Cuma, Ocak 31, 2025

Son Okuduklarım 104

İki Hovarda Öykü başlığı altında iki ayrı Fransız yazardan aşk entrikası hikayeleri kullanılmış. Yazarları hiç bilmiyorum, daha önce hiç okumadım. Öykülerden ikincisi ilkinden daha ilginç. Baştan çıkarıcılıkla ilgili daha doğru bir düzlemi var. Türe genel olarak "roman libertin" deniyor ve onsekizinci yüzyıldan bu yana yaşıyor. Bir yanıyla Fransız aristokrasisinin ahlaki çöküşünü anlatsa da bugüne kadar yaşamasının asıl sebebi cinsel özgürlüğü-erotizmi içermesinde gizli. Her bir karakter o kadar kurnaz ve hesapçı ki, baştan çıkarmayı maharetle icra ediyor ve gülümsetiyor. Laclos ve Sade türün en bilinen yazarları sayılıyor. Diderot ve hatta otobiyografisi ile Casanova bile türle birlikte hatırlanıyor. Bizden Mehmet Rauf belki türe yakın şeyler yazmıştır denebilir. 

Claude Gueux, tipik bir Victor Hugo hikayesi, yaşadığı toplumla hesaplaşan, yön gösteren kararlı bir pedagog, güçlü bir liberter bir kez daha "suç" tartışıyor. Jan Valjan'la ya da Bir İdam Mahkumu'nun Son Günü'nde tekrarladığı ve itiraz ettiği meseleyi diline doluyor. Hugo yazarken bir gazeteci, bir sosyolog, bir baba, romancıları büyüleyen bir büyük romancı konuşuyor. Dünyanın her kültüründe sağcılar Hugo ile birlikte eleştirilmeye başlamış. Bönlük, bağnazlık, vasatlık, körlük, otoriterlik, tahammülsüzlük en çok onun sesiyle yumruklanmış desem abartmış olmam.

Çarşamba, Ocak 29, 2025

Hepsi Çöp

Çizg: Berat Pekmezci
 

Hugo


 
Çizgi Roman: Kariyerimin henüz başlangıcında çizgi romanla ilgilenmeye başlamıştım. Desen konusu ilgimi çekiyordu: Resimlerle anlatmak, çizgi romanda yazıyı ve diyaloğu kullanmak. Aslında çizgi romanla büyüdüm diyebilirim çünkü benim zamanımda çizgi roman tanıdık bir eğlenceydi.

Gördüğüm en büyülü yer: Fantezilerimde ve dünyamda, Batılı eğitimim nedeniyle belki de, İrlanda’ydı.  Muhtemelen modern hikâyeleri, Yeats şiirleri,  James Joyce’un İrlanda’nın fantastik dünyasını anlatan; küçük yeşil adamlarla, konuşan taşlar ve yapraklarla süslü hikayeleri nedeniyle böyleydi. Bu hikâyelerde bütün Kelt dünyası aktiftir: taşlar konuşur, gökler konuşur, otlar ve hayvanlar... hepsi de önemlidir. İrlanda’ya, işte tüm bunları görmeye gittim.

Mezarlıklar: Bence o kadar da uğursuz değiller, biraz karanlık biri olduğum için belki de. Ayrıca  karga da benim çok sevdiğim bir hayvandır.

Corto Maltese: Ona aşık olacak ya da ondan nefret edecek bir noktaya henüz ulaşmış değilim, bu bir sempati ve dostluk ilişkisi. Hayatımın şu döneminde kendimi Corto Maltese ile beraber kalmak zorundaymışım gibi hissediyorum. İrlanda’ya geliyorum ve Corto Maltese burada; Danakil’e gidiyorum, Corto Maltese orada; Venedik’e gidiyorum....Nereye gitsem orada ve Corto Maltese’nin yaptıklarından başka bir şey yapamıyorum.

Venedik’te yaşıyorum: Burada sinema olasılığı pek yok, kendimi bana yakın olan şeylere adadım. Venedik sizi düşündüren, dolaşmaya çıkartan ve sokaklarda yürüten  tarzda bir sanata sahip. Bu nedenle Roma’daki gibi Cinecitta’ya sahip değilim ama  fantezi dünyamı besleyen kanallara ve çok güzel bir kente sahibim.

[Hugo Pratt'la, hayatının son günlerinde, 1995'te yapılan bir söyleşiden]

Salı, Ocak 28, 2025

Seviyorum Üleen

Artist ve hınzır babayı,
artist ve hınzır oğulu,
güzeli,

ustaları,

çalışkan adamları,

yerinde duramayanları,

meydan okuyanları,
kolektif delilikleri,
geleneksel delilikleri,
alelacayip yerlerde çalan kemanı seviyorum.
İnsan sevdiklerine zaman ayırmalı...

Pazartesi, Ocak 27, 2025

Kaz yolar mısın?



Bir varmış, bir yokmuş. Bir padişahla bir veziri varmış. Bu padişahın bir gün canı sıkılmış ve
kıyafet değiştirerek veziriyle birlikte halkın arasına karışmış. Yolda giderlerken, bostanda çalışan
ihtiyar bir çiftçi görmüşler. Padişah yaşlı adama:
“Merhaba,” demiş.
Çiftçi de:
“Sana da merhaba,” diye cevap vermiş.
Padişah sormuş:
“Altıyı altıya kattın mı?”
“Altıyı altıya kattım. Fakat otuz ikiye yetiştiremedim.”
Padişah tekrar sormuş:
“Niçin kalkmadın erkenden?”
“Kalktım ama eller aldı.”
Padişah bir daha sormuş:
“Sana bir kaz göndersem yolar mısın?”
“Hay hay, bu işin ustasıyım.”
Konuşulanlardan hiçbir şey anlamayan Vezir şaşırmış.

Padişah saraya döndükleri zaman Vezir’e:
“Sen bu konuşmalarımızdan bir şey anladın mı?” diye sormuş.
Vezir:
“Hayır efendim, anlamadım,” diye cevap vermiş.
Padişah:
“Öyleyse sana kırk gün izin. Bunların ne demek olduğunu öğren. Eğer kırk gün sonra gene bilmezsen vezirliği elinden alırım.”
Vezir bu sözlerden sonra konağına gitmiş. Günlerce düşünmüş, yemeden içmeden kesilmiş. Hastalanmış, yatağa düşmüş. Bir gün küçük kızı yanına gelip babasına:
“Baba ne oldu sana? Derin derin ne düşünüyorsun?” diye sormuş.
Vezir:
“Bir şey düşünmüyorum kızım,” diye önce geçiştirmeye çalışmış.
Küçük kız ısrar edince başına gelenleri anlatmış. Küçük kız demiş ki:
“Baba, bunda düşünecek ne var? Sen o ihtiyarın bulunduğu yeri biliyorsun. Onun yanına git. Biraz para ver. Sana o sözlerin ne anlama geldiğini söylesin.”

Vezirin aklı bu fikre yatmış. Hemen heybesine altın doldurup yola çıkmış. İhtiyar çiftçinin tarlasına gitmiş. Adamcağızı işinin başında bulmuş. Ona doğru ilerleyerek seslenmiş:
“Sana bir şey soracağım. Eğer bana doğrusunu söylersen sana bir heybe dolusu altın veririm. Geçen gün buraya derviş kıyafeti giymiş iki adam gelmişti. Onlarla bazı şeyler konuştun. Neler konuştuğunuzu bana söyleyeceksin.”

Çiftçi demiş ki:
“Önce merhabalaştım. Halinden tavrından o adamın ölçülü, bilgili biri olduğunu hemen anladım. Sonra bana sordu: ‘Altıyı altıya kattın mı?’. Ben de ona ‘Altıyı altıya kattım, fakat otuz ikiye yetiştiremedim,’ dedim. Bunun da anlamı şuydu: Günde on iki kuruş kazanabiliyor musun? Bu soruya, on iki kuruş kazanabiliyorum, ama otuz iki dişin boğazına yetiştiremiyorum, diye cevap verdim. O kişi bana bir şey daha sordu: ‘Niçin kalkmadın erkenden?’ Ben de ‘Erkenden kalktım ama eller aldı,’ dedim. Yani niçin erken yaşta evlenmedin de erkek çocuğun olmadı ve yaşlılığında rahat etmedin, demek istedi. Ona erken evlendim, ama kızım oldu, o da gelin oldu gitti, dedim. Sonra benim bu halime acıyan adam, ‘Sana bir kaz yollasam yolar mısın?’ diye sordu. Ben de ‘Hay hay, ustasıyım,’ diye cevap verdim. İşte şimdi o adam seni bana gönderdi, sen eğer kaz olmasaydın buralara kadar gelmezdin.”

Çiftçi bütün parayı alır. Vezir sevine sevine padişahın yanına gider. Padişahla çiftçi arasında geçen konuşmadan ne anladığını efendisine anlatır.

Padişah:
“Sen eğer o ihtiyarın yanına gidip kaz gibi yolunmasaydın, bana bunları söyleyemezdin,” der ve veziri yine de görevinden alır.

Çiftçiye de bir kese altın gönderir.


[Sevdiğim bir masal, yıllar önce derlediğim Anadolu Masalları kitabıma da katmıştım.]

Pazar, Ocak 26, 2025

Fransızca

Altmışlı yıllara kadar Fransızların etkisindeyiz, az şey değil, sadece bize mi,  tüm dünyaya milliyetçiliği öğretmişler, "vatan millet Sakarya ve Paris kafeleri"... Kime sorsan yalan der, geçer gider de neyse... 

Okullarda öğretiliyor, gazetecisi, öğretmeni herkes Fransızca "biliyor", mösyöler, matmazeller dilimizde pelesenk, Amerikalıları bile Fransızlardan öğreniyoruz... Yukarıdaki kareler, otuzlu yıllarda bizde yayımlanmış Mandrake'den...Bir Fransız dergisinden bize devşirilmiş...Yani İngilizceden, orijinalinden değil Fransızcadan tercüme edilmiş... 

Biz o yıllarda, Fransız çocuk dergilerini izliyor, orada ne varsa yineliyor ve illa ki yerlileştiriyoruz. Amerikan çizgi romanları, örneğin Flash Gordon bizde Baytekin adıyla yayımlanıyor, X-9 Amerika'da bir Türk polisi oluyor filan...Aman çocuklarımız kandırılmasınlar, yok yere hayran olmasınlar korkusudiyelim biz buna...

Yukarıdaki diyaloğu okuyunca meğer dedim Fransızlar da bunu yapıyormuş. Mandrake "Hayret ne çabuk Fransızcayı öğrendi" diyor...Adam Amerikalı, onu da mı Fransız yapmışlar acaba diye merak ettim
 

Cumartesi, Ocak 25, 2025

Börek

Çizgi: Berat Pekmezci

Doğan Kardeş


(...)  Çapı ve kalitesi ne olursa olsun bir çocuk mecmuasının 50 kuruş fiyatla satılması bence, milli korunma hükümlerine aykırı bir hareket olur (…) Fikir ve terbiye mevzuu üzerindeki ihtikar bizce, bir kumaş ihtikarlarından çok daha vahimdir. 50 kuruşu ödeyemediği için çocuğunun kederinden daha büyüğüne kapılan yoksul aile babalarının duygularına iştirake mecburum. Bu sebeple mecmuanın çıkışını kutlamayacağım (Esat Adil, Tan, 28.4.1945).

Yukarıdaki yorum, en uzun ömürlü popüler çocuk dergimiz Doğan Kardeş çıktığında Esat Adil tarafından yazılmış. Adil, 46' Seçimlerinde TSP (Türkiye Sosyalist Partisi) lideri olarak siyasete atılacak, kısa süre içinde rejimin kendini sola kapatma kararıyla birlikte, sudan sebeplerle hapse düşecek ve uzun yıllar, girip çıkarak, siyasi mücadelenin yanı sıra sahiden acılarla dolu bir hayat yaşayarak epeyce çile çekecektir. Adil, hayatı boyunca Sovyetik sol eğilimlere karşı duracak, TKP çevreleriyle uzlaşamayacaktır. Onun yerlici sosyalizm anlayışının anlaşıldığını söylemekse kolaycılık olur.

Yorum, aynı yılın sonunda linçci bir kalabalık tarafından tahrip edilen Tan gazetesinde çıkmış... Esat Adil, gazetede Adiloğlu müstear adıyla kolay anlaşılır (populist) biçimli eleştirel yazılar yazıyor, Doğan Kardeş'in çıkışı hemen her gazetede övgüyle karşılanırken o aynı mantık içinde yine ters köşe yapmış...

Cuma, Ocak 24, 2025

Anti medya


[...] Kirlenme vurgusuyla başlayalım. Anti-medya metinlerinin satır aralarında/tamamında biteviye tekrar edildiği gibi her şey kirleniyorsa kim te­miz, dürüst ve samimi kalabiliyor ki? Eğer bir kirlenme varsa, bunun anlamı o döneme dair herkesin böyle bir kirlenmeden nasiplenmesi ya da bizatihi sorumlu olması demektir. Anti-medyacılık, öncelikle bir karşıtlık, kirlenmeye karşı durmak ise, söz konusu edilmese bile eleştiri sa­hibini doğallıkla dürüstlük, samimiyet ve iyiliğin tarafı olarak belirliyordu. Sırf bu yüzden anti-medya duruşu, ideolojik tözü itibarıyla ahlâkçı­dır. Her türlü anti-medya metnini "kazıdığınız­da" altından bir siyasal inanç ya da düşünceden çok ahlâk çıkacaktır.

Bu ahlâki vurgu ise kullanılan dil ve yöntem­lerden çok, sonuçları itibarıyla konuşulabilir. Çünkü anti-medya bizzat içerdiği dil ve söylem itibarıyla terörize ve mağdur edildiğini vurgula­maktan çok iç ve dış düşmanları açığa çıkartan tutanakların, raporların, yeminlerin, örgütlerin, erkeklerin, güçlülerin, “haklı”ların, Emin Çölaşan'ın, Peyami Safa'nın; bizzat iktidarın dilini ye­niden üretiyor. Ne kadar çok bağırırsa o kadar haklı olacağını düşünen, her konuştuğunda va­tan hainlerini, dönekleri, eşcinselleri (!), ajanları, halk düşmanlarını, korkakları, futbolcuları, dün­kü çocukları, artıkları, kadın düşkünleri ve ser­maye uşaklarını afişe eden bir “dil”den söz edi­yoruz. Hal bu olunca, anti-medyanın yarattığı tüm tartışmalarda toplumsal yaşamın esasına iliş­kin konular siyasal değerlendirmeler ışığında ya­pılmıyor. Kamusal polemiklerden, eleştirilerden ziyade kişisel geçimsizlikler ve sosyo-psikolojik etmenler üzerinde duruluyor. Ki tüm bunlar, in­sanların gündelik siyasal faaliyetlerden uzaklaşa­rak, siyaseti en iyi olasılıkla taraftar olarak izle­dikleri medyatik gösteriye eklemlenmek anlamı­na geliyor. Bu önemli husus, çıka(rtıla)n gürültü­nün aksine, anti-medyanın etkisinin daralması sonucunu getiriyor. Diğer yanda, anti-medya, du­ruş olarak sui generis ahrazlar da taşıyor. Anti-medyanın sürekli teyakkuz halinde görünmesine rağmen, karşı tarafın belirleyiciliğine mahkûm olması, ancak onun "konuşması"yla konuşabilmesi önemli bir ahrazdır. Başkalarının suçluluğuyla yaşamak, söyleyecek yeni bir şeyi olma­mak, açıkça enerji kaybetmektir. Hepsinden önemlisi, kendini anti-medya olarak tanımlayan çokluğun yaptığı gibi, anti-medya'ya “ben nerede duruyorum?”un değil “ben kimim?”in cevabı olarak kurulmuş bir kimlik tanımı biçiminde yaklaşılıyor. Az satmak, az satan bir yayında ol­mak, varsıl medyanın dışında yazmak, mevcut eşitsizlik ve ayrımcılıkları alenileştirmek, görü­nür ve konuşulur kılmak demek değildir ki. Hat­tâ herkesin tespit edebileceği biçimde kimi -ya­yınlar merkez dışında görünmelerine rağmen merkezkaç siyasî akımlar konusunda devletin kolu kanadı olabilmektedirler.

Bu noktada muhalif bir tavrın hayatî -ve birbir­leriyle bağlantılı- iki özelliğinden bahsetmek ye­rinde olacaktır. Öncelikle, herhangi bir muhalif hareketin bekasının söylemsel direnişin yanında/arkasında belirli bir hareket/düşünce/inanç ta­şımasıyla garanti edildiğini düşünüyorum. İkinci­si, ilkine bağlı olarak daha önemlidir, o hare­ket/düşünce ya da inancın karşı çıkılan “her şey”e alternatif olabilmesidir. Bu “sine qua non” özel­likler muhalif duruşların içeriklerini anlamlandır­mamızı da kolaylaştırabilir. Zira çoğu söylemsel direniş yönteminin arkasında bir hareket, düşün­ce ya da inanç -İslâm ya da Kemalizm gibi- görebilmek mümkün. Ve bunun nasıl bir muhalefet olduğu sorusu -sistem içi olmak, hizip yapmak vs.- tamamen ayrı bir konu. Bizim problemimiz anti-medyanın bir hareket/düşünce/inanç oluştu­rup oluşturamadığı ve eğer oluşturuyorsa bunun alternatif olup olamadığı. Anti-medyanm yanında ya da arkasında böyle bir hareket/düşünce/inanç ya da eylemsel bir birliktelik olmadığı ortada. Al­ternatif olabilmenin yolu ise mevcut koşullardan farklı bir toplumsal özgürleşim/dönüştürme esası­na dayalı ekonomik-sosyal çözüm önerileri ürete­bilmek olsa gerek. Var olan muhalif kesimlerin al­ternatif oluşturamamaları da aynı gerekçelerle malûl. Anti-medya “hareketi” ise bir alternatif de­ğil, dışlanan ya da dışarıda kalmayı seçen muhalif grupların direnişi için kullanılan ortak bir servis aracıdır. Anti-medya, bir yöntem olarak mir-î maldır. Açarsak, iktidara veya varsıl medyanın kaygan zeminine karşı durmak illa ki solcu ya da “devrimci” olmayı gerektirmiyor ki! Örnek olsun diye LeMan ya da Cumhuriyet ile Yeni Şafak gazete­sinin anti-medya tavırlarını karşılaştırarak önemli benzerlikler ve denk düşen tespitler yakalanabilir. Bunların pek konuşulmadığını, aksine “adama şunu söyledik, alaşağı ettik, iyi geçirdik”ten öte geçemeyen anti-medya tavrının abartılarak muha­lif paradigmada merkezileştirildiğini düşündü­ğüm için söylüyorum. Ayrıca küçümsemiyor, dö­nemler itibarıyla gerekliliğine inanıyorum. Aynı yollardan geçen her yeni yolcunun medya'ya, yükselen değer ve tüketim savunucularına “karşı durmadan” kendi muhalif kişiliğini oluşturama­yacağı rahatlıkla söylenebilir.

