuhaf geldi.
Sonra bunun aslında o kadar da tuhaf olmadığını düşündüm. Belki cahil cesareti, belki “erkeklik konforunun verdiği o pervasız cüret”, belki de erkeklere tanınan geniş hareket alanının doğal sonucu. Yazanlar, söylediklerinin ayıp, mahrem ya da sakıncalı görülebileceğini pek hesaba katmıyor gibiydiler. Çünkü o dünyanın normali buydu. Erkeklerin kadınlar hakkında konuşması, gözlemlerini paylaşması, hatta bazen kaba ve ölçüsüz olması yadırganmıyordu. Kartların asıl ilginç yanı da burada galiba. Yazılanlardan çok, o satırları rahatça yazdıran görünmez toplumsal iklimi teşhir etmeleri.
Bu fütursuzluk, bugün sosyal medyada kendi vitrininin küratörlüğünü yapan, her cümlesini yanlış anlaşılma ihtimaline karşı ölçmek zorunda kalan insana neredeyse gerçeküstü gelebilir. Yetmişli yıllarda, o dönemin insanı, arkasındaki onaylayıcı toplumsal iklime o kadar güveniyordu ki kamusal alanı adeta kendi evi gibi kullanabiliyordu. Bugün ise tam tersi bir çağdayız. Her şeyimiz uluorta meydanda ama hiçbirimiz o kadar cüretkâr değiliz. Evimizde değiliz, ekran başında bile sahnedeyiz.
Salı, Haziran 09, 2026
Sahnelenmiş bir Brecht
![]() |
Brecht, sahiden kendine çok güvenen ve yazmak söz konusu olduğunda meydan okuyan bir yazar. Dönemin isimleriyle kendini kıyaslayarak onlardan daha iyi ve daha vahşi oyunlar yazacağını söylüyor mesela. Ergence ve narsisistik duruyor değil mi? Bu fotoğraf çekilirken Üç Kuruşluk Opera’yı yazıyormuş, iyi bir şey çıkacağını bilmenin heyecanı da olmalı üzerinde.
İşin ilginç yanı, Brecht aslında fotoğraf çektirmekten hiç hoşlanmaz, fotoğraflarda aptal gibi göründüğünü düşünürmüş. Diğer yandan fotoğrafın kamusal etkisinin de farkındaymış. Yazarı yalnızca metin üreten biri olarak değil, kamusal bir figür olarak görüyormuş demek daha doğru. Fotoğrafının yazdıklarının bir tür tamamlayıcısı olacağını fark etmiş olmalı.
Brecht’in fotoğrafına bakalım. Sandalyeye yayılmış, cool bir eda ve elinde pürosuyla meydan okuyucu biçimde doğrudan “bize” bakıyor. Bugün çok anlaşılmayabilir ama o günler için “modern” ve kuralbozan bir yorum bu. O dönem, kusursuzluk iddiasına dayanan stüdyo fotoğrafları revaçta. Şık kıyafetler, ağır başlı vakur pozlar, uzaklara bakan gözler ve statüyü tamamlayan aksesuarlar… Herkes daha saygın, daha zengin, daha önemli görünmeye çalışıyor. Ve elbette hepsi, gerçeklikten çok yanılsama üreten fotoğraflar...
Brecht’in kendini “saygın bir vatandaş” gibi göstermeye çalışmıyor. Bohem, isyancı, küstah bir genç entelektüel olarak bir karakter performansı sunuyor. Anlatıldığına göre Brecht ince bir adammış, deri kıyafetlerin onu olduğundan fazla kalın gösterdiğini anlamış olmalı. Üstelik, deri kıyafetin, medeniliğe tezat yaratan “barbar” ve taşralı bir etki yarattığına inanıyormuş.
Bilenler olabilir, görünüşünü bilinçli biçimde tasarlayan, stilini kimliğinin parçası haline getiren insanlara o yıllarda “dandy” deniyordu. Brecht de dandy gibi gözüken anti-dandy estetikle hareket etmiş. Bir tür deneye girişmiş, kendine bir yüz aramış. İşçi gibi görünmek istememiş, burjuva gibi de. Kendini başka türlü tasarlamaya çalışmış: “Ben kimim ve nasıl görünmek istiyorum?” sorusuna cevap aramış sanki. Fotoğrafçı Ressler’e poz vermekten çok, onunla birlikte bir karakter yaratmış. Bu yüzden ortaya çıkan şey yalnızca bir portre değil, bir tür görsel diyalog.
Brecht yalnızca oyun yazmıyordu, kendisini de yazıyordu demek istiyorum. Belki de bu yüzden sonraki kuşaklar önce yüzünü, sonra metinlerini hatırladılar. Bu fotoğraf o kadar etkili oldu ki, sonraki yıllarda çizilen karikatürlerinde hep aynı figürle karşılaşıyoruz: Deri ceket (palto), puro, rahat oturuş, doğrudan bakış, meydan okuyan ifade… Bugün bu fotoğrafın ikonik sayılmasının nedeni yalnızca Brecht’i göstermesi değil, “Brecht” dediğimiz kamusal karakterin kuruluş anlarından birini kaydetmesi.
Bizde o yıllarda kendini bu kadar bilinçli biçimde “yeni” ve à la mode tasarlayan tek isim belki de Nazım Hikmet. Brecht’ten yalnızca dört yaş küçük. İkisinin de uzmanı değilim ama meraklı bir okurları olarak aynı iklimde yaşadıklarını düşünürüm. Coşkuları, iddiaları, kendilerine duydukları güven, komünistlikleri, kahkahaları ve hatta kalp krizleri bile bana tuhaf bir akrabalığı hatırlatır. Aynı çağın, farklı dillerde konuşan iki kardeşi gibidirler.
Pazartesi, Haziran 08, 2026
Okur Mektupları
![]() |
Bu yüzden bu mektupları basit bir hayranlık refleksiyle açıklamak eksik kalır.
O dönemde mektup, kamusal alana katılmanın dolaylı, belki de tek yoluydu. İnsanlar henüz “görünür “değildi. Medyaya ulaşacak araçları yoktu. Okur mektubu, “kim olduklarını anlatabildikleri” nadir kanallardan biriydi. Dolayısıyla mektup bir iletişim aracı olmaktan çok, bir tür “varlık beyanıydı.” Bir tür mikro kamusal alan işlevi görüyordu.
O mektuplar “Ben de buradayım” deme ihtiyacının karşılığıydı. Hatta daha ileri gideyim: O mektuplar, bastırılmış özneliklerin dolaşıma girme biçimiydi.
Mizah dergileri bu yüzden güçlüydü. Okurla yüksek bağ kuruyordu. Okur mektuplarından yeni üreticiler çıkıyordu. Yazılanlar dikkatle okunuyordu. Tersinden bakarsak, mektup almak da bir karşılaşmaydı. Üreticiler, normalde hiç temas edemedikleri okurlarıyla ancak o yolla tanışıyordu. Bu yüzden o mektuplar saklanırdı. Çünkü gerçekten değerliydi.
[Mektuplar neden vardı?] Okur açısından, mektup göndermek, üretimlerini ve duygularını paylaşmak doğrudan bir var olma çabasıydı. O dönemde onay, doğal olarak zahmetli ve kıttı. Bir bilene ulaşmak gerçekten hiç kolay değildi. Bir karikatüristin gözünden geçmek, bir tür “kültürel vaftiz” gibiydi. Yani mesele sadece görünmek değil, tanınmaktı. Günümüzdeki durumdan çok farklı bir çaba ki bunun altını çizelim.
Sosyal medyada insanlar görünmek için üretmiyor, algoritmaya takılmak için “bir içerik simülasyonu” yapıyor. Aradaki fark şu: O dönem insanı görülmek istiyordu. Bugünün insanı fark edilmek istiyor ve yüzeyselliği umursamıyor. Biri derinlik sancısı çeker, diğeri hızın şehvetine kapılır.
![]() |
Benim kuşağım bunu yaşadı. Taslaklar yazılır, temize çekilirdi. Elle yazıldığı için cümleyle fiziksel bir temas vardı. Bu süreç düşünceyi olgunlaştırıyordu.
Bugün refleks var, reaksiyon var, ama düşünce süresi dramatik biçimde azaldı. Hız kültürü gecikmenin yarattığı derinliği, otosansürü ve cümlenin ağırlığını bitirdi.
[Nezaket, Mektuplar ve Dijital Dünya] Mektup dili daha sorumluydu. Çünkü yazdığınız şeyin bir ağırlığı vardı. Taşınıyordu. Saklanıyordu. Tekrar okunuyordu. Bu durum doğal bir mesafe bilinci yaratıyordu. Nezaket dediğimiz şey de yoğunlaşma, sabır ve mesafeden geliyordu. Bugün bu mesafe ortadan kalktı, dil hoyratlaştı. Empati eksikliği ve hızın yarattığı bir sorumsuzluk var. Algoritmanın ödüllendirdiği 'haklılık öfkesi', empatiyi rafa kaldırdı.
[Latif Demirci mi Muhlis Bey’i çiziyordu, yoksa o mektupları yazan insanlar mı?] Ben burada romantik bir okuma yapmayacağım. Mektuplar üretimi belirlemiyordu. Çünkü dergi temposu buna izin vermezdi. Mektuplar yavaştı, mizah ise aktüel olmak zorundaydı.
Elbette moral verici, teşvik edici bir etkisi vardı. Okurun projeksiyonu önemlidir. Ama üretimin doğrudan belirleyeni değildi. Asıl belirleyici olan, dönemin kamusal mizah iklimiydi.
Şunu unutmayalım: Mizah dergileri bir zamanlar kamusaldı. Herkes aynı karaktere bakıyor, aynı şeye gülüyordu. Özel televizyonlarla birlikte bu yapı çözüldü.
Bugün herkes kendi algoritmik yankı odasında yaşıyor. Bu yüzden Muhlis Bey gibi “birikerek” büyüyen karakterlerin oluşması artık çok güç. Bugün bir şeyin “viral olması” anlık bir patlamayken, “kalıcı olması” neredeyse imkansız bir direnç gerektiriyor.
[Yağmur Canpolat'ın yönetmenliğini yaptığı "Sevgili Çizer" belgeseli için bana sorulan sorulara verdiğim cevaplar.]
Pazar, Haziran 07, 2026
Sınıf intikamı olarak Kahkaha
![]() |
Cumartesi, Haziran 06, 2026
Berber Koltuğunda Tersine Dünya
![]() |
![]() |
Çarşamba, Haziran 03, 2026
Adalet Biziz
Popüler kültür, hukuka inanmaz. Daha doğrusu kanunun ve kanun koruyucularının zenginlere ve güçlülere göre çalıştığını “hisseder.” Bu yüzden kendi adaletini kendi dağıtan, gerektiğinde kanunun yerine geçen “kanun koyucu” kahramanları sever. Onlarla ilgili hikâyeler anlatır.
Ben büyürken, bu kahramanlarla ilgili filmlerin “sağcı”
olduğunu söyleyen bir literatürle karşılaştım. O güne kadar hiç düşünmediğim
bir mantıkla, kahramanın yolculuğunun nasıl faşizan bir yere vardığını
anlatıyorlardı. Dirty Harry suçluyu yakalıyor ama kötü adam her defasında
salıveriliyordu. Parası vardı, bağlantıları ve görünmez koruyucuları vardı.
Kimse onu cezalandıramıyordu. Seyirci olarak biz, yaptıklarının bedelini
ödemesini istiyorduk. Harry de gereğini yapıyordu. Çat çat öldürüyordu
kötüleri. Vahşice ve her filmin finaline yaraşır bir gösteriyle.
Yıllar sonra fark ettim ki mesele yalnızca Dirty Harry
değildi. O filmlerde gördüğüm çelişki, gündelik hayatın içinde de vardı.
Hepimiz hayatlarımızı kompartımanlara ayırarak yaşıyoruz.
Türkçe sınavında de-da ayrımına dikkat ediyoruz ama matematik öğretmeninin buna
bakmayacağını biliyoruz. Çocuğumuza dürüst olmayı öğretiyor ama mesaiden erken
kaçıyoruz. Kayırmacılıktan şikâyet ediyor ama işimizi kolaylaştırmak için bir
tanıdık arıyoruz. Büyük ilkelerden bahsederken aynı anda kendi küçük
imtiyazlarımızı ya da öfkelerimizi rahatça meşrulaştırabiliyoruz.
Popüler kültür derslerinde gösterdiğim bir fotoğraf
vardı. Bir Cezayirli asker, Fransız bayrağını selamlıyordu. Öğrencilerden bunu
yorumlamalarını isterdim. On beş yıl önce de Fanon’dan girip emperyalizmden
çıkanlar olurdu. Sonra aynı soruyu başka türlü sorardım: “Bu bayrak Türk
bayrağı olsa ne hissederdiniz?” Gurur duyarım diyenler çıkınca, sınıf küçük çaplı karışırdı. Öğrencinin
kafasının karışması iyidir. İnsanların sempati kurmadan empati yapabilmeleri
gerekir. Sıradan hayat bunu pek teşvik etmez. Karşılaşmalar arttıkça farkındalık
da artar.
![]() |
Ders verdiğim yıllarda yaşanan bir linç olayını örnek
olarak kullanırdım. Eski öğrencilerimden hatırlayanlar olacaktır. Olayın
ayrıntıları çok önemli değil çünkü benzerleri sık yaşanıyor. Bir aile kafede
oturuyordu. Kürtçe konuştukları sanıldı. Müşteriler, esnaf, toplanan kalabalık
derken olay büyüdü.
Sorularım basitti: Ya o insanlar Kürtçe konuşmuyorsa?
Diyelim ki Farsça konuşuyorlarsa? Ya o aile Yunanistan’da yaşayan Türk bir aile
olsaydı? Ya kafede oturanlar trans bireyler olsaydı?
Tartışma ilginç biçimde hep aynı noktaya varırdı. Birisi
mutlaka o can simidine sarılır ve en uç örneği masaya bırakırdı: “Peki hocam,
bu yapılan çocuk istismarcısı birine olsaydı?”
İşte o soru, her şeyin düğümlendiği yerdi.
Çünkü insanlar ilkelerle değil, çoğu zaman aidiyetlerle
düşünürler. Kurban değiştikçe adalet anlayışımız da esner, bükülür,
başkalaşır. “Sen kimsin?” sorusu, çoğu zaman bir argüman değil, safları
sıklaştırma çağrısıdır. Erkeksen erkekleri, Kürtsen Kürtleri, muhafazakârsan
muhafazakârları koruduğun varsayılır. Tartışma fikirler üzerinden değil,
kimlikler üzerinden yürümeye başlar.
Bugün artık bir öfke algoritmasının içinde yaşıyoruz.
Sosyal medyada da sokakta da linç, bize kurban hakkında hiçbir şey söylemezken
linç edenler hakkında pek çok şeyi anlatır. Kalabalık birini cezalandırırken,
aslında kurbanın suçu üzerinden kendi ahlaki üstünlüğünü ilan eder, kendini
kutsar.
Zagor’da okuduğum bir cümleyi aralıklarla kullanırım. Bir
Kızılderili, Zagor’a “Hangi hakla bizi kurtarıyorsun?” diye soruyordu. Batman’e
yıllardır sorulan soru da aslında aynıdır: “Kanun koyma hakkını sana kim
verdi?”, “Senin temiz olduğunu nereden biliyoruz?”
Mesele Polat Alemdar’ın kötüleri öldürmesi değil, o
ekranın karşısındaki herkesin, o an birilerini öldürmek, yok etmek istemesi.
İntikam filmleriyle sokaktaki ya da klavyedeki linç
arasında sandığımızdan daha büyük bir akrabalık var. İkisinde de mesele suçun
ne olduğu veya adaletin tecelli etmesi değil, “biz” dediğimiz grubun kendisini
her koşulda haklı ve üstün ilan etme arzusu. Popüler kültür bu vahşi arzuyu
icat etmedi, sadece onu görünür hale getiriyor, estetize ediyor.
Kızılderililerin, western filmlerinin sadece ilk yarısını
seyredip sonra televizyonu kapattıklarına dair bir hikâye anlatılır. Çünkü
filmin o bölümünde henüz onlar kazanıyordur. Doğru mudur bilinmez ama muazzam
bir hikâyedir.
Popüler kültür her zaman ve her koşulda “bize” çalışır.
Linç de tam olarak böyledir. Bir adalet arayışından çok, kimin yanında
durduğumuzu ilan etme biçimidir.
![]() |
Salı, Haziran 02, 2026
Kınar hanım ve dayak
![]() |
Kınar Hanım, ilk tiyatrocularımızdan… Müslüman kadınların
sahneye çıkmasının uzun süre yasak ya da fiilen imkânsız olduğu bir dönemde
ünlenen Ermeni kökenli kadın oyuncularımızdan. Darülbedayi’nin ilk kadrolarında
yer alan oyuncuların çoğu gibi o da zamanında çok eleştirilmiş, küçümsenmiş,
yeterince teşvik edilmemiş sanatçılarımızdandı diyelim. Geçmişe nostaljiyle
baktığımız için öyle hatırlanmıyor ama yirmili yılların yayınlarını
karıştırınca bu sertlik hemen hissediliyor.
Seneler önce not almışım, paylaşayım istedim. Karikatürün
yayımlandığı Akbaba sayısı artık elimde yok ama 19 Mart 1926 tarihinde,
“Tiyatrolarda Perde Arkası” üst başlığıyla çıkmış. Karikatürde Kınar Hanım (Sıvacıyan) ile
Reşat Nuri (Güntekin) konuşturuluyor.
Kınar Hanım, “Yeni piyesinizde bana verdiğiniz rolde
seyircilerin hoşuna gidecek bir şey var mı?” diye soruyor. Reşat Nuri Bey de
güya esprili bir cevap veriyor: “Evet, ilk perdede kocanızdan müthiş bir dayak
yiyeceksiniz!..”
Hemen bir parantez açalım. Reşat Nuri, o yıllarda milli
oyun yazma ve sahneleme uğraşı içinde “vazifeli” edebiyatçılarımızdan biri.
Popüler kültür ve magazin açısından verimli bir ikili seçilmiş demek istiyorum.
Hoş, bu espriyi ona yakıştırsalar da zamanının ilerisinde bir romancının
bunları söyleyeceğine ihtimal vermiyorum. Reşat Nuri’yi muteberleştirirken,
Kınar Hanımı Hacivat’laştıran Yusuf Ziya (Ortaç) olmalı.
Bu kadar zaman geçince insan ister istemez yapılan
şakanın gerekçesini düşünüyor. Neden dayak gelmiş akıllarına? Sahneye çıktığı,
“evli barklı” bir kadın olarak tiyatroculuk yaptığı, fazla “serbest” bulunduğu
için mi? Diğer kadınları “yoldan çıkardığı” için mi? Yoksa Ermeni oluşu hiçbir
zaman akıllardan çıkmadığı için mi?
Belki daha iyimser bir yorum yapıp, kaprisli ya da
narsist bir oyuncu imajının hicvedildiğini söyleyebiliriz. Oyunu değil, sadece
kendi rolünü düşünen bir oyuncuymuş da ondan bu espri yapılmış diyebiliriz…
Kesin cevabı hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Aktüel
esprilerin kaderi böyledir, güldürmedikleri anda bağlamlarını kaybederler.
Beş yıl sonra bile neden komik bulunduklarını anlamak zorlaşırken, yüz yıl
sonra elde yalnızca arkeolojik tortuları kalır. Yine de bu ihtimallerin her
birinin, küçük ya da büyük paylarla, aynı esprinin içine sızmış olabileceğini
tahmin etmek zor değil.
Ece Ayhan’ın şu dizesini de, moda deyişle, şuraya
bırakalım: “üzünç sökün edermiş akşamları ağlarken kuyulara kınar hanım’ın
denizlerinden”
![]() |
Pazartesi, Haziran 01, 2026
Tandem, ahlak ve popüler kültür
![]() |
Fotoğrafı ilk gördüğümde “şimdiki zamanda” bir kadınla erkeğin
tandem kullandıklarını, sokaklarımızda dolaştıklarını hayal ettim... Dolaşsalardı küçük
çaplı bir facia çıkardı sanki ortaya...Voleybolcuların şortuyla, mayosuyla
uğraşanların hop oturup hop kalkacağını tahmin etmek zor değil. Bazı
mahalleleri ve ilçeleri düşünerek, birkaç istisna hariç, “mimkin diil” deyip
geçelim.
“Buradan bir yazı çıkar” diye düşünüp fotoğrafı kenara ayırmıştım.
Sonra bir sahafın satış listesindeki başka bir karta rastladım. Meğer benim gördüğüm
kare, bir serinin parçasıymış. Tandeme binen genç aşıklar, sonraki kartlarda
asabi bir ahlakçı tarafından kovalanıyormuş. Arada ne oluyor bilmiyoruz tabii.
Ama belli ki birileri, tandem bisikleti yalnızca ulaşım aracı olarak görmemiş.
Bisiklet Avrupa’da yaygınlaşmaya başladığında,
özellikle kadınlar tarafından kullanılınca, başlı başına erotik bir imgeye
dönüşmüş. Bisiklet süren kadın merak uyandırıyormuş. Sonradan buna alışılmış
diyelim. Ergen hallenmeleri modern hayatın içinde zamanla sıradanlaşıyor. [Teoriden
söz ediyorum, “Büyüyemiyoruz” meselesi ayrı.]
Bizden devam edelim. Sosyal medyada bir ara kadın
voleybolcuların mayosu üzerinden din, ahlak, modernlik, gericilik, Atatürk,
Osmanlı tartışılıyordu. Ama aynı anda, eşzamanlı olarak, Türkiye’den binlerce
kadın ve erkek porno içerikleri üretiyor, fan sayfaları açıyor, kendi küçük
dijital ekonomilerini kuruyordu.
Bence sosyal medyanın asıl değiştirdiği şey bu. Sosyal,
siyasal ve kültürel akışkanlıklar artık aynı merkezde toplanmıyor. Anaakımın
baskısından, dilinden ve denetiminden kaçan binlerce şey aynı anda dolaşıma
giriyor. Kendine bir sığınak, bir mahalle, küçük bir ülke buluyor.
Sen çıkıp yüz yıl önceki reflekslerle mayoyu, etek boyunu,
diz kapağını ahlak meselesi ilan edebilirsin. Kahırlanır, söylenir, hoplayıp
zıplayabilirsin. Ama tam o sırada, başka bir yerde, bambaşka bir dünya kuruluyordur
bile. Üstelik çoğu zaman farkına bile varamazsın.
İşin zor tarafı da burada başlıyor zaten. Gel de popüler
kültürü tek bir yerinden tutup açıklamaya çalış. Artık ortada tek bir kültür ve tek bir mecra yok ki. [2021]
![]() |
Pazar, Mayıs 31, 2026
Aşka İnanmayan Kıral (!)
![]() |
Ben oyunculuğundan önce yaptığı işten, basın ressamlığından söz edeceğim.
Kırklı yılların sonlarında gazetecilik madden pek parlak bir sektör değil. Gazeteler teknolojik yenilenme sıkıntıları yaşıyor, tirajlar da telifler de düşük. Ayhan Işık, Türkiye Yayınevi’nde çalışıyor ya da onlara parça başı işler yapıyor. Yaşını düşününce bu dönemin iki-üç yıl kadar sürdüğünü tahmin ediyorum. Çizgileri pek göz alıcı sayılmaz. Yabancı çizgi romanlardan kopyalar yapıyor, illüstrasyon çiziyor, fotogerçekçi işler üretiyor. Gerçi o yıllarda yaşıtı olan birçok ünlü çizer de henüz olgunluk döneminde değil. Onların çok gerisinde değil, ümit vaad ediyor, henüz harçlık çıkarmanın bi tık üstünde sanki.
Ellili yılların başında Yeni İstanbul gazetesinde yayımlanmış, “Ayhan” imzalı bazı çalışmalarını görmüş ve uzun süre bunların Ayhan Erer’e ait olduğunu sanmıştım. Bu tür işlerde doğal olarak imza kullanılmaz, arada kopyayı yapan imzasını sıkıştırır. Ne ki, Erer’in daha temiz bir çinisi vardı, hatta Şahap Ayhan ile ortak çalışır, Şahap Ayhan’ın desenlerini çinileyerek "Şahap Ayhan Erer" diye imza atarlardı. Benim gördüklerim meğer Ayhan Işık’a aitmiş, İtalyan ya da Fransız soap opera çizgi romanlarından kopyalar yapıyormuş.
Yıllar sonra, 1966’da, artık şöhret olduğu için, aynı gazete bu hikâyelerden birini, Aşka İnanmıyorum’u derleyip toparlayarak albüm-dergi biçiminde yeniden yayımlıyor. Altmışlı yıllarda gazete ve dergi dağıtım ağları geliştiğinden, bayilerde satılacak türden bir yayın üretmeyi tercih etmiş olmalılar. Kitaba göre iyi de satmış ama dergi gibi olduğu için de çarçabuk kaybolmuştur.
![]() |
İki küçük not düşmek isterim. Birincisi, gazetelerimiz otuzlu yıllarda yabancı çizgi romanları yerelleştirip Türkçe isimlerle yayımlamayı tercih ederken, nedense sonraki yıllarda bundan vazgeçiyorlar. Oysa Aşka İnanmıyorum pekâlâ Cevdet ile Selma’nın hikâyesi olarak da anlatılabilirmiş. Hikâyede özel bir “yabancılık” yok. Buna rağmen isimleri ve mekânları korumuşlar. Belki yabancı olmak okura daha cazip geliyordu. Zamanın gazete müdürleri ne düşünüyorlardı, bugün bilmek zor.
İkincisi, eserin son panelinde Ayhan Işık değil, “A. Işıyan” imzası var. Gerçek soyadını kullanmış. Bilenler vardır, aslen Ermeni olduğuna dair epey magazin olmuştu. Nubar Terziyan’ın ölümünün ardından yayımladığı duygusal ilan da aynı bağlamda çok konuşulmuştu. Açıkçası bu meseleyle ilgilenmiyorum. Ama şu “what if” hoşuma gidiyor: Eğer sinemaya geçmemiş, gazete ressamı olarak kalmış olsaydı, bugün onu büyük ihtimalle Ayhan Işıyan adıyla bilecektik ve ben de onun ilk dönem çalışmalarından birini anlatıyor olacaktım. Ya yaa Mıstık abi...
![]() |
Çarşamba, Mayıs 27, 2026
Şaşırma Refleksini Kaybedenler Ülkesi
![]() |
Global popüler kültüre bakarak şunu söylemek mümkün: Modern siyasetin en büyük başarısı insanları ikna etmek değil, sürekli huzursuz etmek. Sürekli bir kriz, sürekli bir gürültü, bitmeyen bir “acil durum” hissiyle yaşıyoruz. İnsan neye öfkeleneceğini, neyi ciddiye alacağını, hangi felaketi takip edeceğini şaşırıyor.
Daha tuhafı şu: Kaos artık bir arıza gibi değil, doğrudan yönetim biçimi gibi işliyor. Gündem öyle hızla değişiyor ki hiçbir şeyin anlamı tam oluşmadan bir sonrakine geçiliyor. İnsanlar meseleleri tartışmıyor artık; yalnızca taraflara ayrılıyor.
Yozlaşma sadece kötü şeylerin yaşanması değildir. Daha kötüsü, insanların kötü olana alışmasıdır. İnsanlar artık “Böyle olmamalı” demek yerine “Zaten her şey veya herkes böyle” demeye başlıyor. Çürümenin gerçek zaferi burada galiba.
Sakin bir mahallede yaşıyorum; öyle sessiz ki gece sokaktan geçen insanların ayak tıkırtısını duyabiliyorsunuz. Ama hemen her geceyarısı, kenar mahallelerden birileri vadinin ortasındaki köprüye gelip ucuz arabalarıyla spin atıyor, çıstak çıstak büyük bir gürültü çıkarıyor. Sonra da gerçekten hiç şaşmıyor, “a..na koyum Çankaya” diye bağırarak uzaklaşıyorlar. Kenar mahallede büyümüş bir çocuk ve ergen olarak yapmaya çalıştıkları şeyi biraz olsun anlayabiliyorum aslında.
Askerde bir albay vardı. “Askerlik mi yapıyorsunuz lan siz?” diyerek bize kafayı takmıştı. Geceyarısı evinden kalkıp geliyor, saldırı alarmları çaldırıyor, bizi tatbikata kaldırıyordu. İki hafta içinde gece saat ikiyle beş arasında dört ya da beş kez zamana karşı yarıştırıldık. Bir süre sonra o kadar gerildik ki, gerçekten tatbikat var mı, yok mu ayırt edemez olmuştuk. O tatbikatlar olmasa ne kaybederdik? O lümpenler Çankaya’ya küfredince ne oldu? O kaoslar bize ne kattı, ne katıyor?
Büyük bir siyasi partiyi kapatmaya çalışıyorlar. Bir liderini içeri attılar, diğerini de atacak gibiler. Demokratik bir seçim olacak mı, artık ondan bile çok emin değiliz. Şaşırıyor muyuz? İlk kez mi oluyor? Hayır diyemeyiz. Sürekli alarm sesi çalan bir binada yaşıyor gibiyiz. Üstelik ortada gerçekten anlamlı bir gerekçe de yok çoğu zaman. İnsan ister istemez soruyor: Niye durmadan yeni bir krizle uyanıyoruz? İnsanlar uzun süre korkuyla, öfkeyle ve alarm hissiyle yönetilebilir mi?
Geçen hafta, “Sosyal medyanın da etkisiyle siyaset giderek dev bir sinir sistemi simülasyonuna dönüştü. Herkes her şeye anında tepki vermek zorunda hissediyor” diye yazmışım. O zaman daha çok çağın doğal akışını anlatmaya çalışıyordum. Bugün ise birileri çıktı, topluma doğrudan bir “kaos tatbikatı” yaptırmaya başladı gibi geliyor bana. Üstelik uzaktan değil, tepki vermemizi isteyerek, burnumuzun dibine kadar sokularak.
Tabii ki sokağa çıkacağız, demokrasi neden yaşadığımız şeyden daha iyi bir sistemdir diye en temel hakları anlatmaya çalışacağız. Çünkü hepimiz bundan daha iyisine layığız. Çocuklarımız sürekli gerilim üreten bir atmosferde yaşamamalı.
Evet, öyle bir noktaya çekiliyoruz ki düşünmek yavaşlık gibi görülüyor. Durup sessiz kalmak bile şüpheli sayılıyor. Çünkü kaotik dönemlerde insanın ilk kaybettiği şey çoğu zaman fikri değil, tonu oluyor. Kabalık ve şuursuzluk karşısında insanlığımızı, ölçümüzü, dilimizi ve muhakememizi yitiriyoruz.
Yazının başına, şaşırma ve irkilme refleksine dönüyorum. Bence şunu hep hatırda tutmalıyız: “Yaşadığımız yer ne kadar bozuksa düzgün olma mecburiyeti o kadar büyüktür.” Çünkü bugün mesele yalnızca kötü politikalar değil, insanın kendi zihinsel dengesini koruyabilmesi. Belki de insanın kendisini koruyabilmesinin tek yolu, gürültünün ritmine kapılmadan direnebilmesidir.
Cumartesi, Mayıs 23, 2026
Hüzzamlı Bir Kaçış Dekoru
![]() |
Seçtiğim panellere (karelere) bakarak bütünüyle romantik bir hikâye sanmayın sakın. Hoş, Ratip Tahir harem hayatıyla ilgili epeyce hikâye çizdi aslında, ağırbaşlı erkekleri ve kadınları resmetmeyi sevdiğini hep hissettirdi.
Hikâyeyi okurken “Ratip Tahir ne anlatmak istiyor?” diye düşündüm. Bir dönem çok popüler olmuş, çizgi romanın yaygınlaşmasını sağlayan işlerden söz ediyoruz. Evet, hamaset dolu tarihî hikâyeler anlattı, abarttı, estetize etti vesaire ama ona özgü bir tarih duygusu da vardı, ben ona takıldım.
Bence epey tuhaf, hibrit ve bugün artık kaybolmuş bir “hayalî Osmanlı” resmediyor. Tam tarih resmi değil bu, oryantalist kartpostal da değil. Bir çeşit yerli pulp fantazyası kuruyor. Öncelikle herkes çok güzel ya da çok yakışıklı. Vakur ve ağırbaşlı görünüyorlar. Erkekler mutlaka teatral, kadınlar hem masum hem erotik.
![]() |
Yani burası Osmanlı değil aslında. “Osmanlı gibi görünen bir Hollywood stüdyosu.” Çünkü hikâye algımızı, hele o yıllarda, büyük ölçüde Hollywood belirliyor. Önemli bir farkla: Ratip Tahir’in haremi Batılı oryantalist ressamların haremleri kadar çıplak ve saldırgan değil. Daha “mahcup erotizm” kuruyor, ellili yılların popüler kültür ahlakıyla filtrelenmiş bir tensellik istifliyor. Göğüs dekoltesi var ama aynı anda bir edep de korunuyor. Tam bir Babıâli dengesi.
Ratip Tahir, kendisinden sonra gelen çizerler tarafından alaturka ve “yavaş” bulunurdu. Oysa onun derdi kahraman yaratmaktan çok atmosfer kurmaktı. Çizgi roman sayfasından ziyade “resimle roman” hissi üretiyordu. Belki de bu yüzden çizdiği insanlar karakterden çok “illüstrasyon figürü” gibi görünür.
Üstelik o yıllarda renk meselesi bizim okuru da çizgi romanımızı da derinden etkiliyordu. Ratip Tahir’in tam sayfaları sahiden bir çığır açar. Bugün için ne yaptığını ayrıca önemseyebiliriz ama o tarihte kirli yeşiller, soluk morlar, mat altın sarıları ya da yaşlanmış pembe tonları bilinçli bir estetik tercih gibi durmuyordu belki. Baskı tekniğinin sonucu gibiydiler. Ama farkında olmadan o dünyanın psikolojisini de kuruyorlardı. Her şey biraz yorgun, biraz tozlu, biraz rüya gibi görünüyordu.
![]() |
Erkek figürleri ise neredeyse operatik. İnce bıyıkları, teatral bakışları, kostüm gibi duran kıyafetleri ve sürekli poz veren bedenleriyle gerçek görünmüyorlar. Ratip Tahir bize sürekli bir çokluk sunuyor: Haremde perde çok, yastık çok, kumaş çok, mücevher çok, bakış çok. Bütün o fazlalıkla, o yılların sıkışan Türkiye’sine saltanatlı ve hüzzamlı bir kaçış dekoru kuruyordu. Cumhuriyet Türkiyesi’nin geçmişe bakarken kurduğu rüyayı resmediyordu.
![]() |
Cuma, Mayıs 22, 2026
Patronu değiliz
![]() |
Bana ilginç gelen şu: İnsan bedenen ya da ruhen yorulur, ev taşırsınız, tez yazarsınız, sabahladığınız işler ve zamanlar olur ve mecazen “geberirsiniz.” Buradaki mesele fiziksel efor değil. Mesele, sürekli bir şey “yayınlamak” zorunda hissetmek. Eskiden insan mesai bitiminde işten çıkınca yorulurdu, şimdi 7/24 kendi kişiliğinin sosyal medya yöneticisi olmaktan yoruluyor.
Bir arkadaşım var, tatlı bir nerd’tür ve gündemin dibini görmeden yaşayamıyor. Uyanır uyanmaz kendi deyişiyle “reaksiyon mesaisine” başlıyor. Sosyal medyada sürekli aktüel ve hızlı olmak zorunda hissettiği için, bu durumun trajikomikliğini de kendiyle alay ederek idare ediyor. Oysa mizah doğası gereği spontane bir şeydir, sosyal medya komikliği ise bunu planlı ve mekanik bir sahne performansına çevirdi. Artık çoğu insan düşünmüyor, refleks gösteriyor. Çünkü reaksiyon ekonomisinde hız, düşünceden daha değerli hale geldi.
Sessiz kalmanın bile riskli görüldüğü bir düzende, sırf görünür kalmak için konuşuluyor. İnsan da giderek kendi hayatına dışarıdan bakan bir gözlemciye dönüşüyor: Ne kadar öfkeli göründüğünü, ironinin dozunu, hangi fotoğrafın daha iyi çalışacağını hesaplayan kendi editörüne… Herkes kendi hayatının filmini, teaser’ını, mottosunu ve aforizmasını üretiyor artık.
Üstelik bu yük yalnızca sıradan kullanıcıların omuzlarında değil. Yazarlar, akademisyenler, müzisyenler, bağımsız sinemacılar… Eskiden onlardan eser üretmeleri beklenirdi. Şimdi ise görünür, güncel, esprili, siyaseten duyarlı, erişilebilir ve algoritmik olarak aktif olmaları da isteniyor.
İnternet ilk yaygınlaştığında, samimiyet gösteren insanların gerçekten farklı olacağına inanıyorduk Güzel yanılgıymış. Bugün kimse pek öyle bir sahicilik aramıyor artık. Samimiyet hazır gösterilerle, sahicilik ise her şeyi tiye alan ironilerle geçiştirilebiliyor. Önemli olan tek şey, ne pahasına olursa olsun sahnede kalmak.
Neticede hepimizin maaşsız, mesaisiz, istifası olmayan ikinci bir işi var artık. Kendi kendimizin işçisiyiz. Hayır, patronu değiliz Mıstık abi.
![]() |
Salı, Mayıs 19, 2026
Yapı
![]() |
Uygarlık tarihinde insanın ilk düşmanı “kurtlar” olmuş, kurt ve köpeğin evcilleştirilmesi biraz ondan. Onları evcilleştirirlerse doğaya hükmedeceklerine inanmışlar. Bu kadar kurt efsanesi de oradan geliyor. İşte boz renkli bir kurtla Ötüken’den çıkan Türkler, kurt sütü içen Romalılar, kurtların büyüttüğü yarı vahşi kahramanlar filan… Sonra galiba en çok “sıçan” onu çok ürkütmüş, iğrenmiş, hastalık taşıdığını düşünerek ona çok saldırmış. Geceleri insanlar uyurken ortaya çıktıkları için tiksintiyle karışık bir dehşet hissi duymuş. Veba hastalığıyla özdeşleştirilmiş ve her türlü pejoratif nitelemenin içinde kullanılmış.
Sonrası modern dönem düşmanları, mikrop ve virüs. Pandemi sırasında sokaktayım, en az otuz kilo kitap taşıyorum, ofise yürüyorum. Kaç pencere açıldı, “maskeni takkkk!” diye kaç kişi bağırdı bilemezsiniz. Hepi topu dört yüz metre, yük taşıyorum, of puf işte, maskemi takmadım. O gün insanlar sadece virüsten değil, kurallara uymayanın yarattığı o “belirsizlikten” korkuyordu. Korku, kısa sürede ahlaki bir öfkeye dönüşmüştü. İnsanlar sadece korunmaya çalışmıyor, korkmayanları da cezalandırmak istiyordu.
Eskiden ormandan bekliyorduk düşmanı, şimdi algoritmanın, sermayenin, devletin, örgütlerin, lobilerin, gizli ağların içinde saklandığına inanıyoruz. İnsan zihni, başına gelen büyük felaketlerin rastlantısal olduğuna inanmak istemiyor. Çünkü rastlantı daha korkutucu. Deprem oluyor, salgın çıkıyor, ekonomik kriz geliyor, hayat altüst oluyor ama hepsinin ardında kimselerin olmaması fikri daha korkutucu geliyor insana. O yüzden iştahla bir fail arıyoruz. Gizli bir akıl, görünmeyen bir merkez, bir “yapı”…
Dün kurtlardı, sıçanlardı, cadılardı. Sonra komünistler, yabancılar, göçmenler, virüsler oldu. İnsan değişiyor ama zihnin çalışma biçimi çok değişmiyor. Belirsizlik büyüdükçe görünmez düşmanlara daha fazla ihtiyaç duyuyoruz. İnsan korkusunu soyut halde taşımakta zorlanıyor. Ona bir yüz, bir gövde, bir isim vermek istiyor. Çünkü birilerini suçlayabilirsek, dünyanın yeniden açıklanabilir hale geldiğine inanıyoruz.
Herkesin ağzındaki “yapı” dediğimiz şeyin asıl gücü burada. Hayatın karmaşasını sadeleştiriyor. Dağınık korkuları tek bir hikâyede topluyor. Her şeyi birbirine bağlayan gizli bir akıl olduğuna inanırsak, kaos biraz olsun katlanılır hale geliyor.
Cuma, Mayıs 15, 2026
Güzel Şeyler Listesi
Bir iki eski-yeni arkadaşımla konuştum, genel olarak böyle bir listeyi “hayatı yaşamaya değer kılan şeyler” gibi anladılar. Küçük mutluluk katalogları ya da kişisel sığınaklar gibi de okunabilirler halbuki. Yirmi yaşındaki listemde “Ayaş domatesi” var ama hemen yanında “kalbi hızlandıran şeyler” yazmışım. Neyi kastettiğimi bilmiyorum artık, biraz edepsiz, biraz edebi görünmek istemişim galiba. “Yeşil çoraplı kız” da var mesela. Pek hatırlamadığım bir genç kadını listeye katmışım. Şimdiki hafızamda var mı yok mu kategorisinde halbuki.
Şimdi olsa nasıl bir liste yapardım diye düşündüm. Mutlaka “çilek” yazardım. Gece benim sokaktan yürüyerek geçen insanların ayakkabı tıkırtılarını seviyorum. Bir arkadaşım eski çizgi romanların arasından çıkan ekmek kırıntıları dedi, bir başkası kedi gurultusu. Bir başkası plak cızırtısı. Dünyanın en şahane müziğinin, kimsenin artık hatırlamadığı bir dizinin jeneriği olduğunu söyleyen bile oldu. Bir saat sonra “Frigo Buz” yazdı aynı arkadaş.
Walter Benjamin, çocukluk hatıraları ve oyuncaklardan girip, kaybolmadan önce tutulmaya çalışılan şeylerden söz eder. Abdülhak Şinasi Hisar’ın şehir estetiğini, Selim İleri’nin buruk cümlelerini, Tanpınar’ın eski bir şarkının etrafında dolaşan boşluk hissini de aynı heybeye koyabiliriz. Henüz çürümemiş şeyler var demek istiyorlar Mıstık abi.
Dün gece bir arkadaşım, “Sığınak mı arıyorsun?” diye yazdı. Algoritmik kaostan, nostalji bağımlılığından filan söz etti uzun uzun. Payladı beni. Sonra da aynı konuşmanın ortasına annesi vefat ettiği için tadamayacağı yemekleri bıraktı. İnsan en çok kendi çelişkilerini saklayamıyor galiba. Kimse üzgünüm diyemiyor ama herkes bir “kayıpla” konuşuyor.
Eco’ya göre liste yapmak biraz da sonsuzluk karşısında paniklemek anlamına geliyor. Dünyayı toparlamak, elde tutmak, dağılmasını geciktirmek istiyoruz belki de. Dünya çok hızlı değiştiğinden yaralarımızı pansumanlıyoruz. Böyle bir listeleme yapıyoruz çünkü bazı şeylerin kaybolduğunu bir türlü kabul etmek istemiyoruz.
Benim bilmem kaç yıl arayla tuttuğum kayıtlar, nesnelerin fiziksel varlığından ziyade, onlara yüklediğim duygusal belleğin birer dökümü elbette. Gelecekten korkuyoruz. Bugüne geçmişin gücüyle direnebileceğimizi düşünüyoruz. Belki sevdiğimiz şeyleri önemseyince daha değerli insanlar olacağımıza bile inanıyoruz.
Laf uzamasın, kırmızı mürekkepli kalemlerden bahsetmiş miydim? Güzel şeyler kurşun kalemle yazılamaz elbette…


































