Çarşamba, Eylül 30, 2020

Gülmeyen erkekler


Simone de Beauvoir, 27 Mayıs'tan sonra Sartre ile birlikte İstanbul'a gelmiş meğer... Bilmiyordum, Koşulların Gücü'nde sokakta gördüklerinden söz ediyormuş (1963). Kitap, Fransa'da çıktıktan iki yıl kadar sonra bizde tartışılmış, dilimize çevrilmeden bir yankısı olmuş, pek sevilmemiş değerlendirmeleri: "İstanbul'u görmediği, ona bakmadığı düşünülmüş..."

Bu fasıl şaşırtıcı değil, hem dikkat kesiliyor, hem de övgü bekliyoruz, çok değişmedi tavrımız... Bana ilginç gelen Beauvoir'ın sokak ve erkeklerle ilgili yazdıkları. Ortak mı desem benzer mi, pek çok anı ve anlatıda koşut nitelemelere rastladım. Avrupalı, Doğu'ya gittiğinde, Parisli veya İstanbullu taşraya indiğinde...bize bunu anlatıyor.  

Tam o yıllarda, soğuk savaş siyasetinin içinde güçlü bir köycülük ve halkçılık akımı var... Var ama metropolde büyümüş orta sınıftan entelektüeller fikren savunsalar da reel hayatlarında "lümpenlere", köylülere, alt sınıflara karşı çekingenler... Halka inmek, halka ulaşmak deseler de aynı dili konuşmadıklarının farkındalar... Karagöz'ü hem seviyor, hem de istemiyorlar diyelim. Sokaktaki erkek çoğunluktan ayan beyan ürkülüyor. 

Evet, ürküntü galiba doğru bir niteleme... ürküntüyü anlatırken düşmanca gözünü dikmeye ve gülmemeye mutlaka bir vurgu yapılıyor. Bir kadınsızlık hali de var. Mekanlarda, sokaklarda kadına rastlanılmıyor. Bana bu hal, bir Tennessee Williams "öyküsü" gibi geliyor. Kasavetli ve sıkıntılı, huzursuz edici bir aura, tacizkar ve nereye gitsen takip eden bir erkek gözü tarif ediliyor... Maneviyat bozucu bir şey... Beauvoir, ayakkabı boyacılarında görüyor o bakışı, kıpırtısız bakıyorlar, etraf izdiham doluluğunda ve avaz avaz kaotik, sonra kahvede tahta masalarda kahve içerken... başka erkekler, başka bir yer ama seyir nesnesi değişmiyor,  bakılmaya devam ediyorlar. "Turistlerden mi tiksiniyorlar" diye sormuş-düşünmüş... 

Hissiyat olarak nasıl karmaşık ve bir o kadar da sarih değil mi? Yabancısın, kadınsın, tedirginsin... seni eziyorlar. 

Bir gülseler gün değişecek... gülmüyorlar.

Salı, Eylül 29, 2020

Ulunay


Kabadayı günlüğü. Racona, poza, büyüklenmeye, direnmeye, erkeklik coğrafyasına, tıraşa, bıyıklara, buğulu camlara, yatsıdan sonrasına, pazılara yazılmış hikâye. Hiç böylesi kalmadı misalleri. Sayılı fırtınalar, yürek şişmeleri, tütün kokusu, sürek avı. Kadınlar ve diğer ıvır zıvırlar defterinde derkenar. Ulunay, imkânsız erkekliğin mahalle muhtarı, tarih öğretmeni ve idman hocası. Yanık naraları hey gidi İstanbul’un… 

Pazartesi, Eylül 28, 2020

Arkadaş Karıları ve Oğuz Atay


İddialara göre Arkadaş Karıları, Oğuz Atay'ın mahlasla çevirisini yaptığı bir roman. Kitabın kapak ilüstrasyonunu o yıllarda birlikte yaşadığı, önemli romanlarını ithaf ettiği Sevin Seydi yapmış...  Hatta, kapakta sol tarafta görünen erkeği Atay'a benzetenler, Sevin Seydi'nin Atay'ın yakın bir arkadaşının boşandığı eşi olmasını hatırlatarak kitabı "manidar" bulanlar  az değil... Seydi'nin Londra'da sahaflık yaptığı söyleniyor, keşke ona sorulsa merakı da var, sonuçta edebiyat magazini, meraklısı ayrıca araştırabilir... Ben bu konularda huysuzun tekiyim, Sevin hanım umarım yaşıyordur ve umarım bu soruları hiç bir zaman cevaplandırmaz diye ümit ediyorum. 

Kitabı okumak istiyordum, "eserin müellifi" Georges Courteline benim aklımda tiyatrocu, tiyatro yazarı gibi kalmış... Roman da daha çok diyalogla, seyirciye konuşur gibi yazılmış... Arkadaş Karıları, hafif tertip erotik bir roman. Daha doğrusu hani bulvar komedileri vardır, hah işte onları, aşk, kıskançlık, aldatma gibi meselelerle kadın erkek ilişkilerine odaklanan, finali giderek yükselen bir curcunayla biten oyunları andırıyor. De Laclos'un Tehlikeli İlişkiler'ini veya Decameron'u hatırlatan tarafları bolca... 

Erkekler, içki masasında biraraya gelip,  arkadaşlarının eşleri, metresleri, sevgilileri hakkında başlarından geçenleri anlatıyorlar. Her biri ironik, dönemi için cesur, mizahi hikayeler... Özellikle baştan çıkarmak için kurulan yalan dolan pozlar, ağdalı cümleler, pragmatik heyheylenmeler güzel istiflenmiş... Ve hakkını teslim edelim, Atay iyi çevirmiş veya tatlı bir dil kurmuş, rahat okunuyor.

Arkadaş Karıları, o yıllarda, iyi satan erotik kitap furyası sebebiyle yayımlanmış bir çeviri, yayınevinin adı dahi Eros... Atay'ın aynı yayınevinden çıkan bir başka tercümesi Kazanova-Çapkın Papaz kitabını bilmeden okumuştum, genellikle erotik kitaplar mahlasla çevrildiği için ayrıca bir dikkat kesilmemiştim. O da hiç fena değildir, esprili, nasıl okutacağını bilen, bayağılaşmayan bir dili vardır, sakin ve haddini bilen ölçülerde edebidir demek istiyorum.

Tabii şunu da söylemek lazım, hele bugünden bakınca kitabın ismi pek "correct" değil, Atay'ın kendisine seçtiği Memet Kerem ismi de kabul edelim, ergen bir tercih gibi duruyor. E bu romanı niye çevirmiş denebilir, geçim sıkıntısı diye açıklamak mümkün ama Atay akademisyen olduğu için belirli bir gelire sahip aslında, diğer yandan kitabın çok satma ihtimali yok, diyelim ki sattı, telif olarak "değecek" anlamlı bir para kazanıldığını sanmıyorum. Geriye oyunbazlık, aşık olunan kadınla birlikte bir şeyler üretmek filan kalıyor... Atay'a daha yakışıyor, ıh mıh dedim ama ben de magazin yaptım işte.

Pazar, Eylül 27, 2020

Jurnalci


Ataç'ı "Jurnalci" olarak damgalayan bir yazı çıkıyor Son Mavi dergisinde... Attila İlhan imzasıyla çıktığına göre onu Milli Şef İnönü ile özdeştiren "kıyıcı" bir yazı olmalı. Ataç, Jurnalci sayılmaktan hoşlanmadığı gibi öfkeyle karışık bir mutsuzluk duyuyor. 

Bir iki gün sonra dergiyi çıkartan genç ile yolda tesadüfen karşılaşıyor. Geçip gidecekken genç ısrarla selam veriyor, dayanamayıp geri dönüyor ve dergisinde kendisine niçin Jurnalci dedirttiğini soruyor. Son Mavi'nin sahibi yazıyı İlhan'ın gönderdiğini, yayımlamamazlık edemediğini söyleyip sorumluluğu üzerinden atıyor. Ataç, haliyle buna daha fazla içerliyor. Özetliyorum, ahlaksızım ki bana Jurnalci diyorsun ama sonra da selamı eksik etmiyorsun. Eğer öyleysem niye selam veriyorsun, yok değilsem niye beni itham ediyorsun...diyerek söyleniyor. 

Mesele orada kalmıyor, bir ay sonra Attila İlhan yeni çıkan şiir kitabını imzalayıp Ataç'a yolluyor. Yine özetliyorum, jurnalci yaftasıyla beni ahlaksız sayıyorsun ama tanıtımını yapmam için kitabını yolluyor, bana "sayın" diyerek ithafta bulunuyorsun diyerek tekrar kızıyor.


Tartışmayı okuyunca bir iki şey düşündüm: birincisi, evet, Ataç polemikçiydi, hatta sinirliydi ama bir başka yazarı (kendisine yapıldığı gibi) siyaseten ihbar ettiğini hatırlamıyorum. İkincisi, Ataç'ın başka yazılarında rastlarız bu duruma, sırf polemik olsun diye, sırf hoşlarına gitti diye tartışanları, söz söyleyenleri ciddiye almıyordu. Bunu nasıl tarif etmeli bilmiyorum, "kayıkçı kavgası" mı, "pozörlük" mü emin değilim... gerek basın tarihi gerek edebiyat tarihi bu tür sözde "kavgalarla" doludur, kavgacılar için bu saatten sonra yanyana gelmezler sanırsınız, bir bakarsınız canciğer kol koladırlar. Dikkat çekmek, tasarlanmış bir kavganın yıldızı olmak, kavgadan daha hayatidir onlar için... 

Meraklısı,  Ataç'ın 1953-55 Güncesinde bu tartışmanın ayrıntıları okuyabilir veya Turgay Gönenç, Dost'un Eylül 1972 sayısında yazmıştı bu polemiği...ayrıca bakabilir.

Tartışmanın enikonu ne olduğunu tam bilmiyorum, ama kendimi Ataç'a yakın hissettim, ne desek boş, kavganın haysiyetli bir tarafı vardır, kavga ediyorsan, söylediğinin arkasında duracaksın, veya "hasmına" kitabını göndermeyeceksin, ayıp çünkü, hiç olmadı, meramını anlatacak bir mektup yazacak veya gidip yüz yüze görüşeceksin... Yoksa böyle "rezil" ederler seni. 

İtiraf ediyorum, kendinden "Kaptan" diye bahseden biri bana oldum olası komik gelir. O da ayrı lakırdı...Geçelim.

Cumartesi, Eylül 26, 2020

Killing them softly


Türkiye'de popüler kültür, 1960'lı yıllarda ölçek değiştirdi ve bir önceki on yılla kıyas götürmeyecek ölçüde başkalaştı. Önceden ürünler yurt sathında yaygınlaşamıyor, gazeteler İstanbul dışında en erken bir gün sonra okunabiliyor, popüler filmlerin gösterilmesi aylar sonra ancak mümkün olabiliyordu. Karayollarının gelişimi, yeni matbaa teknolojilerinin kullanılmaya başlaması, yeni kurulan dağıtım şirketleri vs milyon satan gazete ve dergiler ortaya çıkardı.

Killing, tam bu dönemde popülerleşen bir fotoroman kahramanı. İtalyan menşeli çalışma, Simavilerin çok satar gazetelerinden birinde yayımlanınca bir fenomene dönüşerek büyük bir ilgi görmüştü. 

Yukarıdaki kapağı daha önce görmemiştim, Ant dergisi siyasi eleştirisini Killing mitini kullanarak yapmak istemiş... Hazine yağmalanıyor derken Killing'in imge olarak akla gelmesi, ne kadar popüler olduğunu gösteriyor...

Popüler kültürün işleyişi, basit bir temel ilkeye dayanır: Etkilenir ve etkiler. Popüler olandan mutlaka faydalanır, aktüel bir zeka ve beğeniye dayalıdır... Popülerleştirir ve aktüeli etkiler. Killing, çok satar bir gazetenin bilinen bir imgesiyken muhalif bir eleştiriye katılarak ona olan rağbet ve bilinirlikten faydalanılıyor. Killing de dahil olduğu pulp evreninin dışına çıkarak, farklı bir mecrada, kendisini ve etkisini çeşitlendirerek çoğaltıyor. Bunun faydası İtalyanlardan çok Türkiye'deki yayıncısına  olduğu için yerel bir etkileşim yaşanıyor ki o fasıl ayrıca ilginç. 

Cuma, Eylül 25, 2020

Müttehidülmerkez


Cahit Irgat'ın "figüran" isimli bir şiiri var, yukarıdaki ilüstrasyonu Metin Eloğlu şiir için çizmiş... Rastlamış olabilirsiniz, oyunculuğu ile tanınan Irgat'ın bilinen şiirlerinden: "Geceye gömülmüş bir gemi gibi / Donmuş soğuklarda iliği / Bedende ne setresi ne yeleği / Tek umudu tiyatrodan" diye başlıyor, hepi topu üç dörtlük zaten... 

"Gelsin piyaz, yüz sapsarı/ Bir lokmadır çıkarı/ Bir düş eski roma, eski yunan/ Çıktı tiyatrodan figüran" diye devam ediyor. 

"İlk sevgi merhamette dönenen/ Sevgiler çerden çöpten/ Kaçılmaz, saplanmış bir kez/ Müttehidülmerkez"

Şiirin son dizesinde tek bir sözcük var: Müttehidülmerkez... Sabah vakti o sözcüğe takıldım, hoşuma gitti

Müttehid, birlikte olan anlamına geliyor, merkezle birleşik olan... Merkez, orta nokta sayılır, aklın ya da kalbin insanın orta noktası, merkezi olduğu düşünülür. 

Saplanmış bir kez derken, sahne tozunu, tiyatro tutkusunu merkeze taşımış. 

Perşembe, Eylül 24, 2020

Love Stories Suck


Güzel sanatlar öğrencileriyle yaptığım konuşmalardan söz etmiştim. Genel olarak izlenimim çok haklı olduklarına inandıkları bir karamsarlık içinde olduklarıydı, "bu ülkede yaşanmazla" başlayıp "burada sanat yapılamaz" gibi bir noktaya savrulan düşünceler taşıyorlardı. Harcanmak ve hak ettiği  değere ulaşamamak gibi öfkeyle karışık bir kahırlanmaları vardı. Aradan Pandemi geçti, kim bilir nasıl savruldular. 

Karamsarlık bütünüyle kötü bir his değildir, insanı gerçekçi olmaya zorlar, olası hayal kırıklıklarına hazırlayabilir bile... Öğrencilerden iki ilginç soru almışım ki, günlüğüme yazmışım, birisi, "başka bir ülkede yaşasaydınız, yaptığınız işe ve size daha fazla saygı gösterileceğini düşündünüz mü?" gibi bir şey demiş. 

"Bu bir what if sorusu, buna ancak spekülasyon yapabilirim. Örneğin ben Ankara'da yaşamayı tercih eden biriyim, taşrada yaşayan her "sanatçı" İstanbul'da olsa farklı bir yerde olacağını düşünür, tartışır, hayıflanır. Bu da aynı şey. İstanbul da Türkiye'nin Amerikası. Kendi adıma, hak ettiği değeri bulamama gibi bir şeye inanmam. Her zaman, daha azla ve daha çokla karşılaşmak mümkün. İşe güce bakarak, hayalinizin ve hikayenizin peşinde koşmak en doğrusu" diye bir cevap vermişim. 

İkinci soru da bununla ilgiliymiş, "başka bir ülkede olsa çok satacak-çok konuşulacak işlerin burada farkına bile varılmıyor" denmiş. Benim cevabım "tersten bakalım, buradaki azlık, belki de bir avantaj, oradaki yüksek rekabetin dışında kalmak belki de bir şans, neden böyle düşünmüyorsunuz" olmuş. Dönüp dolaşıp söylediğim şeylerse işe güce bakmak, çalışmayı bırakmamak, devam etmek, arkasını getirmek filanmış. Kendimi daima şanslı sayarım, yaşadıklarımı da bir lütuf olarak görüyorum, hikaye anlatma şansım olduğu için mutluyum. Şöyle olabilirdi, böyle olabilirdi, evet doğru ama madem olasılık konuşuyoruz, tek bir şey de olmayabilirdi. İyimserim biliyorum. 

Salı, Eylül 22, 2020

Orijinal


Geçen yıl grafik romanla-çizgi romanla ilgili Ankara ve İstanbul'daki üniversitelerde konuşmaya çağrıldım. Bana çok ilginç geldi, hemen her öğrenci geleneksel kağıt kullanımının bittiğini duyurmak, bilgisayarda çizmenin avantajları hakkında konuşmak istiyordu. Sanıyorum tam da bu değişimin bir parçası-şahidi olduklarını düşünüyorlardı. 

Çizgi roman, temelde bir gazetecilik türü-anlatısı olduğu için üretim biçimi matbaa teknolojisine göre geliştirilmiştir. Sayfanın baskıda iyi çıkabilmesi için kurşun kalemle çizilen desenler fırça ve tarama ucu kullanılarak siyah (çini) mürekkeple koyulaştırılır, Hal bu olunca, yıllar içinde diyelim, tarama ucu ve fırçanın yerini çeşitli incelik kalınlıklardaki kalemler almaya başlamıştı. Amaç, koyulaştırma-belirginleştirme ise bu yolla da yapılabiliyordu. Şimdi, bilgisayar aracılığıyla çeşitli programlar, çizim tabletleri var, geçen denk geldim, geleneksel yöntemlerle yapılan üretin yüzde olarak beşe kadar düşmüş.

Benimle konuşan öğrencilere şunu sordum, "sizce artık kağıda çizilmeyecek mi, ne dersiniz?". Hemen hepsi, öyle ya da böyle, kağıt evresinin bittiğine inanıyordu, ona göre bir cevap  verdiler. Oysa, bu tür değişimlerde pratiklik kadar paraya da dikkat kesilmemiz gerekiyor. Bir süredir sanat galerilerinde orijinal çizgi roman sayfaları satılmaya başlandı. daha önce bu yoktu, resim ve koleksiyon ağının içinde giderek yükselen bir değer eğrisiyle artık çizgi romanlar da yer alıyor diyelim. Bugün pek çok yeni çizgi romanın sınırlı sayıda sayfası kağıda çiziliyor ve o sayfalar, albümle birlikte müzayedelere sunuluyor. Parayı takip etmek dediğim de bu zaten, para ettiği sürece, ayrıca para kazanabileceklerini bilen üreticiler kağıda çizmeyi sürdürecekler. 

Eski ya da yeni, çizgi roman sayfaları yüksek fiyatlara satıldıkça, o sayfanın tek, biricik ve nadide değeri koleksiyoncu ilgisi çektikçe...  kağıtla işi bitmez çizgi roman piyasasının.

 

Pazartesi, Eylül 21, 2020

Pol.Cor


Sosyal medyada paylaşılınca gördüm bu karikatürü... Çizerini tanımıyorum, muhtemelen genç bir arkadaş... yazacaklarımın ona yönelik bir eleştiri olarak okunmasını istemem, beğenildiği için seçtim sadece. 

Biliyorsunuz kadına yönelik şiddetle ilgili geçmişe kıyasla önemli bir farkındalık yaratıldı ve bu konuda eleştiriler meşrulaştı. Yukarıdaki karikatür, bir kadın cinayetinin ardından toplumun meseleye olan bakışını eleştiriyor. 

Malumunuz, karikatür, bir netliktir, siyah beyaz ölçüsünde bir eleştiri kurar, tepki almaya çalışırsınız. Abartırsınız. Karikatürist, kadının öldürülmüş bedenine bakan "toplumun" kadın bedeniyle ilgili ahlakçı yargısını vurguluyor. Neden birbirine benzeyen dört erkek ve Türbanlı teyze var bilmiyorum. 

Yani çizer, bir çeşitliliğe başvurmamış, yoksa "mini etek giydiği için başına bunlar geldi" önyargısı toplumun farklı kesimlerinde paylaşılan (neredeyse partilerüstü) bir mutabakat... Yani hiç ummadığınız insanlar benzer tepkiler verebiliyorlar, ortasınıftan bir öğretmen, genç bir kadın, bir akademisyen çıkabiliyor karşımıza... Buna karşın, alt sınıftan görünürde muhafazakar bir teyze tam tersi bir yorum yapabiliyor.

Şimdi diyeceksiniz ki, gerçek hayat böyle olabilir, bizatihi abartıya meyli olan karikatürden bu çeşitliliği yansıtmasını bekleyemezsiniz. Karikatür, kestirip atar...

Zaten zor olan da bu... Politically correct bir hayatın içindeyiz, insanlar bu karikatüre bakıp o teyze neden türbanlı diye sorabiliyorlar. Siz de hesap vermek zorunda kalıyorsunuz. Eskiden böyle bir eğilim yoktu, kimse kimseden siyaseten doğruculuk beklemiyordu. Bugün, bunu düşünmeden eleştiriye başlayamıyorsunuz...

Şunu soralım: Karikatür, siyaseten etkisini bu yüzden yitirmiş olabilir mi? Mizah yapmak çok güçleşti, komedi dizileriyle bir ekol olan BBC artık bu türde üretim yapamıyor mesela. 

Veya, karikatür yine kestirip atacak ama yeni bir yolla, yeni bir dille bunu yapmak zorunda... Belki de o değişimin eşiğinde olabiliriz. 

Pazar, Eylül 20, 2020

Bakılmak ile okunmak


Toppi büyük bir çizer, deha ölçüsünde dikkat çekici bir üslubu var ama bu onu iyi bir hikaye anlatıcısı yapmıyor. Sharaz-de, Toppi'nin 1001 Gece Masalları, Şehrazat yorumu, karaleri-panelleri arasında ardışıklık olmadığı için sadece ve sadece iyi çizilmiş sayfalara bakıyor, okuyamıyorsunuz. 

Çizgi roman bize bir hikaye anlatır, siz eğer bu hikayeyi okutamıyor, baktırıyorsanız hayati bir gerekliliği atlamışsınız demektir. Tarzları bütünüyle farklı olduğu için saçma bir mukayese gibi duracak ama Toppi'den çizgi olarak çok geride  olan pek çok isim sayılabilir. 

Örneğin Maus ya da Persepolis albümlerini düşünün... Bizi o albümleri neden biliyoruz, nasıl olup da global kültürün bir parçası haline geldiler. Siyaset temelli bakarsak, yok Yahudi Lobisi yok İslamkarşıtlığı diyerek kestirip atabilirsiniz... ama inanın yaşadığımız çağda yine de yetmez. Bu albümlerin bir hikayesi var. İnsanlara dokunan hikayeleri olduğu için yaygınlık kazanabildiler. 

Şöyle düşünün çok ama çok yetenekli oninlerce çizer ve ilüstratör var, bunların çok azı çizgi roman yapabiliyor veya işlerini tamamlıyorlar. Çünkü aslolan "iyi çizmek" ya da "iyi yazmak" değil, iyi hikaye anlatmak, çizgiyi ve senaryoyu akıllıca kullanarak okutabilmek. 

"Müthiş çizer" denir, ısrarla yıllardır vurguluyorum, tabii ki bu bir meziyettir, bir avantajdır ama çizgi romanı asıl gösteren bir sonraki karede ne anlattığındır, sonra bir sonrakinde...sonra bir sonrakinde nasıl devamlılık gösterdiğindir...bu kareler arka arkaya geldiğinde iyi bir hikaye anlatman gerekiyor, arada çizilmiş maharet isteyen bir sahne, iç gıcıklayıcı -belki erotik bir gönderme, güzel bir kadın filan sizi kurtaramaz, okunmanıza yetmez bunlar. Bakılan bir çizerle-çizgi romancıyla okunan çizgi romancı birbirinden fersah fersah farklıdır. 

Cumartesi, Eylül 19, 2020

Son Okuduklarım 46


Duygular Sözlüğü, altı aydır filan elimin altında olan, evirip çevirdiğim, severek okuduğum, ilham aldığım "kafa dengi" kitaplarımdan biri oldu. Güzel bir deneme kitabı, akıllı, neye nasıl gönderme yaptığını bilen özel bir çalışma demek daha doğru. Adından anlaşılacağı gibi bir sözlük, tek tek duygularımızı anlatıyor, genel olarak sosyal bilimler ve edebiyata göndermeler yaparak betimlemeye çalışıyor demek daha doğru.  MM Sarışın Bomba, iş gereği okuduğum kitaplardan, ünlü yıldızın hayatını anlatıyor ama bunu bazen belgesel gibi, bazen de dedikodu havasında yapıyor. Kurgusunu ilginç bir biçimde kurmak istemişler ama gerek yokmuş, karmaşıklaştırmaktan başka bir işe yaramamış...Romanın yazarı Alvah Bessie, Soğuk Savaş döneminde Hollywood'un kara listeye aldığı senaristlerden biri, o sebeple daha dikkat kesiliyorsunuz, öfkesini, piayasaya karşı intikamcı yorumlarını arıyorsunuz. Yok diyemem ama genel olarak yazarı kibirli ve "çok bilen" bir havada buldum, MM'ye karşı mesafeli değil mesela, ona karşı çok erkek kalmış...Mezarlarında Yaşayanlar, Necmi Onur'un gazete röportajlarından derlenmiş. Altmışlı yılların gazeteci dilini ve habercilik üslubunu taşıyan gerçekçi olmak isteyen romantik röportajları olarak nitelenebilirdi. Ben kitabı Afyon Kaçakçıları röportajı için okudum, asıl ağırlığı Kürt kırsalına ilişkin röportajlar oluşturuyor. Meraklısı için bu fasıl ilginç. Bir Yumak İnsan, Çetin Altan'ın gece ve içki hayatından tanıdığı insanları anlattığı "hikayelerinden" oluşuyor. Altan'ın her şeyi bilen ve zaafı olmayan narsistik bir erkekliği var ki, edebiyat yapmak istediğinde bu yönü çok öne çıkıyor. Hemen her yazı-hikaye benzer bir canlılıkla kurulmuş, Çetin Altan, sevilen, hata yapmayan bir hempa veya takdir edilen bir otorite gibi anlatılan kişinin etrafında bir voyeur gibi geziniyor. Onların hata ve saplantılarını olgunlukla karşılayarak bize aktarıyor. Biliyorsunuz, aylık edebiyat magazini dergilerinde bir erkek ergen hikayeciliği vardır, gece hayatına ve İstanbul undergrounduna ilişkin bir şeyler anlatırlar. Meğer, Çetin Altan tarzın öncülerindenmiş diyeceğim.




Wilson, Daniel Clowes mizahını yansıtan tek sayfalık çizgi romanlarından oluşan bir albüm. Wilson, ağzına geleni söyleyen, kendini sakınmayan orta yaşlı nevrotik bir geveze. Hikayesinden çok tepkileriyle ilgi çeken, mizahını sinizminden çıkaran bir espri mantığı var. Amerikan underground comics öfkesiyle Yahudi edebiyatının huysuzlanmaları harmanlanmış da denebilirdi... Ali, Orhan Hançerlioğlu'nun adı Ali olan çeşitli karakterleri anlattığı hikayeleri... Parlak değiller, temelde insanoğlu kötüdür fikriyle kurulmuşlar. Kötülük bizi şaşırtsın istenmiş.... Hafif tertip bir öfke de var sıradan insanlara karşı... Ekilmiş Topraklar da Hançerlioğlu'nun romanı... Ona da tezli roman mı demeli, Doğu ile Batı'yı kıyaslayan, işte orada bilim ilerlerken biz "bokun içinde debeleniyoruz" demeye getiren bir fikre dayandırılmış...Bizim toprak bereketli değil işte... Yazar da buna vurgu yapıyor filan. Türkiye'de hele bir dönem tam bir yazar kıtlığı var, ben Hançerlioğlu'nu sözlüklerinden biliyorum, o çalışmaları hakkında yorum yapamam ama edebiyatı bırakmış (veya sürdürmemiş) olması hiç fena bir karar olmamış. Eller, Abdin Dino'nun çizim ve ellerle ilgili hissettiklerini içeren bir deneme kitabı... Güzel geçişler var, akıllı hatırlatmalar... bazen metin Fransız ve "çok kişisel" oluyor ama yazmayı bildiğinden okuru yormuyor. 


Tütün, Detlef Bluhm'un tütün tarihi ve literatürünü gayet hoş, toparlayıcı ve edebi bir üslupla anlattığı bir kitap. İster istemez, batılı ve global popüler kültüre göndermelerin çok olduğu bir çalışma. Mesafeli ve sakin dilini sevdim, çok geniş bir edebiyatın içinde doğru yoğunlaşmalarla yazılmış. Kitabın ilk baskısı daha önce Dost Kitabevi Yayınlarından çıkmıştı. Picasso, güzel bir ressam biyografisi. Genç Picasso'nun Paris günlerini, o günlerdeki sevgilisini merkeze alarak anlatıyor. Kapsamlı, hayli iddialı bir çalışma. Dört albüm biraraya getirildiği için üçyüz küsur sayfalık bir toplam çıkmış ortaya. Şu rahatlıkla söylenebilir, dilimizdeki her türden ressam biyografileri içinde özel bir yer verilmeli Picasso'ya, o derece başarılı. Evet, biraz uzun, giderek hantallaşan ve tekrara düşen bir yönü var ama "bohem hayat" biraz bu tekrar değil mi zaten? Meraklısı, Montparnasse'li Kiki çizgi romanıyla birlikte okuyabilir. Uzun Bir Gece, Necati Cumalı'nın öykü kitaplarından biri. Ay Büyürken Uyuyamam'ın devamı niteliğinde olduğu söyleniyormuş ama bence ayrı tutulmalmalı, o toplama dahil edilmeliymiş . 15-16 yaşlarımda sinemadan da etkilenerek Osman Şahin, Bekir Yıldız ve Necati Cumalı'yı ziyadesiyle okudum. O yıllardan beri, Cumalı'nın yalın bir dille kurduğu taşra gerilimini anlatabilecek sahiden çok az yazarımız var diye düşünürüm. Bu öyküleri o yaşlarda kaçırmışım, sonradan sinemaya da uyarlanmış Uzun Bir Gece sahiden de çok güzel bir öyküymüş, ilham verici ve sahici....Blazing Combat, çizgi roman tarihi açısından savaş karşıtı niteliğiyle ayrıksı duran bir derleme. Öncesi yok. O bakımdan iddialı ve meydan okuyucu. Haliyle ilk olmanın dezavantajlarını da yaşıyor. Kimi hikayeler, daha en baştan nereye varacağını hissettiriyor ama dediğim gibi "tarihi vesika" değerleri var, çocuksu bir dünya içinde büyük cesaret isteyen bir kalkışma yaptıkları, onu görüyor ve hissediyorsunuz. 

Cuma, Eylül 18, 2020

Eymen ve Ömer Asaf


Sosyal medyada görmüş olabilirsiniz, doğruluğundan emin değilim ama 2019 yılında erkek bebeklere verilen isimlerin il il dağılımını yayımlamışlar. Çocuk isimleri, ister istemez, ülkenin eğilimlerini yansıtır, beğenilerini-hayallerini hatta... İsim seçerken, bir gelenek arayışı olduğu iddia edilir ama biliyorsunuz, gelenek dediğiniz şey sürekli değişir, biçim değiştirir.

Listeyi inceleyin, tutarlı ve bölgesel bir tercih olmuş diyemeyeceksiniz... Kürt illerinde Miran, Trakya'da Yamaç filan diyeceksiniz ama geniş yaygınlık taşıyan isimlerin bölge ve şehre bağlı olmadan yaygınlık kazandığını fark edeceksiniz.

Eymen ve Ömer Asaf, isimlerinin neden-nasıl bu kadar popüler olduğunu inanın merak ediyorum.


 

Perşembe, Eylül 17, 2020

Duru


Veteriner, 27 Mayıs’ın hoyratça uzaklaştırdığı Hocalardan. Sonra on yıllarca gazeteci. Hep başka türlü biri. Öyle yalın. Mercimek Ahmet’in ve Naima Tarihi’nin neşeli okuru. “A kuşağı” öykücüsü. Ne Mavi ne İkinci Yeni. Hep akıl yürüten. Sarmalın kılavuzu. Bilimkurgunun isim babası. Sonra büyülü şişeler, yeni ve sert öyküler, alaycı kazılar, kendini hatırlatan incelikler. Ferit’e mektuplar, Demir’le sohbetler. Biraz memleketin hali, biraz yoksulluktan kırılan ahali. Orhan Duru, dibi görülmeyen çukurların fenercisi. Harf harf merak eden edebiyat işçisi.

 

Çarşamba, Eylül 16, 2020

Editlemek


Ben hasbelkader diyorum, hayatımın şu yaşıma göre hatırı sayılır uzunlukta bir döneminde editörlük yaptım. Yayınevine yazardan ya da çevirmenden bir metin geldiğinde üzerinde çalışarak tashih yapmaya, kendi aramızda "editleme" derdik. Düzeltmek, düzelterek biçimlendirmek anlamında yaygın olarak kullanılıyor ayrıca. Kurguda görüntüyü ses ve müzikle senkronize etmeye deniyor editleme. Sonuçta, yeniden ve düzelterek biçimlendirme denebilir.

Halk Ağzından Derleme Sözlüğünde rastlamıştım, editleme meğerse "yavrusu ölmüş hayvanı oyalayarak (yoksa ovalayarak mı) sütünü almak" anlamına da geliyormuş. Sahiden şaşırmıştım. Hayvanı normale döndürmek için yapılan bir eyleme deniyor "edit"... 

Dil ve etimoloji inanılmaz bir memba... Lezzetli bir haz açacağı...

Salı, Eylül 15, 2020

Yaş hakkı


Çocuk yaşımda "25 yaşıma kadar yaşarsam" derdim, ne çok şey görmüş ve yaşamış olurum. Dün, birisi 50 yaşının "oturmuşluk" yaşı olduğu, insanın ruhen ve madden durulduğunu, o yaşta rahata erdiğini filan söyledi... Dinledim. Öyle olduğunu düşünmüyorum. Halbuki, bana iltifat ediyordu.

Bu sabah, Erdil Yaşaroğlu'nun epey eski bir söyleşisini izledim. Uykusuz çıktığında, Penguen'den ayrılan ekibin arkasından serzenişte bulunmuş, ayrılanları ayrılık için genç veya olgunlaşmamış buluyor olmalı ki, "aileden 20 yaşında ayrılık olur da 12'sinde olmaz" mealinde bir şeyler söylemiş.

Galiba hepimiz yaşanmışlığı önemsiyor ve hayat tecrübemizi gereğinden fazla abartıyoruz.

Hıbır çıktığında Ergün Gündüz 29, Latif Demirci 28 yaşındaydı. Limon çıktığında Tuncay Akgün 30, Mehmet Çağçağ 33 yaşındaydı. Penguen çıktığında Yaşaroğlu 33, Selçuk Erdem 31 yaşındaydı. Penguen'den ayrılanlardan (o yıl) Yiğit Özgür 30, Memo 35, Ersin 26, Oky 35'ti. 

Sözkonusu "12" bir hiyerarşi vurgusu ise doğrusu nezaket içermiyor. Keşke söylenmeseymiş...Ustayı çırağı, iyiyi kötüyü okur tefrik ediyor çünkü...

1986 ya da 87'de Oğuz Aral, Ankara'ya gelmişti. Okurlar, meraklılar etrafını çevirmiştik. Limon çıkmıştı, hemen hepsinin çoluk çocuk olduğunu, ellerine yüzlerine bulaştırıp Gırgır'a geri döneceklerini söylemişti. Yorum yapmadan geçiyorum.

Bazen insanlar yaşlanmaya karar veriyorlar.

Bazıları da hep Abi, Abla olmak istiyorlar. Ve galiba en çok onlar, abilik-ablalık kurumunu besleyip büyütüyorlar. 

"Uzun tarlaya çifte koşmak" diye bir deyim var, yani sonu gelmez bir işe girmek anlamında, konuş konuş bitmez gibi bir şey... Yaşanmışlık, kimseyi daha haklı ve meşru kılmıyor. Tabii ki haberdar olacağız, kulak vereceğiz ama kim ne derse desin, bildiğimizi de okuyacağız. İlla laf edeceksek, illa dostluk edeceksek, hal dostu değil, yol dostu olacağız sanki...

Vaazımız bu kadar, hayırlu günner

Pazartesi, Eylül 14, 2020

Arkaik



Milo Manara, yukarıdaki ilüstrasyonu 11 Eylül sonrasında çizmiş ve epeyce de eleştirilmişti. Geçtiğimiz gün, olayın yıldönümünde aynı çalışmayı bir kez daha (savunmasıyla birlikte) sayfasında paylaştı. 

Meğer, bu ilüstrasyonla saldırının kadın bedenini kapatan ve yasaklayan bir zihniyete karşı yapıldığını vurgulamak istemiş. Sizin de tahmin edebileceğiniz gibi insanlar, böyle büyük bir felaket olmuş, sen hala erotize edilmiş kadın vücudu çizmeye devam ediyorsun demişlerdi. 

Manara, açıklamasıyla, inandırıcı olabilmiş mi peki diye sormak gerekiyor, çünkü "bizi" ikna etmek istemiş... Hiç cevap vermeyebilirdi, vermiş... 

Ve tabii ki inandırıcı olamamış. Nasıl anlatılabilir bilmiyorum, Manara'nın bildiği bu, sahiden hoş çiziyor, dönüp dönüp güzel kadınlar resmediyor, el hak, çizgisini kendi janrında beğenmemek mümkün değil filan ama ergen bir zekayla entelektüel tartışma yapılamıyor...

Üstelik, hayat, siyaset, kadın hareketi ve siyaseten doğruculuk akımı konuştuğumuz şeyleri baştan ayağa değiştirdi. Manara, uyum sağmaya çalışıyor, narsistik biçimde kendini muhalif sayıyor veya... Halbuki  arkaik kaldı...

Pazar, Eylül 13, 2020

Ölen Purofun Malları


Nezaket, ihtimam, empati... sık kullanıyoruz ama demekle olmuyor... Yukarıdaki çağrıyı görünce ne desem bilemedim.. Trajik diyeceğim, romantik kaçacak, pornografik diyeceğim ayıp olacak... Yaptıklarının farkında olmamaları veya normal bulmaları için ne desem az...

Ankara'da Ulus'ta büyüdüm, yetmişli yıllarda -hala öyle- bayram öncesinde belediye seyyar satıcılara izin verir, onlar da tezgah açar, bağıra çağıra mallarını satarlardı. Çocukken tam anlayamadığım bir sloganları vardı, ucuzluklarını vurgulamak için "Koş Vatandaş koş, batan geminin malları" diye çığırtkanlık yaparlardı... Matraktı, kalabalık onları neşelendirir, satıyoruz-yırttık iştahıyla çoştukça çoşarlardı. Mecaz filan ama zararına satış- tasfiye ürünler insanları cezbediyordu... Gemi batmış, içindeki mallar kıyıya vurmuş gibi...yağmalar gibi kalabalıklaşırlardı. 

Bir sahaf için merhum ve merhumelerin kütüphanelerini satın almak doğaldır, ve evet, ne dersek diyelim, ölmüşlerin terekesini satarlar.  Ama nasıl cenazeci sizi sırtararak karşılayamazsa... siz de "ölen adamın malları" çığırtkanlığı yapamazsınız. Ayıp çünkü. Esnaflığın kaidesi bu. 

Cuma, Eylül 11, 2020

Affetmeyenler


Görsel, Ant dergisinin 1967 yılındaki Çetin Altan kapağı...Hikayesini kısaca özetleyeyim: Bornova Savcısı, o tarihte İşçi Partisi milletvekili olan gazeteci Çetin Altan'ın bir yazısında Komünizm propagandası yaptığını iddia ederek dava açar. Adalet Partisi, bunu fırsat bilerek, meclisteki sayısal üstünlüğünü kullanır ve Altan'ın milletvekili dokunulmazlığını kaldırır, böylece mahkum edilmesinin yolunu açar.

Bu kapak, tam o günlerden... Kararın yanlış ve anti demokratik olduğunu, gelecekte bu yaptırımdan dolayı sağcıların utanacaklarını vurgulayan romantik bir slogan atılmış: Tarih affetmez! Çetin Altan da yazılarında epeyce kullanır bu deyişi... Ona da gönderme olabilir. 

Merak edenler için yazayım, Anayasa Mahkemesi kararı esastan iptal eder... Çetin Altan, Ben Milletvekili İken isimli kitabında bu günleri hoş bir dille anlatır, demokrasi tarihimiz açısından önemli bir gerilimdir. 

Ben "affetmez" sloganı nedeniyle yazıyorum bu yazıyı... Dikkat çekmek istenmiş, manşet mantığına başvurulmuş. Tarih, mazi, gelenek, yarın gibi kavramsallaştırmalar siyasi romantizmin çok sevdiği nitelemelerdir. 

Şunu sorabiliriz: elli üç yıllık bir olay, meraklısı dışında hatırlayanı var mı? Bence yok. İnsanlar, tarihten ders alınmasını isterler, böyle de bir gereklilik yoktur ama isterler işte... Ders alındı mı? Bence hayır. Ha şu olabilir, 1961 Anayasası iptal edildi, dokunulmazlığı berhava etmek üzere başka başka yollar bulundu, o bakımdan hakim sınıflar kendilerine ders çıkarmış olabilirler...Bugün, ortada suç ya da dava olmadan kimler, kimler hapiste, hepimiz biliyoruz.

Konu dağılmasın, aktüel bir tartışma yapmak gibi bir niyetim yok, ısrarla "tarih affetmez" vurgusundayım. Çetin Altan o günlerde bir gençlik kahramanıydı, bugün oğullarıyla birlikte (bir ara mevcut iktidara yakın duran) liberterliğiyle hatırlanıyor, hayırla anılmıyor. Kimseler, o günlerin mücadelesine bir sempati, bir hatır koyarak bakmıyor, Çetin Altan'ı muhalif cephenin parçası olarak göstermek istemiyor. Garip bir ironi ama, affetmiyorlar onu! 

Ben insanların "cezalandırıcı" (bir tür Punisher) gibi yaşamak istediklerine inanırım. Herkes affetmeyen olmak ve affedilmeyenin "ölümünü" görmek istiyor. Tarih affetmez derken aslında "ben affetmeyeceğim" demek istiyor. Tarih önünde yargılanmak derken benimle aynı fikirde olanlar sana bunun hesabını soracaklar imasında bulunuluyor. Gerisi klişeler ve kanırtmalar...

Perşembe, Eylül 10, 2020

Kuntay


İşkodralı. Beyoğlu noteri. Mehmet Akif’in çırağı, Yahya Kemal’in hayranı. Daimi gelenekçi, iştahçı, köşklerin epik şairi, müstehzi, tezat tiryakisi, hep şikâyetçi, hep yaşlı adam. Hep hutbeci, hep belagatçi. Akideler, tahliller, izahlar. Dindar değil, maneviyatçı. Gazeteciliği yazarlığının gerisinde, köşesinde muallim, kanuncu ve ahlakçı… Sokağı ve kalabalıkları sevmeyen. Terbiye, mana, emel, inkâr, iffet ve cemiyet. Kuntay, saraylı bir mazinin edebiyatçısı. Üç İstanbul’un kalbi ve midesi…


 

Çarşamba, Eylül 09, 2020

Hırsız Defterinin Kadınları


Çok değil, bir iki ay önce sahaflardan bulduğum bir suçlu defterini paylaşmıştım. Defter dediğime bakmayın, 1950'li yıllarda, İstanbul'da, polislere dağıtılan, suçluların vesikalık fotoğraflarından oluşan bir cep kitabından söz ediyorum. 

Bu defa, benzer nitelikte, daha çok sayfalı, hırsız resimlerinden oluşan bir yenisine ulaştım. Aynı boyutlarda üretilen kitapçık kendi içerisinde bölümlere ayrılmış: Dükkan hırsızları, Deniz hırsızları, Ev Hırsızları, Otomobil hırsızları gibi..

Suçlu sayısı artınca galiba, kadın sayısı da artmış, benzer bir yorumu Rum ve Ermeni azınlık için de söylemek mümkün ama ben kadınlarla ilgili dikkatimi çeken bir iki karakteristiği paylaşacağım. Kadın suçlular, tamamıyla ev hırsızlıklarında görülüyorlar, otomobil ve tekne işine hiç girmemelerini anlıyorum ama sanki dükkan soygununa da dahil olurlarmış gibi geliyordu bana. Meğerse, en azından o yıllarda hiç yer almamışlar.

Kadınlar,  "anne ve ev hanımı" olarak evle-ev hayatıyla özdeşleştirilirler, suça bulaştıklarında iyi bildikleri "ev"e yoğunlaşmaları hiç garip değil elbette.

1930-50 yılları arasında yazılmış polis hatıratlarına baktığınızda kadınların "bohçacı" gibi evlere sızıp, etrafı kolaçan ettiğini, soyguna gelen  erkek hırsızlara yardım ettiğini biliyoruz. Veya fuhuş niyetiyle girdikleri erkeklerin evlerini soyduklarını... Çoğu erkeğin kaçamak yaptığı için gıklarını çıkaramadıklarını filan... 

Suçlu kadınların resimlerinden örnekler seçtim, ne zaman-nerde-ne suç işledikleri veya kişisel hikayeleri belli olmadığı için ne desek boş... resme bakıp hafif tertip "uçuyoruz"... Yaşlıca görünen kadınların bohçaçı olduğu tahmin edilebilir... Hepsinin nitelikli hırsız gibi görünmedikleri de anlaşılıyor. Erkek fotoğraflarındaki alamode esintilerden eser yok...Jale hariç hepsinin geleneksel isimleri var. Lakaplarının olmaması suç bahsinde amatör kaldıklarının bir delili. 

Salı, Eylül 08, 2020

Mutlu muyuz gençler?




"Mutlu bir toplum muyuz?" diye soruluyor, biz de sormuş olalım, kahırlanma gösterisini bir kenara bırakalım, pandemiye ilişkin cendereyi unutalım... ne cevap alırız. Muhtemelen "mutsuz" olduğumuzu söyleyenler, aksini söyleyenlerden fazla çıkar. 

Diğer taraftan şunu aklımızda tutalım, dünyanın her kültüründe, her toplumunda mutsuz olduklarına inananlar her defasında daha fazla çıkar. Üstelik bu modern bir serzeniş de değildir, antik dönemde dahi benzer (kadim) şikayetlerle karşılaşırız. 

İnsanın bencilliğine inanarak büyürüz, "insan, insanın kurdudur" misali hepimiz insan tekinin acımasızlığından şikayet ederiz. Eğitim, "İnsan, insanı iyileştirir" fikrine dayalıdır, dinler ve milli kimlikler, dayanışma öğretisine dayanarak kendilerini bu yönde var ederler. 

İnsanın iyicilliğine (özgecilik-diğerkamlık) bir türlü inanmayız ve mutsuzluğumuzu buna bağlayarak hayatta kalmaya çalıştığımızı söyleriz. Kendimizi kimliklendirirken kurduğumuz "kurucu öteki" olan karşıtımız mutlaka bencildir, gündelik dildeki "imanlı gençlik-tinerci gençlik" filan hep buralardan çıkıyor, işte sağcılar söyledir, solcularsa böyledir, laikler, yerli ve milli olanlar böyleyken böyledir...liste uzar gider. Her topluma göre ayrı ayrı çeşitlenen kategoriler demek istiyorum....

Toplumlar kaotiktirler, iyicillikle de karşılaşırsınız, bile isteye egoizmle de... Toplumları kolay tarif edemezsiniz, hakikat ve kesinlikle bakılamayacak kadar karışık bir düzenleri vardır. Benciller, bencillerle savaşırlar ama hayat, savaşarak sürdürülemez, şahinler güvercinlere ihtiyaç duyarlar, ne dersek diyelim, daimi bir denge arayışı vardır... Yani, demem o ki, toplumlar insansılaştırılarak, tek bir bireye indirgenerek mutluluk ve mutsuzlukla tartışılamazlar. Yapmayın Romalılar...

Pazartesi, Eylül 07, 2020

6-7 Eylül ve Mizahçılarımız


6-7 Eylül, cumhuriyet tarihinin devlet eliyle tezgahlanmış en önemli linç eylemlerinden biri... O tarihte yaşayan mizahçılarımız, dergilerimiz, karikatürcülerimiz olayları nasıl yorumlamışlardır sizce? 

Ne desem, eksik kalacak da, günü, başka şeyler çizerek geçiştirmişler demem gerekiyor. 

Malumunuz, Demokrat Parti, eylemlerin komünistler eliyle başlatıldığını, vatandaşların kışkırtıldığını, manipüle edildiğini iddia eder, geçer gider... Kamuoyu, meselenin hiç de öyle olmadığını, 27 Mayıs sonrasında, Yassıada duruşmalarında öğrenir. 

Yukarıdaki görsel, Yusuf Ziya'nın o güne dair sıcağı sıcağına yazdıklarından bir bölüm. "Sokak" başlığı altında olup bitenleri anlatıyor, sahiden dehşete kapıldığı anlaşılıyor... ama yazı, lümpenlerle gelişiyor çat diye "kızıllara" bağlanıyor... Üstelik, 6-7 Eylül sorumlusu olarak tutuklanan Aziz Nesin, Akbaba'da "gizli saklı" çalışıyor...

Mizahçıların suskunluğunu (resmi ağzı yinelemesini) nasıl yorumlayacağız? 

İlk olarak fazlasıyla "gazeteciler", günü yaşıyor, ötesine geçemiyor, gazete gündemini aşamıyorlar gibi bir yorum olabilir. Sağcılık, milliyetçilik, memurluk, entelektüel vizyonsuzluk, angaje olmak diyebiliriz, rejimin "sevdiğini sevmek, kızdığına kızmak" gibi bir siyasetleri olduğundan söz edebiliriz. Siyaseten romantik bir havada kahredebilir, onları korkaklıkla suçlayabilir, muhalifliklerini baştan ayağa eleştirebiliriz. 

Ben mizah tarihine ve popüler kültüre bu karakteristiğin farkında olarak bakmaktan yanayım. Elbette ayrıksı üreticiler veya dönemlerden (kimi üreticilerin kimi dönemlerinden)  söz edebiliriz ama bu onları her zaman, her koşulda bir "iktidar karşıtı" yap(a)maz. Rejimi yanlış kişilerin yönettiğini düşünmekle iktidar tahakkümüne külliyen karşı çıkmak başka başka şeyler...

Mizah dergileri çoğunluk değerlerini hitap ederek satarlar ve bu sebeple popüler olurlar. Bu, onları daha en baştan "milliyetçi" ve rejim yanlısı yapar, aksi de mümkün değildir. Yoksa satamazlar. Kamusallığı belirleyen neyse, popüler kültür onun savunucusudur. Korkaklık ya da cesaret vurgusunun, bu çerçevede kullanılması gerekir. Yani, onları hiç olmadıkları bir şeyle (solcu olmamakla örneğin) suçlamak enikonu abes olur. 

Pazar, Eylül 06, 2020

Çileden çıkma


Çileden çıkma diye çok sevimli bir deyişimiz var, , sonrasında başgösteren öfke patlamasını açıklamak için "kontrolden çıkma" anlamında kullanılıyoruz. Pek çok insan için “taraf değilse seyretmesi zevkli bir şey” de galiba…

Yaşadığımız hayat bu öfke patlamalarını azaltmak üzere çeşitli mekanizmalar geliştirir, okullar, polisler, mahkemeler, kitaplar, dersler, psikologlar, ilaçlar, telkinler… İyimser bir ifadeyle “ne gerek var[dı]” diye başlayıp öfkemizi bastırmamızı salık verirler, yapamıyorsak cezasını çekeriz, tecrit edilir, hapsedilir ve hatta tedaviye zorlanırız.  

Ne zaman çileden çıkarız? Dikkat edin, hiddet göstermiş herkes asıl olarak şunu vurgular: “yapmamasını söyledim, bir kez daha yaptı”… Edebiyat, bunu daha çok vurgular, o hiddet kontrolsüz olamaz, koşullar değişmediyse karakter mutlaka isyan eder.

Çileden çıkmak, tek başına kötü bir şey değil, bir değişim potansiyeli taşıyor, toplumu ve kendimizi, koşullarımızı değiştirme enerjisi veriyor. Hiç çileden çıkmamış birisi bana çok tatsız, öyle bir hayat çok yavan geliyor… öyle yazar, öyle edebiyat… pıyy

Ve evet, sürekli çileden çıkmış gibi davranan insanlar arasında yaşıyoruz, tivit atar gibi büyük laflar edip, herkese haddini bildiriyor, maşallah hiç yanılmıyorlar… Onlar çileden çıkmıyorlar tabüükine… Bana eğlenceli gelenler, “sessiz atın çiftesi pek olur” misali sakin kalanların iştah açıcı çileden çıkmaları… 

Cumartesi, Eylül 05, 2020

Aydın Doğan Vakfı Ulusal Çizgi Roman Ödülü (2020)






Türkiye'de ilk kez, devamlılığı ve itibarı olan,  yarışma olarak- yarışmalarıyla kurumsallaşmış bir vakıf, çizgi romana ödül vermeye karar verdi. Her yarışma, her jüri, her ödül spekülasyona açıktır ama o alana saygınlık ve değer katması bakımından her başlangıç önemlidir, devamının gelebilmesi daha da önemlidir. Çizgi roman ödülünün kalıcılaşmasının sonuçları olacaktır, yeni çalışmaları teşvik etmesini ve alanda ödül verebilecek başka kurumlara örnek olmasını dilerim.

Cuma, Eylül 04, 2020

Bir Temaşa Olarak Gurur


Hepimiz birbirimize hikayeler anlatıyoruz. Çocukluğumuzu, çektiklerimizi, yaşadıklarımızı sıralıyoruz. İster istemez kendimizi, çevremizi, şehrimizi, ait olduğumuz memleketi bir şeyle niteliyoruz. İyi ve kötü ekseninde kendimize ve diğerlerine karakter özellikleri atfediyoruz. Doğru mu bunlar? Bu kadar çok hikaye olunca bu kadar doğru olmayacağı aşikardır.

Şöyle düşünün, dünyanın bütün kültürleri, bütün milletleri kendilerini diğerlerinden üstün görürler. Bu da doğru değil tabii ama eğitim sistemleri bunun üzerine kuruludur. İnsanlar büyürken ve öğrenirken "bir milli gurur" ekseninde dönüştürülür. Irkımızdan, devletimizden, tarihimizden gurur duymamız beklenir.

Gurur, büyüklenme hissi ve benliğinle övünme demek... Sırf bu nedenle gurur, tevazuyla karşı karşıya getirilir. Örneğin sahte bir tevazu derken onun altına gizlenen kibirden söz edilir. Gurur, olumludur, kibirse olumsuz. Etnik kökenimizi gururla, karşıtımız olan etnisiteleri kibirle adlandırırız.  Biz hakedilmiş bir gururla, onlar yersiz ve zararlı bir kibirle varlardır. Tuttuğumuz takımlar, yaşadığımız şehirler, bitirdiğimiz okullar, çalıştığımız kurumlar, inandığımız ideolojiler ve dinler... Say say bitmez.

Bence, gurur, insanın en büyük gösterisi. Bu kadar poz, bu kadar palavra, bu kadar çok adamlık edebiyatı, gurur ihyasından başka bir şeye yaramıyor. En çok tartıştığımız şey, gururun sahiciliği ya da gerçek dışılığı. Hem inanmıyor, hem de sürekli inandırmaya çalışıyoruz. "Kimsin sen?" derken gurur tokuşturuyoruz.

"Gurursuz" diye ilgi çekici bir hakaret var. Herhalde cennetten kovulan Adem'le başlamıştır gurursuzluk. Bu kadar gösterisi olduğuna göre o kadar eski ve ezeli olmalı...

Dario Fo, bir temaşa olarak gururun nafileliğine işaret etmek için söylemiş, "gırtlağımıza kadar boka battığımız için başımızı dik tutuyoruz," demişti.

Perşembe, Eylül 03, 2020

Sütsüz Koyun Meleğen Olur


Bu sabah öğrendim, matrakmış. Meleğen meğer, çok meleyen demekmiş. Süt vermeyen koyunlar, süt verenlere göre daha çok melermiş... Mee mee diye bağırıp duranlar süt vermeyenlermiş... Tecrübe etmiş değilim, hakkaten öyle mi emin değilim  ama hoşuma gitti.

Yıllardır tekrar edip dururum. "İnek süt içmez" diye bir söz var, bazıları okumaktan, öğrenmekten, amatörlükten vazgeçer, "oldum"derler, üretmekten çok konuşmaya başlarlar, onlar için kullanırım. Hepimizin "cahil" olduğu bir dünyada yaşadığımızı unutarak kibirle büyüklenmeye başlarlar. Mezacen, artık süt içmelerine gerek yoktur, çünkü kendileri süt üretiyorlardır.

Sütsüz koyun meleğen olur da böyle bir şeymiş... Gürültüyü, süt vermeyenler çıkarıyormuş...

Çarşamba, Eylül 02, 2020

Melih Cevdet


Garipçilerden. Otuzlarda Ankara’ya gelen İstanbullulardan. Önce şair sonra sanat-edebiyat sayfasında gazeteci, ardından romancı. Şairanelik karşıtı. Geliyor Garipçiler süpürmeye kıyıyı köşeyi, kafiyeyi, alımlı çalımlı sanat beyliğini… İlk şiirler, Oktay Rifat ve Orhan Veli’yle Lise’nin duvar gazetesinde. Varlık’ta şiirin çıkmış müjdesi. Gül ile bülbül, hadi birlikte gülelim meselesi. Islık çalarak, geleneği alın götürün şuradan neşesi. Yalın, alabildiğine yalın. Rahatı kaçan ağacın baladı. Gemisiz, iskelesiz yeni edebiyat. Melih Cevdet, aç kalmış sözcüklerin tesellisi. 


 

Salı, Eylül 01, 2020

Seyrüsefer Defteri 121


The King of Staten Island  (2020)  sevdiğim türden ergen hallenmeleri, beğendim (31 Ağustos).++ Penny Dreaful City of Angels  Sea1 Ep. 7 ve 8'i seyrettim (30 Ağustos).++ The Deadly Affair (1967) iyi bir karışımı var: Carre,  Lumet, Mason, Signoret... ve adı başka olsa da Smiley... Daha gergin olabilirmiş ve yavaş (29 Ağustos). ++ While The City Sleeps (1956) karışık bir hikayesi var, çok kalabalık, odağı tutturamamış Lang, ilginç olan katilin çizgi roman okuru olması, Wertham'dan etkilenmiş belli ki (28 Ağustos). ++ Avanti (1972) Wilder yetmişli yıllara uyum sağlayamamış sanki, oyunu da iyi seçememiş bu defa ve Lemmon yalnız kalmış (27 Ağustos).++ The Loudest Voice Sea1 Ep. 5, 6 ve 7'yi seyrettim (26 Ağustos).++ One Two Three (1961) Soğuk Savaş, Coca Cola ve Broadway mizahı, başka oyuncularla daha hatırlanır bir Wilder filmi olurmuş (25 Ağustos).++ The Night of the Hunter (1955) gerilim sinemasının ilham kaynaklarından biri, dehşetli bir kötü adam gösterisi (24 Ağustos).++ Some Like it Hot (1959) çağının ilerisinde komedi temposuna sahip, BW eliyle karmaşası güzel ama filmi sürükleyen oyuncu enerjisi (23 Ağustos).++ Artemis Fowl (2020) parlak bir hikayesi yok, görsel olarak ilginç çıkarımları olmuş o kadar (22 Ağustos).++ Stalag 17 (1953) yine bir sahne uyarlaması, Wilder ironiye yine yüklenmiş, iyimser büyüsünü katmış filan, gerçekçi mi, hiç değil, güzel (21 Ağustos).++ Rio Bravo (1959) çocukkene heyecanla seyrettiğimi hatırlıyorum, şimdi bakınca, temposuz ve finalsiz geldi , ayın westerni (20 Ağustos).++ Cactus Flower (1969) yine bir Broadway oyunu ve yine bir Diamond mahareti, Goldie Hawn'ı büyüten filmlerden biri (19 Ağustos).++ Irma la Douce (1963) geçen yüzyılın en tatlı oyunlarından biri olabilir, Wilder olmasa bu kadar ünlü olur muydu orası meçhul (18 Ağustos).++ Kiss me Stupid (1964) Wilder iyimserliği ve hınzırlığında gevşek ve edepsiz bir altmışlı yıllar filmi (17 Ağustos).++ The Private Life of Sherlock Holmes (1970) Wilder'ın en iyi filmi değil, bence temposuna da uygun değil, daha cesur olabilirmiş, finalsiz kalmış (16 Ağustos).++ The Front Page (1974) Wilder filmlerine devam, Jack ve Walter döktürüyor, yine çok güzel sahnede sıkışma anları var (15 Ağustos).++Sunset Blvd (1950) bir kez daha tek mekan, yine arızalı birileri, tasarım ve ilerleyiş enfes, daha en baştan nereye varacağını gösteriyor halbuki (14 Ağustos).++ The Fortune Cookie (1966) Walter Matthau performansı, Wilder iyimserliği ve teatral entrikası (13 Ağustos).++ Witness for the Prosecution (1957) Billy Wilder'ı istediği biçimde mekana sıkışan bir hikaye  daha, yine ayrıntılar, muziplikler ve bir Agatha C. finali (12 Ağustos).++ Baba Parası (2020) , gişe komedisi, holivut komedisi filan ama ben fazla kalabalık buldum (11 Ağustos).++ Perry Mason Sea1 ep. 7 ve 8'i seyrettim (10 Ağustos).++ The Apartment (1960) Billy Wilder izliyorum, o teatral akışkanlık, o akıllı "saflıklar", o tatlı iyimserlik ve sıcaklık, leziz.. (9 Ağustos).++ Ghosts of War (2020) bir hikaye iddiası var ama hakkını veremiyor (8 Ağustos).++ Pinocchio (2019) güzel uyarlama olmuş, farklı bir estetiği olmuş (7 Ağustos).++ Oscuro Deseo Sea1 ep.1, 2 ve 3'ü seyrettim (6 Ağustos).++ Une fille facile (2019) Zahia sebebiyle frapan ama sınıf çatışmasını ve o hayatın izlerini iyi veriyor, kimi sahneler ve diyalogları çok beğendim (5 Ağustos).++ Yok Artık 2 (2016) Serkan Altuniğne için seyrettim, iki tık mainstream dışına kaçılabilirmiş (4 Ağustos).++The Players (2020) eski tarzda bir kadın erkek hikayesi, çok güçlü değil, oyuncu enerjisiyle yürümüş (3 Ağustos). ++ Dark Desire Sea1 Ep.1, 2 ve 3'ü seyrettim (2 Ağustos).++ Journey to China The Mystery of Iron Mask (2019) masalsı, bu kadar kalabalık olmasa iyi serüven çıkarmış (1 Ağustos). ++


Related Posts with Thumbnails