popüler kültür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
popüler kültür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Haziran 19, 2026

Geçmişten Gelen Hayalet

Kartpostal, arkasındaki el yazısının tarihine bakılırsa 1918’den kalma. Demek ki o yıllarda basılmış. Uzmanı sayılmam ama bu tür kartlara “sevda kartları” deniyor. Alman ve Fransız firmaları bunları İstanbul’da, İskenderiye’de, Kudüs’te pazarlıyormuş. Oryantal romantizmin müşterileri büyük ihtimalle şehirli Müslümanlardı. Bugüne kadar ulaşabildiğine göre de epey satılmış ve sevilmiş olmalı.

Bu görseli neden seçtim? Hafif erotik bir tınısı olduğunun farkındayım. Ama ilgimi çeken asıl mesele, öpüşenlerin dönemin geç Osmanlı kuşağından birer Müslüman olarak resmedilmesi. Fes ve geç Osmanlı imgeleri bugün muhafazakâr bir tonla yeniden icat edildiği için, bu kartpostal birçok kişiye önce bir provokasyon gibi geliyor. Huzursuz edici bulunuyor, hatta ayıp sayılıyor. Kime göstersem, resmi yüz yıl öncesinin dünyası içinde değil, bugünün siyasi iklimi içinde yorumluyor. “Bunu görseler sinirlenirler” diyen çok oluyor.

Oysa bütün bunlar “bugün” oluyor. Biz, yüz yıldan daha eski bir illüstrasyona bakıp yargı dağıtıyoruz, geçmişe bugünün ölçüleriyle hüküm veriyoruz.

Biliyorsunuz, festen önce kavuk vardı. Bir dönem kavuk geleneksel dünyanın simgesiydi, sonra modernleşmenin gereği olarak fes teşvik edildi. O yılların muhafazakârları için fes giyenler Avrupa hayranıydı, alafrangaydı, kozmopolitti. Yukarıdaki çift de muhtemelen tam böyle görülürdü. Muhtemelen “dejenere” bulunurdu. Hatta “modern”, “hain” “kozmopolit” ve “gayri milliydi” desem, abartmış mu olurum?

İşin ilginç yanı şu: Bugün Osmanlı denince gözleri dolan, fesle fotoğraf çektiren romantiklerin tarihsel karşılıkları büyük ihtimalle fesliler değil, kavuklulardı. İmgelerin tarafları değişiyor ama imgeler üzerinden yürütülen mücadele pek değişmiyor.

Popüler kültürü anlamanın zorluğu da burada başlıyor. Çünkü imgeler yalnızca üretildikleri döneme ait değiller. Zaman içinde yeni anlamlar kazanıyorlar. Elli yıl önce Münif Fehim ya da Salih Erimez benzer sahneleri rahatlıkla çizebiliyordu. Çizdikleri bugün olduğu kadar ideolojik bir kavga unsuru haline gelmiyordu. Sorun resmedilenlerde değil, resmedilenlere bakan gözlerdeydi.

Popüler kültür ürünlerinin hızla tüketilip unutulduğu söylenir. Doğru tabii. Yine de ben biraz mambo jambo yaparak, bütünüyle kaybolmadıklarını, hayalete dönüştüklerini düşünmeyi seviyorum. Ortadan çekiliyor, görünmez oluyorlar ama bir yerlerde varlıklarını sürdürüyorlar. Sonra hiç beklenmedik bir anda yeniden dolaşıma girip ikinci hayatlarını yaşamaya başlıyorlar. Mecazen reenkarne oluyorlar. Bu kartpostal da bana biraz bunu hatırlatıyor. Yüz yıl önce basılmış bir sevda resmi, bugün yeniden karşımıza çıktığında artık aynı resim olmuyor, çizgiler aynı kalsa bile anlam başkalaşıyor diyelim. Çünkü kartpostal geçmişten gelen bir hayalet, ona bakan gözler ise bugüne ait. Belki de popüler kültürün asıl marifeti budur: Aynı manzarayı her kuşağa farklı bir hikâye anlatarak geri getirmek.


Salı, Haziran 16, 2026

Aynı Salondaki Yabancılar: Sosyal Medyada Bağlam Çökmesi

Paylaştığım yazılarla ilgili daha önce olmadığı kadar etkileşim aldığımı, kontrolüm dışında geliştiği için tedirginlik duyduğumu yazmıştım. Diğer yandan etki-tepki sürecini de merak ettiğim için kıyısından köşesinden bir “voyeur” (dikizci) gibi deneyimliyorum elbette.

Sosyal medyadaysam genel olarak şu fikri aklımda tutuyordum: “Memleketten soğumak istiyorsan sosyal medyada yorum okuyacaksın, kendinden soğumak istiyorsan bu yorumlara cevap yazacaksın.” Yani özel olarak uzak duruyor, kimseye cevap vermiyor, “hater” ikliminden olabildiğince kaçarak yaşamaya çalışıyorum.

Ne ki, son üç aydır paylaşımlarımın etkileşimi yirmi bin ile iki yüz bin arasında seyretmeye başlayınca, ne yapsam nafile oldu. Hiç tanımadığım insanlardan sahiden garip yorumlar alıyor, küfürler duyuyorum. Üstelik bu yorumlar çoğalınca size mesaj olarak da gelmiyor, kendi yazınıza girip herhangi biri gibi bakarak görebiliyorsunuz ancak.

Bu yazıyı niye yazıyorum? Dijital kültür çalışmalarında son on beş yıldır sıkça tartışılan bir kavram var: Bağlam Çökmesi (Context Collapse). Özellikle sosyal medya krizlerini, dijital linçleri, yanlış anlaşılmaları ve kimlik performanslarını açıklamak için kullanılan anahtar bir kavram.

Sosyal medyada bir paylaşım yapıyorsanız, birbirinden tamamen farklı sosyal gruplara (aile, iş arkadaşları, eski dostlar, yabancılar) aynı anda ulaşmış oluyorsunuz. Eğer yazdıklarınız ayrıca ilgi görüyorsa, şaşmaz biçimde orijinal bağlamından kopuyor, yanlış anlaşılıyor ve popüler olan her gönderi dijital linçe aday hâle geliyor.

Kavramın temel fikri aslında oldukça basit: İnsanlar normal hayatta farklı sosyal ortamlarda farklı biçimlerde konuşur. Aileyle, üniversitedeki meslektaşlarla, yakın arkadaşlarla veya yabancılarla aynı dili kullanmayız. Sosyoloji bunu yıllarca “rol” kavramıyla açıkladı, insanların farklı sahnelerde farklı roller oynandığını ileri sürdü.

Sosyal medya ise bu sahneleri ortadan kaldırdı. Yakın arkadaşlarınız için yaptığınız bir espriyi anneniz de görebiliyor, sizi hiç tanımayan veya sevmeyen biri de...

Bağlam çökmesi tam da burada başlıyor. Sizin ifadeniz kendi bağlamında ironik bir gönderme, dostça bir takılma ya da küçük bir grup şakası olabilir. Ama paylaşım başka bir kitleye ulaştığında bu bağlam kayboluyor. İnsanlar sözünüzü kendi deneyimlerinden, kendi öfkelerinden, kendi kabullerinden hareketle yorumluyor. Dijital ortamın hızında tepki, çoğu zaman anlamanın önüne geçiyor.

Üstelik platformlar görünürlüğü teşvik ediyor. Eskiden bir espri yüz kişiye ulaşırken bugün aynı espri on binlerce kişiye ulaşabiliyor. Algoritmalar da çoğu zaman en çok tepki çeken, insanları öfkelendiren içerikleri öne çıkarıyor. Bu nedenle bağlam çökmesi ile algoritmik yayılım arasında güçlü bir ilişki var.

İlginç olan şu: Bağlam çökmesini anlatan yazılar genellikle mağduriyet hikâyeleri gibi okunuyor. Oysa burada kimsenin kötü niyetli olması gerekmiyor. Bir espriyi yanlış anlayan kişi de çoğu zaman kötü niyetli değil. Sorun, aynı konuşmanın hiç ortak geçmişi olmayan insanlar tarafından dinlenmesi. Her masa kendi hikâyesini, kendi öfkesini ve kendi deneyimini o sözün içine yerleştiriyor.

Sorun şakanın ya da yorumun kendisi değil, onun hiç hedeflenmemiş insanlara ulaşması. Bağlam büyüdü, bağlam başkalaştı. Sosyal medya aslında yeni bir iletişim ortamı yaratmadı, birbirinden ayrı kalması gereken odaları yıkarak bütün konuşmaları aynı salona topladı.

Galiba bu yüzden başıma gelenleri izlerken, küfürleri okurken, yanlış yorumlara şaşırırken başka bir şey öğreniyorum. İnsanlar değişmiyor belki, değişen, sözlerin dolaştığı çevre. Eskiden yazdıklarım belirli bir bağlamın içinde okunuyordu. Şimdi ise her yazı, kendi bağlamını kaybederek yolculuğa çıkıyor.

Sosyal medya yeni bir mahalle kurmadı. Eski mahallelerin duvarlarını yıktı. Nasıl desem bugün yaşadığımız tartışmaların önemli bir kısmı fikir ayrılıklarından değil, normalde aynı odada bulunmaması gereken insanların birbirlerinin konuşmalarını duymasından kaynaklanıyor.

 

Perşembe, Haziran 11, 2026

Çizgilere Derkenar 43

Fotoğrafta Ayhan Işık ile Kara Murat ve Tolga çizgileriyle hatırladığımız Abdullah Turhan var. Oyunculuğa başlamadan önce gazete ve dergilerde çalışan Ayhan Işık’ın, muhtemelen o yıllardan tanıdığı Turhan’la verdiği bir poz bu. Aralarında dört yaş bulunuyor. Sık sorulduğu için tahminimi yazayım: Fotoğraf bana 1959-1961 arasında çekilmiş gibi geliyor. Bu tarihlendirmeyi biraz da Ayhan Işık’ın kol saatinden hareketle yapıyorum; aynı saati Otobüs Yolcuları (1961) filminde de takıyor. Mekân ise bana Pazar dergisinin "yazıhanesi" gibi göründü.

Bir süredir Türkiye’yle ilgili bu broşür görseli sosyal medyada dolaşıyor. Bana da birkaç kez soruldu. Büyük ihtimalle Amerika’da, Türkiye’nin tanıtımı amacıyla hazırlanmış bir çalışma. Çizeri belli değil ama bir Amerikan reklam illüstratörü tarafından üretilmiş olma ihtimali yüksek. Üslubu biraz arkaik, ilk bakışta 1940’larda çizilmiş hissi veriyor. Ne var ki, anayasa vurgusu nedeniyle 1961 sonrasında üretildiğini düşünmek gerekiyor.

Yukarıdaki orijinali, kötü kaligrafisi yüzünden satın aldım. Fotogerçekçi çalışmalarıyla tanıdığımız İsmet Kırdar’ın bir banka için hazırladığı reklam taslağına benziyor. Bu haliyle kullanıldığını sanmıyorum, hatta hiç yayımlanmamış bile olabilir. O kadar kötü bir yazı işçiliği var. Pek çok ünlü çizerin el yazısının problemli olması ilginç bir durumdur. Gazete ve dergilerde bu mesele genellikle ayrı bir kaligrafi ustasına yazdırılarak çözülürdü.

Ali Ulvi’nin (Ersoy) bir çizimi geçti elime. Gazete için üretilmiş gibi durmuyor, daha çok özel hayatına ilişkin kişisel bir çalışma izlenimi veriyor. Yan taraftaki rakamların ne anlama geldiğini, çizimdeki kişilerin kim olduğunu bilmiyorum. Önde oturan kişinin Ali Ulvi olduğunu tahmin ediyorum. Başlıktaki “İstanbul Hatırası” ifadesi de pek açıklayıcı değil; sonuçta kendisi zaten İstanbullu. 1924 doğumlu ve yirmili yaşlarından itibaren gazete ve dergilerde çalışmaya başlamış bir isim. Bağlamını öğrenebilsem sevinirdim. Güzel bir iş ve koleksiyonuma katıldığı için memnunum.

Seksenli yıllarda yayımlanmış Lolita dergisinin bir kapağı. Bilmeyenler için küçük bir not: Her sayıda başlayıp biten dört karelik kısa bir bant bulunuyor, altında da yazılı erotik fıkralar yer alıyor. Büyük ihtimalle Lolita, daha önce gazetelerden birinde yayımlanmış erotik bir banttı. Formül basit: güzel bir kadın, ona hayran aptal ve hödük erkekler, seksist espriler… Yıllarca editörlük yapmanın getirdiği bir meslek hastalığı olabilir ama böyle şeylere bakarken hep aynı soruyu soruyorum: Bu dergi kime hitap ediyor? Bu bantları kim okuyordu? Erotik olduğu düşünülmüş olmalı ki hedef kitle olarak ergen erkek okur hesap edilmiş gibi duruyor. Fakat ilginç olan şu: İçerikteki espriler, seksenli yıllar için bile eski görünüyor. Sanki en az on yıl önce üretilmiş, ömrünü tamamlamış bantlar yeniden dolaşıma sokulmuş. Derginin unutulup gitmesini yalnızca buna bağlamıyorum elbette. Ama gerçekten de içindeki malzemenin önemli bir kısmı yayımlandığı tarihte bile yaşlanmış görünüyordu.

Çarşamba, Haziran 10, 2026

Ayıplanmayan şeyler

Bir zaman önce Kemal Benli’nin terekesinden çıkan kartpostallar ve kartlar satın aldım. Tereke derken, hukuk açısından daha geniş bir anlamı var ama ben vefat eden birinin geride bıraktığı sahafiye malzemeyi kastediyorum. Fotoğraflar, mektuplar, defterler, özel eşyalar diyelim. Benli, uzun yıllar çizgi roman yayıncılığı yapmış biriydi, meraklıları onu özellikle yetmişli yıllarda çıkardığı Korku dergileriyle hatırlayacaktır.

Benli ile ünlü bir çizgi romancımızın ofisinde tanışmıştım. Onun getir götür işlerini yapıyor, galiba orada da yaşıyordu. Çizgi romancımız ona gerçekten gayri insani denebilecek bir biçimde davranıyordu. Bağırıyor, emrediyor, küçümsüyordu. Kimsenin kimseye böyle davranamayacağını düşündüğüm için şaşırıp kalmıştım. Yıllar sonra aynı çizgi romancı, Benli’yi ofisten çıkaramadığı için mülkünü satamadığını anlatmıştı. Trajikomikti, aşağılanan adam bir süre sonra işgalciye dönüşmüştü. Gel de diyalektiği anma…

Benli’ye gönderilen kartlarda yayıncılık tarihi açısından işe yarar ayrıntılar bulabileceğimi ummuştum. Bu bakımdan çok şey çıktığını söyleyemem. Daha çok, ona yazan arkadaşlarının Avrupa izlenimleriyle karşılaştım, özellikle de kadınlar hakkındaki gözlemleriyle. Kartpostalları hatırlayanlar olacaktır. Ön yüzünde bir fotoğraf bulunur, arkasına da birkaç satırlık hal hatır yazılır, postayla gönderilirdi. Herkes tarafından okunabilecek bir yüzeye bugün mahrem sayılabilecek şeylerin yazılması bana tuhaf geldi.

Sonra bunun aslında o kadar da tuhaf olmadığını düşündüm. Belki cahil cesareti, belki “erkeklik konforunun verdiği o pervasız cüret”, belki de erkeklere tanınan geniş hareket alanının doğal sonucu. Yazanlar, söylediklerinin ayıp, mahrem ya da sakıncalı görülebileceğini pek hesaba katmıyor gibiydiler. Çünkü o dünyanın normali buydu. Erkeklerin kadınlar hakkında konuşması, gözlemlerini paylaşması, hatta bazen kaba ve ölçüsüz olması yadırganmıyordu. Kartların asıl ilginç yanı da burada galiba. Yazılanlardan çok, o satırları rahatça yazdıran görünmez toplumsal iklimi teşhir etmeleri.

Bu fütursuzluk, bugün sosyal medyada kendi vitrininin küratörlüğünü yapan, her cümlesini yanlış anlaşılma ihtimaline karşı ölçmek zorunda kalan insana neredeyse gerçeküstü gelebilir. Yetmişli yıllarda, o dönemin insanı, arkasındaki onaylayıcı toplumsal iklime o kadar güveniyordu ki kamusal alanı adeta kendi evi gibi kullanabiliyordu. Bugün ise tam tersi bir çağdayız. Her şeyimiz uluorta meydanda ama hiçbirimiz o kadar cüretkâr değiliz. Evimizde değiliz, ekran başında bile sahnedeyiz.

Salı, Haziran 09, 2026

Sahnelenmiş bir Brecht

Bertolt Brecht’in ikonik bir fotoğrafı vardır, bugün çok sıradan görünebilir ama o günler için ilginç bir çalışma ve ciddi bir tasarım zekasına dayanıyor. Brecht’in kendi imgesini nasıl kurduğunu, modern yazar figürünü nasıl sahnelediğini gösteriyor bu kare. Fotoğraf, 1927’de Konrad Ressler tarafından çekilmiş.

Brecht, sahiden kendine çok güvenen ve yazmak söz konusu olduğunda meydan okuyan bir yazar. Dönemin isimleriyle kendini kıyaslayarak onlardan daha iyi ve daha vahşi oyunlar yazacağını söylüyor mesela. Ergence ve narsisistik duruyor değil mi? Bu fotoğraf çekilirken Üç Kuruşluk Opera’yı yazıyormuş, iyi bir şey çıkacağını bilmenin heyecanı da olmalı üzerinde.

İşin ilginç yanı, Brecht aslında fotoğraf çektirmekten hiç hoşlanmaz, fotoğraflarda aptal gibi göründüğünü düşünürmüş. Diğer yandan fotoğrafın kamusal etkisinin de farkındaymış. Yazarı yalnızca metin üreten biri olarak değil, kamusal bir figür olarak görüyormuş demek daha doğru. Fotoğrafının yazdıklarının bir tür tamamlayıcısı olacağını fark etmiş olmalı.

Brecht’in fotoğrafına bakalım. Sandalyeye yayılmış, cool bir eda ve elinde pürosuyla meydan okuyucu biçimde doğrudan “bize” bakıyor. Bugün çok anlaşılmayabilir ama o günler için “modern” ve kuralbozan bir yorum bu. O dönem, kusursuzluk iddiasına dayanan stüdyo fotoğrafları revaçta. Şık kıyafetler, ağır başlı vakur pozlar, uzaklara bakan gözler ve statüyü tamamlayan aksesuarlar… Herkes daha saygın, daha zengin, daha önemli görünmeye çalışıyor. Ve elbette hepsi, gerçeklikten çok yanılsama üreten fotoğraflar...

Brecht’in kendini “saygın bir vatandaş” gibi göstermeye çalışmıyor. Bohem, isyancı, küstah bir genç entelektüel olarak bir karakter performansı sunuyor. Anlatıldığına göre Brecht ince bir adammış, deri kıyafetlerin onu olduğundan fazla kalın gösterdiğini anlamış olmalı. Üstelik, deri kıyafetin, medeniliğe tezat yaratan “barbar” ve taşralı bir etki yarattığına inanıyormuş.

Bilenler olabilir, görünüşünü bilinçli biçimde tasarlayan, stilini kimliğinin parçası haline getiren insanlara o yıllarda “dandy” deniyordu. Brecht de dandy gibi gözüken anti-dandy estetikle hareket etmiş. Bir tür deneye girişmiş, kendine bir yüz aramış. İşçi gibi görünmek istememiş, burjuva gibi de. Kendini başka türlü tasarlamaya çalışmış: “Ben kimim ve nasıl görünmek istiyorum?” sorusuna cevap aramış sanki. Fotoğrafçı Ressler’e poz vermekten çok, onunla birlikte bir karakter yaratmış. Bu yüzden ortaya çıkan şey yalnızca bir portre değil, bir tür görsel diyalog.

Brecht yalnızca oyun yazmıyordu, kendisini de yazıyordu demek istiyorum. Belki de bu yüzden sonraki kuşaklar önce yüzünü, sonra metinlerini hatırladılar. Bu fotoğraf o kadar etkili oldu ki, sonraki yıllarda çizilen karikatürlerinde hep aynı figürle karşılaşıyoruz: Deri ceket (palto), puro, rahat oturuş, doğrudan bakış, meydan okuyan ifade… Bugün bu fotoğrafın ikonik sayılmasının nedeni yalnızca Brecht’i göstermesi değil, “Brecht” dediğimiz kamusal karakterin kuruluş anlarından birini kaydetmesi.

Bizde o yıllarda kendini bu kadar bilinçli biçimde “yeni” ve à la mode tasarlayan tek isim belki de Nazım Hikmet. Brecht’ten yalnızca dört yaş küçük. İkisinin de uzmanı değilim ama meraklı bir okurları olarak aynı iklimde yaşadıklarını düşünürüm. Coşkuları, iddiaları, kendilerine duydukları güven, komünistlikleri, kahkahaları ve hatta kalp krizleri bile bana tuhaf bir akrabalığı hatırlatır. Aynı çağın, farklı dillerde konuşan iki kardeşi gibidirler.


Pazartesi, Haziran 08, 2026

Okur Mektupları

[Latif Demirci’ye gelen mektup yığınları] İnternet sonrası için bu durumu anlamak zor, çünkü mektup artık yok. Ama sözünü ettiğimiz dönem, telefonun bile sınırlı olduğu, Ankara-İstanbul arası bir mektubun iki günde ulaştığı bir dönem. Mektup yazmak zahmetliydi. Emek istiyordu. Zaman istiyordu.

Bu yüzden bu mektupları basit bir hayranlık refleksiyle açıklamak eksik kalır.

O dönemde mektup, kamusal alana katılmanın dolaylı, belki de tek yoluydu. İnsanlar henüz “görünür “değildi. Medyaya ulaşacak araçları yoktu. Okur mektubu, “kim olduklarını anlatabildikleri” nadir kanallardan biriydi. Dolayısıyla mektup bir iletişim aracı olmaktan çok, bir tür “varlık beyanıydı.” Bir tür mikro kamusal alan işlevi görüyordu.

O mektuplar “Ben de buradayım” deme ihtiyacının karşılığıydı. Hatta daha ileri gideyim: O mektuplar, bastırılmış özneliklerin dolaşıma girme biçimiydi.

Mizah dergileri bu yüzden güçlüydü. Okurla yüksek bağ kuruyordu. Okur mektuplarından yeni üreticiler çıkıyordu. Yazılanlar dikkatle okunuyordu. Tersinden bakarsak, mektup almak da bir karşılaşmaydı. Üreticiler, normalde hiç temas edemedikleri okurlarıyla ancak o yolla tanışıyordu. Bu yüzden o mektuplar saklanırdı. Çünkü gerçekten değerliydi.

[Mektuplar neden vardı?] Okur açısından, mektup göndermek, üretimlerini ve duygularını paylaşmak doğrudan bir var olma çabasıydı. O dönemde onay, doğal olarak zahmetli ve kıttı. Bir bilene ulaşmak gerçekten hiç kolay değildi. Bir karikatüristin gözünden geçmek, bir tür “kültürel vaftiz” gibiydi. Yani mesele sadece görünmek değil, tanınmaktı. Günümüzdeki durumdan çok farklı bir çaba ki bunun altını çizelim.

Sosyal medyada insanlar görünmek için üretmiyor, algoritmaya takılmak için “bir içerik simülasyonu” yapıyor. Aradaki fark şu: O dönem insanı görülmek istiyordu. Bugünün insanı fark edilmek istiyor ve yüzeyselliği umursamıyor. Biri derinlik sancısı çeker, diğeri hızın şehvetine kapılır.

[Hız kültürü] İnternetin hızı mektupların o bekleme ve demlenme sürecini bütünüyle alıp götürdü, bambaşka bir evrede yaşıyoruz artık. Kendi adıma söyleyeyim bazen mektupları o kadar çok yazar ve hemen göndermezdim ki üzerine çok düşünür gerçekten geliştirmeye ve demlendirmeye çalışırdım. Yazdığım taslakları temize çekerdim. Elle yazardık, güzel ve okunaklı olsun diye uğraşırdık.  Mektup yazmak, düşüncenin bir tür fermantasyonuydu. Yazıyordunuz, demlenmesi içim bekliyordunuz, tekrar okuyordunuz, bazen göndermiyordunuz bile.

Benim kuşağım bunu yaşadı. Taslaklar yazılır, temize çekilirdi. Elle yazıldığı için cümleyle fiziksel bir temas vardı. Bu süreç düşünceyi olgunlaştırıyordu.

Bugün refleks var, reaksiyon var, ama düşünce süresi dramatik biçimde azaldı. Hız kültürü gecikmenin yarattığı derinliği, otosansürü ve cümlenin ağırlığını bitirdi.

[Nezaket, Mektuplar ve Dijital Dünya] Mektup dili daha sorumluydu. Çünkü yazdığınız şeyin bir ağırlığı vardı. Taşınıyordu. Saklanıyordu. Tekrar okunuyordu. Bu durum doğal bir mesafe bilinci yaratıyordu. Nezaket dediğimiz şey de yoğunlaşma, sabır ve mesafeden geliyordu. Bugün bu mesafe ortadan kalktı, dil hoyratlaştı. Empati eksikliği ve hızın yarattığı bir sorumsuzluk var. Algoritmanın ödüllendirdiği 'haklılık öfkesi', empatiyi rafa kaldırdı.

[Latif Demirci mi Muhlis Bey’i çiziyordu, yoksa o mektupları yazan insanlar mı?] Ben burada romantik bir okuma yapmayacağım. Mektuplar üretimi belirlemiyordu. Çünkü dergi temposu buna izin vermezdi. Mektuplar yavaştı, mizah ise aktüel olmak zorundaydı.

Elbette moral verici, teşvik edici bir etkisi vardı. Okurun projeksiyonu önemlidir. Ama üretimin doğrudan belirleyeni değildi. Asıl belirleyici olan, dönemin kamusal mizah iklimiydi.

Şunu unutmayalım: Mizah dergileri bir zamanlar kamusaldı. Herkes aynı karaktere bakıyor, aynı şeye gülüyordu. Özel televizyonlarla birlikte bu yapı çözüldü.

Bugün herkes kendi algoritmik yankı odasında yaşıyor. Bu yüzden Muhlis Bey gibi “birikerek” büyüyen karakterlerin oluşması artık çok güç. Bugün bir şeyin “viral olması” anlık bir patlamayken, “kalıcı olması” neredeyse imkansız bir direnç gerektiriyor.

[Yağmur Canpolat'ın yönetmenliğini yaptığı "Sevgili Çizer" belgeseli için bana sorulan sorulara verdiğim cevaplar.]

Sevgili Çizer



Pazar, Haziran 07, 2026

Sınıf intikamı olarak Kahkaha


1936 yılında Akşam gazetesi Cemal Nadir karikatürleriyle ilgili bir yarışma yapmış, tamamı yazısız karikatürler yayımlayarak, en gülünç olanını sormuş, sonra da o karikatürlerden oluşan kitapçığı katılımcı okurlara hediye etmiş…

Mizah, hele ki gazete-dergi karikatürü enikonu aktüeldir, “çarçabuk” biçimde zamana yenik düşer, hepimizin kıkırdayarak güldüğü espriler ve karikatürler, şimdiki zaman karşısında süratle işlevsizleşir, herkese “bunun neresi komik” dedirtir. Mizah çalışırken, galiba en çok, geçmişte “insanlar nelere gülerdi” sorusunun cevabını aradım, bana öyle gelirdi ki, toplumların neye güldüğünü, ağladığını, öfkelendiğini anlarsak, anlamaya çalışırsak… o toplumu daha iyi sezebilir, “okuyabiliriz”.

Yukarıdaki karikatür, o yarışmada okurların “en gülünç” seçtiği, güldüğü, gülümsediği, anladığı, hakkında konuştuğu Cemal Nadir karikatürü olmuş…

Bugünden bakarken, ister istemez ben de “bunun neresi komik” diye düşündüm elbette. İnsanlara ne ilginç gelmiş? Masada uyuklayan koca, güzel karısı ve onun elini öptürdüğü genç aşığı (acaba garson mu?)… Ne’si komik bu karikatürün? Aldatılan (uyuyan) koca mı? Boynuz gibi çıkan dumanlar mı? Bir sirk maymunu gibi eğilen, hanımefendinin narin elini dudaklarını büzerek öpen genç erkek mi?

Aldatılan, boynuzlanan, üstelik zengin olduğu anlaşılan yaşlı koca insanlara komik gelmiş olmalı. Bir tür intikam almış gibiler. Orta sınıf, sosyete diye adlandırdığı kesimi yerden yere vurmaya bayılır. Gülmek, unutmayalım, bir saldırıdır da.