İyimser bir yaklaşımla, anti-medyanın zaman içerisinde ayrışarak, ayıklanarak özgün dilini ve hareketini yaratacağını da düşünmek mümkün. Ancak bugün için sürekli bağırarak konuşan, doğruların muhafızı olabileceği zehabına kapıl­mış, kendi doğrularını yaratamayan ukala kaka­van bir üslûp ve daha ileri gidemediği için güdük bir istihza kılığına bürünmüş anti-medya'dan da hoşnut değilim. Tanımlanmış, adı konulmuş, meramını, niyesini, nedenini, durduğu yeri dil­lendiren bir anti-medya tavrı, muhalif kesimlerin duruşuyla1 ilgili turnusol kağıdı işlevi görebile­cektir. Halihazırdaki şartlarda ise kimin nerede durduğu, kimin bizden, kimin kim bilir nereden olduğu anlaşılamayarak iş, daha bir muğlaklaşıyor. Belki bu yüzden açık-gedik arayan, buldu­ğunda affetmeyen, "öteki"ne dünyayı zindan eden, mezhep ve forma farkı/aşkı gözetmeyen, başka bir kirlenme de yaşıyoruz.

[1997 yılında yazdığım bir yazıdan bölüm]

Perşembe, Ocak 23, 2025

Seyrüsefer Defteri 168

Tertemiz Sez1 1 ve 2.bölümü seyrettim (30 Aralık).++ Kung Fu Panda 4 (2024) yenilenmeye çalışan bir seriyal izliyoruz, görünen o ki Panda kesmiyor seyirciyi (29 Aralık).++ Anonim Sez1 Ep.1 ve 2'yi seyrettim (27 Aralık).++ Alphamales Sea2 Ep9 ve 10'u seyrettim (26 Aralık).++ Carry-on (2024) "heyecan mantığı döver" kaidesi bir fikir olarak doğru olabilir, yeter ki inandırıcı olsun film (25 Aralık).++ Asaf Sez1 Ep3 ve 4'ü seyrettim (24 Aralık).++ Alphamales Sea2 Ep7 ve 8'i seyrettim (23 Aralık).++ Vincent doit mourir (2023) sevdiğim türden bir gerilimi ve tuhaflığı var (22 Aralık).++ Alphamales Sea2 Ep5 ve 6'yı seyrettim (21 Aralık).++ Salt (2010) aksiyonu ve entrikası yok denemez, inandırıcılığı tartışılır, devamı çekilsin istenmiş, çekilemezmiş (20 Aralık).++ Le Comte de Monte-Cristo (2024) beklediğim bir filmdi, nasıl yorumladıklarını merak etmiştim, kimi oyuncu seçimlerini ve ikinci yarıdaki hikayeyi değiştiren katkıları sevmedim ama anlamaya odaklandım (19 Aralık).++ Alphamales Sea2 Ep3 ve 4'ü seyrettim (18 Aralık).++ Senaryo kampı (13-17 Aralık).++ Alphamales Sea2 Ep3 ve 4'ü seyrettim (12 Aralık).++ Okul Traşı (2021) mekan sıkışması, iklim baskısı, iyi oyunculuk (11 Aralık).++ Alphamales Sea2 Ep1 ve 2'yi seyrettim (10 Aralık).++ Achtsam Morden (2024) Ep1 ve 2'yi seyrettim (9 Aralık). ++You Can't Run Forever (2024) klişeyi değil oyuncu performansını izliyor insan (7 Aralık).++  Aile Çıkmazı (2024) çıkar oynarız güldürürüz demişler, öyle olmalı (6 Aralık).++  Alphamales Sea1 Ep7 ve 8'i seyrettim (4 Aralık).++ Black Doves Sea1 Ep1 ve 2'yi seyrettim (3 Aralık).++ Gibi Sez4 Ep9 ve 10'u seyrettim (2 Aralık).++ Asaf Sez1 Ep.1 ve 2'yi seyrettim (1 Aralık). ++

Çarşamba, Ocak 22, 2025

Son Okuduklarım 103

Yağmur, Joe Hill'in bir öyküsünden uyarlanan çizgi roman serisiymiş. Distopik bir hikaye okuyoruz, bir anda "çivi" yağmurları başlıyor ve gökyüzünden yere düşen o şeyler açıktaki tüm canlıları öldürüyor vs. Ben fikri de (tahkiyeyi pekiştirmesi için belirginleştirilen) duygusal arka planı da beğenmedim. Hakeza güzel sayfalar ve kareler olmakla birlikte ardışıklığı da...Aşk ve olup bitene "sebep" olan entrika bile işlenebilmiş diyemem. Sokrates ise isminden tahmin edileceği gibi Sokrates'in ölümüyle sonuçlanan davasını anlatıyor. Arendt, Popper, Rancière ve Foucault gibi pek önemli düşünürün yorumladığı, demokrasinin sınırlarını tartışmaya açan  ilginç bir davadır Sokrates'in ölümü. Tartışma, çizgi romana uyarlanabilir mi, akıcılıkla anlatılabilir mi doğrusu emin değildim... Albümü okuduktan sonra fikrim değişmedi, akıcılığı, temposu ve gerilimi olan bir hikaye okudum gibi gelmedi bana.


Richard McGuire’in çok konuşulan "Here" adlı (Burada) grafik romanı dilimizde de yayımlandı. Anlatım dili açısından hayli ilginç olan çalışma, çizgi romanın (geniş anlamıyla çizgili anlatıların) pek de alışık olmadığı bir üslupla geliştirilmiş. Bu kadar konuşulmasının nedeni de bu zaten, hikaye (tam da bir hikaye denemez) fragmanlar halinde daha çok bir evin salonunda geçiyor, öyle ki günümüzden yıllar ve yüzyıllar öncesine - sonrasına gidiyoruz,  mekânın zaman içindeki dönüşümünü izliyoruz. Evin yaşayanları değişiyor, küçük büyük olaylar yaşanıyor vs... 

Zamanın doğrusal olmadığı anlatılmak istenmiş, bilemiyorum, mekan üzerinden anlatınca yaşadığımız hayatın beyhudeliği apaçıklaşıyor belki de...İnsanlar bir şeyler konuşuyor, büyüyor, yaşlanıyor, heyecanlanıyorlar ama anlatı bize hepsinin gelip geçici olduğunu hissettiriyor. Görsel olarak yanyana iki sayfa tek sayfa gibi kullanılmış, aynı anda farklı tarihlerde olup biteni birlikte görmemiz sağlanmış... Bile isteye diyelim, yinelenen tarihler arasında ardışıklık kurulmamış, karakterler her zaman belirginleştirilmemiş vesaire... Otobiyografik unsurlar var ama olmuş ve olmamış olaylar, geçmiş ile gelecek, bireysel hatıralar ile kolektif tarihe daha çok atıfta bulunulmuş. McGuire’in minimalist çizgileri anlatının dünyasını "anonimleştirmiş" ve "soğutmuş"... Filme de uyarlanmış ama onu seyredemedim. En azından senaryo olarak nasıl uyarlandığını görmek isterdim. Çok sevdim diyemem ama ilham verici bir albüm. 

Salı, Ocak 21, 2025

Mizansen

Fotoğraf, kırklı yıllarda, özel olarak tasarlanmış bir mizansenle çekilmiş. Bana sanki, bir dergi yazısı için "istiflenmiş" gibi geldi. Biri kadın üç yetişkin ve üç çocuk boncuk gibi dizilmişler. Yetişkin erkekler arasındaki yaş farkı anlaşılmıyor ama kadının yanında durduğuna göre o beyfendi çocukların babası, diğeri de dedesi... 

Maltızın başında olduklarına göre, kış mevsimindeler... Fotoğrafın rol taksiminde kadın kahve pişirmiş, çocukların büyüğü olan kız örgü görüyor, ortadaki oğlan, dedesine bir şey okuyor, elindeki gazete bana Son Posta gibi geldi, o yılların en çok satanı.. Bol tefrikalı, iştah açıcı neler neler oluyor, biz doğrusunu anlatıyoruz haberleri... Radyoda anlatmazlar bunu şişinmesi...

Dedemiz, demiryolcu sanki, yollar, yükler, yolcular bize emanet gururuyla poz vermiş... Almanlar görse şaşırır intizamı, evde bile takıyorum kasketimi, iyi biliyorum modern kere modern trenin dumanını...

Cezveye bakarken kendini rolüne kaptıran, kaptırınca yüzü gözükmeyen kasketli arkadaşımız, damat gibi duruyor, iç güveysi iç ağrısı mı desem, "karıcım seni yoruyoruz" kıvranması mı anlaşılmıyor ama pek bir yanaşmış... Kahve bahalı olduğundan mı aceba?

Ne eksik, gelinin "validesi" eksik, demiryolcu amcanın dul kaldığı anlaşılıyor mu? 

Pazartesi, Ocak 20, 2025

Seviyorum yaa

Betty Blue'yu,
babama benzeyen adamı,
trash sakaletini,
fanları,
Metropolis'i
aşkı,
ustaları,
okumayı,
o kederli kadını,
isyankarları seviyorum.

Pazar, Ocak 19, 2025

Anime renkleri

https://www.deviantart.com/captainsuri/art/Anime-XL-beautiful-anime-nature-scenery-0-1143316661

Japon çizgi filmlerinin, animelerin kendilerine özgü bir renk paletleri var. Ormanla ilgili takıntılarım olduğu için doğada geçen sahnelerine bayılıyorum. Tarzı üslup olarak izleyen bir ilüstratörden iki örnek paylaştım. 

Çimenlerin ve ağaçların yeşilini nasıl da canlı vermiş, açık mavi, saflığı ve özgürlüğü simgelerken koyu mavi, derinlik ve dinginliği imlemiş... Parlak ve sıcak renkler hepsi... İyimserliği işaret ediyor... Malum, korkutucu da resmedilebilir, açık deniz gibi ölüm korkusunu çoğaltabilir... ama seçilen renkler böyle bir hissiyata izin vermiyor. Görür görmez bizi içine çekiyor ve yönlendiriyor.

Karanlıkta seyrederseniz odanın aydınlandığını fark edersiniz, o kadar ışıltılı...

https://www.deviantart.com/captainsuri/art/Leonardo-Anime-XL-beautiful-anime-nature-scenery-2-1143316954

Cuma, Ocak 17, 2025

Yenilmek

"Ben yenilmeye tahammül edemem, tavla [halı sahada] bile oynasam kazanmaya oynarım" gibi klişe bir cümleyi duyduğunuzdan eminim. Yekten yazayım, ben pek sevmiyorum bu ezberi, çok palavra geliyor... Hele sporcular söyledi mi, ayrıca illet oluyorum... Hayatı galibiyet ve mağlubiyet dualizmine getirmek bizi hastalıklı bir rekabetçiliğe sürüklüyor. 

Spor, hayatın hiç bir yerinde olmayan-kurulamayan eşitliği oyun sahasında "varederek" gerçekleşir, evet kabul ediyorum, ben de spor yaptım, hırslı bir oyuncuydum, tabii ki oyunu kazanırsan eğlencelidir, tabii ki kaybedersen üzülürsün filan ama şunu bilirsin ki rekabet gereği her oyunun skor olarak sadece bir galibi olabilir, çalışmaya devam edersin... 

Oysa hayat, gençlikle gelen gücümüzün ve nefesimizin yettiği bir oyun değildir, hepimiz kapitalizme, otoriteye, hiyerarşiye, disipline, hiç olmadı zamana yeniliriz veya "asla kazanamayacağımız" bir hengamenin içinde yaşadığımızı biliriz... 

Spor ruhundan filan söz etmiyorum, hayvanları beslenmek  için değil itibar (kabilenin takdiri) için öldüren ilk avcılardan da konuşuyor olabilirdim.

Çocuğuyla oyun oynarken bile yenilmeye tahammül edemeyen babaların olduğu bir dünyada yaşıyoruz, görgülü kuşlar gördüğünü işler misali, hastalıklı biçimde nesilden nesile bu ezberi birbirimize aktarıyoruz...

Perşembe, Ocak 16, 2025

Pembe İyimser bir Renktir



Arakçı, metropolde tek başına yaşayan, beyaz yakalı genç bir kadının hayatının birkaç günlük kesitini anlatıyor. Reklam ajansında çalışan Corrina Park’ın kendisiyle, yaptığı işle, yalnızlığı ve geleceğiyle ilgili arayışını okuyoruz. Rutinleşen biçimde işine gidip gelen genç insan tekinin sıkıntılarını ve büyümesini izliyoruz da denebilirdi. Albümde güzel diyaloglar ve sahneler yok değil ama göz alıcılık ve asıl maharet çizgilerde, kareler arası akışkanlıkta. Kore asıllı Kanadalı çizer Michael Cho, bize metropol kalabalığını ve mekânsal sıkışmayı ustalıkla gösteriyor. Corrina’nın bir başınalığı, kendini sakınması, endişeleri, insanlardan kaçma arzusu, geleceği hakkındaki kararsızlığı, bilmezliği bu çizgilerle daha güzel pekiştiriliyor.  Hikâyenin yavaşlığı ve tekrarı, soğuk ve mesafeli bir atmosferle tamamlanıyor.

Nasıl bir hikâye Arakçı? Eskiden sanat dergilerinde küçük hikâye derlerdi, şimdi minimal demeyi tercih ediyoruz. Çizgi roman tarihinde bu tür anlatıların kendine yer bulması hele edebiyatla kıyaslanırsa çok ama çok yenidir. En fazla elli yıl geriye gidebiliriz. Çizgi romanlar süratli, mutlaka bir olağanüstülüğe dayanan tahkiyelerdir. Bu anlayışın dışına çıkmak, anlatıyı yavaşlatmak veya hikâyeyi bilerek tamamlamamak, endüstrinin işleyişi gereği çok da kolay olmadı. Avrupa’da “roman” vurgusu yaparak, edebiyatla yakınlık kurarak takdim edilirdi böylesi çizgili anlatılar. İlk örneklere bakarsak, ayrıksılığı abartarak vurguladıkları görülüyor, bazen balon ya da anlatım kutusu kullanılmadan sunuluyor bazen de tam tersini yaparak metni, söz sanatını çoğaltıyorlardı. Biçim, içeriğin önüne geçiyordu veya. Grafik roman akımı yaygınlaştıkça minimal hikâyeler sayıca arttılar, yeni bir okura hitap eden, editöryal ilgi gören bir tür oldular.

Bizimkisi gibi sert ülkelerde, bağırarak kendini gösteren, abartıyı normalleştiren hikâyeler seviliyor. Çizgi romanı da içine katarak büyük edebiyattan söz ediyorum. Bizim karakterlerimiz olağandışı olaylar dizgesinin içinde öğrenir, olgunlaşır ve değişirler. Yazarlar bize büyük gerçeği ifşa eder, yalanı, riyayı, oyunu, dümeni, alçaklığı gösterir, bunun intikamını alırlar ya da alamayıp bağıra çağıra bir kez daha yenilirler. Sanat ve edebiyat, bizimkisi gibi ülkelerde olup bitenlerle rekabet etmekte zorlanırlar. Muhtemelen bu yüzden “bağırmak” zorundalar, ne söyleseler, ne yazsalar eksik kalacakları bir hayatın içindeler çünkü. Tanpınar’ın “Türkiye evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olmak imkânını vermiyor” hayıflanması, öyle güzel anlatıyor ki içine bulunduğumuz halet-i ruhiyeyi. Arakçı, dikkatinizi çekerim, böyle bir siyaset ve kültür ortamında yayınlanıyor, bizimkisi gibi zorlukları olan bir kültürde üretilmemiş üstelik. Hayli Amerikalı, hayli Batılı, oralar için hayli normal bir sıkıntıyı mesele etmiş. Amerika’da, genel olarak Batı’da, mezuniyet sonrası, gençlik kültürünün ilgisini çeken bir hikâye odağı ve konuşulan bir anksiyetisidir.

Corrina, öğrenciliği sırasında stajyer olarak bir reklam ajansına girmiş, ortalamanın üzerinde bir görgüye ve zekâya sahip olduğu için kadrolu olmuş, kendine hayat kurabilmiş. Sorun şu ki, kolayca dâhil olduğu için kendini ve mesleğini sorgulama gereği duymamış.  İşe gidiyor, günü geçiriyor, bir erkek arkadaşı olsun istiyor, kedisine mamasını veriyor, televizyon izliyor, internette vakit geçiriyor ve uyuyor. Her zaman ihtiyatlı ve mesafeli, kendi koyduğu sınırları aşmıyor. Sonra bir gün, işle ilgili bir toplantıda gereksiz, meseleyi anlamadığını gösteren bir öneride bulunuyor ve her şey olumsuz biçimde tersine dönüyor. Patronu, pozcu ve klişeci sözlerle, reklamcı olmayı isteyip istemediğini soruyor. Mesleğine ve dolayısıyla kendisine hayran, Halil Cibran aforizmalarıyla konuşan reklamcı patron tiplemesi çok başarılı. Corrina, onun sözlerinden çok işsiz kalırsa başına gelecekleri düşünerek endişeleniyor. Kurulu düzeninin bozulacak olmasından dolayı tedirginliği giderek artıyor. Yazar olmak istediğini böylelikle öğreniyoruz. Yazar olmanın sahici ve vazgeçilmez bir tutkusu olup olmadığını ise bilmiyoruz. İş yerindekiler, Candi hariç, bir biçimde yalan söyleyen, kendini korumak için rol keserek “yaşayan”  insanlar. İş dünyasının rekabetçi ortamında insan kalabildiklerini, sanata ilgi duyduklarını, hâlâ hayalperest olduklarını ispatlamaya çalışıyorlar. Sakin, entelektüel ve anlamaktan yorulmuş, çok yaşamış birileri gibi davranıyorlar. Corrina, bu dünyaya isyan eden, direnen, muhalefet eden biri sanılmasın. Aksine, onlara benzediği için orada çalışıyor, rekabet edemediği için de dışlanıyor.

Hikâye, iki ayrı hayal kırıklığıyla, Corrina’nın onlarla başederek kendine yeni bir yol açmasıyla sonlanıyor. İyi bir insanla karşılaşıyor, hiç ummadığı anda oyun oynar gibi dergi çaldığı marketin kasiyerine yakalanıyor. O yüzleşme Corrina’ya iyi geliyor, karar vermesini kolaylaştırıyor. Mutlu son da denebilir buna, iyiliğin varlığı da… Hikâye, başladığı tempoda, birkaç günlük seyrin sonunda, genç kadının çalıştığı yerden istifa etmesiyle bitiyor. Arakçı, seyir süratiyle soap operaları, pembe dizileri andırmıyor değil. Çizgi romanda, siyah ve beyazın dışında üçüncü renk olarak pembe kullanıldığını hatırlatayım.

Bizim çizgi roman okurumuz bu tür öykülere alışkın değil, yayınevini sırf bu yüzden takdir etmek gerekiyor. Korkarım, hikâyeyle ilgilenebilecek edebiyat okuru da kitabın özgün adı olan Shoplifter için tercih edilen Arakçı tercümesini çok anlamayacak, pulp evreninin mübalağalı sertliğinin bir parçası sanacak. Belki de bile isteye geleneksel okuru cezbetmek için seçildi, bilemiyorum.  Shoplifter, alışveriş sırasında mağazalardan yapılan küçük hırsızlıklara verilen bir isim. Market hırsızlığı olarak biliniyor. Yaygın bir hırsızlık olduğu için, güvenlik sistemleri buna göre yapılandırılıyor. Çok daha eskiden bu çalma arzusu kleptomani olarak adlandırılırdı veya yakalanan küçük suçlular, bu psikolojik saplantıya sığınırlardı. Shoplifter, kapitalist sistemde sıradan insanların suç ve ceza sınırlarını zorladıkları, suç işleyerek rahatladıkları küçük nişlerden sayılıyor, pek çok suça göre sempatiyle bakılıyor. Corrina, tam da o niş içinde, suçluluk ile tuhaf bir meydan okuyuculuk arasında salınıyor. Kendini iyi ve güçlü hissettiği, hafif suçlu, hafif masum, hafif modern ve okura aşina gelen bir tutku içeriyor yaptıkları. 

Arakçı, farklı bir çizgi romanla karşılaşmak isteyen okur için iyi bir fırsat. Çizgileri, tasarımı, geçişleri, mizansenleri ayrıca çok başarılı. Geniş açıyı kullanma biçimi, birdenbire yakınlaşması ve ardışıklığı son derece etkileyici. Çizgili sanatlarla uğraşan herkesin bu yumuşak üslubu ucundan kıyısından incelemesi gerekiyor.

[Sabit Fikir, Ekim 2016]

Çarşamba, Ocak 15, 2025

Hisar’daki Vampir


“Erhan Doğan, vitesi ikiye düşürdü, tam tünel yokuşunda bire taktı. Evden buraya gelene kadar sinir küpü olmuştu. [Bedrettin] Dalan istediği kadar yol açsın İstanbul trafiği çözülmüyordu. Zaten doğum sancıları çekiyordu genç resimli-romancı… Son olarak Refik Halid Karay’ın bir eserini resimli-romana uyarlamayı denemiş, sonuçtan pek hoşnut olmamıştı. Erhan’ın türü, tarihi macera türüydü. Ama nicedir zamanımızda geçen şöyle hızlı, heyecanlı, çekici, gerilimli, bizde pek alışılmamış bir şeyler anlatmak istiyordu” cümleleriyle başlıyor Hisar’daki Vampir. Suat Yalaz’ın Tercüman gazetesinde 12 Şubat-2 Nisan 1989 tarihleri arasında 50 gün tefrika edilen çizgi romanından söz ediyorum.

Seksenli yıllarda gazetelerimizde bir modaya dönüşen metin ağırlıklı, o günlerin deyişiyle “Kara Murat gibi” çalışmalardan biri Hisar’daki Vampir. Kara Murat’ın gördüğü ilgi kadar, dizinin yazarı olan Rahmi Turan’ın gazetecilik anlayışının yaygınlaşması bu türden yazı ağırlıklı, metnin okunurluğunu kolaylaştırmak için çizilmiş üç ya da dört kare resmi olan anlatıları çoğaltmıştı. Çalışmanın yayınlandığı Tercüman büyük reklamlarla satışını artırmaya çalışırken, o dönemde, içlerinde Suat Yalaz’ın da olduğu tanınmış gazetecileri kadrosuna dahil etmişti.  Yalaz, gazetenin mevcut kadrosundaki Şahap Ayhan ve Ayhan Başoğlu gibi isimler nedeniyle olmalı Karaoğlan türünde tarihi çalışma yapmayarak bir edebiyat uyarlamasına yönelecekti. Yukarıdaki alıntıdan da anlaşılacağı gibi bu uyarlamadan hoşnut kalmamıştı; Hisar’daki Vampir, günümüzde geçen, yaptığı edebiyat uyarlamasına göre daha hareketli ve tarzına uygun bir çalışma olacaktı. Her şeyden önce bir Vampir hikâyesi olması nedeniyle farklılık arzediyordu.

Erhan Doğan adlı bir “resimli-romancının” başından geçenlerin anlatıldığı hikâye gerilimin iyi kurgulanmadığı, “yazdıkça geliştirilmeye çalışılmış” bir çalışma olarak özetlenebilir. Metin ağırlıklı olduğu için anlatım dilinin değiştiği, başlangıçtaki sarkastik-özgüvenli anlatıcının kimi yerlerde unutulduğu, hikâyenin yeknesaklaşıp betimleyici bir dille sürdürüldüğü  söylenebilir. Türkiye’de korku literatürü uzmanı sayılan  Giovanni Scognamillo’nun “Co” adlı bir tipleme olarak hikâyede yer alması Hisar’daki Vampir’in ilginç özelliklerinden. 

Hikâyenin hemen başında Erhan Doğan, yeni çalışması için onun tavsiye ettiği bir sahafa giderek Drakula hakkında kitaplar arıyor. Merak uyandırıcı ilk sözleri de “yüzünde üç günlük sakalla, kitapçıdan çok kudret macunu satan baharatçıya benzeyen” sahaf söylüyor: “Bugün ne oluyor böyle Allahaşkına? Sizden biraz önce güzel bir kız geldi. Alman turist falan zannettim. Baktım Türkçe konuşuyor. ‘Vampirle ilgili ne kadar kitap varsa istiyorum’ dedi. O gitti siz geldiniz. Ne oluyor Allahaşkına!”. Yalaz’ın kendini anlattığı, tip olarak Karaoğlan’ı andıran kahramanı Erhan, doğal olarak bu güzel (ve haliyle esrarengiz) genç kadının arkasından “seyirtiyor”. Kızdan yüz bulamayınca, “Frankeştayn bozması” korumasına bir not yazıp elinde Kont Drakula’nın Hatıra Defteri olduğuna dair yalan söylüyor. Bu bölümlerde Yalaz’ın çok sevdiği türden Türkçe açıklamalı İngilizce diyaloglar okuyoruz. Bu basit-başlangıç düzeyindeki İngilizcenin gazete tarafından yanlış dizilmesi ise ayrı bir hoşluk! (juste the mi mute! vs) . Erhan, eve döndüğünde hatıra defteri palavrası için arkadaşı Co’dan yardım istiyor: “Bu yalana bir kulpu bulsa bulsa, Giovanni bulabilirdi. Boru değil, bütün dünyada vampiromanların en tanınmışıydı. Liste başıydı… Pirincin taşını şimdi o ayıklasındı”.

Erhan, kızın evine gittiğinde Kurukafa adını verdiği bir üçüncü adamla karşılaşıyor. Göz yerine iki karanlık çukuru, dudaksız bıçak yarığını andıran ağzı olan korkutucu bir adam Kurukafa. Ardından hatıra defterinin gerçekten var olduğunu, Kurukafa, Frankeştayn bozması ve güzel genç kızın o defterin eksik bölümlerinin peşinde olduğunu öğreniyoruz. Erhan, kendisinde defter olmadığını söyleyince onu bayıltıp tutsak ediyorlar. Ertesi gün gazetedekiler Erhan’ın resimli romanının gelmediğini görünce meraklanıyorlar, yerine bir şey konmak söz konusu olduğunda Ahmet Bey (Tercüman’ın o dönemki başyazarı Mehmet Barlas kastediliyor olmalı) şöyle diyor: “Erhan’ın yerine kolayca başka bir şey konabilseydi, koca Babıali bunca yıl onun nazını çeker miydi be kızım? Hem Erhan iyi bir profesyoneldir. Gecikince telefon eder. Bunda bir iş var. Bana Çevik Kuvvet Amiri Ali Bey’i bulun!”. 

İşe böylelikle Türk Polisi de karışıyor, hikâyenin bir başka kahramanı olacak Faruk Benice ortaya çıkıyor. Benice, 12 Eylül öncesinde bazı arkadaşları sorgu yapayım derken (işkence yaparak) kantarın topuzunu kaçırınca yukarıya durumu bildirmiş, onlar da “Karaoğlan’lık taslama, yoksa bu azgınlığı bastıramayız” deyip onu siyasi polisten alıp Çevik Kuvvet’e vermişlerdir.

Köşkte tutsak olan Erhan, sabah kahvaltısında genç kızdan hafif tertip dayak yedikten sonra (Bir Suat Yalaz hikâyesi anlatıyoruz) genç kızla erotik ölçülerde yakınlaşacaktır: “Ya vampirse bu karı diye düşündü bir an. Ufak ağzından sadece ön iki dişi görünüyordu. Vampir olsa köpek dişleri ağzından dışarı taşardı (…) Boş versene be dedi içinden. Atın ölümü arpadan olsun. Böyle vampire can kurban”. Kızdan Kurukafanın gerçek adının Herr Werner olduğunu, küçük kız kardeşinin ellerinde rehin olduğu için onlara yardım etmek zorunda kaldığını öğreniyoruz. Dahası var elbet, genç kadın adının Sonya olmakla birlikte, Romanya Türklerinden olan bir aile tarafından yetiştirildiğini, onların kendisine Suna diye hitap ettiklerini söylüyor (!)

Hisardaki Vampir’in İstanbul’la kurulan ilgisi ise şöyle: Kont Dracula, yaşadığı dönemde karşılaştığı güçlükler nedeniyle Osmanlı Sultanı Murad Han’dan yardım isteyerek yanına sığınıyor. Çok sevdiği karısı Amanda’yı da Türk topraklarında kaybediyor, onu İstanbul’da bilinmeyen bir yerde defnediyor. Werner, “Drakula bir vampir olduğuna göre karısını da vampir yapmıştır” diyor,  ona göre Drakula öldü ama karısı hâlâ bir vampir olarak İstanbul’da yaşıyor. Bu karanlık adamların Amanda’nın mezarını neden aradıkları ise merak uyandırıcı bir soru olarak hikâyeyi sürüklüyor. Sonradan Werner’in yüzyıllar önce Drakula’ya hizmet etmiş ailenin soyundan geldiğini, Amanda’yı karşılıksız bir aşkla aradığını anlıyoruz. Tüm bunlar üstün körü anlatılıp geçiyor. Hikâyenin gelişimiyle önce Hayırsız Ada’ya Anemas Zindanı kalıntılarına, oradan Karpatlara daha sonra İsviçre ve Paris’e gidip finalde İstanbul’a yeniden dönülüyor. Amanda’nın cesedinin Drakula’nın hizmetkârlarından olan Annabella ile değiştirildiğini, Hayırsız Ada’daki tabutun bu yüzden boş olduğunu öğreniyoruz. Werner, Amanda’yı Sonya’yı kurban ederek diriltiyor ve birlikte Avrupa’yı dolaşmaya başlıyorlar. Gösterilerine Vampirella adıyla çıkan kadının cinsel cazibesine kapılan erkekleri kurban seçiyorlar, bu arada Türk işçilerine Amanda’yı Ahu Tuğba olarak tanıtmak gibi yollara da başvuruyorlar. 

Tüm kovalamaca ve uluslararası seyahat sırasında Komiser Faruk, bir kurtarıcı olarak ölümün eşiğindeki Erhan’a hep son anda yardım ediyor. Hikâyenin dağınıklılığını Faruk da kurtaramıyor, Yalaz bir karede onun bıyıklarını çizmeyi dahi unutuyor. Finalde o ana kadar herhangi bir duygusal tepkisini görmediğimiz Amanda’nın nedamet getirdiğini, Faruk’a dönüp bozuk bir Rumeli Türkçe’siyle: “Beni affet! Olanlara karşı koymak benim elimde değildi. Ölmeme yardım et! Suçsuzluğumu da herkese anlat!” diyor. Sonsuzluktan usandığını ölmek-huzura kavuşmak istediğini anlatıyor. Aşığı ve hizmetkârı Werner’i sürpriz bir biçimde tehdit ederek şöyle söylüyor: “Beni öldürmeye mecbursun. Yoksa seni polise ihbar edeceğim. Bütün cinayetlerini bir bir anlatacağım. Benim gerçekten nasıl öleceğimi yalnız sen biliyorsun. Bunu yap ve defol git! Ölümü, seninle yaşamaya tercih ederim, iğrenç yaratık!”. 

Yalaz’ın kahramanlarına psikolojik bir derinlik katmak gibi bir derdi olmadığını, bir aksiyon anlatıcısı olduğunu hatırlatmak gerekiyor. Üstelik hikâyeyi bir biçimde toparlayıp bitirme telaşına kapılabilen bir tefrikacı. Finalde birdenbire hızlanan hikâyenin mantığı (çok mantıklı olmasa da) nedamet getiren Drakula’nın karısına bağlanınca gerisini Türk polisi tamamlıyor ve hasta ruhlu aşığı yakalıyor. Hikâyenin sonunda ölmek isteyen Amanda’yı mezardan çıkarken görüyoruz: “Ölmemişti. Çünkü vampir olayına inanmayan Türk doktorlar onu morgtan alınca, kalbine saplı tahta kazığı çıkarmışlar ve normal bir ölü gibi gömmüşlerdi.” Hisardaki Vampir’in dağınıklığının temel nedeni belki de Yalaz’ın esprisinde dile getirdiği gibi en az Türk doktorları kadar “vampir olayına” inanmamasıyla ilgiliydi.


[2007]
Related Posts with Thumbnails