![]() |
Cuma, Ağustos 21, 2026
Tuhaf Kitaplar (3)
Perşembe, Ağustos 20, 2026
Bediş
![]() |
Öğrük henüz 19 yaşındayken, 1977’de Gırgır’da çizmeye başladı. Oğuz Aral, Gırgır kadrosunu gençleştirirken, kendi üreticilerini yetiştirirken, kadın çizerlere de öncelik tanıyor, onlara köşe ayırıyordu. Genç Öğrük de bu köşenin ümit vaad eden çizerlerinden biriydi. Köşe sonraları Bıyıksızlar adıyla ünlenecekti; ama ilk hali Gırgıriye idi ve “Ya yaya… Şaşaşa… Eksik Etek Çok Yaşaa” alt başlığıyla yayımlanıyordu.
Öğrük ilk çizgilerinde Gırgır’ın genel eğilimine uygun olarak televizyon parodilerine yoğunlaşıyor, biraz absürt, biraz da cinsel açlığa odaklanan espriler yapıyordu. Asıl başarısına ise Gırgıriye köşesinin içinde çizmeye başladığı Çılgın Bediş isimli çizgi romanla ulaştı. Gırgıriye sonradan unutuldu ama Bediş her hafta yayımlanmaya devam etti. Öyle ki Oğuz Aral, bir ara onu derginin en sevilen köşelerinden Avni’nin hemen altına, aynı sayfaya yerleştirdi.
Bugün çok anlaşılmayabilir: 19 yaşındaki deneyimsiz bir çizere güvenip her hafta çizgi roman üretme şansı vermek. Aral’ın Öğrük’ü ısrarla çalışmaya teşvik ettiğini, ona zaman tanıdığını tahmin edebiliriz. Galiba istediği şey, o yaştaki genç bir kadının kendi dünyasını anlatmasıydı. Öğrük de arayarak, deneyerek, yaklaşık bir yıl içinde kendi anlatım kıvamına ulaştı. Israr ve sabır karşılığını verdi demek daha doğru olur.
İlk çizilen Çılgın Bediş, uzun bacaklarını masaya uzatan, sürekli makyaj yapan, ayak parmaklarıyla daktilo yazabilen albenili, hafif etine dolgun sarışın bir sekreterdi. Gırgır’ın erkek dünyasına uygun bir tipleştirmeydi bu. İsmi bile o formülden geliyordu: Gırgır’ın karakterlerini “Avanak”, “Utanmaz”, “Zalim”, “Gaddar”, “Kelek” gibi sıfatlarla anma geleneğinin bir devamıydı “Çılgın”. Sanıyorum, erkekler karşısında rahat davranan, onlara meydan okuyan bir kadın tiplemesi yaratılmak istenmişti.
Bediş’in ilk ilginçliği şuydu: Erkeklerin ilgisini çekmek istiyor ama aynı ilgiden rahatsız da oluyordu. O yıllarda gazetelerin çizgili sayfalarında, bantlarda ya da mizah dergilerinde kadın kahramanlar mutlaka cinsel cazibeli olur, komiklik çoğu zaman onlara yönelen erkek arzusundan ve erotizmden çıkarılırdı. Çevirilerin de etkisiyle hafif Amerikanvari “aptal sarışın” esprileri revaçtaydı. Öğrük ya da Aral, başlangıçta bu popüler espri evrenini modellemişti.
Benim ilginç bulduğum, aynı evrenin çok kısa sürede yerlileştirilmesiydi. Bediş komşunun yakışıklı oğlunu uzaktan süzüyor, çocuk kendisiyle konuşmaya kalktığında “Ben senin bildiğin kızlardan değilim” diyerek onu yumrukluyordu. Mini etekli erotik Bediş kısa sürede unutuldu; Gırgır mahallesine taşınılmıştı.
Komşu teyzelerin, hayırlı kısmetlerin, karşı pencerelerin, müdahaleci annelerin, “eyvah babam!”ların dünyasına dahil olunmuştu. Başlangıçta erkek okura göre kurulmuş sarışın sekreter tipi, Öğrük çizdikçe mahallede yaşayan genç bir kadına dönüşüyordu. Flört, aile, komşuluk, arkadaşlık, okul ve kadınların kendi aralarındaki ilişkileri giderek hikâyenin asıl malzemesi haline gelecekti.
Çılgın Bediş sonraki yıllarda lisede geçen bir okul dizisine dönüştü ama gerek bu mahalle atmosferi gerekse kadınların erkekler karşısındaki özgüvenli varlığı değişmedi.
Bediş’in liseli oluşu başlangıcından yaklaşık bir yıl sonra gerçekleşti. Ondan önce üniversite amfilerinde geçen bölümler bile vardı; ancak okul ve öğrencilik henüz dizinin temel dünyası değildi. İlk dönemde belirginleşen iki önemli yan karakter erkekti.
Bunlardan biri Bediş’in flörtü, “çıktığı” Oktay’dı. Oktay sanki öteden beri sevgililermiş gibi birdenbire ortaya çıkmıştı. İkincisi ise Bediş’in dedesi Necmi’ydi. Yaşlanmış bir Avanak Avni’yi andırıyordu ve bütün motivasyonu kadınlardı. İlk göründüğü hafta, gizlice Bediş’in odasına giren Oktay’ı genç kız sanarak bacaklarını okşamıştı.
Necmi, Oktay’dan çok daha fazla ilgi gördü; kimi haftalar yalnızca onun maceraları yayımlanır oldu. Bu okur beğenisi, çizgi romanın kendi mantığı içinde gayet doğaldı. Bediş’le Oktay arasında melodramatik bir gerilim yoktu; kavuşmalarının önünde bir engel de bulunmuyordu. Oktay birdenbire ortaya çıkıp esas kızı kapmış, böylece dizinin arzu nesnesini, erotik odağını da bir ölçüde okurun elinden almıştı.
Necmi Dede ise hep eksikti. Bediş’in kız arkadaşlarına, öğretmenlerine, tombul kadınlara, sokakta gördüklerine açlıkla, doymazcasına saldırıyordu. Başarısızlığı ve iştahı komikti. Sürekli kaybetmesi onu sevimli kılıyordu.
Dizi ilerledikçe Bediş’in çevresine iki önemli kadın karakter daha katıldı. Mükü (Mükerrem), Necmi'nin kadın olan benzeriydi, tombulluk ölçüsünde yuvarlak hatlı, neşeli, dışa dönük, pervasız, duygularını ve cinselliğini açıkça yaşayan bir erkek delisiydi. Göz süzüyor, göğüslerini hoplatıyor, kalçalarını kıvırıyor, erkekler karşısında şen kahkahalar atıyordu. Sokakta yürürken öyle bir hapşırıyor, öyle cilveli şeyler yapıyordu ki otobüs durağında bekleyen bütün erkekler peşine düşüyordu. Ya da o inene kadar otobüsten kimse inmiyor, Mükü indiğinde arkasından erkeklerden oluşan bir kuyruk dökülüyordu.
Banu ise Mükü’nün karşı kutbuydu. İçine kapanıktı, komik bir çirkinliği vardı, kuru bir dal gibiydi; utangaç, ürkek, uyumsuz ve “inekti”. Beğendiği bir erkek onunla öylesine konuşsa, yalnızca saati sorsa bile inanılmaz bir özgüven patlaması yaşıyor; kapıları çarpıyor, okul tuvaletinde sigara içiyor, çatıya çıkıyor, tersleniyor, kimseyi görmez oluyordu.
İkisi de zaman içinde Bediş’ten daha dikkat çekici hale geldi. Çılgınlığı Mükü ve Necmi devraldıkça Bediş neredeyse aklı başında birine dönüştü. Onları oflaya puflaya kontrol etmeye çalışıyor, Banu’ya terapi yapıyor, vara yoğa üzülüp kırılmasını engellemeye uğraşıyordu. Başlangıçtaki “çılgın” Bediş artık grubun en normal insanıydı.
Çılgın Bediş böylece başladığı noktadan oldukça farklı bir yere, başka türden bir hikâye evrenine dönüştü. Artık Bediş’ten ziyade çevresindekilerle ilerleyen, çok kahramanlı bir çizgi romandı.
Öğrük’ün çok genç yaşta üretmeye başladığını, çizmeyi ve hikâye anlatmayı büyük ölçüde bu süreç içinde öğrendiğini unutmamak gerekiyor. Üstelik tek bir popüler karakter yaratmakla kalmadı; Mükü, Banu ve Necmi gibi zaman zaman başkahramanın önüne geçen tiplemeler çıkardı.
Çok kahraman yaratabilmek ve bunların her birini okura sevdirebilmek bir maharettir. Örneğin Mükü’nün, doksanlı yıllarda popülerleşen bir başka kadın çizerin, Ramize Erer’in Kötü Kız’ının öncüllerinden biri olduğunu düşünüyorum. Aynısı değiller elbette; ama kadın arzusunu utandırmadan, saklamadan, hatta kabartarak mizahın merkezine yerleştiren damarın daha erken bir örneğidir Mükü.
Karakter yaratmak başka, onu yıllarca yaşatmak başka bir maharet. Özden Öğrük ikisini de yaptı. Üstelik bunu, mizah ve çizgi dünyasının neredeyse bütünüyle erkeklere ait sayıldığı bir dönemde yaptı. Başarısıyla kendisinden sonra gelen pek çok kadın çizere öncülük etti; o alanda var olunabileceğini, üstelik çok geniş bir okur kitlesine ulaşılabileceğini gösterdi.
“Kadın çizerlere öncülük etti” deyip geçiyoruz. Geçmeyelim. Çünkü gerçekten önemli bir başarıydı.
Çarşamba, Ağustos 19, 2026
Uğursuz Film
![]() |
İşin tuhaflığı daha macera başlamadan kendini gösteriyor. Tenten ile Kaptan Haddock, Merih’ten döndükten sonra maceradan uzak, sakin bir hayat sürmeye karar veriyorlar. Kendilerine meslek arıyorlar. Tenten futbolcu, Kaptan da antrenör olmak istiyor. Ne var ki mevsim yaz, futbol mevsimini beklemek gerekiyor, bu boşlukta Kaptan gördüğü bir filmden etkileniyor ve sinemayı meslek olarak seçiyor. “Nasıl bir boşluk” dersen, kozmik bir boşluk derdim Mıstık abi.
Kurdukları şirketin adı da Haddock’un malum zaafına göz kırpan “Alkol Film”. Sene 1966, siz anladınız, bir asır önce yani. Kaptan rejisör ve yapımcı olacak, Tenten başrolde oynayacak, bir önceki serüvende yaşadıkları Merih macerasını filme çekecekler. Yani ortada yalnızca Tenten’in taklit edildiği tekil bir korsan macera yok, bizimkiler kendi devamlılıklarını kurmuş, Tenten’i bir serüvenden ötekine taşıyarak küçük bir paralel evren yaratmışlar.
Tenten daha işe başlamadan “Yaşasın, sinema yıldızı oldum” diye seviniyor, Kaptan da “Dünya dehamı alkışlayacak” havasında. Fakat işler pek öyle gitmiyor.
Tam çekime gireceklerken senaryo kayboluyor, kopyasını alalım derken gittikleri senarist durduk yere intihar ediyor. Kaptan senaryoyu okuması için kime gönderdiyse onlar da birer birer intihar etmeye başlıyor. Ekip kayıp senaryonun peşine düşüyor ve iş İstanbul’a kadar uzanıyor.
Artık nasılsa mı diyelim, meğerse mi diyelim, senaryonun içinde gizli bir robot-makine tasarımı varmış. Bunun peşine düşen gizli servisler birbirleriyle rekabet ederken insanları öldürüyor, cinayetleri de intihar gibi gösteriyorlarmış.
Tenten, olayları öğrendiğinde “Devletimin sırlarını ele geçirmek istiyorlar. Onlara engel olmam lazım” diyor ve Boncuk’a dönüyor: “Haydi Boncuk, vatani görev bu.” Boncuk’un cevabı daha da güzel: “Emret Komutanım.” Hangi devlet, hangi vatan diye merak ederseniz, isim olarak hiç geçmiyor. Siyasi polis filan devreye girince kötü adamlar “komünistler” çıkacak sandım ama o kadar ileriye gitmemişler.
İntiharlar ve bir türlü ulaşılamayan senaryo fikri başlangıçta “muamma” olarak ilginç. Üstelik herkesin peşinden koştuğu ama kimsenin doğru dürüst ele geçiremediği bir film senaryosunun çizgi romanın merkezine yerleşmesi kendi başına hoş bir fikir. Ne var ki hikâye ilerledikçe fikir dağılıyor. Polisiye başlıyor, casusluğa dönüyor, oradan bilimkurguya sıçrıyor, gizli servisler, robot tasarımları ve cinayetler üst üste yığılıyor.
Bu kadar çok ölümün Tenten dünyasına pek uymadığını tahmin edebilirsiniz. Hergé’de tehlike, şiddet ve ölüm ihtimali vardır ama burada olduğu gibi peş peşe ceset çıkaran bir hikâye düzeni yoktur. Kopyacılarımız, Tenten’i almışlar ama anlatının ölçüsünü, ritmini ve ahlakını almamışlar, serüvenin İstanbul’da geçmesi onlara yeter gibi gelmiş.
Sonuçta epeyce saçma, fakat tam da saçmalığı nedeniyle ilginç bir uydurma okuyoruz. Hikâye nasıl devam edeceğini bilemedikçe yeni bir fikir ekliyor, sonra onu da sürdüremeyince başka bir fikre sıçrıyor. Tenten, polisiye, casusluk, bilimkurgu ve yerli tefrika alışkanlıkları birbirine karışıyor.
Kopyaları ilginç yapan tam olarak bu zaten: Hergé’yi ne kadar iyi taklit ettikleri değil, taklit etmeye çalışırken Tenten’i neye dönüştürdükleri. Bir noktadan sonra okuduğumuz şey sahte bir Hergé macerasından çok, Tenten kılığına sokulmuş yerli bir polisiye-tefrika oluyor.
Salı, Ağustos 18, 2026
Boşvermişler
Hatırlayanlar olacaktır, Cem Karaca’nın “Beni Siz Delirttiniz” diye bir şarkısı vardır. Temposu ve saykodelik sözleriyle öfkeli, polemikçi bir şarkıdır. Benim kuşağım şarkıyı handiyse yirmi yıl gecikmeyle keşfetti. Karaca’nın sürgünden dönmesinin ardından şarkıları yeniden dolaşıma girmişti. Oysa şarkı yeni değildi; Dervişan’la birlikte kaydettiği plak 1975’te çıkmıştı. Şarkı, “Beni siz delirttiniz evet… Kırmızı ışıkta geçen şoförler / Ve boşverli türküler…” diye başlar.
Ben uzun süre bu sözlerin İlhan İrem’in Boşver şarkısına bir gönderme olduğunu düşündüm. Bugünden bakınca bunun bir tür magazin merakı olduğunu kabul ediyorum. Küçük büyük gerilimler ilgimizi pekiştiriyordu galiba. Şarkılar ve şarkıcılar arasında gizli polemikler icat ediyorduk. İmalar ve şayialar hoşumuza gidiyordu.
Sonradan fark ettim ki mesele yalnızca İlhan İrem değilmiş. Yetmişli yılların sol jargonunda, muhalif dergilerde ve politik yazılarında sürekli karşınıza çıkan bir deyiş var: “boşvermişler”. Apolitik, bireysel hazlarının peşinde koşan, memleket meselelerine kayıtsız kalan insanları tarif eden küçümseyici bir sözcük bu. Neredeyse her tartışma dönüp dolaşıp “boşvermişler”e bağlanıyor.
İlginç olan şu: Aynı yılların popüler şarkılarında “boşver” sözcüğü olağanüstü yaygın. Fecri Ebcioğlu’nun sözlerini yazdığı ve Ajda Pekkan’ın seslendirdiği Boşvermişim Dünyaya (1968), “Bir gün hayat bitecek dersin görmüşüm rüya / Boşvermişim dünyaya / Ağlamak istemiyorsan sen de boşver dünyaya” diyordu. Neşe Karaböcek ile meşhur olan şarkıda da benzer bir refleks var: “Boş vermişim şu dünyanın kahrına…”
Liste uzayıp gidiyor. Filmlerde, şarkılarda, gündelik konuşmada “boşver” neredeyse bir kuşak sloganına dönüşmüş durumda. Niye bu kadar yaygınlaşmış, insan merak ediyor. Bunu yalnızca şarkılarla açıklamak eksik kalır; gündelik dile sirayet etmiş daha geniş bir ruh halinden söz ediyorum.
Bir umursamazlıktan çok, dünyanın sertliğine karşı geliştirilmiş bir savunma refleksi gibi duruyor. Hayatın mantıksızlığına omuz silkip yaşamaya devam etme hali… Daha çok kentli orta sınıfın baş etme duygusunu yansıtıyor sanki.
Ne var ki Türkiye hızla siyasallaştıkça bu tavrın anlamı değişiyor. 12 Mart’ın ardından yükselen politik atmosfer, ardından yeniden canlanan sol hareket ve giderek sertleşen ideolojik iklim içinde “boşvermek” artık kişisel bir ruh hali olmaktan çıkıyor. Politik bir kusura dönüşüyor. Mücadele çağında kayıtsız kalmanın adı oluyor.
Bu yüzden yetmişli yılların sol yayınlarında “boşvermişler” sözcüğüne sık sık rastlıyoruz. Karikatürlerden polemik yazılarına kadar aynı itham tekrar ediliyor. Örneğin patronlar “boşvermişler” için gazete çıkarıyor, Yeşilçam, Gırgır ve futbol bu kültürü büyütüyor vesaire… “Boşvermiş” artık yalnızca umursamaz biri olmaktan çıkarak düzenin sürmesine sessizce razı olan kişiye dönüşüyor. Bir tür hainlik, bir tür işbirlikçilik hatta…
Büyük davalara inanmayan, kendisini herhangi bir kolektif amaca adamayan, hayatını siyasal bir misyon etrafında kurmayan herkes aynı kefeye konuyor. O yıllarda bu mukayese yapılmış, nihilizm ile karıştırılmış. “Boşver” çoğu zaman hayatın sertliğine karşı geliştirilen bireysel bir savunma refleksiydi; nihilizm ise anlamın ve değerlerin kendisini sorgulayan felsefi bir tutum. Ne var ki adanmışlık üzerine kurulu ideolojiler, ister devrimci ister milliyetçi olsun, böyle bir kayıtsızlıkla mücadele etmek zorundaydı. Çünkü kendisini büyük bir davaya adayanlar için en büyük tehdit, yalnızca karşı fikirler değil, hiçbir davaya inanmayan ya da inanmak istemeyen insanlardı.
Bugün geriye dönüp baktığımda, o şarkıların aslında hiç de küçümsenecek şeyler söylemediğini düşünüyorum. “Boşver” demek, bazen pes etmek değil, ayakta kalabilmenin tek yoluydu. Yetmişli yılların ideolojik dili bu sözcüğü teslimiyetin simgesi haline getirdi. Oysa belki de “boşver”, dünyanın ağırlığı altında ezilmeden yaşamayı sürdürmenin başka bir adından ibaretti. Sözcüğü önce popülerleştiren, sonra da pejoratif bir olumsuzlamaya dönüştüren zamanın ruhuydu.
Pazartesi, Ağustos 17, 2026
Cemal Nadir'in Cenazesi
![]() |
Pazar, Ağustos 16, 2026
Fıkrayla söylenen
Abim güzel fıkra anlatırdı. Takdir edildiğini bildiğinden, fıkraları unutmamak için küçük notlar alır, onları cüzdanında taşır, gerektiğinde de “sahne” alırdı. Yazılı basın kaybolduğu için bugün hâlâ fıkra anlatan köşe yazarları var mı bilmiyorum ama fıkra yazmak, hele pazar yazılarında bunu yapmak, bir tür gazetecilik pratiğiydi. “Ben bunu yazarım” diyerek fıkraları not alan epeyce gazeteciyle tanıştım.
Bir memleketin neye güldüğünü, hatta neye gülemediğini yorumlamak bana hep zihin açıcı gelmiştir. Akademide olduğum yıllarda bunu önemser, esprinin aktüel bağlamını ve fıkranın siyaseten kazandığı popülerliği dikkatle izlerdim.
Neredeyse yirmi yıl olacak, antropoloji ve etnoloji bölümlerinde argo ve sözlü kültür üzerine verdiğim bir derste öğrencilerden duydukları en komik fıkrayı yazmalarını istemiştim. Amacım fıkra toplamak değildi elbette, o anda, o sınıfta insanların neye güldüğünü görebilmekti.
İnternet, derlemeyi ve bulmayı kolaylaştırdığı için öğrencilerin çoğu sitelerden buldukları fıkraları paylaşmıştı. Bu da benim için sorun değildi. İnsan binlerce fıkra arasından birini seçip anlatmaya değer bulmuşsa, orada yine de bir tercih vardı.
İki hafta önce “yaz temizliği” yaparken saklama süresi dolmuş ders materyallerini ve fotokopileri attım. Arada epeyce öğrenci fıkrası çıkınca, o günlerde “bir ara yaparım” deyip de yapmadığım şeyi yapma hevesine kapıldım. Senin anlayacağın, abim fıkra anlatıyormuş da ben dinliyormuşum gibi dünya kadar fıkra okudum Mıstık abi.
Ortaya çıkan tablo tek bir espri anlayışından çok, birkaç sabit eksenin tekrarlanmasıydı. Bir grup fıkra otoriteyle dolaylı yoldan hesaplaşıyordu. Trafik polisinin köylü amcanın eşeğine ceza kesmesi, hâkimin “Meclis’teki ayının adamı var, benim yok” diyen sanığa gülüp geçmesi gibi… Devlete, yasaya, bürokrasiye duyulan güvensizlik doğrudan bir itiraz olmaktan çıkıyor, iç geçirerek anlatılan bir fıkraya dönüşüyordu.
Mizah bu yola başvurduğunda doğal olarak bir şüphe uyandırır: Gerçekten eleştiri mi yapıyordur, yoksa öfkeyi güvenli bir yerde tüketmenin yolunu mu bulmuştur? İnsanı hakim sınıfla hesaplaştırıyor mudur, yoksa hesaplaştığını düşündürüp rahatlatıyor mudur?
İkinci eksen, azınlıklara ve dine dokunan fıkralardı. Ama hepsi aynı cesarete sahip değildi. Nasreddin Hoca fıkraları dinî otoriteyle rahat, hatta neredeyse sevgi dolu bir mesafe kuruyordu. Buna karşılık bir Rum mahallesi fıkrası doğrudan kutsallığı hedef alıyor, hatta Meryem Ana’ya gönderme yapıyordu. Daha da ilginci, kaynak olarak Can Yücel’in bir mahkeme savunması gösteriliyordu. Sanki fıkra, tek başına söyleyemediği bir şeyi şöhretli bir muhalifin ağzını ödünç alarak söylüyordu. Cesarete bile bir “celebrity” gerekiyordu.
Üçüncü eksende kadınlar neredeyse aynı role yerleştirilmişti: vefasız, aptal ya da doğrudan uğursuzlardı. Bunun o sınıftaki öğrencilerin kadın-erkek algısını doğrudan yansıttığını söylemek kolaycılık olur. Daha çok, fıkra geleneğinin taşıdığı eski bir kalıbın devam ettiğini gösteriyordu. Asıl dikkat çekici olan, kimsenin bu kalıbı sorgulamadan onu “en komik” fıkra olarak seçebilmesiydi.
Son eksen ise küresel popüler kültürün sonucuydu. Bazı fıkralar hiç yerli değildi. Şişedeki cin, üç dilek, uzaylılarla eş değiştirme… Bunlar dünyanın herhangi bir yerinde anlatılabilecek kalıplardı. İnternet bu şablonları standartlaştırıyor, yerel kültür de onları kendi diline ve kendi tiplerine (Temel, köylü amca, Hoca) giydiriyordu. Böylece bir öğrencinin “çok komik” dediği şey, dünya çapında dolaşan bir şablonun Trakya ağzıyla söylenmiş hâli olabiliyordu.
Fıkralar, sansürün nereye kadar esneyebildiğinin şifrelerini verebiliyor bize. Üstelik insanların neye güldüğünü değil, bazı şeyleri neden ancak gülerken söyleyebildiğini de anlatıyor. Otoriteye açıkça itiraz edemeyen ancak fıkrayla edebilen, dine dokunmak için başka birinin ismini ödünç alan, kadın hakkında doğrudan söylenmesi kaba ya da ayıp sayılacak şeyi fıkra içinde rahatlıkla söyleyen bir kültürden söz ediyorum.
Fıkra bazen yasağı deliyor ama bazen de yasağın sınırını teyit ediyor. Söylenmesi yasak olanı geçici olarak söylenebilir hâle getiriyor, ardından hayat eski düzenine dönüyor. Bu yüzden mizahın özgürleştirici olduğu klişesine hemen kapılmamak gerekiyor.
Üstelik her şeyle de dalga geçilmiyor. Mizahın hedefleri rastgele seçilmiyor, kimi gruplar sürekli komik, aptal, cimri, sapık ya da yetersiz resmedilirken kimileri bu dolaşımın dışında tutuluyor. Bir toplumun fıkra repertuvarı, yalnızca önyargılarını değil, korkularını ve dokunulmazlarını da ele veriyor. Düşman sayılan bir etnik gruptan fıkra kahramanı seçilmiyor, komikleştirilmek istenmiyor mesela.
Cumartesi, Ağustos 15, 2026
Sosyal medyada Derin Hakikatler
![]() |
Blogtaki yazıları aralıklarla sosyal medyada, facebook'ta paylaştığımı yazmıştım. Mecranın ölçeği geniş olduğu için yazılar, blogdaki doğal dolaşımla kıyaslanmayacak ölçüde ilgi görüyor. Ben de neyin (ve neden) daha çok ilgi çektiğini merak ettiğimden, olup biteni biraz oyun gibi izliyorum.
Son altmış günü temel alarak en çok okunan beş yazıyı etkileşim rakamlarıyla paylaşayım istedim.
İlk yazı En Kahraman Rıdvan çizgi romanını yorumladığım yazı var (136 bin). İkinci sırada, Dündar Kılıç'ın bir mahkeme fotoğrafından yola çıktığım deneme geliyor (88 bin). Üçüncü, bir dansöz fotoğrafı üzerinden yazdıklarım (65 bin). Dördüncü, İnci Birol bir fotoğrafından ilhamla ilişkilere değindiğim "Ayrılık Makası" yazısı (57 bin). Beşinci sıradaysa, Ankara'nın NATO Zirvesi nedeniyle yaşananlara dair eleştirim bulunuyor (42 bin).
Listeye bakınca ortak bir tema yokmuş gibi görünüyor: çizgi roman, suç tarihi, eğlence hayatı, ilişkiler ve şehir siyaseti… Belki de ortaklık tam burada. İnsanlar konu başlığından çok, bir fotoğrafın, bir çizginin ya da küçük bir tarihsel ayrıntının açtığı hikâyeye ilgi gösteriyorlar.
Kimden yana bu mizah?
![]() |
Cuma, Ağustos 14, 2026
Ölmüyor
![]() |
Gırgır’la başlayan komik çizgili “yetişkin” hikâye ekolümüze bakıldığında ise durum daha da çarpıcı: Neredeyse herkes önemli çizgi romanlarını yirmili yaşlarında üretmeye başlıyor.
Dünya çizgi romanında da durum çok farklı değil. Alex Raymond, Flash Gordon’u 24 yaşında çizmeye başlıyor. Bob Kane, Batman’e başladığında yine 24 yaşında. Chester Gould, Dick Tracy’ye başladığında 31; Lee Falk, Mandrake’ye başladığında 23 yaşında. Hal Foster, Prince Valiant’a başladığında 45, Milton Caniff Terry and the Pirates’a başladığında 27 yaşında. Schulz, Peanuts’a başladığında 28. Hergé, Tenten’e başladığında 22, Uderzo Asteriks’e başladığında 32, Morris Red Kit’e başladığında 23 yaşında.
Örnekler çoğaltılabilir. Çizgi roman üreticileri, tarihe baktığımızda, önemli işlerini oldukça genç yaşlarda üretiyorlar. Okurlarıyla aralarında büyük bir yaş farkı yok, hatta çoğu zaman aynı kuşağın insanları sayılırlar.
Yukarıdaki yaşları özellikle uzattım çünkü bugün bu tablo çok değişti, hem üretenler yaşlanıyor hem de mesleğe yeni girenlerin yolu zorlaşıyor.
2015’te Fransızca çizgi roman üreticileri üzerine yapılan geniş bir araştırmada 40 yaş ve altındaki üreticilerin oranı yüzde 56’ydı. Aynı araştırma 2025’te 1.197 yazar ve çizerle tekrarlandığında bu oran yüzde 41,8’e düşmüş. Ortalama yaş 43’e çıkmış. Daha önemlisi, 21-30 yaş grubunun oranı 2015’te yüzde 22 iken 2025’te yüzde 15,4’e gerilemiş durumda. Yani gençlerin çizgi romana girişi azalıyor.
Geçtiğimiz günlerde Britanya’da yaşayan Berat (Pekmezci) ile konuştuk. Yapay zekânın işlerini çok daralttığını söyledi. Bunu yalnız Berat’tan duymuyorum; sektörde çalışan hemen herkes benzer şeylerden şikâyetçi. İlgilisi ayrıca araştırabilir, 2024’te Society of Authors’ın araştırmasında illüstratörlerin yüzde 26’sı yapay zekâ nedeniyle iş kaybettiklerini söylüyordu.
Bu iki veri aslında aynı hikâyenin iki yüzü. Yapay zekâ mevcut üreticilerin işini daraltıyor; daralan bir piyasaya da ismi olmayan, deneyimsiz birinin dahil olması “imkansızlaşıyor.” Yani mesele yalnızca “gençler ilgisini kaybetti” değil- iş kapıları da kolay açılmıyor artık.
Yakın çevremde çizgi roman hakkında sohbet ettiğim herkes bunu benden duymuştur: Otuz yaşın altında olup da çizgi roman üreten biri var mı, diye sorarım hep. Ardından karikatürcü var mı diye eklerim. Yok dersin de, biri hiç mi yok der ya, biraz o hesap… Eskiden bu soruya uzun bir isim listesiyle cevap verilebilirdi. Şimdi isimler neredeyse çarçabuk sayılabiliyor. Yaşlanan ve azalan bir üretici nüfusundan söz ediyoruz.
Galiba tek bir istisnası var: Webtoon gibi platformlar, amatör bir çizerin doğrudan okurla buluşmasını mümkün kılıyor; bu da genç üreticiler için dergi-yayınevi hiyerarşisinin sunmadığı bir giriş yolu açıyor. Hakeza, mangalar, halen çok satar yayınlarla varolduğu için olabilir, dünyanın geri kalanına göre daha fazla genç bir üretici ve okur ekosistemi içeriyor.
Eş dost, Türkiye’de ve dünyada neden mangaya bu kadar ilgi olduğunu sorar bana. “Gençler genç üretimleri okuyorlar,” diye cevaplarım. Sorunun meselesi gençlerin manga okuması değil aslında. Bizim çizgi roman dediğimiz şeyi okumamaları.
Bu konu açıldığında pek şaşmıyor, benim kuşağımdan hemen herkes romantik tepkiler veriyor. Mangaların ne kadar okunmaz, ne kadar vasat üretimler olduğunu anlatıyor; ardından farkında olmadan kendi çocukluğunu ve kendi okuma tercihlerini kutsamaya başlıyor.
Sanki çocukken okuduklarımızın hepsi başyapıtmış gibi.
Oysa genç okur yalnızca başka bir çizgi biçimini seçmiyor. Kendisine daha yakın karakterleri, anlatı ritimlerini, duyguları, gündelik hayat biçimlerini ve kültürel kodları seçiyor. Mesele çizgi kalitesi değil, kimin dünyasının anlatıldığı.
2002 sonrasında doğan bir çocuk, internetsiz bir dünyayı nasıl tahayyül etmekte zorlanıyorsa, birkaç yıl sonra yapay zekâ öncesi üretimler de gençler için aynı ölçüde uzak kalabilir.
Bugün yirmili yaşlarında olan biri, yapay zekâyı büyük ihtimalle hiç tereddüt etmeden kullanacak. Bir süre sonra bunu bilgisayar, Photoshop ya da internet kadar sıradan bir üretim aracı olarak görebilecek. Ve hatta bizim telif, emek, özgünlük ve sahicilik üzerinden kurduğumuz itirazları da pekâlâ amcalarla teyzelerin romantik husumeti olarak değerlendirebilecek. Kehanet değil bunlar.
Bizim gençliğimizde çizgi romanı değiştirenler yirmili yaşlarındaki insanlardı. Üstelik yaptıkları şey çoğu zaman kendilerinden önceki çizgi roman anlayışını bozmak, dönüştürmek, başka bir yere taşımaktı. Belki bugün de aynı şey oluyor, sadece değişimin yaşandığı “manzara” bizim alışkın olduğumuzdan farklı.
Yirmili yaşlarındaki insanlar çizgi romanı değiştirmeyi bırakacak mı, yoksa biz çizgi romanı artık tanıyamayacağımız bir tarzın ve yerin içinde mi okuyacağız? Mıstık abi, ezcümle diyorum ki, çizgi roman ölmüyor, bizim bildiğimiz çizgi roman kayboluyor…
![]() |
Perşembe, Ağustos 13, 2026
Yansıma
![]() |
![]() |
Çarşamba, Ağustos 12, 2026
Zaman, ölüm kalım, hır gür...
![]() |
![]() |
Salı, Ağustos 11, 2026
Tuhaf Kitaplar (5): Şehvetin Cerrahisi
![]() |
Pazartesi, Ağustos 10, 2026
Efsane Meselesi
Bugün herhangi bir şey için “Efsanedir” dendiğinde kimsenin aklına olumsuz bir anlam gelmiyor. Oysa “E, var böyle bir efsane” dediğinizde, aslında anlatılanın abartılı, kuşkulu, hatta pek doğru olmadığını söylüyorsunuz. Ne var ki bu ikinci anlam artık pek anlaşılmıyor; daha doğrusu, insanların aklına gelmiyor.
Tam da mizah dergileri hakkında konuşurken işime yarayan anlam bu.
Bir “efsaneyi” benden beklenen hararetle anlatmadığımda, onu küçümsediğim düşünülüyor. Bu blogu takip edenler defalarca okumuştur: Gırgır’ın dünyanın en çok satan üçüncü mizah dergisi olduğu söylenir. Ben de ortada böyle bir sıralama bulunmadığını, bu bilginin doğru olmadığını yazıp dururum. Fakat kimse buna inanmak istemez.
Çünkü mesele yalnızca bir bilginin doğru veya yanlış olması değildir. İnsanlar böyle bir iddiadan vazgeçtiklerinde, geçmişe ilişkin güzel ve gurur verici bir hikâyeyi de kaybedeceklerini düşünürler. Üstelik yıllarca kandırılmış, hiç değilse yönlendirilmiş olabileceklerini kabul etmek zorunda kalırlar. Efsaneler çoğu zaman gerçek oldukları için değil, ihtiyaç duyuldukları için yaşarlar.
Dergiler konusunda eskiden beri romantik ve hararetli bir inanış vardır: Neredeyse bütün dergilerin bir ideal uğruna çıkarıldığı, yaşatıldığı ve sürdürüldüğü varsayılır. Herkes ticaret yapabilir ama dergiciler, yazarlar, çizerler, gazeteciler ve yayıncılar yapmaz; daha doğrusu yapmamalıdır.
Matbaacı sizden para alır. Dağıtımcı sizden para alır. Kâğıt, mürekkep, büro, ulaşım, emek; her şey para karşılığında dolaşıma girer. Ama dergilerin sanki para için çıkmadığı düşünülür.
Niye inanıyoruz buna?
Gırgır neden satıldı? Yüksek kârlı bir yayın olduğu için.
Gırgır gibi dergiler neden çoğaldı, benzerleri neden üretildi? Elbette kimse masaya oturup yalnızca “Kâr amaçlı bir mizah dergisi çıkaralım” demedi. O dergileri ortaya çıkaran yetenek, heves, itiraz, rekabet, yaratıcılık ve gençlik enerjisiydi. Fakat sonuçta yaşayabilen, sürdürülebilen ve çoğaltılan yayınlar para kazandıranlardı.
Oğuz Aral, Gırgır satıldığında “Madem satacaklardı, bana satsalardı” demişti. Bunu söyleyebiliyordu, çünkü dergiyi satın alabilecek kadar gelir elde etmişti.
Gençler Gırgır’dan neden ayrıldılar? Mikrop, Limon ve Hıbır neden çıktı? Kuşkusuz estetik, siyasal ve kişisel anlaşmazlıklar vardı. Ama daha bağımsız olmak, kendi yayınlarını yönetmek ve öyle ya da böyle daha yüksek ya da daha sürekli bir gelir elde etmek isteği de vardı.
Bugün mizah dergileri yok denecek kadar azsa bunun nedenlerinden biri de az satmalarıdır. Az sattıkları için iyi telif ödeyemiyor, iyi telif ödeyemedikleri için yetenekli insanları bünyelerinde tutamıyorlar. Yetenekli insanlar da emeklerinin karşılığını alabildikleri başka alanlara yöneliyorlar.
Dergileri yalnızca paraya indirgeyip “Aslında hepsi bundan ibaretti” demiyorum. Bu da her şeyi tek bir nedene bağlayan kolaycı bir açıklama olurdu. Sadece, neredeyse hiç konuşulmadığı için parayı ve ekonomik koşulları hatırlatıyorum.
Gırgır dünyanın en çok satan üçüncü mizah dergisi değildi demek, bir efsaneye saldırmak değildir. Kimseyi yargılamıyor, buna inanılmasına da şaşırmıyorum.
Doğrusu, iddianın doğru olup olmamasından çok, insanların onun doğru olmasını neden bu kadar çok istedikleri ilgimi çekiyor.
Çünkü bazen bir efsaneyi savunurken geçmişi değil, geçmişe dair kendimizi savunuyoruz.
Pazar, Ağustos 09, 2026
Bir düğün olsa da oynasak
![]() |
Sesss… Ses bir, ikiii…
Fotoğraf ellili yılların sonunu çağrıştırıyor. Gelinle damadı görünce bir düğünde olduğumuzu kolaylıkla anlıyoruz.
Klarnet eşliğinde dans eden genç kadın fotoğrafın merkezinde. Ama kadrajı asıl ilginçleştiren, arkada dikkatle onu seyreden beyefendi. Bakışı öyle bir yere takılmış ki insan ister istemez fotoğrafı onun gözünden de okumaya başlıyor.
Genç kadının ensesinde birleşmiş elleri, salınan bedeni, kendini müziğe bırakışı… Çekinmiyor, etrafı kollamıyor, “Acaba fazla mı oldum?” diye düşünmüyor. O an yalnızca oynuyor. Belki de bu yüzden oturan adamın bakışı daha görünür hâle geliyor.
Muhtemelen Trakya havaları çalıyor; bana Mastika gibi geldi. Klarnetçi ise belli ki böyle düğünlere yabancı değil. Cebinde mendili. Bahşişini artıracak tempoyu yakalamaya çalışıyor. Meydana önce biri çıkacak, ardından iki, sonra beş… Kırk yılın başında aile arasında kurtlarını dökecek kadınların hangi ritme dayanamayacağını ezbere biliyor afedersin.
Girerken de sormuş “müesse müdürüne”: “Nereli bunlar, damadın tarafı be ya?”
Fotoğraftaki herkes başka bir işle meşgul aslında. Klarnetçi nefesine, kadın oyuna, gelinle damat kendi telaşına… Arkadaki beyefendi ise yalnızca bakıyor. Şehevi diyeceğim, fotoğraf bunu destekliyor ama ispatlamıyor.
Ve insanın aklına o eski ezgi geliyor: Alayım kızıma bir kutu boya, / Boyasın kendini boydan boya…
Fotoğraf susuyor; düğünün uğultusu sürüyor.
Cumartesi, Ağustos 08, 2026
Aslı Gönen
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
Cuma, Ağustos 07, 2026
Tahammül ve mağduriyetin gaspı
![]() |
Perşembe, Ağustos 06, 2026
Seyrüsefer Defteri 181
![]() |
Çarşamba, Ağustos 05, 2026
Evden Kovulanlar
![]() |
![]() |



























.jpg)