Şunu sormalıyız: Okur kim? O okurlar, erkekler veya kadınlar, nasıl bir kültürel sermayeyle hayata bakıyorlar? Okur yazar bir aileden mi geliyorlar? Öğrenciler mi, memurlar mı? Kim bunlar da bu espri onlara komik gelmiş?

İkinci mesele, böyle bir karikatür ve espri yoktan var edilmez, mutlaka daha önce anlatılmış, dolaşıma girmiş ve kabul görmüş başka hikâyelerden beslenir. Bu aldatma ve aldatılma esprisi, Cemal Nadir ile başlayan bir şey değildir. İnsanlar daha önce tiyatroda, sinemada, başka dergilerde, başka karikatürlerde buna gülmüş olmalıdır. Gündelik hayatta anlatılan hikâyeler de cabası.

Demem o ki, bu espri nasıl bir kaynaktan çıktı ve nasıl yaşadı? Belki de o yıllarda elitizmi ve alafrangalığı mizahla deşeleyen Lüküs Hayat operetinin sokakta ve zihinlerde bıraktığı o tanıdık tortuya bakmak gerekiyor. Sanki hısım akrabalar.

Aslında benim ilgimi çeken şey, karikatürün kendisinden çok ona gülen insanların hayal dünyası. Çünkü bir karikatür, çizildiği dönemin sadece mizah anlayışını değil, arzularını, korkularını ve gizli hınçlarını da ele verir.

Buradaki kahkaha aldatılan adama değil, onun temsil ettiği hayat tarzına yönelmiş gibi geliyor bana. Şık restorana giden, hizmet gören, güzel kadınlarla birlikte olan, parası sayesinde ayrıcalıklı yaşayan bir adama…

Popüler kültür, sosyete dediği zenginleri sürekli dövmeye çalışır. O elitizm maskesinin altında çoğu zaman cahil, görgüsüz ve taklitçi biri vardır, daha dün yoksuldur, hamallık yapıyordur, sonradan zengin olmuştur. Hikâyeler dönüp dolaşıp onun kültürsüzlüğünü, sahtekârlığını ve sonradan görmeliğini teşhir eder. Belki de karikatür birkaç çizgiyle küçük bir sınıf intikamı kuruyordu. Güldükleri şey sadakatsizlik değil, ayrıcalığın bozulmasıydı.

Bizde “burjuvazi yoktur” iddiası da aynı membaadan çıkmış olabilir mi Mıstık abi? Burjuvazi vardır ama ona burjuva denmez, zengindir ama meşru görülmez, başarılıdır ama mutlaka bir kusuru, bir sahtekârlığı olduğu varsayılır vs. Popüler kültür de bu kuşkuyu biteviye üretir.

Bugün aynı espriye gülemiyorsak, bunun nedeni mizah duygumuzu kaybetmiş olmamız değil. “Toplumsal hayal gücü” sürekli değişir. Elbette aldatılma hâlâ anlatılıyor, hâlâ filmlere ve dizilere konu oluyor ama artık tek başına komik sayılmıyor. Çoğu zaman trajik, psikolojik veya melodramatik bir mesele olarak ele alınıyor. Karikatürün varsaydığı ortak malumat ve duygu dünyası ortadan kalkınca, geriye sadece çizgiler kalıyor.

Başa dönelim. Bir belge olarak karikatür, bize sadece neyin komik olduğunu değil, insanların neye güldüğünü de gösteriyor. Lütfen dikkat, çünkü ikisi aynı şey değil.

Mizah tarihi biraz da kahkahaların arkeolojisidir. Eskimiş bir esprinin içinden bazen bir dönemin sınıf ilişkileri, ahlak anlayışı ve gündelik hayatı çıkabilir.

Cumartesi, Haziran 06, 2026

Berber Koltuğunda Tersine Dünya

Yukarıdaki karikatürü Necmi Rıza çizmiş. 1957 tarihli bir Akbaba mizah dergisi kapağı... O yılların hoşa giden, kadın-erkek ilişkilerini tersine çeviren esprilerinden... Muhtemelen yabancı bir karikatürden apartılmış. Geçenlerde George S. Kaufman’ın kısa oyunlarından birini okurken neredeyse aynı sahneyle karşılaştım. Kadınlar iskambil oynuyor, sohbet ediyor ve içlerinden biri evdeki erkeğinden söz açıyordu.

Karikatürde de benzer bir durum var. Kadınlardan biri, arka odada ütü yapan kocasını kastederek şöyle diyor: “Erkeği adam eden kadındır şekerim… Benim kocam, evlenmeden evvel bir düğme bile dikemezdi.”

Erkeklerin diliyle kadınları konuşturmak ilginç bir yöntemdir. Toplumsal ilişkilerdeki eşitsizlikleri görünürleştirme potansiyeli taşır. Hatta kimi zaman, niyet edilmese bile, okurun mevcut düzeni sorgulamasına yol açabilir.

İlginç olan şu: Bu karikatür feminist bir yayında değil, dönemin en çok satan mizah dergilerinden birinde yayımlanıyor. Başka bir deyişle, hem popüler kültürden beslenen hem de onu yeniden üreten bir mecrada. Üstelik Akbaba’nın hedef kitlesi kadınlar değil, erkeklerdi. Dergiye boşuna “berber dergisi” denmiyordu. Erkeklik anlatısının en muhafazakar kalelerinden biri olan berber koltuğunda oturan bir adamın, evde ütü yapan hemcinsine bakıp gülmesi, aslında kendi güvenli alanını ve normunu geçici bir altüst oluş oyunuyla teyit etme ihtiyacıydı.

O halde espri nerede? Erkeğin kadınsı görünmesinde mi? Kadınların erkek rolüyle konuşmasında mı? Sanırım ikisi de. Çünkü 1957 yılında bir erkeğin ütü yapması, düğme dikmesi ya da ev işlerinde becerikli olması başlı başına komik sayılıyordu. Espri, bu davranışların erkeklik normlarına aykırı kabul edilmesinden doğuyordu. Dönemin okuru için absürt olan şey buydu.

Yukarıda bu tür bir tersine çevirmenin eşitsizlikleri görünür kılabileceğini yazdım. Elbette Akbaba’nın amacı bu değildi. Ama popüler kültür ürünlerinin ilginç tarafı tam da burada ortaya çıkıyor. Bir içeriğin etkisi, onu üretenlerin niyetleriyle sınırlı kalmıyor. Stuart Hall’u izlersek, üreticinin metne kazıdığı “egemen kod”, okuyucu tarafından her zaman aynı uysallıkla “okunmuyor.” Alımlama süreci, her zaman yeni çatışmalara gebe. Bazen hiç hesap edilmeyen sonuçlar doğabiliyor, muhalif, ayrıksı ya da eleştirel okumalar, tam da en muhafazakâr görünen metinlerin içinden sızabiliyor. Popüler kültür analizlerinde bu durumun sık sık gözden kaçırıldığını düşünüyorum. Bir film, roman, şarkı ya da karikatür yalnızca egemen değerleri yeniden üretmez, kodların çözülme aşamasında, o değerlerin çatlaklarını ve sızıntı noktalarını da görünür hale getirir.

Elbette işin içine tarihsel bağlamı da katmak gerekiyor. Bu kapağı hazırlayanların, esprilerinin bir gün bambaşka biçimde okunabileceğini düşündüklerini sanmıyorum. Ama bu tür tersine çevirme oyunları o dönemde bilinmeyen şeyler de değildi. Az önce Kaufman’dan söz ettim. Orhan Kemal’in Tersine Dünya romanında da benzer bir yöntemle karşılaşıyoruz. Kadınlarla erkeklerin yer değiştirdiği dünyalar kurmak, toplumsal ilişkileri sorgulamanın eski yollarından biridir. Kaufman’ın oyunlarından, daha sonra Orhan Kemal’in Tersine Dünya romanına uzanan bu teknik, Akbaba’da bilinçli bir sistem eleştirisine dönüşmese bile, aynı kültürel repertuardan besleniyordu.

Altını çizelim: Akbaba, erkek okurunu güldürürken aynı zamanda erkekliğin sınırlarını yeniden teyit ediyordu. Fakat bugün aynı kapağa baktığımızda artık yalnızca o günün esprisine gülmüyoruz. Kodları yeniden açtığımızda, çerçevenin arkasından sızan dönemin toplumsal cinsiyet anlayışını, erkeklik tanımlarını ve “doğal” ilan edilen eşitsizlikleri de görüyoruz. Hatta öyle ki, karikatür, savunmak için üretildiği değerleri yıllar sonra sorgulamamıza da imkân veriyor.


Çarşamba, Haziran 03, 2026

Adalet Biziz


Popüler kültür, hukuka inanmaz. Daha doğrusu kanunun ve kanun koruyucularının zenginlere ve güçlülere göre çalıştığını “hisseder.” Bu yüzden kendi adaletini kendi dağıtan, gerektiğinde kanunun yerine geçen “kanun koyucu” kahramanları sever. Onlarla ilgili hikâyeler anlatır.

Ben büyürken, bu kahramanlarla ilgili filmlerin “sağcı” olduğunu söyleyen bir literatürle karşılaştım. O güne kadar hiç düşünmediğim bir mantıkla, kahramanın yolculuğunun nasıl faşizan bir yere vardığını anlatıyorlardı. Dirty Harry suçluyu yakalıyor ama kötü adam her defasında salıveriliyordu. Parası vardı, bağlantıları ve görünmez koruyucuları vardı. Kimse onu cezalandıramıyordu. Seyirci olarak biz, yaptıklarının bedelini ödemesini istiyorduk. Harry de gereğini yapıyordu. Çat çat öldürüyordu kötüleri. Vahşice ve her filmin finaline yaraşır bir gösteriyle.

Yıllar sonra fark ettim ki mesele yalnızca Dirty Harry değildi. O filmlerde gördüğüm çelişki, gündelik hayatın içinde de vardı.

Hepimiz hayatlarımızı kompartımanlara ayırarak yaşıyoruz. Türkçe sınavında de-da ayrımına dikkat ediyoruz ama matematik öğretmeninin buna bakmayacağını biliyoruz. Çocuğumuza dürüst olmayı öğretiyor ama mesaiden erken kaçıyoruz. Kayırmacılıktan şikâyet ediyor ama işimizi kolaylaştırmak için bir tanıdık arıyoruz. Büyük ilkelerden bahsederken aynı anda kendi küçük imtiyazlarımızı ya da öfkelerimizi rahatça meşrulaştırabiliyoruz.

Popüler kültür derslerinde gösterdiğim bir fotoğraf vardı. Bir Cezayirli asker, Fransız bayrağını selamlıyordu. Öğrencilerden bunu yorumlamalarını isterdim. On beş yıl önce de Fanon’dan girip emperyalizmden çıkanlar olurdu. Sonra aynı soruyu başka türlü sorardım: “Bu bayrak Türk bayrağı olsa ne hissederdiniz?” Gurur duyarım diyenler çıkınca, sınıf küçük çaplı karışırdı. Öğrencinin kafasının karışması iyidir. İnsanların sempati kurmadan empati yapabilmeleri gerekir. Sıradan hayat bunu pek teşvik etmez. Karşılaşmalar arttıkça farkındalık da artar.

Popüler kültürün intikamcı ve kanun koyucu doğasını yalnızca sağcılıkla açıklamaya çalışmak bana eksik geliyor. Onu bir kompartımana kapatınca mesele çözülmüyor. Çünkü bu duygu, politik kimliklerin çok ötesinde bir yere nüfuz ediyor. Toplumlar adalet ile intikam arasındaki sınırı kaybetmeye meyillidir. “Biz iyiyiz” diyebilmenin en kolay yolu, her zaman bir kötüyü işaret etmektir.

Ders verdiğim yıllarda yaşanan bir linç olayını örnek olarak kullanırdım. Eski öğrencilerimden hatırlayanlar olacaktır. Olayın ayrıntıları çok önemli değil çünkü benzerleri sık yaşanıyor. Bir aile kafede oturuyordu. Kürtçe konuştukları sanıldı. Müşteriler, esnaf, toplanan kalabalık derken olay büyüdü.

Sorularım basitti: Ya o insanlar Kürtçe konuşmuyorsa? Diyelim ki Farsça konuşuyorlarsa? Ya o aile Yunanistan’da yaşayan Türk bir aile olsaydı? Ya kafede oturanlar trans bireyler olsaydı?

Tartışma ilginç biçimde hep aynı noktaya varırdı. Birisi mutlaka o can simidine sarılır ve en uç örneği masaya bırakırdı: “Peki hocam, bu yapılan çocuk istismarcısı birine olsaydı?”

İşte o soru, her şeyin düğümlendiği yerdi.

Çünkü insanlar ilkelerle değil, çoğu zaman aidiyetlerle düşünürler. Kurban değiştikçe adalet anlayışımız da esner, bükülür, başkalaşır. “Sen kimsin?” sorusu, çoğu zaman bir argüman değil, safları sıklaştırma çağrısıdır. Erkeksen erkekleri, Kürtsen Kürtleri, muhafazakârsan muhafazakârları koruduğun varsayılır. Tartışma fikirler üzerinden değil, kimlikler üzerinden yürümeye başlar.

Bugün artık bir öfke algoritmasının içinde yaşıyoruz. Sosyal medyada da sokakta da linç, bize kurban hakkında hiçbir şey söylemezken linç edenler hakkında pek çok şeyi anlatır. Kalabalık birini cezalandırırken, aslında kurbanın suçu üzerinden kendi ahlaki üstünlüğünü ilan eder, kendini kutsar.

Zagor’da okuduğum bir cümleyi aralıklarla kullanırım. Bir Kızılderili, Zagor’a “Hangi hakla bizi kurtarıyorsun?” diye soruyordu. Batman’e yıllardır sorulan soru da aslında aynıdır: “Kanun koyma hakkını sana kim verdi?”, “Senin temiz olduğunu nereden biliyoruz?”

Mesele Polat Alemdar’ın kötüleri öldürmesi değil, o ekranın karşısındaki herkesin, o an birilerini öldürmek, yok etmek istemesi.

İntikam filmleriyle sokaktaki ya da klavyedeki linç arasında sandığımızdan daha büyük bir akrabalık var. İkisinde de mesele suçun ne olduğu veya adaletin tecelli etmesi değil, “biz” dediğimiz grubun kendisini her koşulda haklı ve üstün ilan etme arzusu. Popüler kültür bu vahşi arzuyu icat etmedi, sadece onu görünür hale getiriyor, estetize ediyor.

Kızılderililerin, western filmlerinin sadece ilk yarısını seyredip sonra televizyonu kapattıklarına dair bir hikâye anlatılır. Çünkü filmin o bölümünde henüz onlar kazanıyordur. Doğru mudur bilinmez ama muazzam bir hikâyedir.

Popüler kültür her zaman ve her koşulda “bize” çalışır. Linç de tam olarak böyledir. Bir adalet arayışından çok, kimin yanında durduğumuzu ilan etme biçimidir.

Salı, Haziran 02, 2026

Kınar hanım ve dayak

Kınar Hanım, ilk tiyatrocularımızdan… Müslüman kadınların sahneye çıkmasının uzun süre yasak ya da fiilen imkânsız olduğu bir dönemde ünlenen Ermeni kökenli kadın oyuncularımızdan. Darülbedayi’nin ilk kadrolarında yer alan oyuncuların çoğu gibi o da zamanında çok eleştirilmiş, küçümsenmiş, yeterince teşvik edilmemiş sanatçılarımızdandı diyelim. Geçmişe nostaljiyle baktığımız için öyle hatırlanmıyor ama yirmili yılların yayınlarını karıştırınca bu sertlik hemen hissediliyor.

Seneler önce not almışım, paylaşayım istedim. Karikatürün yayımlandığı Akbaba sayısı artık elimde yok ama 19 Mart 1926 tarihinde, “Tiyatrolarda Perde Arkası” üst başlığıyla çıkmış. Karikatürde Kınar Hanım (Sıvacıyan) ile Reşat Nuri (Güntekin) konuşturuluyor.

Kınar Hanım, “Yeni piyesinizde bana verdiğiniz rolde seyircilerin hoşuna gidecek bir şey var mı?” diye soruyor. Reşat Nuri Bey de güya esprili bir cevap veriyor: “Evet, ilk perdede kocanızdan müthiş bir dayak yiyeceksiniz!..”

Hemen bir parantez açalım. Reşat Nuri, o yıllarda milli oyun yazma ve sahneleme uğraşı içinde “vazifeli” edebiyatçılarımızdan biri. Popüler kültür ve magazin açısından verimli bir ikili seçilmiş demek istiyorum. Hoş, bu espriyi ona yakıştırsalar da zamanının ilerisinde bir romancının bunları söyleyeceğine ihtimal vermiyorum. Reşat Nuri’yi muteberleştirirken, Kınar Hanımı Hacivat’laştıran Yusuf Ziya (Ortaç) olmalı.

Bu kadar zaman geçince insan ister istemez yapılan şakanın gerekçesini düşünüyor. Neden dayak gelmiş akıllarına? Sahneye çıktığı, “evli barklı” bir kadın olarak tiyatroculuk yaptığı, fazla “serbest” bulunduğu için mi? Diğer kadınları “yoldan çıkardığı” için mi? Yoksa Ermeni oluşu hiçbir zaman akıllardan çıkmadığı için mi?

Belki daha iyimser bir yorum yapıp, kaprisli ya da narsist bir oyuncu imajının hicvedildiğini söyleyebiliriz. Oyunu değil, sadece kendi rolünü düşünen bir oyuncuymuş da ondan bu espri yapılmış diyebiliriz…

Kesin cevabı hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Aktüel esprilerin kaderi böyledir, güldürmedikleri anda bağlamlarını kaybederler. Beş yıl sonra bile neden komik bulunduklarını anlamak zorlaşırken, yüz yıl sonra elde yalnızca arkeolojik tortuları kalır. Yine de bu ihtimallerin her birinin, küçük ya da büyük paylarla, aynı esprinin içine sızmış olabileceğini tahmin etmek zor değil.

Ece Ayhan’ın şu dizesini de, moda deyişle, şuraya bırakalım: “üzünç sökün edermiş akşamları ağlarken kuyulara kınar hanım’ın denizlerinden

Not: Kınar Hanım'ın pek fotoğrafı yok, eski ve baskıda çamurlaşmış bir fotoğrafını temizledim. Gerçeği nasıldı çok da bilemeyeceğiz. Karikatürize edildiği yıl, 50 yaşındaymış. Fotoğrafın ise kırklı yaşlarına ait olduğunu tahmin ediyorum. 

Pazartesi, Haziran 01, 2026

Tandem, ahlak ve popüler kültür

Galiba sadece bir kere gördüm, o da çocukluğumun Ankara’sında. İki kişilik bisikletten söz ediyorum. Uzmanı değilim ama bizde sanki hiç yaygınlaşmadı gibi geliyor. Sonradan öğrendim, bu bisiklete “tandem” deniyormuş. Kelimeyi futboldan biliyordum, böylesi de bir anlamı varmış.

Fotoğrafı ilk gördüğümde “şimdiki zamanda” bir kadınla erkeğin tandem kullandıklarını, sokaklarımızda dolaştıklarını hayal ettim... Dolaşsalardı küçük çaplı bir facia çıkardı sanki ortaya...Voleybolcuların şortuyla, mayosuyla uğraşanların hop oturup hop kalkacağını tahmin etmek zor değil. Bazı mahalleleri ve ilçeleri düşünerek, birkaç istisna hariç, “mimkin diil” deyip geçelim.

Buradan bir yazı çıkar” diye düşünüp fotoğrafı kenara ayırmıştım. Sonra bir sahafın satış listesindeki başka bir karta rastladım. Meğer benim gördüğüm kare, bir serinin parçasıymış. Tandeme binen genç aşıklar, sonraki kartlarda asabi bir ahlakçı tarafından kovalanıyormuş. Arada ne oluyor bilmiyoruz tabii. Ama belli ki birileri, tandem bisikleti yalnızca ulaşım aracı olarak görmemiş.

Bisiklet Avrupa’da yaygınlaşmaya başladığında, özellikle kadınlar tarafından kullanılınca, başlı başına erotik bir imgeye dönüşmüş. Bisiklet süren kadın merak uyandırıyormuş. Sonradan buna alışılmış diyelim. Ergen hallenmeleri modern hayatın içinde zamanla sıradanlaşıyor. [Teoriden söz ediyorum, “Büyüyemiyoruz” meselesi ayrı.]

Bizden devam edelim. Sosyal medyada bir ara kadın voleybolcuların mayosu üzerinden din, ahlak, modernlik, gericilik, Atatürk, Osmanlı tartışılıyordu. Ama aynı anda, eşzamanlı olarak, Türkiye’den binlerce kadın ve erkek porno içerikleri üretiyor, fan sayfaları açıyor, kendi küçük dijital ekonomilerini kuruyordu.

Bence sosyal medyanın asıl değiştirdiği şey bu. Sosyal, siyasal ve kültürel akışkanlıklar artık aynı merkezde toplanmıyor. Anaakımın baskısından, dilinden ve denetiminden kaçan binlerce şey aynı anda dolaşıma giriyor. Kendine bir sığınak, bir mahalle, küçük bir ülke buluyor.

Sen çıkıp yüz yıl önceki reflekslerle mayoyu, etek boyunu, diz kapağını ahlak meselesi ilan edebilirsin. Kahırlanır, söylenir, hoplayıp zıplayabilirsin. Ama tam o sırada, başka bir yerde, bambaşka bir dünya kuruluyordur bile. Üstelik çoğu zaman farkına bile varamazsın.

İşin zor tarafı da burada başlıyor zaten. Gel de popüler kültürü tek bir yerinden tutup açıklamaya çalış. Artık ortada tek bir kültür ve tek bir mecra yok ki. [2021]


Pazar, Mayıs 31, 2026

Aşka İnanmayan Kıral (!)

Ayhan Işık, popüler kültürümüzde Taçsız Kral olarak bilinen, sonradan Yeşilçam diye anacağımız sinemanın ilk büyük yıldızlarından biri. Döneminin en yüksek ücret alan jönü olduğunu biliyoruz. Yirmili yaşlarının başında sinemaya giriyor. Öncesinde aklında oyunculuk yokmuş. Ressam olmak istiyor, Babıali’de çalışırken bir yandan da Güzel Sanatlar Akademisi’ne devam ediyor. Çalıştığı derginin (Yıldız) açtığı yarışmaya katılıyor. Torpil gibi durduğunun farkındayım ama beyefendi gerçekten de yakışıklı. Oradan aldı yürüdü derler ya, biraz öyle oluyor. Bir yıl geçmeden Lütfi Akad’ın Kanun Namına filmiyle yıldızlaşıyor.

Ben oyunculuğundan önce yaptığı işten, basın ressamlığından söz edeceğim.

Kırklı yılların sonlarında gazetecilik madden pek parlak bir sektör değil. Gazeteler teknolojik yenilenme sıkıntıları yaşıyor, tirajlar da telifler de düşük. Ayhan Işık, Türkiye Yayınevi’nde çalışıyor ya da onlara parça başı işler yapıyor. Yaşını düşününce bu dönemin iki-üç yıl kadar sürdüğünü tahmin ediyorum. Çizgileri pek göz alıcı sayılmaz. Yabancı çizgi romanlardan kopyalar yapıyor, illüstrasyon çiziyor, fotogerçekçi işler üretiyor. Gerçi o yıllarda yaşıtı olan birçok ünlü çizer de henüz olgunluk döneminde değil. Onların çok gerisinde değil, ümit vaad ediyor, henüz harçlık çıkarmanın bi tık üstünde sanki.

Ellili yılların başında Yeni İstanbul gazetesinde yayımlanmış, “Ayhan” imzalı bazı çalışmalarını görmüş ve uzun süre bunların Ayhan Erer’e ait olduğunu sanmıştım. Bu tür işlerde doğal olarak imza kullanılmaz, arada kopyayı yapan imzasını sıkıştırır. Ne ki, Erer’in daha temiz bir çinisi vardı, hatta Şahap Ayhan ile ortak çalışır, Şahap Ayhan’ın desenlerini çinileyerek "Şahap Ayhan Erer" diye imza atarlardı. Benim gördüklerim meğer Ayhan Işık’a aitmiş, İtalyan ya da Fransız soap opera çizgi romanlarından kopyalar yapıyormuş.

Yıllar sonra, 1966’da, artık şöhret olduğu için, aynı gazete bu hikâyelerden birini, Aşka İnanmıyorum’u derleyip toparlayarak albüm-dergi biçiminde yeniden yayımlıyor. Altmışlı yıllarda gazete ve dergi dağıtım ağları geliştiğinden, bayilerde satılacak türden bir yayın üretmeyi tercih etmiş olmalılar. Kitaba göre iyi de satmış ama dergi gibi olduğu için de çarçabuk kaybolmuştur.

Aşka İnanmıyorum'da önce Stefan ile Sandra’nın, sonra da Clod ile Belma’nın aşk çilesini okuyoruz. Ağır ve sarsak ilerleyen bir melodram bu. Önce anne babaların, sonra çocuklarının felaketlerini izliyoruz. Orijinali de çok matah sayılmazmış diyelim. Şehvetle ve kötülükle hareket eden insanların bozduğu bir esenlik dengesini anlatıyor. Öyle ki, hikâye sanki sonsuza kadar sürecek, hiç bitmeyecek gibi duruyor. Ağlamanın ve sinir krizinin eşiğinde gezinen kadınlar, bütün iddialarına rağmen bön ve hödük kalmayı başaran erkekler…

İki küçük not düşmek isterim. Birincisi, gazetelerimiz otuzlu yıllarda yabancı çizgi romanları yerelleştirip Türkçe isimlerle yayımlamayı tercih ederken, nedense sonraki yıllarda bundan vazgeçiyorlar. Oysa Aşka İnanmıyorum pekâlâ Cevdet ile Selma’nın hikâyesi olarak da anlatılabilirmiş. Hikâyede özel bir “yabancılık” yok. Buna rağmen isimleri ve mekânları korumuşlar. Belki yabancı olmak okura daha cazip geliyordu. Zamanın gazete müdürleri ne düşünüyorlardı, bugün bilmek zor.

İkincisi, eserin son panelinde Ayhan Işık değil, “A. Işıyan” imzası var. Gerçek soyadını kullanmış. Bilenler vardır, aslen Ermeni olduğuna dair epey magazin olmuştu. Nubar Terziyan’ın ölümünün ardından yayımladığı duygusal ilan da aynı bağlamda çok konuşulmuştu. Açıkçası bu meseleyle ilgilenmiyorum. Ama şu “what if” hoşuma gidiyor: Eğer sinemaya geçmemiş, gazete ressamı olarak kalmış olsaydı, bugün onu büyük ihtimalle Ayhan Işıyan adıyla bilecektik ve ben de onun ilk dönem çalışmalarından birini anlatıyor olacaktım. Ya yaa Mıstık abi...


Çarşamba, Mayıs 27, 2026

Şaşırma Refleksini Kaybedenler Ülkesi

Kişisel olarak “şaşırma ve irkilme” hissimizi kaybetmekten korkarım. Olağanüstü bir şey olduğunda, pek çok insanın “şaşırmıyorum” ya da “buna mı şaşırıyorsun” havasında sarkastik bir gösteri yaptığına hemen hepimiz şahit olmuşuzdur. Her birimiz, yaşanan kaosa karşı akıl ve ruh sağlığımızı koruyabilmek için ironiye, şakaya ya da zekâ gösterisine başvuruyor, işin içine “damağımıza göre” farklı ölçülerde öfkeyi de katıyoruz. “Niye şaşırıyorsun” deniyor ya, hayır işte… İnsansak, farkındaysak kanıksayamayız. Şaşırmaktan vazgeçemeyiz. Her ne olursa olsun, saçmalık karşısında irkilerek kendimizi savunmak zorundayız.

Global popüler kültüre bakarak şunu söylemek mümkün: Modern siyasetin en büyük başarısı insanları ikna etmek değil, sürekli huzursuz etmek. Sürekli bir kriz, sürekli bir gürültü, bitmeyen bir “acil durum” hissiyle yaşıyoruz. İnsan neye öfkeleneceğini, neyi ciddiye alacağını, hangi felaketi takip edeceğini şaşırıyor.

Daha tuhafı şu: Kaos artık bir arıza gibi değil, doğrudan yönetim biçimi gibi işliyor. Gündem öyle hızla değişiyor ki hiçbir şeyin anlamı tam oluşmadan bir sonrakine geçiliyor. İnsanlar meseleleri tartışmıyor artık; yalnızca taraflara ayrılıyor.

Yozlaşma sadece kötü şeylerin yaşanması değildir. Daha kötüsü, insanların kötü olana alışmasıdır. İnsanlar artık “Böyle olmamalı” demek yerine “Zaten her şey veya herkes böyle” demeye başlıyor. Çürümenin gerçek zaferi burada galiba.

Sakin bir mahallede yaşıyorum; öyle sessiz ki gece sokaktan geçen insanların ayak tıkırtısını duyabiliyorsunuz. Ama hemen her geceyarısı, kenar mahallelerden birileri vadinin ortasındaki köprüye gelip ucuz arabalarıyla spin atıyor, çıstak çıstak büyük bir gürültü çıkarıyor. Sonra da gerçekten hiç şaşmıyor, “a..na koyum Çankaya” diye bağırarak uzaklaşıyorlar. Kenar mahallede büyümüş bir çocuk ve ergen olarak yapmaya çalıştıkları şeyi biraz olsun anlayabiliyorum aslında.

Askerde bir albay vardı. “Askerlik mi yapıyorsunuz lan siz?” diyerek bize kafayı takmıştı. Geceyarısı evinden kalkıp geliyor, saldırı alarmları çaldırıyor, bizi tatbikata kaldırıyordu. İki hafta içinde gece saat ikiyle beş arasında dört ya da beş kez zamana karşı yarıştırıldık. Bir süre sonra o kadar gerildik ki, gerçekten tatbikat var mı, yok mu ayırt edemez olmuştuk. O tatbikatlar olmasa ne kaybederdik? O lümpenler Çankaya’ya küfredince ne oldu? O kaoslar bize ne kattı, ne katıyor?

Büyük bir siyasi partiyi kapatmaya çalışıyorlar. Bir liderini içeri attılar, diğerini de atacak gibiler. Demokratik bir seçim olacak mı, artık ondan bile çok emin değiliz. Şaşırıyor muyuz? İlk kez mi oluyor? Hayır diyemeyiz. Sürekli alarm sesi çalan bir binada yaşıyor gibiyiz. Üstelik ortada gerçekten anlamlı bir gerekçe de yok çoğu zaman. İnsan ister istemez soruyor: Niye durmadan yeni bir krizle uyanıyoruz? İnsanlar uzun süre korkuyla, öfkeyle ve alarm hissiyle yönetilebilir mi?

Geçen hafta, “Sosyal medyanın da etkisiyle siyaset giderek dev bir sinir sistemi simülasyonuna dönüştü. Herkes her şeye anında tepki vermek zorunda hissediyor” diye yazmışım. O zaman daha çok çağın doğal akışını anlatmaya çalışıyordum. Bugün ise birileri çıktı, topluma doğrudan bir “kaos tatbikatı” yaptırmaya başladı gibi geliyor bana. Üstelik uzaktan değil, tepki vermemizi isteyerek, burnumuzun dibine kadar sokularak.

Tabii ki sokağa çıkacağız, demokrasi neden yaşadığımız şeyden daha iyi bir sistemdir diye en temel hakları anlatmaya çalışacağız. Çünkü hepimiz bundan daha iyisine layığız. Çocuklarımız sürekli gerilim üreten bir atmosferde yaşamamalı.

Evet, öyle bir noktaya çekiliyoruz ki düşünmek yavaşlık gibi görülüyor. Durup sessiz kalmak bile şüpheli sayılıyor. Çünkü kaotik dönemlerde insanın ilk kaybettiği şey çoğu zaman fikri değil, tonu oluyor. Kabalık ve şuursuzluk karşısında insanlığımızı, ölçümüzü, dilimizi ve muhakememizi yitiriyoruz.

Yazının başına, şaşırma ve irkilme refleksine dönüyorum. Bence şunu hep hatırda tutmalıyız: “Yaşadığımız yer ne kadar bozuksa düzgün olma mecburiyeti o kadar büyüktür.” Çünkü bugün mesele yalnızca kötü politikalar değil, insanın kendi zihinsel dengesini koruyabilmesi. Belki de insanın kendisini koruyabilmesinin tek yolu, gürültünün ritmine kapılmadan direnebilmesidir.

Cumartesi, Mayıs 23, 2026

Hüzzamlı Bir Kaçış Dekoru

Ratip Tahir’in (Burak) ellili yıllarda Yeni Sabah gazetesinde tefrika edilmiş “Bir Yemin Uğruna” isimli bir çizgi romanı vardır. Gazete yönetimiyle anlaşmazlığa düşerek ayrıldığı için hikâye Şahap Ayhan tarafından şıpın işi tamamlanmıştır. Çizgi romanın bazı sayfaları elime geçti, tekrar okuyayım istedim.

Seçtiğim panellere (karelere) bakarak bütünüyle romantik bir hikâye sanmayın sakın. Hoş, Ratip Tahir harem hayatıyla ilgili epeyce hikâye çizdi aslında, ağırbaşlı erkekleri ve kadınları resmetmeyi sevdiğini hep hissettirdi.

Hikâyeyi okurken “Ratip Tahir ne anlatmak istiyor?” diye düşündüm. Bir dönem çok popüler olmuş, çizgi romanın yaygınlaşmasını sağlayan işlerden söz ediyoruz. Evet, hamaset dolu tarihî hikâyeler anlattı, abarttı, estetize etti vesaire ama ona özgü bir tarih duygusu da vardı, ben ona takıldım.

Bence epey tuhaf, hibrit ve bugün artık kaybolmuş bir “hayalî Osmanlı” resmediyor. Tam tarih resmi değil bu, oryantalist kartpostal da değil. Bir çeşit yerli pulp fantazyası kuruyor. Öncelikle herkes çok güzel ya da çok yakışıklı. Vakur ve ağırbaşlı görünüyorlar. Erkekler mutlaka teatral, kadınlar hem masum hem erotik.

Mekânlara daha önce bu kadar dikkat kesilmemiştim. Meşrutiyet konaklarını andıran bir dekor hayal etmiş gibi geliyor bana. Harem mi yoksa konağın salonu mu ayırt edemiyoruz. Sonra garip bir hisle şunu düşündüm: Tam da ellili yıllarda bir tiyatro oyunu ya da yerli film nasıl kostümlendirilip dekore edilirse, Ratip Tahir de öyle çiziyor. Zaten döneminin makbulünü ve ortalamasını iyi bildiği için başarılı.

Yani burası Osmanlı değil aslında. “Osmanlı gibi görünen bir Hollywood stüdyosu.” Çünkü hikâye algımızı, hele o yıllarda, büyük ölçüde Hollywood belirliyor. Önemli bir farkla: Ratip Tahir’in haremi Batılı oryantalist ressamların haremleri kadar çıplak ve saldırgan değil. Daha “mahcup erotizm” kuruyor, ellili yılların popüler kültür ahlakıyla filtrelenmiş bir tensellik istifliyor. Göğüs dekoltesi var ama aynı anda bir edep de korunuyor. Tam bir Babıâli dengesi.

Ratip Tahir, kendisinden sonra gelen çizerler tarafından alaturka ve “yavaş” bulunurdu. Oysa onun derdi kahraman yaratmaktan çok atmosfer kurmaktı. Çizgi roman sayfasından ziyade “resimle roman” hissi üretiyordu. Belki de bu yüzden çizdiği insanlar karakterden çok “illüstrasyon figürü” gibi görünür.

Üstelik o yıllarda renk meselesi bizim okuru da çizgi romanımızı da derinden etkiliyordu. Ratip Tahir’in tam sayfaları sahiden bir çığır açar. Bugün için ne yaptığını ayrıca önemseyebiliriz ama o tarihte kirli yeşiller, soluk morlar, mat altın sarıları ya da yaşlanmış pembe tonları bilinçli bir estetik tercih gibi durmuyordu belki. Baskı tekniğinin sonucu gibiydiler. Ama farkında olmadan o dünyanın psikolojisini de kuruyorlardı. Her şey biraz yorgun, biraz tozlu, biraz rüya gibi görünüyordu.

Sahne seçimleri de ilginç. Paylaştığım saç tarama sahnesine bakalım. Teknik olarak ortada hiçbir “olay” yok ama sahne erotik çalışıyor. Çünkü bedeni değil, hayranlığı dolaşıma sokuyor. Bir kadının başka kadınlar tarafından seyredilmesi, hazırlanması, güzelliğinin törenselleştirilmesini resmediyor bize.

Erkek figürleri ise neredeyse operatik. İnce bıyıkları, teatral bakışları, kostüm gibi duran kıyafetleri ve sürekli poz veren bedenleriyle gerçek görünmüyorlar. Ratip Tahir bize sürekli bir çokluk sunuyor: Haremde perde çok, yastık çok, kumaş çok, mücevher çok, bakış çok. Bütün o fazlalıkla, o yılların sıkışan Türkiye’sine saltanatlı ve hüzzamlı bir kaçış dekoru kuruyordu. Cumhuriyet Türkiyesi’nin geçmişe bakarken kurduğu rüyayı resmediyordu.

Not: Seçtiğim panelleri temizleyerek paylaştım, seksen yıllık gazete kağıtları pek de iyi görünmüyordu çünkü. 

Cuma, Mayıs 22, 2026

Patronu değiliz

Global popüler kültürde Visibility Burnout (görünürlük tükenmişliği) ya da Performative Fatigue (performans yorgunluğu) gibi kavramlar dolaşıyor son zamanlarda. Sürekli fikir belirtme, anında tepki verme, her olaya bir espri yetiştirme ve ne olursa olsun “online kalma” baskısından doğan yeni bir tükenmişlik biçimi bu. İnsan çalışmaktan değil, durmaksızın kendisinin “editörü” olmaktan yoruluyor. “Şimdi ne söylesem, neyi paylaşsam, bu olaya nasıl bir yorum versem?” stresi. Henüz tam adı konmamış, sözlüklerde yeri ayrılmamış yeni nesil bir “felç” (kitlenme) hali.

Bana ilginç gelen şu: İnsan bedenen ya da ruhen yorulur, ev taşırsınız, tez yazarsınız, sabahladığınız işler ve zamanlar olur ve mecazen “geberirsiniz.” Buradaki mesele fiziksel efor değil. Mesele, sürekli bir şey “yayınlamak” zorunda hissetmek. Eskiden insan mesai bitiminde işten çıkınca yorulurdu, şimdi 7/24 kendi kişiliğinin sosyal medya yöneticisi olmaktan yoruluyor.

Bir arkadaşım var, tatlı bir nerd’tür ve gündemin dibini görmeden yaşayamıyor. Uyanır uyanmaz kendi deyişiyle “reaksiyon mesaisine” başlıyor. Sosyal medyada sürekli aktüel ve hızlı olmak zorunda hissettiği için, bu durumun trajikomikliğini de kendiyle alay ederek idare ediyor. Oysa mizah doğası gereği spontane bir şeydir, sosyal medya komikliği ise bunu planlı ve mekanik bir sahne performansına çevirdi. Artık çoğu insan düşünmüyor, refleks gösteriyor. Çünkü reaksiyon ekonomisinde hız, düşünceden daha değerli hale geldi.

Sessiz kalmanın bile riskli görüldüğü bir düzende, sırf görünür kalmak için konuşuluyor. İnsan da giderek kendi hayatına dışarıdan bakan bir gözlemciye dönüşüyor: Ne kadar öfkeli göründüğünü, ironinin dozunu, hangi fotoğrafın daha iyi çalışacağını hesaplayan kendi editörüne… Herkes kendi hayatının filmini, teaser’ını, mottosunu ve aforizmasını üretiyor artık.

Üstelik bu yük yalnızca sıradan kullanıcıların omuzlarında değil. Yazarlar, akademisyenler, müzisyenler, bağımsız sinemacılar… Eskiden onlardan eser üretmeleri beklenirdi. Şimdi ise görünür, güncel, esprili, siyaseten duyarlı, erişilebilir ve algoritmik olarak aktif olmaları da isteniyor.

İnternet ilk yaygınlaştığında, samimiyet gösteren insanların gerçekten farklı olacağına inanıyorduk Güzel yanılgıymış. Bugün kimse pek öyle bir sahicilik aramıyor artık. Samimiyet hazır gösterilerle, sahicilik ise her şeyi tiye alan ironilerle geçiştirilebiliyor. Önemli olan tek şey, ne pahasına olursa olsun sahnede kalmak.

Neticede hepimizin maaşsız, mesaisiz, istifası olmayan ikinci bir işi var artık. Kendi kendimizin işçisiyiz. Hayır, patronu değiliz Mıstık abi.

Salı, Mayıs 19, 2026

Yapı

Bilmem farkında mısınız? Sosyal medya ve popüler kültürün diline pelesenk olmuş bir “yapı” var, işte yukarıda, gizli saklı bir yerde birileri var, o birileri ne isterse o oluyor, neyin olup olmayacağına o “yapı” karar veriyor. Üç beş yıl önce elitler deniyordu. Ben büyürken “dış mihraklar” vardı, hemfikir olamayıp düşmanı “iç ve dış mihraklar” olarak geliştirmişlerdi.

Uygarlık tarihinde insanın ilk düşmanı “kurtlar” olmuş, kurt ve köpeğin evcilleştirilmesi biraz ondan. Onları evcilleştirirlerse doğaya hükmedeceklerine inanmışlar. Bu kadar kurt efsanesi de oradan geliyor. İşte boz renkli bir kurtla Ötüken’den çıkan Türkler, kurt sütü içen Romalılar, kurtların büyüttüğü yarı vahşi kahramanlar filan… Sonra galiba en çok “sıçan” onu çok ürkütmüş, iğrenmiş, hastalık taşıdığını düşünerek ona çok saldırmış. Geceleri insanlar uyurken ortaya çıktıkları için tiksintiyle karışık bir dehşet hissi duymuş. Veba hastalığıyla özdeşleştirilmiş ve her türlü pejoratif nitelemenin içinde kullanılmış.

Sonrası modern dönem düşmanları, mikrop ve virüs. Pandemi sırasında sokaktayım, en az otuz kilo kitap taşıyorum, ofise yürüyorum. Kaç pencere açıldı, “maskeni takkkk!” diye kaç kişi bağırdı bilemezsiniz. Hepi topu dört yüz metre, yük taşıyorum, of puf işte, maskemi takmadım. O gün insanlar sadece virüsten değil, kurallara uymayanın yarattığı o “belirsizlikten” korkuyordu. Korku, kısa sürede ahlaki bir öfkeye dönüşmüştü. İnsanlar sadece korunmaya çalışmıyor, korkmayanları da cezalandırmak istiyordu.

Eskiden ormandan bekliyorduk düşmanı, şimdi algoritmanın, sermayenin, devletin, örgütlerin, lobilerin, gizli ağların içinde saklandığına inanıyoruz. İnsan zihni, başına gelen büyük felaketlerin rastlantısal olduğuna inanmak istemiyor. Çünkü rastlantı daha korkutucu. Deprem oluyor, salgın çıkıyor, ekonomik kriz geliyor, hayat altüst oluyor ama hepsinin ardında kimselerin olmaması fikri daha korkutucu geliyor insana. O yüzden iştahla bir fail arıyoruz. Gizli bir akıl, görünmeyen bir merkez, bir “yapı”…

Dün kurtlardı, sıçanlardı, cadılardı. Sonra komünistler, yabancılar, göçmenler, virüsler oldu. İnsan değişiyor ama zihnin çalışma biçimi çok değişmiyor. Belirsizlik büyüdükçe görünmez düşmanlara daha fazla ihtiyaç duyuyoruz. İnsan korkusunu soyut halde taşımakta zorlanıyor. Ona bir yüz, bir gövde, bir isim vermek istiyor. Çünkü birilerini suçlayabilirsek, dünyanın yeniden açıklanabilir hale geldiğine inanıyoruz.

Herkesin ağzındaki “yapı” dediğimiz şeyin asıl gücü burada. Hayatın karmaşasını sadeleştiriyor. Dağınık korkuları tek bir hikâyede topluyor. Her şeyi birbirine bağlayan gizli bir akıl olduğuna inanırsak, kaos biraz olsun katlanılır hale geliyor.

Cuma, Mayıs 15, 2026

Güzel Şeyler Listesi

Flaubert yaparmış, güzel şeyleri listelermiş, yirmili yaşlarımın başındaki beni de etkilemiş olmalı ki taklit etmişim. Şimdi düşünüyorum da, bu tür listeler aslında epeyce hüzünlüdür, kaybolmak üzere olan şeylerin envanteri gibidirler. Çok da anlamadan melankoliye kapılmışım.

Bir iki eski-yeni arkadaşımla konuştum, genel olarak böyle bir listeyi “hayatı yaşamaya değer kılan şeyler” gibi anladılar. Küçük mutluluk katalogları ya da kişisel sığınaklar gibi de okunabilirler halbuki. Yirmi yaşındaki listemde “Ayaş domatesi” var ama hemen yanında “kalbi hızlandıran şeyler” yazmışım. Neyi kastettiğimi bilmiyorum artık, biraz edepsiz, biraz edebi görünmek istemişim galiba. “Yeşil çoraplı kız” da var mesela. Pek hatırlamadığım bir genç kadını listeye katmışım. Şimdiki hafızamda var mı yok mu kategorisinde halbuki.

Şimdi olsa nasıl bir liste yapardım diye düşündüm. Mutlaka “çilek” yazardım. Gece benim sokaktan yürüyerek geçen insanların ayakkabı tıkırtılarını seviyorum. Bir arkadaşım eski çizgi romanların arasından çıkan ekmek kırıntıları dedi, bir başkası kedi gurultusu. Bir başkası plak cızırtısı. Dünyanın en şahane müziğinin, kimsenin artık hatırlamadığı bir dizinin jeneriği olduğunu söyleyen bile oldu. Bir saat sonra “Frigo Buz” yazdı aynı arkadaş.

Walter Benjamin, çocukluk hatıraları ve oyuncaklardan girip, kaybolmadan önce tutulmaya çalışılan şeylerden söz eder. Abdülhak Şinasi Hisar’ın şehir estetiğini, Selim İleri’nin buruk cümlelerini, Tanpınar’ın eski bir şarkının etrafında dolaşan boşluk hissini de aynı heybeye koyabiliriz. Henüz çürümemiş şeyler var demek istiyorlar Mıstık abi.

Dün gece bir arkadaşım, “Sığınak mı arıyorsun?” diye yazdı. Algoritmik kaostan, nostalji bağımlılığından filan söz etti uzun uzun. Payladı beni. Sonra da aynı konuşmanın ortasına annesi vefat ettiği için tadamayacağı yemekleri bıraktı. İnsan en çok kendi çelişkilerini saklayamıyor galiba. Kimse üzgünüm diyemiyor ama herkes bir “kayıpla” konuşuyor.

Eco’ya göre liste yapmak biraz da sonsuzluk karşısında paniklemek anlamına geliyor. Dünyayı toparlamak, elde tutmak, dağılmasını geciktirmek istiyoruz belki de. Dünya çok hızlı değiştiğinden yaralarımızı pansumanlıyoruz. Böyle bir listeleme yapıyoruz çünkü bazı şeylerin kaybolduğunu bir türlü kabul etmek istemiyoruz.

Benim bilmem kaç yıl arayla tuttuğum kayıtlar, nesnelerin fiziksel varlığından ziyade, onlara yüklediğim duygusal belleğin birer dökümü elbette. Gelecekten korkuyoruz. Bugüne geçmişin gücüyle direnebileceğimizi düşünüyoruz. Belki sevdiğimiz şeyleri önemseyince daha değerli insanlar olacağımıza bile inanıyoruz.

Laf uzamasın, kırmızı mürekkepli kalemlerden bahsetmiş miydim? Güzel şeyler kurşun kalemle yazılamaz elbette…

Related Posts with Thumbnails