Pazar, Ocak 31, 2021

İlk kadın karikatüristimiz mi?

Kısa bir süre önce 1932'de Viyana'da yapılan uluslararası bir karikatür sergisi ile ilgili kısa bir yazı yazmıştım. Türkiye'den de altı sanatçı bu sergiye katılmıştı, bir isimden emin olamamış ve bir tahminde bulunmuştum.

Meraklısı yazıya bakabilir. Link.

Yazıyı paylaştıktan sonra Erol Bostancı bana bir gazete haberi gönderdi, Vakit gazetesinde 3 Nisan 1932'de çıkan habere göre katılımcılardan, benim Zeki Faik İzer diye tahminde bulunduğum isimden "Nüzhet Zeki Hanım" diye söz ediliyor. 

Bu şu demek, haber doğruysa, Nüzhet isminden yola çıkarak, yanlışlıkla kadın sanılmadıysa...(ki o yıllarda Nüzhet isimli erkek ve kadınlar var) bizim (Selma Emiroğlu'ndan önce) bir kadın karikatüristimiz var demektir...

İlgilisi, meraklısı mutlaka olur, araştırır diyerek "not düşmüş" olayım.

Tek tek gelin!

Cumartesi, Ocak 30, 2021

Roman dediğin aleme ibret olmalı

Yukarıdaki görsel, Daniş Remzi Korok'un adını çok sevdiğim "Bir Türk Genci Böyle Düştü" romanının kapağından ayrıntı... bu vesileyle romanın bende uyandırdığı hisleri anlatmak isterim.

İnsan mefhumu kadar halli güç, anlatılması zor bir mevzu yoktur. Her devletin bir sınırı var, her sahanın bir ölçüsü var. Fakat mevcudatın bütün hüsn'ü anını toplayan bu devleti insanın ne sahası var, ne sınırı var.

Romalılar, sorarım size, bu mana kumar oynamak mıdır, içinde yaşadığımız kan ve kemik torbasına taalluk eden geniş mana bu mu olmalıdır? Deniz tuzlu sen ağzına alamıyorsun, ama içinde derya balık yaşıyor.

Dikkat et yolcu, para güzel, modernizm daha bir enteresan filan ama insanı sefalete götüren bir semmi katil taşıyor vitrininde, eprimiş kumaşında, kirinde... Ne oluyor, insan hilkatindeki inceliği, fıtratındaki hikmeti unutup, kumara (lütfen resimdeki kızlara bakınız, fuhşa) kapılıyor, Hele o bir Türk genciyse, hiç şaşmıyor, kumar masalarında köşkünü yitiriyor, ailesini kaybediyor, bir takım gayri kabili teranelerle yerle yeksan oluyor... Düşünün koca Osmanlı gitti...

Efenim malumunuz, roman dediğin aleme ibret olmalı her bir satırıylan... Kumar oynamayınız, evinizde oturunuz arkadaşlar ve bu romanı okuyunuz, okutunuz.

9uncu


Sevdiğim bir kapak, doğrusu kitap kapağından çok  bir afişi-posteri andırıyor ama işlevini yerine getirmediği söylenemez, dikkat çekiyor, göz alıyor. İhap Hulusi farkı...

Bu kitabın benim için özel bir hatırası var. 15 yaşımdayken babaanneme okumuştum, sevdiğinden mi, torununa sabrettiğinden mi bilmem, bütün bir gününü bana ve kitaba ayırmıştı. 

Cuma, Ocak 29, 2021

Sergi-1932


1932 yılında Viyana'da yapılan bir karikatür sergisinin kataloğunun kapağı...Katalogta eserlere yer verilmemiş. Nurullah Cemal (Berk, d.1906) eliyle bizden de bir katılım olmuş. Türkiye'ye ayrılan sayfaya bakılırsa altı ayrı karikatüristin çalışmalarına yer verilmiş.

Abidin Dino (d.1913), Arif Dino (d.1893), Münif Fehim (d.1899), Cemal Nadir (d.1902), Sedat Nuri (d.1888) tamam ama Zeki Nüzhet ya da Nüzhet Zeki kim emin olamadım. Soyadı kanunu öncesi olduğu için baba isimleri de kullanıyor, Münif Fehim de öyle yapılmış mesela... Çizgisini de göremeyince isim bir muammaya dönüştü, galiba diyorum Zeki Faik İzer (d.1905), o olmalı, ayrıca bilen çıkarsa, yazarsa, akıl fikir verirse sevinirim Valla...

1932 gibi erken bir tarihte ve karikatür gibi yeni bir alanda böyle bir sergiye katılmak ilginç... Cemal Nadir ve Münif Fehim dışındakiler karikatürü ve basın ressamlığını bırakarak sanat camiasında daha muteber olan resme kayıyorlar. Buna Nurullah Cemal de dahil ... Ressam olarak anılanların frankofon olmasına ne demeli? 

Eğer İzer'i doğru tahmin ettiysem, o yıllarda tıpkı Berk gibi Fransa'dalar... Ve ülkeye dönüşte Abidin Dino filan birlikte D grubunu kuruyorlar.

Abidin Dino, o yıl 19 yaşında olması, pıyy...

Perşembe, Ocak 28, 2021

Sait Faik İlüstrasyonları

Sait Faik hikayelerine çizilen epeyce ilüstrasyon var, kimileri çizgi romana da uyarlandı. Bu kadar seveni ve meraklısı varken, birileri de oturup bunları derlese, toplasa, kitaplaştırsa... ya da en azından bir makaleyle kitaplarını zenginleştirse... Sait'in pulp estetiğiyle imtihanını seyreylesek...

[Bedri, Koraman, Bahar, 30.7.1952, Sayı:1]
 

Çarşamba, Ocak 27, 2021

Muazzez

Boksör Sarı Oktay’ın kızı. Kolejli, Ankaralı. Soyadı, polis olan ilk kocasından.  Sesi güzel Muazzez. Külhani, aparkatlı. Ağır şarkıların uzun saltanatlısı... Kurşuni bir tütün sesi. Hasan Heybetli’nin efsunlu gecesinde hiç bakmasa bu kadar âşık. Halaskar Gazi’ye serilen güller. Rast söylerken kendini katan kadın, ah bu şarkıların gözü kör olsun. Muazzez Abacı, vurgun…

Bir otel odası, biraz görüş günü, biraz eski bir şarkı. Sabaha kadar içelim, masa güzel, sen ağla Firuze! İki kere çaresiz, üç kere yorgun. Her seven bir değil. Arafta yağmurlar, rüzgârda yağmur hep eğri yağar. Abacı, azalan gündüzlerin, “bitti o sevda” diyen hayatın boğuk tınısı. Yokuş aşağı.

 

Salı, Ocak 26, 2021

Öldüren Aşk

Sinemacı Baha Gelenbevi'nin ilk fotoroman üreticilerimizden olduğu söylenir. Doğrusu, biliyorum-diyemem, teyit edemem, türe özgü arkeolojik bir ilgim olmadı çünkü... Ama Gelenbevi, bana deneyen-arayan biri gibi gelmiştir hep, yukarıdaki görsel İnci dergisinin arka kapağındaki bir "foto-roman"dan (1952)... 

Gelenbevi, bu fotoromanı kendi çektiği bir filminden mi uyarlamış yoksa bizatihi dergi için özel olarak mı üretmiş yine bilemiyorum, tam bir koleksiyon görmüş değilim, meraklısı arayıp bulabilir, karşılaştırabilir. 

İlginç bulduğum iki noktaya değineyim. Birincisi foto-roman denmiş, yani -tire kullanılmış, sıfat tamlaması gibi düşünülmemiş adlandırmada. İkincisi, konuşma balonu tercih edilmemiş. Anlatım ve diyaloglara kutu içinde birarada yer verilmiş. O yıllarda yayımlanan çizgi romanları tarz olarak izlediklerini gösteriyor bu... 

Ezberimi nasıl geliştirebilirim doktor?


Evvelsi gün, ölüm yıldönümü olduğu için bir arkadaşım sormuştu, arşivden bir iki bakındım. Leman, Uğur Mumcu'nun ardından bu karikatürü kapağına taşımış... Bulunca gönderdim, sonra arkadaşımla konuştuk, ikimiz de kapağı klişe bulduk ama o günkü mizah dergilerinin siyaset algısı, olağanüstü olaylar karşısında verdikleri tepkilerin ortalaması filan derken sakinleştik, sonra da e bunlar popüler olmak zorunda olan dergiler diyerek "geri adımlar" attık.

Parçaladığımızı sandık ama.... diyor karikatürdeki "karanlık güç"... Parçalama vurgusu, ister istemez bölücülüğü çağırıyor ve ne dersek diyelim sağcıların evirip çevirdiği bir siyaset silahı bu, onca insan "yerli" olduğunu bu yüzden ispata çalışıyor, bu sebeple elitistler, beyaz Türkler, Batıcılar şunlar bunlar konuşuluyor, suçlayanlar cevap vermeye çalışanlar hiç bitmiyor.

Dili ve tartışmayı biz yönlendiremiyoruz, ancak cevap yetiştiriyoruz.

Bir de dertlenerek şunu konuştuk arkadaşımla, bu katliamların hiç arkası kesilmedi, kesilmiyor, başka bir hayat olabileceğini düşünemiyoruz bile... normalimiz tarumar olmuş durumda, hep bir ölme kalma halindeyiz, hep bir tehdit altında hissediyoruz, arada gaza gelip, başka yerde yaşayamam filan kabarıyoruz ama eğitimli insanlar, gençler, fırsatını bulanlar daha sakin ülkelere birer birer göç ediyorlar. 

Hal bu olunca, geride kalanlar, o normali yaşayanlar bağırıyoruz, ajite ediyor ve ediliyoruz, çığlıklar atıyoruz, öfkeleniyor, hiddetleniyor, ağlıyor, yakarıyoruz. Dış mihraklar, iç mihraklar, bölücüler, şunlar bunlar...sıralıyoruz. Bize bir suçlu lazım! 

Karikatürist ne yapsın, iki tane parazit gibi karanlık tip çizecek, bölüyoruz-parçalıyoruz filan konuşturacak... Ortalamaya karışacak. Emin olun, o yıllarda sağcılar da Mumcu'nun arkasından aynı ezberi yinelediler, "bizi bölemeyecekler" şu bu...

Nazım diyordu ya, "bence artık sen de herkes gibisin"... Mizah dergileri, popüler kültürü eleştirir gibi dururlar ama oradaki değerleri ihyacı ve pekiştirici bir işlevleri eleştirelliklerinden daha fazladır. Bu ezber, yetmişli yıllarda Gırgır'ın kapağında oluyordu, olabilirdi "çok satıyordu" ama doksanlarda okur azalıp, bakmayın siz, seçkinleşirken başka bir hararet dengesi kurabilmeliydi dergiler. 

Pazartesi, Ocak 25, 2021

Dünyanın bir numaralı bi şeyi

İstanbul'da çıkan bir dergi hazırlıyorsun, taşraya gidiyor mu, hatırı sayılır ölçüde satılıyor mu bile  belli değil... İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay'dan "Dünyanın bir numaralı içki düşmanı" diye bahsediyorsun. (Bahar, 30.7.1952)

Bu sadece gazetecilik abartısıyla-cangırtısıyla açıklanamaz, bence bu "memleketin insanları" kendilerini önemli hissediyorlar, hissetmek istiyorlar, o abartı onlara ilaç gibi iyi geliyor, Gökay'ın dünyada tanınmaması filan o sebeple lüzumsuz bir teferruat, "ben İstanbul'da yaşıyorum, benim Valim de dünyanın bir numaralı bi şeyi", "İstanbul zaten müthiş", işte o kadar, bitti...

Pazar, Ocak 24, 2021

Dedikodu ve klişeee

1956 yılından Yeni Yıldız dergisinden bir dedikodu... Münir Özkul ile Çolpan İlhan, doğru ya da değil, az ya da çok artık her neyse, flört ediyorlarmış. Nedense şaşırdım. Yakıştıramadım mı acaba? Olmazmış gibi geldi hatta. 

Özkul'ın aile babası rolleri, Çolpan İlhan'ın hanımefendi elegantlığı filan... gülmeyin biri Adile Naşit'e (!) diğeri Sadri Alışık'a bunu yapmazmış gibi hissettim galiba... Rollerin yarattığı klişeler algımı belirledi, onu anladım... 

Dedikoduyu okurken, a dedim vay dedim, halbuki ne ki?

Cumartesi, Ocak 23, 2021

Hürmüzz kız nerdesin?


Görünen o ki, Sadık Şendil, önce kadına bir isim vermiş, sonra da sayıyı "yedi"ye düşürmüş (!)... Hürmüz'ün neşesinden, hahaytından eser yok tabi kapakta... "Her zaman gamlıyım, her zaman üzgün"ü dinliyor gibi yeis içinde... Münif Fehim, melankoli sever...

Pencereden gözüken beyfendi de İhap Hulusi'nin Kulüp rakısından çıkmış gibi... Şarapla liköre sırtarıyor sanki...

Bizi temiz yetiştirin

Yetmişli yıllardan bir fotoğraf. "Bizi Temiz Yetiştirin" yazılmış duvara, o sebeple aldım zaten. Ne niyetle, kime mesaj veriliyor bilemedim, merak ettim. 
 

Cuma, Ocak 22, 2021

Sarmaşıklar arasında bir grafik roman


Çizgi roman, en azından başlangıçta, gazete patronlarının satışları artırmak için icat ettiği bir anlatım biçimiydi… Çizilenlere bakarak hemen anlaşılabilecek, derinlemesine bir okuryazarlık gerektirmeyecek bir anlatım biçimi düşünülmüş, mizah ile karikatürün sevimli yönünü harmanlayarak, birbirini izleyen resimlerle anlatılan bir tefrikacılığa başlanmıştı. Renkli resimlerle tam sayfa yayımlanan ve satışları artıran yeni “medium”a karikatür ve mizah ilişkisinden hareketle neşeli (ve komik) bir isim seçilmiş, “comics” denmişti… Bunları niye anlattım? Her anlatım aracının bir başlangıcı vardır ve o evrede kazanılan karakteristik, o mecranın ömrünü ve geleceğini belirler.

Çizgi romanlar, gazetelerin manşet ve sansasyon mantığıyla olağanüstü hikayeler anlatan, herkes tarafından kolaylıkla anlaşılabilen basit, komik, heyecanlı, sürükleyici tahkiyelerle varoldular. O sebeple en çok da çocukların ilgisini çektiler. Çocuksu mu yoksa naif mi demeli, bu hikâye mantığı, başarılı oldukça çizgi romanı büyüyen bir endüstriye dönüştürdü ve Amerika’dan tüm dünyaya yayıldı. Endüstri vurgusunu boşa söylemedim, siz, sahiden büyük paralar kazanan, bir piyasa oluşturabilen global bir anlatım aracı yaratırsanız, pazarlanan o ürünün dikkatle korunması, siyaseten ve ticareten “doğru” olması, çocuklar kadar ebeveynlerin beğenisini kazanması, geliştirilebilir ve sürdürülebilir olması gerekir.

Endüstriden, pazarlamadan söz etsek de iki unsur, gel zaman git zaman, işi karmaşıklaştırdı ve ihtiyaca dönüşerek piyasa mantığını farklılaşmaya zorladı. Birincisi, çizgi roman okuyarak büyüyen çocuklar, okuma alışkanlıklarını sürdürebilirlerdi ama onlara göre bir üretim yapılmıyordu. İkincisi, çizgi roman üreticileri, sanatçıydılar ve piyasa mantığının dayattığı klişelerle hikâye anlatmaktan hazzetmiyorlardı. Üstelik, bir hikaye anlatma sanatı olarak çizgi romanın rekabet etmek zorunda olduğu başka eğlenceler ve estetik olarak yeni gözüken mecralar ortaya çıkmıştı… Çizgi roman, kendini yenilemek zorundaydı.

Bugünden geriye doğru, aşağı yukarı altmış yıldır süren bir yenilenme çabasından söz edebilmek mümkün. Günümüzde, son yirmi yılda ortaya çıkan ve grafik roman dediğimiz, çizgi romanın yeni evresi sayılan estetik ve edebi eğilime ulaşıncaya kadar epeyce şey denendi. Comix dediğimiz underground eğilimler, çizgi romanı edebiyata yakınlaştırmak isteyen BD Novel veya ComicLit gibi nitelemeler arayışların çeşitli adlandırmalarıydı. Biz comics’e, 1930’lu yıllarda “Sinema Romanı” veya “Resimle Roman” demeyi tercih etmişiz. Sonraki yıllarda “Resimli Roman” denmiş, 1970’lerden itibaren de “Çizgi Roman”… bu sebeple biz Comics-Graphic Novel ayrımını çok anlayamıyoruz… Çizgi Roman-Grafik Roman ayrımı, örneğin Amerika’daki kadar keskin gelmiyor bize…

Çizgi romanlar, geleneksel anlamda bir kahramanın, daha ziyade muktedir bir erkeğin kötülere galebe çalmasını anlatır. Kıyametvari finalleri vardır, bağırarak konuşan, ünlem işaretli cümleler kuran tiplemeleri izleriz. Ne dersek diyelim, serüven edebiyatının içinde dolanan anlatılardır bunlar. Grafik romansa, tam da bu mantığa tepkidir, insani bir mesele anlatır, otobiyografik nitelikler, aile tarihi, zaaflar, yenilgiler resmedilir.  Grafik romanda endüstriyel kodlar, her şeye gücü yeten kahramanlar ya da klişe bir düalizm yoktur. Çoksatar kitap olmak, bir mantığı gerektirir, içeriği ta baştan belirler, satar ya da satmaz o ayrı bir şeydir. Grafik romanlar bu bakımdan bir tepkidir ve zaten o refleks, edebi bir dilin taşıyıcısı olmayı gerektirir.

 Yakınlarda Yekta Kopan’ın aynı adlı öyküsünden Levent Gönenç’in çizdiği bir edebiyat uyarlaması, Sarmaşık grafik romanı yayımlandı. Acaba diyorum, böyle bir çalışma, çok değil yirmi yıl önce uyarlanabilir ve ayrıca kitap olarak çıkabilir miydi? Tamam, kabul,  grafik romanı tartışabilmek adına “What if” sorusu soruyorum… Batıda ve bizde edebiyat uyarlamaları yok değildi ama genellikle serüven edebiyatından seçimler yapılıyor, hareketli anlatılar tercih ediliyordu. Yapıp edilen, çocuk kitaplarının çizgi romana adapte edilmesiydi aslında. Çocuksu olan, çocuksu olanı arayıp buluyordu. Ayrıca bir çizgi romanın kitap olması çok zordu, çünkü çizgi roman gazete bayilerinde görülebilen, çok satması beklenen, sahiden çok satan yayınlardı. Çizgi roman yayıncıları kitap satışlarıyla, onlardan gelen kazançla yetinemeyecek kadar “büyük” yayıncılardı. Hakeza çizgi roman üreticileri, piyasanın içinde yüksek maaşla geçinen, büyük telifler kazanabilen isimlerdi, ne kazanacağını bilmeden, garanti edilmeden çizmiyor, yazmıyorlardı. Sarmaşık, o günün koşullarında hem ticari olarak doğru bir seçim değildi hem de çizgi romana uygun bulunmazdı. Hikaye olarak çizgi romana yavaş gelirdi ve hatta, büyük bir yayınevi yayım için çizgi romanı “ucuz şöhreti” nedeniyle tercih etmezdi diyelim.

 Peki, bu kadar yıl sonra ne değişti? Gazete bayileri kayboldu, dergiler gazeteler kapandı kapanacak durumda… varolan bütün yayınlar, zincir kitabevlerine toplaştı, her şey de o zincirin konseptine göre değişti diyebiliriz, çok da yanlış olmaz. Oysa ben, çizgi romanın genel algısının değişmesinden söz ediyorum. Çizgi roman, çok daha önce kitabevlerine girmişti, büyük yayıncıların yayın programlarına dahil edilmişti. Çünkü, edebi olarak iyi hikayeler anlatmaya başlamıştı, boşuna “Pulitzer” kazanmamıştı, önemli ödüllerin jürilerinde bir yenilik olarak konuşuluyordu.

Grafik romanı, çizgi romanı klişelerinden kurtarmak gibi bir arayış sayarsak, bizdeki ilk denemeler, ancak, 1980’li yıllarda gerçekleşebildi. İlban Ertem, Engin Ergönültaş ve Nuri Kurtcebe gibi isimlerle başladı. Haftalık mizah dergilerinde kendilerinden beklenen okuru güldürme telaşına ve kahramanla özdeşleşmeye muhalefet eden çizgi romanlar yapıyorlardı. Kurtcebe, serüven edebiyatı içinde kalarak bilim kurgu ve fantastiğe evrilen bir tarz denese de Ertem ve Ergönültaş, edebiyata yakın duran bir üslupla cebelleşiyorlardı ki Sarmaşık, bu bakımdan onların paltosundan çıkmış sayılabilir.

 Gönenç, Sarmaşık’ta bence şunu denemiş, bol betimlemeli, psikolojik derinlik kuran bir öyküyü, ardışıklıkla nasıl görselleştireceğini düşünmüş… Öykünün zaten bir kurgusu ve devamlılığı var denebilir, e sonuçta çizgi roman da çizgilerle-resimlerle anlatılan bir anlatım biçimi değil mi? Hayır, sadece o değil. Ardışıklık kurarak sizi bir sonraki kareye götürecek bir devamlılık kurmanız gerekir. Mesele, Sarmaşık metnini resimlemek olamaz… ki zaten isteyen o öyküyü açar okur. Gönenç, anlatımda buluşlar yapmaya çalışmış, okumayı hem kolaylaştıracak, hem de duygusal etkiyi pekiştirecek bir akışkanlık aramış…

 Bu vesileyle bir parantez açalım, çizgiyle anlatılan, kendisini resimler arasındaki ardışıklık ile ifade eden bir “sanat” olarak çizgi romanda çizgiler ve çizer yeteneği en önemli unsur sayılır. Çizerin sahne istifine, kareye tekrar tekrar baktırmasına her zaman büyük değer atfedilir. Hafifsediğim düşünülmesin, önemsiz demiyorum ama o görsellik ve çizer gösterisi hikâyenin önüne geçebiliyor, bana en azından bazen abartılıyor gibi geliyor, çizgi roman bir hikâye anlatma biçimi olduğunu unutmamalıyız. İyi çizilmiş kare değil kareler arası devamlılık daha önemli. Grafik roman bize bunu gösterdi çünkü.  Çizgi romanın ilk büyük yıldızları olan Alex Raymond ve Hal Foster’i, isimleri grafik romanla hatırlanan Art Spiegelman ve Marjane Satrapi ile kıyaslayın… İlk ikisi deha ölçeğinde çok yetenekli çizerlerdir ama diğer ikisi, bizi çizgileriyle değil hikâye anlatma maharetleriyle etkilerler. Anlattıkları bizi öyle sürükler ki, çizgilerinin naifliğini, kimi zaman yeknesaklığını görmeyiz bile… Bakmayız, okuruz, okuduğumuz şey, bizi duraklatır, rahatsız eder… Güzel kadınların, yakışıklı erkeklerin kendini gösterdiği, iyilerle kötülerin mücadele ettiği “net” bir text değildir okuduğumuz. Arada kalırız, muğlaklık bizi düşündürür ve zorlar.

 Sarmaşık, bir baba oğul hikâyesi anlatıyor, otobiyografik bir katmanı var, aile tarihini, kuşak çatışmasını, yas sürecini, kayıpla başetme sürecini okuyoruz. Kaybeden bir oğul, vefat etmiş babasını “çağırıyor”, onunla didişiyor, kendiyle özdeşletiriyor, kendinden ayırıyor, kötü giden hayatı için çıkışlar arıyor ve toparlanmaya çalışıyor. Mekân sıkışması, oğulun travmalarıyla örtüşüyor. Hikayeye bu yönden bakınca global ölçekli grafik roman literatürü de bunları mesele ediyor demeliyiz. Geçmişte bizim çizgi romanımızda kahramanlarımız bu kadar saplantılı olmazdı, eğer oluyorsa sonu genellikle ölümle, intiharla, delirmekle tamamlanırdı.  Çizgi romanlar evirir çevirir, olağanüstüyü arardı demek daha doğru. Ünlü bir çizgi romancımız, “çizgi roman yavaş olamaz” iddiasında bulunurdu, kendi mantığı ve dönemi içinde doğru bir saptamaydı. Oysa artık çizgi roman “süratiyle” hatırlanan veya o yönüyle rekabete girebilecek bir medium değil… Bu yüzden grafik roman başka bir tempo kurdu… kuruyor… Bu yüzden daha yeni duruyor. Sarmaşık, bu yönüyle çok ilgi çekici, grafik romanın bir anlatma (storytelling) arayışı olduğunun farkında olan bir deneme, onu hissettiriyor.

Cumhuriyet Kitap, 21.1.2022



Perşembe, Ocak 21, 2021

Yaklaşmayın delerim


Senaryo işlerine kısa bir ara-mola verince, eski dosyaları kutulardan çıkardım, arada temizlik iyi oluyor, hem eskileri hatırlıyor hem de seneler önce neleri önemsediğinizi görüyorsunuz. 

Ve hiç şaşmıyor, sakladığınız pek çok şey, size artık o kadar da "önemli" değilmiş gibi geliyor... Neleri neleri abartmışım, yahu niye saklamışım filan...Peh!

İstisnalar yok değil, mesela yukarıdaki karikatürü iyi ki saklamışım, sanat mı hayat mı çok konuşurdum, en az otuz beş yıl önce bir dergiden kesip ayırmışım.

Çarşamba, Ocak 20, 2021

Münevver'in W'si

Bayıldım bu "W"ye, kitaptan ve kapaktan daha çok konuşturmuş kendini... Kapağı çizen Münif Fehim akletmiş olmalı. Yıl 1938, Semih Lutfi'nin ucuz romanlar serisinden...

Koçu

Koçu’dan şark entrikaları, tarihten sayfalar, taçlı fahişeler, köçekler, genç oğlanlar. İstanbul Ansiklopedisi. Battal Gazi masalı. Erkek Şehrazat. Arkası yarın, devamı gelecek sayıda. Letafet ile sakalet arasında. Hakikat ile mübalağa arasında. Hürmet ile tahkir arasında. Reşat Ekrem, tarihin avantüriyesi. 

 

Salı, Ocak 19, 2021

Domuz Avı


Sahaflarda bir domuz avı fotoğrafına rastladım... Avcının tüfeği, fetihçi çizmesi, artistik duruşu...  Avcı'nın muzaffer pozunda tereddüt filan yok, hem domuz yenmediğine göre, hem haram olduğuna göre telef de edilebilir... 

Askerde domuz avı denilen şeyi dinlemiştim, av ve silah meraklısı olanlar, aralıklarla domuz avına çıktıklarını, öldürdükleri hayvanı yemeyip, hatıra olarak sadece kulaklarını kestiklerini, abartmıyorlarsa o kulakları kurutup ipe dizdiklerini filan anlatıyorlardı birbirlerine...

Halk ağızlarına meraklıysanız domuzun, hele (kuzu karşılığı olan) domuz yavrusunun çeşitli biçimlerde adlandırıldığını görüyorsunuz, çoğu da sevimli nitelemeler üstelik. Mıçı, pırtık, mocuk vb... Hani diyebilirsiniz ki, o kadar Rum ve Ermeni var(dı), e onlar demiş, söylemişlerdir, hiç olmaz diyemem ama meselenin gayri Müslimlerle sınırlı tutulamayacağına inanıyorum. 

Bir iki kez yazdım, ben Anadolu'da domuz yendiğini düşünürüm. "Tavuk da bokunu yiyiyor" diyerek yasağın sınırlarında gezen, çok taşralı gördüm-duydum. İfşa ettiğim, açığa çıkarmaya çalıştığım sanılmasın...Olabilir diye bakıyorum, gizli saklı, öyle böyle... Et bu, zaafı var insanın.

Pazartesi, Ocak 18, 2021

İşbirliği (!)


Ellili yıllardan bir orijinal karikatür geçti elime, "İşbirliği" alt yazısıyla yayımlanmış... bugünden bakınca "correct" sayılamayacak türden bir esprisi var. 

Ne'si komik bunun diye düşünüyor insan, belki de espri değil, erotik bir fantezi "kurmak" istenmiş... Olabilir mi? Elbette olabilir, mizah dergileri sadece mizahın değil erotizmin membasıdırlar. 

Yok "fantezi" değilse, ki o bile olsa, espride her zaman bir empati eşiği gerekiyor, akılda tutulacak, kalben hissedilecek bir eşik... 

Tekrar




Dün, İş Bankası Sergisinde gördüm, bir fotoğrafı sergi kapsamında birebir yeniden çizdirmişler ve yaptıkları anlaşılsın diye de fotoğrafla resmi, ilki küçük ikincisi büyük olarak yan yana koymuşlar. Fotoğraftan resim üretmeyi, üstelik bunu birebir yapmayı anlamıyorum. Yaratıcı ya da estetize edici bir yenilik bulamıyorum.

Pazar, Ocak 17, 2021

Doktor


İnsan gençken, dünyayı değiştireceğine inanıyor, sanıyor ki neşeyle iştahla azimle çalışarak geçer gideriz, altederiz... Vasatların her zaman galip geldiğini öğrenmek de büyümek faslından halbuki... Büyümek, büyük laflarla, büyük siyasetle...pozla ve aslında hiç öğrenmeden...

Yeats diyor ya, "genç olsaydım yeniden diyor..." sarılsaydım o genç kıza...

Sanat olmasa delirirdik doktor, idare ediyoruz...

Cumartesi, Ocak 16, 2021

Baskında bir Punisher

Süper kahraman anlatılarının tamamını bir kefeye koymak ve hepsini "faşist" veya "muhafazakar" etiketleriyle nitelendirmek mümkün mü? 

 Bu türden toptancı ifadeler haliyle doğru değil. Çoğunluk değerlerine, ortalama inanışlara ve genel ahlaka dayanan her anlatı sorunludur ve  siyaseten doğru olmayan tarafları çoktur. Böyle bakınca çizgi romanlar, popüler kültürün içinde yaşayan farklı anlatım araçları ve türlerden farklı değiller. Ama bu demek değil ki, tek biçimli ve birörnekler. Aksine geleneksel kalıpların içinde eleştirel “konuşan” sayısız örnek de içeriyorlar. Muhalif eylemlerde kullanılan Guy Fawkes maskelerini alternatif örnek olarak hatırlayabiliriz örneğin.

İlerici veya daha soldan anlatı örnekleri var mı? Kabaca bu anlatılar açısından nasıl bir ideolojik sınıflandırma yapmak daha sağlıklı olur?

 Öncelikle popüler kültürün ne olup olmadığıyla ilgili düşünmemiz gerekiyor, zor olan bu zaten. Popüler kültürü nasıl niteliyorsanız popüler olan anlatılara da öyle bakıyorsunuz çünkü. İkincisi, süper kahraman hikayelerini kim okuyor ve nasıl anlıyor-alımlıyor sorusuna da bir cevap vermemiz gerekiyor. Herkesin sınıfı ve kültürel sermayesi aynı değil. Kızılderililer, western filmlerinin ilk yarısını seyredip televizyonu kapatıyorlarmış örneğin. Beyaz adam filmin ilk yarısında yeniliyor çünkü. Ya da bizim sağcı ve erkek bulduğumuz western filmleri, Britanya’da genç kadınlara bireyci ve mücadeleci ilhamlar verebiliyormuş. Alımlama çalışmaları bize bunu gösteriyor artık… Piyasa koşulları, popüler sanatçılar, moda hikayeler, takdir gören düşünme biçimleri, çok satarlık, entelektüel itibar gibi pek çok şey popüler kültürü besler. Bu bir aura ise siz üretici olarak o auranın farkında olarak üretmek zorundasınız… Dışında kalamıyorsunuz ama bu hep aynı şeyi tekrar ettiğiniz anlamına gelmiyor. Popüler kültür, tek biçimli ve doğrusal gelişmiyor ve asla biçimlenmiyor. Adam Smith’in “görünmez el” metaforu gibi popüler kültür, her şeye sirayet ediyor, etkileniyor ve etkiliyor demek daha doğru.

ABD Kongre binasını basan kitle örneğinden hareketle, süper kahraman anlatıları bu eğilimleri besliyor mu? Yoksa bu anlatılar mevcut eğilimlerin yalnızca bir yansıması mı?

 İkisi de var tabii ama bu hikayeleri birer “mermi” gibi düşünemeyiz, bize ateş ediyorlar ve etkileniyoruz diyemeyiz, yani burada bir mesaj var ve her okuyanı aynı biçimde manipüle ediyor gibi bir sonuç çıkmıyor. Her okuyanı sadece bu metinler değil okuduğu ve seyrettiği diğer şeyler, yaşadığı çevre, eğitim aldığı kurumlar, güçlü olana meyletmek, siyasi sloganlar ve kestirimler etkiliyor. Punisher, son eylemlerde “sağcı” sembollerden biri olarak gözüktü ama ben anti kapitalist eylemlerde de rastladım ona… Punisher savunusu gibi anlaşılmasın, herkes yaşadığı yere göre bir anlam yüklüyor. Popüler kültürü anlamak o sebeple zor.

Süper kahraman anlatıları açısından tarihsel kırılma noktaları belirlemek mümkün mü? Yoksa en başından bu yana belirli temalar etrafında mı şekilleniyorlar?

 Çizgi romanlar başlangıçta çocuklar için üretildiği için öyküler daha basit ve masumaneydi. Hikaye anlatırken ister istemez bir gerçeklik vehmi yaratırsınız. Gerçeklik ilkesi ve inandırıcılık, piyasadan ve beğenilerden, olup bitenlerden fazlasıyla etkilenir. Watergate skandalı olmasaydı, Joker artık güldürmeyen demode bir parodi olarak kalırdı. Oysa artık ondan yana olan okur ve seyirciler var çünkü siz o gerçekliği eskisi gibi kuramazsınız. Kahramanlar, genellikle “kanun koruyucu” değil “kanun koyucudurlar”, hukukun herkese eşit yaklaşma ilkesine inanmazlar. Suçlular, zenginler, düşmanlar ve entelektüeller bir biçimde ceza almaktan kurtulurlar gibi bir fikre inanırlar. Bu durumda kahraman bizzat kendisi kanun koyar ve ceza verir. Haliyle bunlar sağcı ve anti entelektüelist fikirlerdir, kavramsal bir tartışmadan çok romantik ve öfkeli çıkarımlara dayanırlar. Meseleyi süper kahramanlara dayandırmak da doğru değil, bunun izdüşümleri popüler kültürün her alanında görülebilir. Kaldı ki dünyanın sağcı popülist liderler tarafından yönetildiği bir evredeyiz, asıl belirleyen liderlerin dili, diğer her şey ona göre yeniden ve yeniden revize oluyor gibi düşünmek daha doğru. Yaşanan zaman daha yüksek bir hararet yaratır demek istiyorum, katılımcılar kendi yükleriyle oraya gelirler. 

IndependentTürkçe'den Esra Güngör sordu, cevapladım. İlgili haber daha kapsamlı, meraklısı bakabilir

link

Cuma, Ocak 15, 2021

Yirmi dört yıl Önce Mizah Dergileri


Yirmi dört yıl önce (1997), ocak ayında mizah dergilerinin haftalık net satışları şöyleymiş.
Leman 92-93 bin
HBR Maymun 17-18 bin
Süper Fırt 15-16 bin
Zıpır 14-15 bin
Gırgır 10-11 bin
Ustura 9-10 bin
Şebek 3 bin
Pişmiş Kelle 3 bin

Çok yorum yapmayacağım, toplam satışlar için o yıllarda "bu iş bitiyor" deniyordu, şimdi ne denebilir bilemiyorum. Bu listeden geriye kalan tek dergi ise Leman.

Perşembe, Ocak 14, 2021

Bir tık sonrası

Bu kapağı ilk gördüğümden beri seviyorum, eğlenceli bulduğum için satın da aldım. Sonradan neden sevdiğimi düşündüm, tamam komik ama bana tarz olarak ilginç ve "akıllı" geliyor. Bir sahne var ve bakana bir sonraki "anı" hayal ettiriyor.

Çocukken annemin Yelpaze dergilerinde bu türden ilüstrasyonlar olurdu, çarpıcı-dehşetli bir zaman dilimini betimlerlerdi. Örneğin sepetteki bir bebek rüzgarın etkisiyle balkondan aşağı düşüyor, aşağıda duran bir köpek onu kurtarmak için atılıyor, çevredekiler o felaket anının etkisiyle korku dolu yüzlerle olup biteni izliyorlar... Baktıkça gerilirdim...

Galiba diyorum, o ilüstrasyonlar nasıl aklıma işlediyse, bir sonraki adımı hayal ettiren her çizgili naneyi sever oldum. 

Bizim kapaklarımız daha durağandır, sonrayı değil "şimdiyi" gösterirler bize. Yukarıdaki kapakta mizah var, mizah dergilerimizde de bu yola nerdeyse hiç başvurulmaz. Niye bilmiyorum, espri aklımız öyle işlemiyor diyelim. Okurun tahayyülüne bırakılmıyor diyelim, okura güvenmiyorlar sanki... 

Çarşamba, Ocak 13, 2021

Ecee

Sahil çocuğu, malmüdürünün oğlu, kaymakam. Sinematekçi, redaktör E Yayınları’nda. Sivil şair, vukuatçı, tangocu, her yazdığı özel bir fuhuş tarihi. 12 Mart’a, devlet dersinde öldürülen çocuklara. Erkek emziren dizeler. İlle de mor külhani. Sıkı şiir, kavgacı, kara duygulu, karaşın, anadan doğma, çıplak, bıyıklı Ece. Yalançarpar. Ağır ve sert bakıyor birbirlerine, şiir ve kıyamet. Ece Ayhan, Türkçenin en güzel yort savul’u. Mülksüz dipyazı.

 

Salı, Ocak 12, 2021

Dümenci, Arkacı, Zulacı

Otuzlu yıllarda Yarım Ay dergisinde tefrika edilmiş "Bir Türk Polisinin Hatıraları"nı okuyorum, Hikmet Arif yazmış...

Tramvay'da çalışan yankesicilerle ilgili bir bölüm var, yukarıdaki görsel oradan... Hikmet Arif'in anlattığına göre Dümenci, Arkacı ve Zulacı adlandırmasıyla üç kişi birarada çalışıyor, birlikte avlanıyorlar. Tramvay kalabalığında Arkacı itekliyor, Dümenci çalıyor ve çaldığını basamakta duran Zulacı'ya veriyor... o da atlayıp çaldığını kaçırıyor. Bul bulabilirsen...

Adlandırmalar hoşuma gitti, bir iki gündür, her şeye uyarlıyor, eğleniyorum... Galiba biraz nostaljik ve biraz da edebi geldi bana...

Diğer yandan adam akıllı düşününce bu adlandırmaların "gerçek olmayabileceğini" düşünüyor, polisler, suçunu itiraf eden hırsızlar ve elbette olup biteni yazan gazeteciler  tarafından uydurulmuş olma ihtimalini gözardı edemiyorum. 

Bir iki kez yazdım, eskiden polis muhabirlerini edebiyattan anlayanlardan, şiir yazanlardan seçerlermiş, güzel hikaye yazar diye bir çıkarımda bulunurmuş gazete patronları. 

Pazartesi, Ocak 11, 2021

Umurumda bile değil

İçkili bir eğlence mekanındasın, harala gürele, dansöz gelmiş, yüzü güleç, kalbinde bahşiş alacağına dair bir iyimserlik... sen tınmıyorsun... "Kool budur!" der gibi kayıtsız...

[Sesleri duymuyorum, batmışım, dibi görmüşüm, içimde bir hanende Makber'i söylüyor, evet her yer karanlık...Niye burdayım bilmiyorum, çekip gidemiyorum... Yanımda bir dansöz bitiyor, çın çın, hiç havamda değilim, kıçımı dönüyorum sahneye...]

[Gülümse kız Nebahat... asıl sen tınma, biri gelir öbürü gider, sen parana bak, kadın mı görmüş bu sefiller...]
 

Pazar, Ocak 10, 2021

Hogarth ve Tarzan


1982 yılında Milliyet Çocuk'un Tarzan özel sayılarından birinde rastladım. Hogarth'ın 1950 öncesinde çizdiği Tarzan çizgi roman sayfalarından birinin değerini o gün için (hesapladım) 45 bin dolar civarında olduğunu yazmış. Az ya da çok demeyeceğim. Bir ürünün koleksiyon değerini belirleyen çok fazla değişken var. Bugünden o paraya bakarak şu söylenebilir, çok pahalı değil, Türkiye'de resim piyasasında bu ölçüde değer biçilen pek çok eser var, gel gör ki çizgi roman yok...

Çünkü çizgi roman, bir iki isim dışında halen sanat değeri taşımıyor, hele resim piyasasında. 

Cumartesi, Ocak 09, 2021

Grafik romanlar

İletişim, senaryolarını yazdığım grafik romanlarla ilgili bir indirim yapmış, meraklısına diyelim.

link
 

İzmir Marşı

Dostlar Tiyatrosu'nun 70'li yıllarda sahnelediği Abdülcanbaz oyununun tanıtım broşüründe rastladım: "İzmir marşıyla dövüşen, Osmanlı tokadıyla sevişen..." diye nitelenmiş Abdülcanbaz. Bilenler hatırlayacaktır, bu sevişen-dövüşen esprisi Mike Hammer için yapılırdı, oradan ilhamla yazılmış... Turhan Selçuk mu yazmış emin değilim... 

Benim ilgimi çeken, İzmir Marşı vurgusu oldu... Yetmişli yılların siyasi gerginliğinde İzmir Marşı bir kesim tarafından öne çıkartılmış ama sonradan unutulmuştu...Veya popülerleşememişti. Son on yıl ise yeniden popüler kültüre dahil oldu ve sadece Ulusalcıların değil muhalif düşüncenin sembollerinden oldu... 

Abdülcanbaz, İzmir Marşı'nın ilk kez muhalif bir tonda kullanıldığı popüler mecralardan biri olabilir.  

Cuma, Ocak 08, 2021

Fabrikada tütün sarar


İlkgençlikte, yeni yeni solcu oluyorsanız, hele bi de erken yaştan itibaren çalışıyorsanız, hiç şaşmıyor, işçilerle ilgili nasıl desem tuhaf bir romantizm yaşıyorsunuz. Emekten ve çalışandan yana olmak gayretinde oluyorsunuz. Sarkastik bir ifadeyle yazdığımı düşünmeyin. Bora Ayanoğlu'nun bestesinde  "sanki kendi içer gibi" der ya Alpay, her duyduğumda ergenliğin coşkulu kederiyle hislenirdim. 

Uzun seneler boyunca ahalinin elindeki cuaraları kadınların sardığına inandım, türküler de söylerlermiş filan... Hele Latin Amerika'da, çalışan kadınların yanında oturan biri onlara kitap okurmuş, tütün sararken ne hikayeler anlatılırmış filan... 

Edebiyat tabii, e yani hayattan da güzel haliyle... 

Yoksa o işçi kadınlar, zaten sayıca azlardı, üstelik sağcılara oy veriyorlardı... neyse tek ayak üstünde beklesin romantizm, ben derse devam edeyim. 

Perşembe, Ocak 07, 2021

Ahmet Muhip Bey

Sinoplu, memur, Demirkıratlı. Kitabı olmadan bilinen şair, Rimbaud’yu seven, Baudelaire’e hayran olan âşık. Cumhuriyet şiirinin geçmişi, mutlu tesadüfü diyor Turgut Uyar, duysaydı güler geçerdi. Sakin ve soylu. Hatıra dizesi. Gamalan, kederboğan. Fahriye Abla’ya serenat. Ahmet Muhip, Türkçenin şiirli rüyası, gülümseyen dize.

Çarşamba, Ocak 06, 2021

Nizam

Bizimkisi gibi kültürlerde siyasi erk şimdiki zamanı belirlemek hususunda oldum olası cevvaldir, siyaseten romantik ve populist bir ölme kalma havasında çat diye bir şey yapıverir ve aa dersin değişir-geçer gider... Çoğunluk değerlerine atfederek-tahvil ederek yapıldığı için kimse bunu kolay kolay tartışamaz da... Şimdiki zamanı belirlemek, geçmişten hesap sormak, bugünü belirlerken geleceği kurmak filan...Hepsi birer siyasi ve kültürel mücadeledir. Tam bir cangırtı halinde geçer gider, hele "ekonomi tıkırında" ise...

Yukarıdaki görsel doğumumda verilen nüfus cüzdanından...15 yıl sonra fotoğraflı cüzdan aldığımda o Hiristos ismi "Nizam" ile değiştirilmişti. Trajikomik mi demeli, moda deyimle manidar mı bilemiyorum ama devletimiz mekana ve meseleye nizam vermişti. Bizim evde bu değişim hiç şaşırmadan-hiç konuşulmadan geçti gitti, bizi doğrudan etkilemediği için olabilir, şaşırmadığımız ve bildiğimiz bir erk gösterisi olduğu için olabilir, sahiden geçti gitti.

Anlatmak istediğim, Hiristos'un değişmesi değil, bunun gibi o kadar çok şey oluyor ve biz artık şaşırmıyor, irkilmiyoruz ki, normal geliyor bize... kimin ocağına ateş düşmüşse onun sesi şöyle bir yükseliyor o kadar... 

Hiristos kalsa ne olur, çok mu zor demenin de bir mantığı yok... Sabır ve merhamet gerekiyor bunun için, e onlar da kolay kolay öğrenilen şeyler değil, sadece şunu konuşmaya kalkın, herkesin kaşı gözü oynuyor, ki sahiden mesele değil bunlar, e sonuç ne peki, bağıra çağıra sürüklenmeyi tercih ediyoruz hep beraber...

Salı, Ocak 05, 2021

Boyacının Şeysi

Günümüzden bakılınca eski mizah dergilerimizin sahiden saçma klişe esprileri vardır, ben "akılsızca" buluyorum ama o günlerde bu esprileri rasyonalize edecek nitelemeler yok değilmiş, örneğin bu yazıya konu olan karikatürlere ve o türden esprilere "fantezi" deniyormuş. hani yok  hiç olmuyor da biz hayal ediyoruz, okurun tahayyülüne sunuyoruz gibi bir şey denmek isteniyor galiba...

Bu yaşıma kadar boyacıya ayakkabı boyatan bir kadın görmedim, olur mu olur demişler, olursa negzel olur heyecanı da duymuşlar "sanki"...

İşin şakası bir yana, Amerikan ve dolaylı olarak Batı Avrupa karikatüründen devşirilmiş bir espri olduğu aşikar... E oralarda var mıymış derseniz, bunu bildiklerini veya öğrenmek istediklerini sanmıyorum.

Yukarıdaki Akbaba kapağında iki boyacı konuşuyor, biri diğerine bir meslektaşlarının "çıldırdığını" söylüyor, kara haberi duyan cevaplıyor: "Yine iyi dayandı be! On senedir bu sanatta"

Pıyy...

Diğer iki kapak daha yakın tarihli... Turistler İstanbul'a geldikçe, esprinin yabancılığı, "e o kadınlar da yabancı" mantığıyla açıklanmış olmalı, öyle görünüyor... Yabancı olunca kabul görür diye umulmuş. Mantık, değişmiyor elbette, erkek aklı, hararetle kıvranıyor... Erkek okurunu "güldürüyor"

Tabii bu fantezi istifi, erkek saldırganlığını normalleştiren bir süreci meşrulaştırıyor. Sıklıkla duyduğumuz efendim "o kıyafeti giymeseydi" gibi mazeretleri kolaylaştırıyor veya...

Arzu üretmek ile saldırganlık arasında gidip gelen bir zihniyetin izdüşümleri bunlar...


 

Pazartesi, Ocak 04, 2021

Çeviri ve çizgi roman


Arada soruluyor, bildiğim kadarıyla anlatmaya çalışıyorum. Elime yakınlarda bir malzeme geçtiği için anlattıklarımı yineleyeyim istedim. Çizgi romanda çeviri nasıl oluyor-yapılıyor diye soruluyor. Uzun seneler boyunca yabancı çizgi romanlar telif ödenmeden yayımlandı ya da yayınlansa da yurt dışından orijinal film ya da klişeler getirtilerek yapılmadı. Çevirisi yapılacak çizgi roman için yayınlandığı sayı-albüm yeterli görüldü. 

Yukarıda kapağı görülen çizgi romanın ilk sayfası bu, resme dikkat ederseniz, balon ve anlatım kutularının yanına kurşun kalemle numaralar konmuş... eser, çevirmene gittiğinde çeviri, o numaralara göre sıralanıyor, aşağıda çevirmenin daktilo ederek yaptığı tercümeyi göreceksiniz.

Çeviri yapılırken bir başka sayı daksil ve benzeri beyaz guaj boya ile temizleniyor, ve o temiz kopya aydinger filme çekiliyor, yani balon ve anlatım kutuları Türkçe kaligrafi yapmak üzere yazıma hazır hale getiriliyor.
Sonra da çeviri, tercümedeki numaralara uygun bir biçimde aydinger kopya üzerinden düzgün ve okunabilir bir kaligrafiyle yazılıyor. Piyasa kaligrafiyi yazanlara genel olarak "baloncu" der... Bazen baloncular, sayfa temizleme işini de yaparlar

Bir başka deyişle bir grafiker, bir tercüman ve bir baloncu sayıyı Türkçe okunur hale getirirler. 

Pazar, Ocak 03, 2021

Seyrüsefer Defteri En İyiler 2020

Her ay seyrettiğim ve Seyrüsefer Defteri adı altında blogta listelediğim filmlerden her yıl başında bir "en iyiler" derlemesi çıkarıyorum. Ve her yıl olduğu gibi, listeyle birlikte meramımı yineliyorum. Kendimi bir eleştirmen ya da seçici olarak görmüyorum. Kendi ilgilerinin peşinde yaşayan, kaçan ve sığınan, gezinen biriyim. Sinema literatürünü okumuyor ve izlemiyorum. Bu o literatürü ve emek verenleri hafifsediğim, yok saydığım anlamına gelmesin.

Takip etmiyorum derken, bir şeyi seyrederken ve seçerken kendimi çok belirlemek (ve etkilenmek) istemiyorum. Sonuçta filmler ve diziler hakkında pek bir bilgim olmuyor, sinema yayınlarını takip etmiyorum, sinefilleri okumuyorum. Eğer onlar benim hayatıma dahil olmazlarsa sinefil tanımaya çalışmıyorum. Ne kadar az bilgiye sahip olursam o kadar çok hoşuma gidiyor. Tabii şu da var, öyle bir hayat yaşıyoruz ki, bir filmden veya bir diziden haberdar olmamak çok zor  olabiliyor. Bazen bir yönetmeni, senaristi ya da bir başka çalışanın yeni işini bekliyor ve merak edebiliyorsunuz. Bütün bunlara rağmen dışarıda kalmaya uğraşıyorum demek daha doğru…

Aşağıdaki liste güncel ve yılın yeni filmleri gibi düşünülmemeli… Bunlar bana çarpan veya merak ettiğim için seyrettiğim işler…Dizilere yine çok girmedim ama bu sene Perry Mason ve Undoing’i beğendiğimi ekleyeyim. 

1917 (2019) 
Bohemian Rhapsody (2018)  
Brothers (2009)
Jojo Rabbit (2019)
La Belle Epoque (2019)
L'insulte  (2017) 
Loving (2016)
Ma Rainey's Black Bottom (2020) 
Mank (2020)
Martin Eden (2019)
Motherless Brooklyn (2019) 
Nan fang che zhan de ju hui (2019) 
Neds (2010) 
Om det Oandliga  (2019)
Papicha  (2019)
Salinui Chueok (2003)
Somersault (2004)
The Apartment (1960) 
The Burnt Orange Heresy (2019)
The Deadly Affair (1967)
The Painted Bird (2019) 
The Vanishing (2018)
True History of the Kelly Gang (2019)
Waiting for the Barbarians (2019) 
Who's Afraid of Virginia Woolf (1966) 

Cumartesi, Ocak 02, 2021

Cihad

https://www.deviantart.com/camelid/art/Tiger-tiger-865299954
Cihad denilince, yaşadığımız coğrafyadan, tarih ve auradan olabilir aklımıza savaş geliyor. İslamcı siyasetçileri, sokaklardaki göstericileri sıklıkla cihad çağrısı yaparken duymuş, görmüş ya da okumuşuzdur. O kadar çok yineleniyor ki, o sebeple ve neredeyse "kendiliğinden" biliyoruz bunu... İsmen dahi geçtiğinde radikalizm, terör, ölüm, meydan okuma ve erkeklik akla geliyor. Korkuyoruz, kınıyoruz, başka bir dünyada yaşanıyor gibi uzak duruyoruz.

Cihad, kafir ve münafıklara, İslam düşmanlarına ve hepsiyle özdeşleştirilen şeytan'a karşı yapılır. 

Oysa, cihad aynı zamanda nefse karşı verilen bir mücadeledir ve hiç de erkeklere özgü filan değildir, "bence" epeyce edebidir ve şüpheyle, hazla, dünyevi olanla ilgili bir imtihan içerir. 

Doğrusu veya olması gerekeni budur filan demiyorum, hatıra gelmiyor demek istiyorum... Cihadı, erkekler, silahlar ve ölüm arzusu fethetmiş durumda... 
 

Cuma, Ocak 01, 2021

Seyrüsefer Defteri 125

Papicha (2019) Cezayir hikayesi, Arap hinterlandında kadınlık halleri, gençlik, kalma gitme, direnme, başetme, iyi film (30 Aralık). ++ El hoyo (2019) Moebius tribi olmuş, bu hikayeye bakarak süresi daha kısa olmalıymış (29 Aralık).++Wonder Woman  1984 (2020) zaten retro duran bir iş, üstelik naiftir de, niye 1984'e gitmişler anlamadım(28 Aralık). ++Martin Eden (2019) garip ve kendine özgü bir salaşlığı var, bile isteye estetik karşıtı bir duruşu, ilginç olmuş (27 Aralık).++ Queen's Gambit Sea1 Ep.3 ve 4'ü seyrettim (26 Aralık).++ Fargo Sea4 Ep.1 ve 2'yi seyrettim (25 Aralık).++ Mank (2020) nefis bir senaryo gösterisi (24 Aralık).++ The Burnt Orange Heresy (2019) karakterler ilginç, iyi diyaloglar var, klişeyi iyi işlemişler (23 Aralık).++ Let Him Go (2020) çok parlak diyemem ama iki ailenin karşılaşma sahneleri etkileyici olmuş, potansiyelli işmiş (22 Aralık).++ Radioactive (2019) Satrapi çektiği için ilginçti, belgesel buldum, şaşırdım hatta (21 Aralık).++ Terri (2011) sevdiğim türden bir ergen hikayesi, sıkışmalar, zorbalıklar, büyüme zorluğu... güzel (2o Aralık).++Black Mirror Sea3 Ep.3 ve Sea4 Ep.3'ü seyrettim (19 Aralık).++ Saraitda (2020) temposu ve ergen heyecanı iyi kurulmuş (18 Aralık).++ True History of the Kelly Gang (2019) güzel film, iyi senaryo, senenin iyilerinden (17 Aralık).++ Tenet (2020) biraz Bond, biraz muamma, bolca zor sahnelerle dolu narsistik gösteri, beklentim eleştirilerden etkilenmiş (düşmüş) olabilir, şaşırmadım (16 Aralık).++Ma Rainey's Black Bottom(2020) müzisyen hikayelerinin hastasıyım, bu tam öyle değil, hah diyorsun tiyatro bu, meğer öyleymiş, negro halleri, gevezeliğini beğendim (15 Aralık).++ Beni Osman Öldürdü (1963) handikap olacağı aşikarken niye bu kadar kalabalık belirsiz, genç bir enerjisi var (14 Aralık).++ Wander (2020) bir muamma olacak gibi ama nedense o gerilimi ve tehdidi kuramıyor (13 Aralık).++ Lovecraft Country Sea1 Ep. 7 ve 8'i seyrettim (12 Aralık).++ Joe Black (1998) uzun uzadıya romantizm, tiyatro oyunu olabilirmiş, güzel (11 Aralık).++ L'incredibile storia dell'Isola delle Rose (2020) gişe filmi klişeleriyle ilerliyor, seyrettiriyor, sevimli (10 Aralık). ++ 2067 (2020) yeni değil, tahmin de ediliyor, BK ortalamasının anca bi tık yukarısına çıkmış (9 Aralık). ++ Sorkhpust (2019) gişe filmi gibi olmuş, Sinan Çetin renkleri (8 Aralık).++ Lovecraft Country Sea1 Ep.5 ve 6'yı seyrettim (7 Aralık).++ Charlie Says (2018) belgesel havasında, bizi ne sürüklüyor, neyi merak ediyoruz sorusu gözardı edilmiş (6 Aralık).++ Honest Thief (2020) televizyon filmi gibi geldi, ağır ve sürprizsiz (5 Aralık).++ The Undoing Sea1 Ep. 5 ve 6'yı seyrettim (4 Aralık). ++ Fanny Lye Deliverd (2019) daha sert ve tempolu bir hikaye bekliyordum galiba, mekan sıkışması olmalıymış (3 Aralık). ++ Il segno di Venere (1955) karakterler, küçük hikayeler güzel ama "ana fikir" ne belirsiz, çirkinler kaybeder mi? (2 Aralık).++ The Undoing Sea1 Ep.3 ve 4'ü seyrettim (1 Aralık). 

Related Posts with Thumbnails