![]() |
Ne var ki Nolan’ın son filmi gibi blockbuster’lar karşısında çaresiz kalıyorum. Hakkında hiçbir şey bilmeden salona girebilmek neredeyse imkânsız çünkü. Fragmanları yaklaşık bir yıldır dönüyor; filmin nasıl çekildiğinden hangi oyuncunun rolü uğruna hangi zanaatı öğrendiğine kadar pek çok şey önümüze boca ediliyor.
Odyssey’i bu hafta Emrah’la birlikte seyrettik. Çok uzun zamandır bir yaz gününde, bir ara seansta büyük bir kalabalıkla film izlememiştim.
Beklentim yüksekti, film beni aynı ölçüde etkilemedi. Oppenheimer’ın epey altında kaldığını düşünüyorum. Hayatım boyunca çok ama çok fazla epik hikâye okuduğum ve seyrettiğim için olabilir; kimi sahnelerin genel performansı bana fena hâlde vasat geldi. Özellikle final bölümü yer yer Malkoçoğlu filmi estetiğine yaklaşıyor. Ana hikâyenin ne anlattığını bilmiyor değilim ama insan yine de başka türlü bir mambo jambo bekliyor.
Destanı günümüze göre revize etmemiş değiller. İnsan türünün “işin bokunu çıkardık” sızlanması, Kabil ile Habil’in hikâyesi, kibir ve küstahlık eleştirisi, dünyanın sağcılaşmasına yönelik bir huzursuzluk elbette var. Hollywood zaten o kadarını yapıyor. “Trump’a bir tek biz direniyoruz” pozu da veriliyor. Yakışıyor da haspaya derler ya, biraz öyle bir durum.
Oyuncuların olağanüstü performans gösterdiği söyleniyor. Bana öyle gelmedi. Kendini aşan bir performans görmedim, hatta oyuncu seçimlerini oldukça klişe buldum.
Film için gerçekten etkileyici bir halkla ilişkiler çalışması yürütülmüş. Her şey çok gerçek çekilmiş, bilgisayar efekti kullanılmamış, dublörlerden mümkün olduğunca kaçınılmış, oyunculardan biri halı dokumayı öğrenmiş vesaire… İnsan ister istemez “Hımm, peki” diyor. Bir filmin nasıl çekildiğine ilişkin enformasyon, filmin kendisinin önüne geçiyorsa… Zanaatkârlığın sergilenmesi, eserin değerinin peşinen kanıtı sayılıyorsa…
Yanlış anlaşılmasın: Tek tek bakıldığında güzel sahneler var. Film etkileyici bir kurguya ve güçlü bir akışkanlığa sahip. Sonuçta pahalı, gösterişli ve ustaca kotarılmış bir Hollywood performansı seyrediyoruz. Tanıtım kampanyasının kaldırdığı toz duman geçtiğinde filmin asıl yeri de belli olacaktır.
“Mutlaka IMAX’te izleyin” yönlendirmesi yapılıyor. Bence hiç gerek yok. Film, büyüklüğünü yalnızca perdenin büyüklüğünden alıyorsa zaten ortada başka bir sorun var demektir.
Filmi seyrettikten sonra yorumlara baktım. Herkesin mitolojiye bu kadar hâkim olduğunu bilmiyordum. Vay, dedim, Mıstık Abi…
Film arasında iki genç kadın konuşuyordu. Biri, kahramanımız için “Tipik erkek mallığı; onun yüzünden insanlar ölüyor, karısı perişan oluyor,” dedi.
Ben filmin kadim kaynaklara ne kadar sadık olduğundan ya da woke kültür tartışmalarından çok, bu tür popüler yorumlarla ilgileniyorum. Çünkü filmleri var eden, onları şimdiki zamana tercüme eden şey biraz da bu yorumlar. Homeros’u bilenlerin ne gördüğünden ziyade, Homeros’u bilmeden filme gelenlerin ne gördüğü daha açıklayıcı olabiliyor.
Destanın kahramanı için eve dönme, iktidarını ve erkekliğini yeniden tesis etme hikâyesi olan yolculuk, salondaki genç kadın için çevresindeki herkesi felakete sürükleyen bir erkeğin bencilliğiydi.
Belki de filmin bugüne gerçekten değdiği yer, Nolan’ın büyük ve özel sözlerinde değil, o genç kadının tek cümlesindeydi.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder