![]() |
Ben oyunculuğundan önce yaptığı işten, basın ressamlığından söz edeceğim.
Kırklı yılların sonlarında gazetecilik madden pek parlak bir sektör değil. Gazeteler teknolojik yenilenme sıkıntıları yaşıyor, tirajlar da telifler de düşük. Ayhan Işık, Türkiye Yayınevi’nde çalışıyor ya da onlara parça başı işler yapıyor. Yaşını düşününce bu dönemin iki-üç yıl kadar sürdüğünü tahmin ediyorum. Çizgileri pek göz alıcı sayılmaz. Yabancı çizgi romanlardan kopyalar yapıyor, illüstrasyon çiziyor, fotogerçekçi işler üretiyor. Gerçi o yıllarda yaşıtı olan birçok ünlü çizer de henüz olgunluk döneminde değil. Onların çok gerisinde değil, ümit vaad ediyor, henüz harçlık çıkarmanın bi tık üstünde sanki.
Ellili yılların başında Yeni İstanbul gazetesinde yayımlanmış, “Ayhan” imzalı bazı çalışmalarını görmüş ve uzun süre bunların Ayhan Erer’e ait olduğunu sanmıştım. Bu tür işlerde doğal olarak imza kullanılmaz, arada kopyayı yapan imzasını sıkıştırır. Ne ki, Erer’in daha temiz bir çinisi vardı, hatta Şahap Ayhan ile ortak çalışır, Şahap Ayhan’ın desenlerini çinileyerek "Şahap Ayhan Erer" diye imza atarlardı. Benim gördüklerim meğer Ayhan Işık’a aitmiş, İtalyan ya da Fransız soap opera çizgi romanlarından kopyalar yapıyormuş.
Yıllar sonra, 1966’da, artık şöhret olduğu için, aynı gazete bu hikâyelerden birini, Aşka İnanmıyorum’u derleyip toparlayarak albüm-dergi biçiminde yeniden yayımlıyor. Altmışlı yıllarda gazete ve dergi dağıtım ağları geliştiğinden, bayilerde satılacak türden bir yayın üretmeyi tercih etmiş olmalılar. Kitaba göre iyi de satmış ama dergi gibi olduğu için de çarçabuk kaybolmuştur.
![]() |
İki küçük not düşmek isterim. Birincisi, gazetelerimiz otuzlu yıllarda yabancı çizgi romanları yerelleştirip Türkçe isimlerle yayımlamayı tercih ederken, nedense sonraki yıllarda bundan vazgeçiyorlar. Oysa Aşka İnanmıyorum pekâlâ Cevdet ile Selma’nın hikâyesi olarak da anlatılabilirmiş. Hikâyede özel bir “yabancılık” yok. Buna rağmen isimleri ve mekânları korumuşlar. Belki yabancı olmak okura daha cazip geliyordu. Zamanın gazete müdürleri ne düşünüyorlardı, bugün bilmek zor.
İkincisi, eserin son panelinde Ayhan Işık değil, “A. Işıyan” imzası var. Gerçek soyadını kullanmış. Bilenler vardır, aslen Ermeni olduğuna dair epey magazin olmuştu. Nubar Terziyan’ın ölümünün ardından yayımladığı duygusal ilan da aynı bağlamda çok konuşulmuştu. Açıkçası bu meseleyle ilgilenmiyorum. Ama şu “what if” hoşuma gidiyor: Eğer sinemaya geçmemiş, gazete ressamı olarak kalmış olsaydı, bugün onu büyük ihtimalle Ayhan Işıyan adıyla bilecektik ve ben de onun ilk dönem çalışmalarından birini anlatıyor olacaktım. Ya yaa Mıstık abi...
![]() |



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder