Aj Dungo’nun
Dalga Dalga adlı grafik romanı, bir yandan sörfün tarihini anlatırken bir yandan
da kaybettiği kız arkadaşıyla ilişkisini merkeze alan oldukça duygusal bir anlatı
kuruyor. Albümün estetik dengesi ve çizgi performansı gerçekten dikkat çekici.
İlk bakışta sörf tarihi nedeniyle enformatik bir çalışma gibi görünse de, yas
ve aşk hikâyesi bu mesafeli dili giderek dönüştürüyor; anlatıya buruk bir
derinlik katıyor. Yine de bana göre bu albümde çizgiler, hikâyenin önüne
geçmeyi başarıyor.
Köşecik ile Kısacık, Cervantes’in Örnek Alınacak Hikâyeler kitabındaki öykülerden biri. Başlangıçta iki genç hırsızın serüvenini
okuyacağınızı düşünüyorsunuz. Fakat Cervantes’in anlatma iştahı ağır basınca
metin, hırsızlar loncasında karşılaşılan tiplerin geçit törenine dönüşüyor. Karakterler
birer birer sahneye çıkıyor; neredeyse bir Molière oyunu izliyormuş hissi
veriyor. Çok etkilendiğimi söyleyemem ama merakla okudum. Yalnız, arkaik bir
metin olduğunu baştan hatırlatmak gerekir.
Annie Ernaux’un
Yalın Tutku novellası, isminden de
anlaşılacağı üzere erotik bir anlatı. Evli bir erkekle yaşadığı ilişkiyi
merkeze alan anlatıcı, hayatını neredeyse bütünüyle bu tutkunun etrafında
kuruyor. Saplantılı, tek odaklı ve marazi denebilecek bir yoğunlukla sadece onu
bekliyor, onu düşünüyor, onu hayal ediyor. Öyle ki, hayatı yaşamaktan çok
beklemeye dönüşüyor. Tek taraflı bir günlük havasında ilerlediği için metin, olay
anlatmaktan çok tutkunun ruh hâlini aktarmaya çalışıyor.
23:30 Baguio Seferi, pek aşina olmadığımız bir dünyadan seslenen bir anlatıcının hikâyesi.
Sayfa tasarımı, paneller arasındaki geçişler ve görsel ritim oldukça başarılı;
ciddi bir emek olduğu hissediliyor. Hikâye ise bilinçli olarak muammalı kurulmuş.
Ancak bu kadar uzatılmasına gerçekten gerek var mıydı emin olamadım. Sonunda “O
otobüsteki bütün yolcular meğerse uzaylılar tarafından…” diye başlayan bir açıklama
geliyor. Bana kalırsa çizeri asıl cezbeden şey bu fikri anlatmaktan çok, o gizem
ve gerilim atmosferini görselleştirmek olmuş.
Bob Dylan’ın Nobel Konuşması birkaç açıdan hoşuma gitti.
Dylan, kendisini etkileyen üç kitabı; Moby Dick, Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok ve
Odysseia üzerinden anlatıyor. Bunları yalnızca şarkılarına ilham veren metinler
olarak anmıyor; doğru yerlerden girerek, güçlü gözlemlerle yorumluyor.
Özellikle Moby Dick üzerine söyledikleri, sanki bir Bob Dylan şarkısı gibi
ritmik ve lezzetli akıyor.
Nada’nın yeni kapsül albümü, Nicolas Pegon imzalı Humma.
Yine bir “trip” hikâyesi okuyoruz. Önsözden öğrendiğimize göre Pegon, Orta Çağ’da
“çavdar mahmuzu” mantarından zehirlenen bir din adamıyla günümüzde LSD kullanan
bir bağımlıyı aynı halüsinasyonun içinde buluşturmayı denemiş. Aynı rüyada
uyanıp karşılaşan bu iki karakter önce şaşırıyor, ardından büyük laflar etmeye
başlıyor. Kapsül albümleri biraz
böyle ilerliyor: underground bir tavırla üretiliyor, sınırlı bir okura sesleniyor, dünyayla hesaplaşmayı estetik bir manifesto
olarak benimsiyor. Herkes için değil belki ama kendi dilini kurmaya çalışan
ilginç bir seri. Okumaya devam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder