![]() |
İşin tuhaflığı daha macera başlamadan kendini gösteriyor. Tenten ile Kaptan Haddock, Merih’ten döndükten sonra maceradan uzak, sakin bir hayat sürmeye karar veriyorlar. Kendilerine meslek arıyorlar. Tenten futbolcu, Kaptan da antrenör olmak istiyor. Ne var ki mevsim yaz, futbol mevsimini beklemek gerekiyor, bu boşlukta Kaptan gördüğü bir filmden etkileniyor ve sinemayı meslek olarak seçiyor. “Nasıl bir boşluk” dersen, kozmik bir boşluk derdim Mıstık abi.
Kurdukları şirketin adı da Haddock’un malum zaafına göz kırpan “Alkol Film”. Sene 1966, siz anladınız, bir asır önce yani. Kaptan rejisör ve yapımcı olacak, Tenten başrolde oynayacak, bir önceki serüvende yaşadıkları Merih macerasını filme çekecekler. Yani ortada yalnızca Tenten’in taklit edildiği tekil bir korsan macera yok, bizimkiler kendi devamlılıklarını kurmuş, Tenten’i bir serüvenden ötekine taşıyarak küçük bir paralel evren yaratmışlar.
Tenten daha işe başlamadan “Yaşasın, sinema yıldızı oldum” diye seviniyor, Kaptan da “Dünya dehamı alkışlayacak” havasında. Fakat işler pek öyle gitmiyor.
Tam çekime gireceklerken senaryo kayboluyor, kopyasını alalım derken gittikleri senarist durduk yere intihar ediyor. Kaptan senaryoyu okuması için kime gönderdiyse onlar da birer birer intihar etmeye başlıyor. Ekip kayıp senaryonun peşine düşüyor ve iş İstanbul’a kadar uzanıyor.
Artık nasılsa mı diyelim, meğerse mi diyelim, senaryonun içinde gizli bir robot-makine tasarımı varmış. Bunun peşine düşen gizli servisler birbirleriyle rekabet ederken insanları öldürüyor, cinayetleri de intihar gibi gösteriyorlarmış.
Tenten, olayları öğrendiğinde “Devletimin sırlarını ele geçirmek istiyorlar. Onlara engel olmam lazım” diyor ve Boncuk’a dönüyor: “Haydi Boncuk, vatani görev bu.” Boncuk’un cevabı daha da güzel: “Emret Komutanım.” Hangi devlet, hangi vatan diye merak ederseniz, isim olarak hiç geçmiyor. Siyasi polis filan devreye girince kötü adamlar “komünistler” çıkacak sandım ama o kadar ileriye gitmemişler.
İntiharlar ve bir türlü ulaşılamayan senaryo fikri başlangıçta “muamma” olarak ilginç. Üstelik herkesin peşinden koştuğu ama kimsenin doğru dürüst ele geçiremediği bir film senaryosunun çizgi romanın merkezine yerleşmesi kendi başına hoş bir fikir. Ne var ki hikâye ilerledikçe fikir dağılıyor. Polisiye başlıyor, casusluğa dönüyor, oradan bilimkurguya sıçrıyor, gizli servisler, robot tasarımları ve cinayetler üst üste yığılıyor.
Bu kadar çok ölümün Tenten dünyasına pek uymadığını tahmin edebilirsiniz. Hergé’de tehlike, şiddet ve ölüm ihtimali vardır ama burada olduğu gibi peş peşe ceset çıkaran bir hikâye düzeni yoktur. Kopyacılarımız, Tenten’i almışlar ama anlatının ölçüsünü, ritmini ve ahlakını almamışlar, serüvenin İstanbul’da geçmesi onlara yeter gibi gelmiş.
Sonuçta epeyce saçma, fakat tam da saçmalığı nedeniyle ilginç bir uydurma okuyoruz. Hikâye nasıl devam edeceğini bilemedikçe yeni bir fikir ekliyor, sonra onu da sürdüremeyince başka bir fikre sıçrıyor. Tenten, polisiye, casusluk, bilimkurgu ve yerli tefrika alışkanlıkları birbirine karışıyor.
Kopyaları ilginç yapan tam olarak bu zaten: Hergé’yi ne kadar iyi taklit ettikleri değil, taklit etmeye çalışırken Tenten’i neye dönüştürdükleri. Bir noktadan sonra okuduğumuz şey sahte bir Hergé macerasından çok, Tenten kılığına sokulmuş yerli bir polisiye-tefrika oluyor.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder