magazin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
magazin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salı, Ağustos 25, 2026

Yeryüzünün Belleği

Kütüphanelerde yeterince vakit geçirdiyseniz ya da bir nedenle arşivlerde çalıştıysanız, kısa süre içinde şunu fark edersiniz: Bazı yayınları kolaylıkla bulamazsınız. Hangi yayınlar diye soracaksın biliyorum, Mıstık abi.

Birincisi, rejime muhalif sayılan yayınlar. Çalıştığım için biliyorum: Aziz Nesin, Sabahattin Ali ve Rıfat Ilgaz’ın çıkardığı Markopaşa’yı kütüphanelerde tam koleksiyon hâlinde bulmanız neredeyse imkânsızdır. Oysa her yayının bir nüshasının yasa gereği Millî Kütüphane’ye teslim edilmesi gerekir. Buna rağmen koleksiyon korunamamıştır. Muhtemelen sakıncalı bulunmuş, belki şikâyet edilmiş, belki de memurlar başlarına iş açılmasından korkmuştur.

Aynı yıllarda çıkan Necip Fazıl’ın Büyük Doğu’su da uzun süre böyleydi. Üzerinde çalışırken özel koleksiyonlara başvurmak zorunda kalmış, hiçbir kütüphanede eksiksiz bir koleksiyona ulaşamamıştım. Yakın dönemin siyaseti sayesinde şimdi tıpkıbasımı bile yapıldı, çünkü artık sakıncalı değil, makbul.

Burada ilginç olan, rejimin düşmanlarının da değişmiş olması. Komünist olmak eskisi kadar ürpertmiyor artık, her komüniste “vatan haini” muamelesi yapılmıyor. Buna karşılık Kürt olmak, “PKK’lı” sayılmak, suçlar hiyerarşisinde çoktan en başa geçti. Yani bulunamayan yayınlar siyaseten değişti. Çünkü bu bir iktidarın kararıdır ve iktidarlar er ya da geç değişir.

İkincisi ise hiç değişmeyen bir suç kategorisine dayanıyor: Çizgi romanlar, foto romanlar, erotik yayınlar, magazin dergileri… Bunlar tehlikeli sayıldıkları için değil, “önemsiz” sayıldıkları için kaybolurlar. Kimse onları kolaylıkla yasaklamaz, kimse bu zahmete dahi girmez. Küçümsenirler, ucuz ve faydasız bulunurlar, koleksiyon hâlinde derlenmeye değer görülmezler. Kütüphanede bulunsalar bile okuyucuya çıkarılmaz, bir depoya atılır ya da ilk fırsatta elden çıkarılırlar.

İşte tam burada iki ayrı sansür biçiminin ortak paydası ortaya çıkıyor: Her ikisinin de arkasında, neyin tehlikeli, neyin önemsiz olduğuna karar veren, adı konmamış ve zamanın ruhuyla hemhâl olmuş bir zihniyet var. Birinde karar bir bakanlık genelgesiyle ya da bir mahkeme kararıyla alınır. Diğerinde hiçbir kararname yoktur, sadece bir memurun, bir kütüphanecinin, bir kültür bekçisinin “Buna yer ayırmaya değmez,” sezgisi vardır. Ne ki sonuç aynıdır: Her iki hâlde de yokmuş gibi davranılır. Rafta yer vermeyerek bir şeyi tarihten silmek, üstelik bunu hiçbir kanunu çiğnemeden yapabilmekten söz ediyorum.

Bunu en çıplak hâliyle bir depoda gördüm. Henüz lisans öğrencisiydim, “Türkiye’de Çizgi Roman” kitabımı yazıyordum. Millî Kütüphane’de dergi olarak neye elimi atsam bulamıyordum. Görevlilere sorduğumda ya “Yok,” diyorlardı ya da “Vardır ama birini çıkarmaya kalkarsak başa çıkamayız,” gibi tuhaf cevaplar veriyorlardı. O zaman ne demek istediklerini anlamamıştım.

Sonunda beni bir biçimde sevmiş olmalılar ki depolarda çalışmama izin verdiler. Önce biri, sonra bir başkası derken, “Senin aradıklarının çoğu şurada,” dedikleri yere kadar geldim. Bir pulp yayın mezarlığına gireceğimi bilmiyordum.

O depoda hayatım boyunca unutamayacağım bir manzarayla karşılaştım. Bir basketbol sahası büyüklüğündeki alan tıka basa ucuz yayınlarla doluydu. Millî Kütüphane, 1960 sonrasında yaşanan yayın patlamasıyla baş edememiş, değersiz saydığı her şeyi bu depoya yığmıştı. Adım atabilmek için yerdeki dergilerin üzerine basmak zorundaydınız. Attığım her adımda daha önce hiç görmediğim bir dergiyle karşılaşıyor, dünyanın tozunu yutuyor, arada hırsızlık hayalleri kuruyordum.

Alain Resnais, 1956 tarihli Toute la mémoire du monde belgeselinde Fransa Millî Kütüphanesi’ni, insanlığın bütün hafızasını toplamaya çalışan devasa ve tekinsiz bir makine gibi gösteriyordu. Benim gördüğüm depo ise bu rüyanın karanlık yüzüydü: Hafızaya alınmış ama hatırlanmaya değer bulunmamış şeylerin mezarlığı.

Kütüphaneler için “yeryüzünün ve memleketin belleği” derler. O gün görerek anladım ki bu bellek hiçbir zaman tarafsız değil, her zaman birilerinin neyin hatırlanmaya değer olduğuna ilişkin verdiği kararların ürünü. Neyin değerli olduğuna karar veren memurları, öğretmenleri ve akademisyenleri, sansürü ve kültür seçicilerini, “büyük edebiyat” ile “gerçek sanat” denilen şeyleri düşünürüm hep.

Bir dönemin çok satan dergileri, asparagas gazeteleri, komplocu hezeyanları, erkek magazinleri, cinai palavraları, lanet olası Merihlileri, terbiyesiz hikâyeleri ve diğer bütün fantezileri o belleğe hiç dâhil edilmedi, Mıstık abi. Ne bir kararname engelledi onları ne de bir mahkeme. Sadece kimse zahmet etmedi.

Sansürün en etkili biçimi belki de budur: Yasaklamaya bile gerek duymadan, sessizce yok saymak.

Cuma, Ekim 11, 2024

Boy Fukarası (!)

Eski bir magazin gazetesinde rastladım, neden bilmiyorum, bir garezleri olduğu aşikar, Filiz Akın'ın boyuna takmışlar, dillerine dolamışlar. İşte Filiz Akın, boy fukarasıymış da partneri Tarık Akan olunca filmde "hiyle yapmak zorunda kalınmış" da merdivenler kullanılmış da falan filan...

Halbuki, tersten de bakıp, Tarık Akan'ın fazla uzun olmasını "yazabilirlerdi", yazmamışlar, filmlerde bunlar olabilir, oyuncuların fiziken uyumu mutlaka dikkate alınır, kamera açıları, topuklu ayakkabılar, basamaklar ona göre istiflenir. Hatta bana sorarsanız, aşağı yukarı kendisiyle aynı boylardaymışız, Tarık Akan sinema için fazla uzundu, hikayenin önüne geçecek kadar dikkat çekebiliyordu, ki bu handikap sayılır... Filmler pek öyle "hayat gibi" değildir, fiziki denge ve mesafe ister istemez hesap edilir.  

Neyse, laf uzamasın, niye Filiz Akın'a bu kadar yüklenmişler diye düşünüyor insan, bu tahkir edici, nahoş ifadelere neden gerek duymuşlar, kadın olması mı onlara bu cüreti vermiş, bence öyle...Bana öyle geldi. 

Sosyal medyada insanlar birbiri hakkında pervasızca, belki şaşırtmak belki cesur görünmek için benzer türden aşağılayıcı nitelemelerde bulunuyorlar... Ayıp mayıp desek de şaşırmıyoruz, normalimiz çoktan şaştı. Geçen bir arkadaşım, bu dil nerden çıktı, nerden serpildi filan diye hayret ederek konuşuyordu. Ben de ona magazin gazetecilerinin aynen böyle yukarıdan, yüksek perdeden konuştuğunu,  o dil ve pozla haber yazdıklarını, hiiç de sorgulanmadıklarını anlatmıştım. Ona da gönderdim tabii haberi...

Perşembe, Şubat 29, 2024

Ahlakçının Şehveti

Fotoğraf, dönemi için cesur ve iddialı, geçenlerde erotik fotoğrafların altına uydurulan komik metinler yazan "gazetecilerden" söz etmiştim, bu fotoğrafta kullanılan metin ise komik değil, aksine ciddi ve vakur, sözüm ona ahlakçı bir tonda hımhım ediyor. Esprili sayanlar olabilir,  ben o kadar emin değilim.

Şöyle denmiş: "Daktilo (Sekreter) aranıyor. Aranan şartlar boy, bel, göğüs, kollar, bacaklar, baldırlar, kalçalar yirminci asır güzellik ölçülerine uygun olacak. Daktilomuz uysal, patronunun her emrine gık demeden itaat eden, götürdüğü her yere giden bir genç kız olmalıdır. Makinede yazı yazmayı bilmesi, hatta okuduğunu anlaması mevzuu değildir. Bunun için evvela ilan edilen posta kutusuna biri boy (dekolte) ve biri portre olmak üzere iki resim göndermesi icap eder. Davet mektubu alınca da tereddütsüz bizzat müracaat etmelidir. Ancak bu suretle kendisinin inceden inceye muayenesi kabul olunca işe yarayıp yaramadığı anlaşılabilir. Maaş, tabiatıyla yüksektir."

Bundan sonrası ahvah eden, hayıflanan ahlakçının yargısını içeriyor: "İşte, zamanımızda yeni zenginlerin 'bizim daktilo kız' diyebilmek için kiraladıkları genç kızların hazin hikayesi"

Tahayyül edilen şeyin gerçek olup olmaması önemli değil, fantezi faslından yazılmış çünkü... Eleştiriyor mu hararetleniyor mu oraları karışık
 

Perşembe, Mart 24, 2022

Ümüğünü Öptürüyor

Aslında öncesi de var ama bence şahikası Haldun Simavi gazeteleridir, hem en çok satan yayınlar oldular, hem de bir model olarak çok taklit edildiler çünkü. Muhabirsiz gazetelerdi, arşivden faydalanılıyor, masa başında, fotoğrafa göre mizahi bir üslupla haber uyduruluyordu, asparagas bunu ne kadar karşılıyor çok emin değilim. İnandırmak gibi bir gayeleri yoktu, daha çok "gırgır geçiyorlardı" ve sahiden de mizahçıları "yazar" olarak çalıştırıyorlardı. 

Yukarıdaki haberi (!) iyi bir örneği olduğu için paylaşayım istedim, saçma ve komik kategorisinden... Anlaşıldığı kadarıyla Bülent Ersoy ile orkestra şefi gösterilerinin bir parçası olarak bir biçimde "öpüşmüşler". Fotoğraf, yazarlarımıza ilginç gelmiş olmalı ki, döşenmişler. Fotoğrafın alt yazı başlığı: Ümükçü Muzo..."Her gece assolistini boynuna kondurduğu öpücükle sahneye çıkaran Muzaffer Özpınar, Bülent Ersoy'un deyişiyle 'bu işi biliyor'"

Bülent hanım böyle sever, Ümüğünü Öptürüyor... haber başlıkları kullanılmış..."Başbakan Turgut Özal'ın Bulgarların ümüğünü sıkma yolundaki çabaları şu sıralar ne aşamada bilemiyoruz, ama İzmir Fuar'ında sahneye çıkan Bülent Ersoy'un ümük öptürme sefası her gece sahne almadan önce kuliste tekrarlanıyor. Sahneye çıkmadan önce maestrosu Muzaffer Özpınar'a eski 'ümüğünü' yeni 'gıdısını' öptüren Bülent Hanım 'Muzaffer bu işi  biliyor. Öpücüğünü kondurmasıyla birlikte ta kuyruk sokumuma kadar içimi ürpertiyor' şeklinde konuşuyor."

Adlandırma, yakıştırma, siyasi gönderme ve erotik bir komiklik filan, eksiği yok...Etik, empati hak getire elbette... Kibir sanılmasın, herkes bir iş yapıyor, hayat da kolay değil ama bu haberi yazana "ne iş yapıyorsun" dendiğinde ne cevap veriyor acaba, bir hikaye olarak merak ediyorum...

Related Posts with Thumbnails