Cuma, Şubat 28, 2020

Aybike'nin yeni evi



Bugün benim için tatlı bir kavuşma oldu, 1976 yılında Hürriyet'te yayımlanan (ben de muhtemelen 91 ya da 92 yılında kütüphanede okumuştum) Aybike isimli çizgi romanın orijinal sayfalarından oluşan tek serüveni elime geçti. Eserin çizeri olan -uzun yıllardır Almanya'da yaşayan- Uğurcan'ın (Yüce) dört yıl önceki vefatından sonra eser sahaflara düşmüş, ilgi de görmemiş ki, bu kadar sene beklemiş...

Aybike, kahramanı kadın olan az sayıdaki çizgi romanımızdan biri... Bir Orta Asya Türkleri hikayesi diyebilirim, Red Sonja'dan etkilenilmiş, o anlaşılıyor ama Uğurcan'ın titiz ve temiz bir işçiliği var, 127 sayfalık işin tamamına çok ama çok özenmiş. Bence Hürriyet'te devam da edebilirmiş ama galiba Tarkan'a alternatif olsun niyetiyle "arada" sipariş edilmiş. Çizgili Hayat Kılavuzu çalışmamızda bir gazete sayfasını görsel olarak kullanmıştım, aynı sayfanın orijinalini kitabın yanına koydum.

Üreticileri tarafından orijinal sayfaları bana emanet edilmiş çizgi romanlar vardı elimde, buna da ben sahip çıkayım dedim. Meraklılarına duyurmuş olayım, yayın için ilgi gösteren çıkarsa gönülden yardımcı olurum, bilinsin, Aybike artık benim kütüphanede yaşıyor…




Perşembe, Şubat 27, 2020

Balon kullanmak



Çizgi romanı, başlangıç dönemlerini düşünürsek ardışıklık içeren karikatürden ayıran kendine özgü karakteristiklerden biri balon kullanımıdır.  Balon öncesinde kare (panel) altında bir diyalog ya da görseli betimleyen açıklayıcı cümleler kullanılıyordu. Yazının balon ve anlatım kutusu olarak kare içine girmesi çizgi roman için bir aşamadır.

Bizde otuzlu yıllarda Orhon Tolon balonu sürekli olarak kullanmaya başlayarak türe öncülük etmiş bir isim... İlk kullananı tespit etmekse çok kolay değil. Örneğin, aynı dönemde Necmi Rıza, ki çizgi romanla uğraşmış çizerlerimizden biri değildir, yukarıdaki Pazarola bantında balonu bir iki kez denemiş... sonra vazgeçmiş...Niye vazgeçti, belirsiz, ihtimal yazısı beğenilmedi... okunmadı filan...

Biz, bugün çalışmalara bakarken pek anlamlandıramıyoruz ama balonu kare içine istiflemek, onunla ilgili bir okuma düzeni ve dil oturtmak bir "buluş" olarak zaman almış, kolay olmamıştır.

Amerika'da balon içi yazıları çizerlere değil kaligrafistlere yazdırılması haliyle bir başka aşama... Çizgileri güzel olan birinin "güzel yazı" yazamayabileceği kısa sürede keşfedilmiş çünkü...

Bizdeki ilk kaligrafistler, çizerlerden çıkmıştır veya renkli yabancı çizgi romanları kopyalayanlardan "balonculuğa" devşirilmişlerdir.

Salı, Şubat 25, 2020

Kuyucaklı Yusuf ve Acı Aşk


Fotoromanı Sabahattin Ali'den yapılan bir uyarlama olduğu için aldım, hangi eseri filan derken bir baktım meğer Kuyucaklı Yusuf'muş...

Bugünden bakınca neden Kuyucaklı Yusuf ismini kullanmadıkları anlaşılmayabilir. Görünen o ki, Acı Aşk ismi fotoromanların melodramatik mantığına daha uygun bulunmuş... Sene 1978, o tarihte Sabahattin Ali pek bilinmiyor, yoksa Hürriyet'in çıkardığı bir fotoromanın popüler itibarı olan bir eseri öyle kolayca es geçmesi mümkün değil. Örneğin Yaşar Kemal söz konusu olduğunda yazarın ismini hemen öne çıkartıyorlardı.

Siyaseten geri durduklarını sanmıyorum, kostüme bir iş, başka işlere nazaran masraflı olduğu da aşikar. Bir etkisi olsaydı daha çok satabilmek-harcanan parayı çıkartmak adına mutlaka öne çıkartırlardı. Galiba diyorum, Sabahattin Ali... ancak seksenli yıllarda Sezen Aksu şarkılarıyla daha çok bilinir oldu, başka türden bir bilinirlik kazandı...

Bugün, memleketin en çok satan yazarlarından biri olmasıysa kolay açıklanabilir bir şey değil. Hak edip etmemesiyle ilgili bir yorum yapmıyorum, neye denk düştü, hangi hislere tercüman oldu da son on yıldır çok satar oldu sorusunun cevabını bence kimse bilmiyor...

Kuyucaklı Yusuf'un fotoroman uyarlaması da varmış diyelim ve "geçelim"

Pazartesi, Şubat 24, 2020

Son Okuduklarım 40


Kamboçya Elçiliği, Zadie Smith'in novellası... Sakin, hiç abartmadan bize sınıfı, cinsiyet ayrımını, etnisiteyi, hiyeraşiyi, tahakküm karşısında direnme maharetini, küçük yalanları, kurnazlıkları güzelce anlatıyor. Beğenerek okudum. Kana Diz Kana, Hakan Günday'ın yazdığı Emre Orhun'un çizdiği yeni bir grafik roman. Yeniliği, zamansal bir yakındalık olarak kullanmıyorum, başka bir dil denedikleri için yeniliğe vurgu yapıyorum. Çalışma için bir kabus hikayesi nitelemesi yapılabilir, yetmişli yıllarda "trip" derlerdi, bir bilinçakışı vehmi kurulmuş. Emre Orhun'un muazzam bir işçiliği var, bu ölçüde emek ve sabır gösteren çizgici pek kalmadığından ayrıca bir ilgi ve takdiri hakediyor. Ada, Armin Greder'in yazıp çizdiği bir yetişkin masalıymış. Ayrımcılık ve yabancı düşmanlığı hakkında yazılıp çizilmiş popüler metinlerdenmiş, bilmiyordum. Greder'in güçlü çizgileri var, Ada'ya gelen yabancıya karşı toplaşan kolektif gerginliği iyi çizmiş, bana daha çok çizmeli ve derinleşmeliymiş gibi geldi... Kitabın okuru çocuklar olamayacağına göre (çünkü mutsuz ve gerçekçi) bu yola girilse iyi olabilirmiş. Adam Manfried, "kedisever" bir kitap, kedilerin "insan", erkeklerin de kedi (Adam) olduğu bir dünya hayal edilmiş... Tersyüz edildiği için kediler neden sadece "erkek"  ol(durul)muş, o kısmı anlamadım. Yazar ve çizeri kadın olmasıyla ilgili olabilir mi?...Ne desem boş?  Albümün arkası gelecek, bir seri olarak devam edecek öyle anlaşılıyor, evcil adamı Manfried ile birlikte yaşayan Steve'in hikayesini okuyoruz. Manfried evden kaçıyor, Steve onu arayıp duruyor, bir yandan işsizliği, uyumsuz ve başarısızlığı anlatılıyor. Çok parlak diyemem ama okutuyor, biraz hantal buldum, yeterince "gerginlik" kurulamamış gibi geldi...


Görgülü ve Bilgili Bir Burjuva Kadının Mektupları, erotik edebiyatın iyi bilinen örneklerinden biri. Bir kadının bir erkeğe yazdığı, deneyimlerini anlattığı bir anlatı. Sanıyorum ki farklılığı, edebi dili, anlatma mahareti ve cesaretinden kaynaklanıyor. Vahşi Oyun, Frederic Dard'ın romanlarının E yayınlarından vakti zamanında çıkan ilk kitabı (1973). Doğrusu, "hardcore" bir polisiye okuyacağımı sanıyordum, öyle çıkmadı, Fransız dediler, bana öyle de değil, latin gibi geldi, daha yavaş ve hiç de fena olmayan bir "tutku hikayesi" okudum. Dard, bilmediğim bir yazar, bir iki kitap daha okuyacağım. Any Empire, bir defa, çok ama çok güçlü çizgileri olan bir grafik roman. Nate Powell, tek kelimeyle döktürüyor. Oyun hayalleriyle akran zorbalığı arasında büyümeye çalışan çocukların hikayesini okuyoruz. Aslında Powell, çocuklukta yaşanan şiddet deneyimlerinin yetişkinliklerinde insanları nasıl etkilediğini bize düşündürmek istemiş. Çizgi roman ve popüler kültürdeki eril güç gösterilerinin farklı cinsiyetlerdeki sonuçlarına da işaret etmekle birlikte doğrudan bir cevap vermiyor elbette...Finaldeki fantezi gibi duran gerçekle hayalin karışımı da güç gösterisinin hiç bitmediğinin işareti. Eski Şiir Bahçeleri, Münif Fehim'in çeşitli dizelere çizdiği ilüstrasyonlardan oluşan bir kitap (1950). Ve galiba Fehim'in, bütün "ressamlık hayatı" boyunca ürettiği en iyi çalışmalardan biri. Yirmi yıl sonra Günaydın gazetesi için Hz.Muhammet'in Hayatı'nı çizecekti,  o çalışma, nitelik olarak mesleğinin şahikasıysa, Eski Şiir Bahçeleri hemen akabinde sayılabilecek ilk işi olabilir. Hele ki o yıllarda, o ölçüde iyi basılmış, titizlenilmiş, pek az renkli kitap olduğundan görselliği okura ve meslektaşlara mutlaka ilham verici olmuştur. Diğer yandan güzel sayfalar ama dizelerle ilüstrasyonların her zaman uyumlu olduğunu söylemek yanlış olur.


Saf Bir Yürek, Flaubert'in meşhur üç öyküsünün galiba en dokunaklı olanı. Yazarlığına bir zaafım olduğu için ne anlattığından çok nasıl anlattığıyla ilgilendiğim bir öykü oldu. Kimileri hikayeden çok karakteri önemserler, sürükleyici olanın tahkiye, entrika, tempo, sürprizler filan değil bizatihi birlikte yola çıkılan kahraman olduğuna inanırlar. Sadık ve fedakar hizmetçi Félicité'nin karakteri buna örnek olarak gösterilir hatta. Flaubert'in aura üreten ayrıntılı dili, metne dahil olan ironik sesi, bir başkasının elinde klişe gibi durabilecek bir hizmetçiyi başka bir noktaya taşımış aslına bakarsanız. Onun saflığına, sabrına, dirayetine şaşırıyorsunuz. Flaubert, kendi deyişiyle ağlatmak istemiş onu yazarken... Heyecanlanmış anlaşılan...  II.Dünya Savaşında Seks ve Propaganda, tek kelimeyle tuhaf bir kitap. Darmadağın bir metin her şeyden önce... sanki slaytlar eşliğinde anlatılan bir konuşma metni gibi, üstünkörü yazılmış. Kitabın ismi dahi eksik, çünkü Kore ve Vietnam savaşlarından da bahsediliyor. Seks bahsi şu, savaş sırasında, örneğin Almanlar, karşı tarafın askerlerine yönelik "siz burada savaşırken sevgiliniz-karınız Yahudi patronuyla sevgili oldu" türünden propaganda kağıtları atıyorlar. Veya Amerikalılar, bunun tersini yapıyorlar. Karşı cephelere atılan broşürlerin özelliği her ne iddiada olursa olsun erotik ilüstrasyonlar içermesi.... Bu sebeple ne anlattığından bağımsız olarak cephedeki askerlerin "erkek" olarak ilgisini çekmiş ve değiş tokuşa kadar vardırmışlar işi... Metin, parlak olmasa da kitapta görsel malzeme var, o yönüyle dikkat çekici... Çok daha iyisini okumak isteyen Nira Yuval Davis, Cinsiyet ve Millet kitabının ilgili kısımlarına bakabilir... Çizgilerle Rosa, rahmetli Soner'in (Tuna) ölmeden önce çizdiği biyografik çizgi romanlardan biri. Künyede yazdığı kadarıyla aynı yayınevinden çıkan bir araştırma-inceleme kitabı modellenmiş, Rosa Luxemburg'u siyasi değil duygusal taraflarıyla hikayeleştirmek, eldeki malzemeden bir şeyler çıkartmak kolay değil. Hal bu olunca, albümde bir hikaye ardışıklığı ve edebi ölçülerde dramatik bir denge var denemez. Siyasi eylemciliği anlatılmış aslında. Soner o aralar, çiniyle çok uğraşarak sayfada tek ya da iki kare çizmeye odaklanmıştı,  daha iyi yapacağına inanarak hikayeden çok çizgilere yüklenmiş. Lugat-ı Garibe, dilimizdeki ilk argo sözlüğü olarak biliniyor. Küçücük bir şey, kim olduğunu bilmediğimiz A.Fikri'nin çalışmasını Didem Dolanbay günümüz diline aktarıp, yayıma hazırlamış, ilk ve tek baskısı 1887'de yapılmıştı, konuyla ilgili pek çok kaynakta ismen geçen özel bir çalışmaydı.

Pazar, Şubat 23, 2020

Akbaba Kapakları Arşivi


Akbaba mizah dergisiyle ilgili 1929-1977 tarihleri arasında belirli bir konuda dergi kapaklarına ihtiyaç duyulursa bana yazabilirsiniz...Yorum bölümüne e-posta adresinizi ve aradığınız ilgili malzemeyi belirtirseniz, size yine e-posta yoluyla ulaştırabilirim.

Talep sahiplerinin adresleri yazılı olacağı için, mahremiyet ilkesine uyarak konuyla ilgili yorumların yayınlanmayacağını da hatırlatayım.

Bu duyuru ve paylaşım ticari bir beklentiyle yapılmamaktadır.

Özel not: Bu duyuruyu 2008 yılında yapmıştım, şimdi yineliyorum, o sebeple, yazılan yorumları ve açıklamaları okumanızı rica edeceğim.

Cumartesi, Şubat 22, 2020

Savaş Başlarsa Yasa Susar


Çizgi romanların kapaklarına dikkat eder misiniz bilmiyorum. Genellikle bir aksiyon sahnesine dayandırılarak çizilirler. İç sayfalarda anlatılan hikâyenin göz alıcı bir bölümü kapağa taşınmıştır. Kahraman kötü adamla savaşmaktadır, esir düşmüştür, çaresizdir vs… Bana ilginç –değişmez mi demeli yoksa- gelen şey arkada parlayan güneş ya da yükselen ayın hiç eksik olmayan varlığıdır. Hele ki kahraman şaha kalkmış bir atın üzerindeyse hemen gerisinde çeşitli ölçeklerde bir daire görürüz. Ay ve güneş çizilmesini olmazsa olmaz bir aksesuar ya da gelenek sayabiliriz. 19.yüzyıl illüstrasyon tarzını milad alırsak ilk popüler çizgi romanlardan bu yana arkaplandaki ay ve güneş pek değişmemiştir diyebilirim.

Bir parça kinik olduğunu kabul ediyorum ama bu daireleri görünce “çizer spotları açmış” demeden edemiyorum ve bu tür kapaklar bana bütünüyle arkaik geliyor. Gerektiği için çizmek, bu geleneğin farkında olarak çizmek, bir tür saygı gösterisinde bulunmak ya da ironiyle kullanmak ayrı şeyler… Pek çok çizerin bu tekrarı sorgulamaması tuhaf gelmesin… Endüstri beğeniyle karşılandığını, ticari olarak cazip olduğuna inandığı her şeyi yineler. Önemli olan sürekliliktir, yenilikçi estetik arayışlar için zaman ve enerji yoktur. Geniş bir pulp evreninden söz ettiğimizi unutmayalım. Çok sevdiğim çizgi romancı ikili, senarist Berardi ile çizer Milazzo’nun Filipin’de Bir Adam adlı bir albümü yayınlandı. Kapağındaki arkaiklik veya mainsteram tercihi gözüme battığı için yazdım bunları.

Berardi-Milazzo ikilisinin ortak çalışmaları, özellikle Ken Parker, kapak, format ve sunum itibarıyla ticari çizgi romanların tipik bir örneğidir. Ama anlattıkları hikâye, bu ticari sınırları zorlayan, çizgi roman olamayacak kadar norm dışı duran meseleler içerir. Hikâyeler sinematografiktir, edebiyata yakın duran temalar kullanılır. Asıl maharetleri insanın içine işleyen, vicdani itirazlarla yüklü dokunaklı mesajlarındadır. Görünürdeki ticari kıstaslara rağmen bilinçli bir kaçamak yapmaktadırlar. Filipin’de Bir Adam da bunun tipik bir örneği. Çalışma son sayfada atılan imzaya göre 1979 tarihli olmalı. Kapağın eskiliğini ayrıca açıklayabilir bu tarih.Albümün üretildiği yıllarda emperyal-sömürge dönemine yönelik eleştirelliğin yaygınlaştığı, siyasi atmosferin çizgi romanları da etkilediğini söylemek mümkün. Berardi, bu tür politik ihtilaflara oldukça duyarlı bir yazardır. Albümde, Amerika’nın ilk emperyal deneyimi sayılan Filipinler’de geçen bir savaş suçu hikâyesi çıkartmış ortaya. Tarihsel örneklere bakılınca kolaylıkla fark ediliyor, sömürgeciler her nereye gittilerse yerel alışkanlıkları kısa süre içinde değiştirmeye başlarlar. Batılı aklın rehberliğinde doğuya bakar ve kategorileştirmeler yaparlar. Batılı olmayan her şey, Batılı olamayacağı için medeni de olamaz buna göre. Filipin’de, Çin’de, Hindistan’da, Cezayir’de sömürgecinin karşılaştığı insanlara layık gördüğü şey, mükemmel medeniyetinin bir yansımasından fazlası değildir. Norm, kayıtsız şartsız, o ülkeye gelen beyaz adamdır. Diğerleri ona benzediği ölçüde medeni ve anlaşılabilir olabilecektir. Berardi, sömürülenlerin dünyasına daha yakından bakmayı denememiş, ama işgalcilerin turist gibi gezdikleri, küçümsedikleri, şaşırdıkları, korkup çekindikleri duygu ve ruh halini bütün hikâyeye nüfuz ettirmiş. Bir başka deyişle Conradvari bir tahlile girmemiş, tek bir meseleye, etik bir tutarlılığa yoğunlaşmaya çalışmış, bir Amerikan idealistinin demokrasi argümanlarıyla hikâyenin dramatik eksenini kurmuş. Filipin’de Bir Adam başlangıçta bir yol ve ziyaret hikâyesi gibi dursa da bir teftiş ve tetkik yolculuğu olduğu sonradan anlaşılıyor. Hikâyenin yaşlı kahramanı ordunun imajına zarar verip vermediğini soran bir gazeteciye, “kirli çamaşırlarını herkesin gözü önünde yıkamaya cesareti olan bir ulus” olma imkânının getirilerinden söz açıyor. Gerçi Berardi, o demokrasi iyimserliğinin çok yaşamadığına inanıyor olmalı ki zamansal (üretildiği dönem için aktüel) bir sıçrama yaparak askeri yargılamaları Vietnam’la eşleştirerek “değişmeyen bir emperyal hırsa” ve “savaş suçlarının sürekliliğine” işaret etmiş.

Filipin’de Bir Adam’ın Kıyamet (Apocalypse Now, Yön. Coppola, 1979) ve Avcı (The Deer Hunter, Yön. Cimino, 1978) gibi dönemin ünlü politik savaş filmlerini izleyen bir yönü olduğu anlaşılıyor. Onlara göre daha hızlı ve tek etkiye odaklanmış bir hikâyeye sahip. Mutlak bir karamsarlığı yok ama iyimser olduğu da söylenemez. Pulp formatına rağmen, genç erkek kahraman yüceltilmesine yer vermiyor; kamusal bir soruna bireyci bir çözüm önermiyor. Bireycilik, çizgi romanların da dâhil olduğu popüler anlatılarda geniş yer tutar. Kişisel sezgiler, kolektif eğilimlerden çok daha önemlidir. Doğruluğu kendinden menkul değerlerle bir kahraman öne çıkar, engelleri birer ikişer geçerek yanlışları düzeltir. Bu hikâyede ne öyle bir muktedir ne de özdeşleşmeye müsait bir rol modeli mevcut. Uzun lafın kısası, modası geçmiş kapağına ve endüstriyel ihtimamlarına rağmen Filipin’de Bir Adam anlamlı bir çizgi roman. Berardi-Milazzo ortaklığı her zaman iyi hikâyelerle hatırlanır. Boşuna değildir bu… Anayolları değil patikaları severler…

[Bu yazı daha önce Radikal Kitap'ın 4 Mart 2011 tarihli sayısında yayımlandı.]

Cuma, Şubat 21, 2020

Şempanze İhtilali


Şempanze İhtilali, 1983'te, Nurcu bir yayınevinden çıkmış, "resimli ahlaki çocuk hikayesi" dense de siyasi bir çizgi roman ve pek de çocuklara uygun görünmüyor. Mustafa Yazgan yazmış, Ahmed Bozok da çizmiş...

Hikaye, Şempanzelerin (Maymunların) İnsanların yerine iktidar olup, "ülkeyi" yönetmelerini anlatıyor...Darvin ve Markus'a (Marx'a) inanan şempanzeler, özellikle dindar insanları hedef alarak ilerici ve devrimci bir darbe yapıyor, yönetimi ele geçiriyorlar. Sonra da sözde bir demokrasi kurup, basını, muhalifleri, farklı görüşleri susturuyorlar. Hiciv olduğu için o tarihlerdeki mevcut siyasi alan ve aktörlere yönelik eleştiriler yapılıyor olmalı... diye okuyorsunuz. 12 Eylül eleştirisi de var çünkü. Diğer yandan dolaylı bir anlatım olduğu için "değilmiş" gibi de yapıyorlar.

24 sayfalık kısacık bir çalışma, finalde insanlar bu diktatörlükten kurtuluyorlar vs... Kemalizmin mi, sol düşüncenin mi, sekülerlerin mi eleştirildiği çok anlaşılmıyor, bazen yekpareleştiriliyor bazen spesifikleşiyor... Örneğin, "rejim" kendi eliyle bir "dinsel parti" de kurduruyor ve başına insanların en aptalını getiriyor... O nutuk atarken bir vatandaş çıkıp, insanın maymundan gelemeyeceğini iddia ediyor, parti lideri düşüp bayılıyor, konuşma engelleniyor, parti kapatılıyor vs vs...

Bağlamsız gelişiyor tahkiye demek daha doğru... Belirginleşen bir tip ya da karakter derinliği var diyemem.  En önemli sorun az sayfada çok şey söylenmek istemiş olması...

Yine de ilginç elbette. Siyasi çizgi roman türünde sağcı bir örnek diyerek bitireyim.

Perşembe, Şubat 20, 2020

Resimdeki Kadın


Yukarıdaki kitap görseli fotoromanın popüler olduğu günlerden... Hürriyet'in yan yayınlarından olan magazin gazetesi Kelebek'ten çıkan fotoromanlardan biri...Muhtemelen 1977 yılından... Haldun Dormen yazıp yönettiği için aldım. Melodram sanmıştım meğer polisiyeymiş... Üstelik, başroldeki polis komiseri rolünde çizgi romancı olarak hayatı boyunca benzer nitelikte işler üreten Süleyman Turan varmış...


Hikaye ünlü bir mankenin (Sezer Güvenirgil) evinde (yüzü tanınmayacak biçimde yaralanmış bir halde) ölü bulunmasıyla başlıyor, Komiserimiz geliyor ve önce cesedi bulan evin hizmetçisiyle sonra nişanlısı ve yakın bir erkek arkadaşıyla konuşarak "tahkikata" başlıyor. Karşı komşunun aşkına karşılık bulamadığı için kalbi kırılmış delikanlı oğlu da dahil oluyor işin içine...

Dormen, garip bir şey yapmış, tiyatrodan gelme bir alışkanlıkla, bütün hikayeyi, kısa flashbackler dışında evin salonunda geçirmiş. Komiserimiz, cinayeti araştırdıkça, salondaki fotoğrafa aşık oluyor, evden bir türlü gidemiyor, orada sabahlamaya, hafif hafif içmeye dahi başlıyor. İyi anlatılamamış olsa da enteresan...

Derken, kız bir gece ortaya çıkıyor, meğer ölmemiş, meğer ölen bir başka manken arkadaşıymış... Resme aşık olan sarhoş komiserimiz onu kanlı canlı karşısında görünce hayal gördüğünü sanıyor, arkadaşı onu görünce düşüp bayılıyor, hizmetçi fenalaşıyor vs vs...

Dormen, teatral bir sürpriz yapmakla birlikte finali yükseltememiş, olduramamış... Pek de güçlü olmayan bir öldürme motivasyonu olan bir katil çıkartmış ortaya...

Maksadım, onca yıl sonra "pulp" bir işi "eleştirmek" değil, doğal olarak yüksek bir beklentiyle okumadım kitabı... İlginç yönleri olmakla birlikte kaçırılmış bir hikaye olarak ilgimi çektiği için yazdım bunları...

Çarşamba, Şubat 19, 2020

Esendal


Rumelili, avam ve alaylı. Devrimden önce İttihatçı. Cemiyet Müfettişi. Gezgin ve teşkilatçı, küçük esnaf yoldaşı. İlk öyküleri yirmisinde tek tük, otuzunda daha seyrek yazıyor, hepsini kırklarında yayımlatıyor. Önce siyaset, CHP genel sekreteri. Hep sakin, hep ölçülü ve ustalıkla yavaş. Yerel, yalın ve samimi. Lafı uzatmadan. Köylü, işçiyi yenecek, ne varsa topraktan gelecek. Çehov’un paltosundan çıkan sadelik. Duruluğu küçük insanların, evleri omuzlarında, bükük belleri, avluda lakırdılar. Çayı soğumadan içmeli. Gün batmadan dönmeli. Tozlu camlar. Soğuk iner ve çıkar, Ayaşlının iliklerine. Esendal, Türkçenin en kısa dilli yazarı, dikine ve bodoslama, döndükçe öğütür değirmeni. Evlerin önü hikâye, dalların arasında ah o güzelim mektuplar. Meşe, edebiyata adanmalıydı, yazık bize.

Salı, Şubat 18, 2020

İki yıldız bir kitap


Hülya Koçyiğit ile Tarık Akan'ın bir kartpostalına rastladım, bir kitaba baktıkları için ilgimi çekti... 1968'de, Halk Kitabevinden (Semih Yazıcıoğlu çevirisiyle) çıkmış Erich Maria Remarque imzalı Hayat Köprüsü romanına bakıyorlar... Niye bakıyorlar? Kartpostal, belki bir filmden sahne, belki başka bir niyetle hazırlanmış bir magazin mizanseninden... bilemiyorum.

Hayat Köprüsü, 1961 tarihli Der Himmel kennt keine Günstlinge (İng., Heaven Has No Favorites) romanının çevirisi... İlginç olan şu, kartpostalın arkasına 1977 tarihi atılmış, kitabın çıkışından kaç yıl sonrası... E olabilir, olamaz mı, o tarihlerde çok az kitap çıkıyor, seneler sonra okumuşlar ya da okur gibi yaparak mizansene meze etmişler diyebiliriz...  

Galiba şu yüzden, kitap, 1977 yılında Sydney Pollack tarafından Boby Deerfield ismiyle sinemaya uyarlandı ve romandaki Clerfayt'ı (Deerfield olmuştu) Al Pacino oynamıştı...Belki diyorum o sebeple, biraz da meraktan, kitabı yeniden keşfetmek, "modern" görünmek istemişler.

Bunlar yorum tabii...

Remarque (Remark) bugün hatırlanmıyor ama Türkiye'de uzun yıllar bilinen ve çok satan bir yazardı. Bizim evde, babama ait Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yokİnsanları Seveceksin, Üç Arkadaş gibi romanları vardı, defalarca karıştırmış, uzun uzun incelemişimdir. 

Romanları bilmeden önce Garp Cephesinde Yeni bir Şey Yok'un filmini seyrettiğimi, çok ama çok etkilendiğimi hatırlıyorum. Öğrencilerini ölmeye ve öldürmeye teşvik eden öğretmen karakterini ve onun sahnelerini halen  unutamam... hayatım boyunca fikren etkilendiğim ve o yaşlarda çok da anlamlandıramadığım politik filmlerdendi. 

Güçlü bir savaş karşıtıydı Remark, ilk büyük savaştan sonra popülerlik kazanmış, faşizme karşı oluşuyla hedefe dönüşmüş, Almanya'dan kaçmak zorunda kalmıştı. Öyle ki, Naziler meydanlarda kitaplarını yakmıştı... Sanıyorum, kız kardeşi, ülkesini terk etmemiş ve muhalif düşünceleri nedeniyle idam edilmişti. 

Yetmişli yıllar için Remark bizim muhalif evrenimizde "eskimişti". Hasmımız 6.Filo, CIA ve Amerika'ydı. O bahisler bize daha taze ve etkileyici geliyordu. 

İki kartpostal güzelimizin Hayat Köprüsü'nü, hele o yıllarda, okudularsa eğer, bir aşk romanı gibi okuduklarını sanıyorum.

Pazar, Şubat 16, 2020

Nefes almak

https://www.deviantart.com/rhads/art/Floating-In-The-Dark-801546168
Blutv ile bu yıl sonuna kadar üç ayrı dizi senaryosu yazmak için bir sözleşme yapmıştım, bugün on bölümlük ilk senaryoyu bitirdik. Arada okuyor, seyrediyor ve başka şeyler yapmıyor değildim ama hep aklımdaydı, huzursuzdum, bittiği için mutluyum. Kısa bir ara verip tekrar başlayacağım. Hafif tertip bir ferahlama yaşıyorum... nefes alır gibiyim, "kalp ağrısı" çekiyordum, e bir süre ara vermiş oldum...

Cumartesi, Şubat 15, 2020

Pazarola Hasan Bey



Otuzlu yıllarda gazetelerimizde gündelik hayatı hicveden, ucundan kıyısından olup bitenleri yorumlayan çizgi bantlar yayımlanır olmuştu. Akşam'da Cemal Nadir'in Amcabey'i, galiba Vakit'te Dehri Efendi vardı, Son Posta'da yukarıda bir örneğini gördüğünüz Pazar Ola Hasan Bey... Orhan Ural üretimiydi  ama ilk dönemlerde Necmi Rıza da çizmişti.

Amcabey, bir hayali tipleme, Dehri Efendi ise Hüseyin Rahmi'nin Mürebbiye romanından çıkma yine hayali bir karakter... Pazarola Hasan Bey'e gelince sahiden yaşamış, geçen yüzyılın ilk çeyreğinde İstanbul'un sembollerinden olmuş, kafası vücuduna göre büyük olan bir deli...Bir fıkra kahramanı gibi gazetelerde ve halk arasında konuşuluyor. Çeşitli tuhaflıklar yapıyor, her dediğinde bir keramet aranıyor, keramet arayanlara gülünüyor filan...

Mizahçı ve karikatüristler, bu türden isimleri, sözlü kültürün parçası olmuş kahramanları çizgilerine, dergi ve gazetelerine taşımayı bir alışkanlık olarak uzun yıllar sürdürmüşlerdir. Nasrettin Hoca'yı, Keloğlan'ı, Karagöz'ü tekrar tekrar konu etmeleri biraz bundandır.

İşlevsel tabii, hem bu karakterin popülerliğinden faydalanıyorsun hem de eleştirilerine itibar kazandırarak kendini koruyorsun.

Yukarıdaki görsel Menemen Olayı'ndan sonra çizilmiş (1.1.1931), Pazarola sarıklı bir Hoca'yı yolda çeviriyor, "Hocam, ver şu sarığı bakalım" diyor ve aldığı sarığı "burarak" ipe dönüştürüyor ve "esprisini" patlatıyor: "Eğer inkilaba kastedersen seni bu iple asarım"

Pazarola Hasan, öleli belki beş yıl olmuş, siyasete girer miydi, böyle bir şey der miydi, meczuptu, değildi, neydi, ne değildi o faslı geçelim... dedirtiyorlar demek istiyorum.

Cuma, Şubat 14, 2020

Kraliçenin hayatı



Polisiyenin kraliçesi sayılan Agatha Christie, bizde de sevilen bir yazar oldu hep. Yoğun olarak 60’lı yıllardan itibaren, yanılmıyorsam, ilk olarak Ak Kitabevi’nin yayınlarıyla (1962) ve ekseriyetle Gönül Suveren tercümesiyle yıllık ortalama on kitapla günümüze kadar sürekli varoldu. Sayıca az kitabın yayımlandığı geçmiş yılları hesap edersek, yayıncılık tarihimiz açısından yılda dört kitap bile, hatırı sayılır bir ilgiye tekabül ediyor ve onu bir “long seller” yapıyordu. Christie’nin çizgi roman uyarlamaları ise daha yakın tarihli. Fransızların 1995-1999 yılları arasında yaptığı beş kitaplık seri, bizde Milliyet tarafından yayımlandı. 2002 yılında bu beş kitabı da dahil ederek başlayan yeni seri ise yirminin üzerinde kitaba ulaşmış durumda. NTV Yayınları 2010-2013 arasında bu seriden benim bildiğim on dört uyarlamayı yayımladı. Agatha Christie, global bir fenomen olduğu için çizgi roman uyarlamalarının yapılması ve bu uyarlamaların farklı dillerden yayımlanması sürpriz değil. Diğer yandan, Christie’nin sinema uyarmalarından bile hazzetmediği düşünülürse, çizgili uyarlamalara olumlu yaklaşmayacağı tahmin edilebilir. Üstelik çizgi roman uyarlamaları, sinema ve özellikle televizyon uyarlamalarını temel alarak ilerlediler hep; örneğin 1989-2013 yılları arasında yayımlanan Agatha Christie’s Poirot dizisinde Poirot’u canlandıran David Suchet, çizgi romanlar için bir referans oldu. Şunu sorabiliriz elbet, çizgi roman uyarlamaları başarılı mıydı?

Çizgi roman uyarlamalarıyla ilgili genel kanaat, çocukları okumaya alıştırması, daha iyi ve daha yüksek sanat olan edebiyata ulaşabilmesinde aracılık etmesidir. Oysa, anlatım dili ve ardışıklığı birbirinden farklı olan bu iki mecranın uyuşması pek mümkün gözükmüyor; klasik sayılan bir romanın çizgi roman uyarlaması yalap şalap bir özetten öteye gidemiyor çoğu zaman ne yazık ki. Bu sebeple okurları değil ebeveynleri ve öğretmenleri mutlu eden, hiçbiri uzun ömürlü olmayan kitaplar kalıyor geriye. Biri sözcüklerle diğeri görsel olarak düşünülen sahnelerin ardışıklığıyla ilerleyen iki sanatın, en belirgin ortaklığı diyaloglar. Ki diyaloglarla ilerlemek çizgi romanı edebiyat ya da sinema yapmıyor. Kişisel olarak çizgi romana en uygun uyarlamaların serüven edebiyatından çıktığını düşünüyorum; haliyle polisiyeler bu konuda avantajlılar. Agatha Christie’nin ustası olduğu “whodunit” türü ise, metnin bilmecesi nedeniyle senarist ve çizeri zorlayabiliyor. Yazı ağırlığının azalması sonucu görsel dikkat gerektiren işleyişi okura külfet olarak gelebiliyor. O sebeple Sherlock Holmes’un çizgi roman uyarlamaları daha eski bir tarihe ve daha geniş bir çeşitliliğe sahip. Veys ve Barral’ın Baker Street (1999), Herholz’un Sherlock Holmes(2009), Cordurie’nin Holmes & Necronomicon (2013) ve Sherlock Holmes Society (2015), Hutchison‘un Steam Detective (2014) hemen akla gelenler... Günümüzün popüler Sherlock dizisinin manga uyarlaması halen devam ediyor. Agatha Christie’ye göre Holmes’un kötüleri, aksiyonu, siyahiliği, belki “erkekliği” çizgi romancıların daha fazla ilgisini çekiyor demeli.

Martinetti ile Lebeau’nun yazdığı, Franc’ın çizdiği Agatha isimli, Agatha Christie’yi anlatan biyografik bir çizgi roman yayımlandı. Sevimli bir çizgisi, çalışıldığı hemen anlaşılan başarılı bir senaryosu var. Christie’nin yazarak geçen, pek de ilginç olmayan hayatı düşünülürse akışkanlığı iyi kurmuşlar; zamansal sıçramalarla ileri geri giderek, yazarı kahramanlarıyla, en çok da Poirot ile konuşurken resmetmişler. Öyle ki, uzak diyarlarda, dar zamanlarda, tek başına kaldığında ortaya çıkan Poirot, küçük bir çocuğun hayali arkadaşı gibi, lafazanlık ederek ve atışarak Christie ile konuşuyor. Albüm de böylesine muammalı bir sırada, Christie’nin kendisini aldatan ve boşanmak isteyen kocasına kızarak ortadan kaybolduğu 1926 yılında başlıyor. Basının büyük ilgi gösterdiği olayda polis Christie’nin ilk kocasını cinayet zannıyla sorguya çekerken, ünlü yazar, herkesten gizlenerek kaldığı bir otel odasında Poirot’a iç döküyor, hayatını ve kendini kurcalıyor. Buna karşın Poirot, soğuk bir ironiyle, yaratıcısına en ufak bir merhamet dahi duymayan gamsız biri olarak betimlenmiş ki sanıyorum albümün en ilginç yönü bu. Kendinden başka bir şeyi düşünmeyen, sahneye çıkmak için can atan bir oyuncuyu andırıyor. Poirot olmasa albüm olamazmış gibi geldi bana. Çünkü Christie insanlardan ziyade yarattığı kahramanlarla yaşayan, onlarla yetinen, onlar aracılığıyla dedikodu ve imalara cevap yetiştiren, gerektiğinde geçiştiren ve işine gömülerek kendini terapi eden biri gibi anlatılmış. Poirot, perhizci Agatha karşısında karnavalesk olanı, reel hayatı, tutku ve iştahı temsil ediyor.

Albümde Agatha Christie magazinini, küçük ifşaatları hiç de fena olmayan biçimde tutturmuşlar; iyi bir okuyucuysanız, romanlardan faydalanıldığını, Poirot’nun ağzından çıkan sözlerin kimi romanlardan alıntılandığını anlıyorsunuz. Doğu Ekspresinde Cinayet romanının yayımlanmasından üç yıl önce, 1931’de, trende geçen bir cinayet romanı yazmak istediğini, bu fikrin etrafında epeyce gezindiğini, kimin hikayesi olacağına bir türlü karar veremediğini sempatik bir biçimde anlatmışlar. Kahramanları, başrolü kapmak için önce yazarı ikna etmeye çalışıyor, sonra aralarında kıyasıya kavga ediyorlar. Kavga demişken, yaşlandıkça kendine dönen, daha rahat söz söyleyen ve hafif tertip bencilleşen, Poirot keskinliğinde gamsızlaşan biri oluşu da iyi hissettirilmiş. Türkçede de yayımlanan Hayatım isimli otobiyografisinden (2009, Altın Kitaplar) seyahatlerden duyduğu turist heyecanın onu gençleştirdiği, erkeklerin onu acılaştırdığı anlaşılıyor. Zeki insanlara duyduğu güvenle statükocu yanı hep çelişiyor.

Yukarıda uyarlamalardan söz ettim, sonuçta bir yazarın hayatını hikayeleştiriyorsunuz, bunu çizgiyle anlatacağınız için nasıl bir çizgiyle inşa edeceğiniz büyük önem arzediyor. Franc’ın çizgileri, yalın ve berrak bir tonla, Hergé ekolünü izliyor, yumuşak renkleri ve iyimserliğiyle biyografiyi başarıyla tamamlıyor. Agatha, bir eksiklikle, çocuklukta takılıp kalınmış bir eşikle yaşayan mutsuz biri değil bence. Franc, onun ketumluğunu, işiyle dolu oluşunu, kolay toparlanışını akıllı bir mesafeyle, olumlu ya da olumsuz anlamda hiç abartmadan çizmiş. Christie’nin değişken ruh halini sadece Poriot ile didişirken görebiliyoruz, o dikkatli heyecansızlık iyi verilmiş. Agatha’nın büyük ve gözalıcı buluşları yok ama malumatçılığı ve kendini ifade edişiyle kendini okutan ilgi çekici bir albüm olmuş. Polisiyecileri ayrıca cezbedecektir.

Sabit Fikir, Mart 2018.

Çarşamba, Şubat 12, 2020

Haset ve Pusu


1985'ten beri yazdıklarım bir yerlerde yayımlanıyor. Çeyrek yüzyıldır da kesintisiz olarak bir telif gelirim var, yazarak hayatımı kazanıyorum. İlk öğrendiğim şeylerden birisi, beni beğenen kadar beğenmeyenlerin de olacağıydı.

Bir şey yazıyorsanız, yaptığınız işi beğenmeyenler mutlaka olacaktır. Eleştirme hakları vardır. Üstelik beğeni görecelidir, zamana, kişilere, beklentilere göre değişir.

Laf edenlere asabiyet göstermenin, defans yapmanın, kahırlanmanın pek anlamı yoktur. Hele ki sosyal medyanın hepimizi bu denli  belirlediği bir çağda... İşe güce bakıp devam edeceksiniz. Kim ne derse desin, ne olursa olsun, yaptığımız işler geriye kalıyor diyeceksiniz. E siz de bu işi seviyorsunuz ki uğraşıyorsunuz, durmayacak, takılmayacaksınız.

İnternet çıktı, işler bir kere daha karıştı.

Sosyal medyanın, insanları ilgi çekmeye teşvik eden bir atmosferi var ve öyle ki, sakin, aklı başında, ölçülü birini bile "bağırmaya" zorlayabiliyor. Her gün yüzlerce örneğini görebiliyoruz. Abartılı, taparak ya da teperek bakan, başka türlü olamayan çocuk zekalı salvolar okunabiliyor.

Önemsemeyin, işe güce bakın, geçer gider filan diyeceğim...Diyorum da zaten.

Tabii bu işin bir tarafı... yukarıda yazdıklarımı kimle konuşsanız onaylar. O yüzden bir bakıma gevezelikten başka bir şey değil. Niye değil...Çünkü insanlar sevmediği birinin internet hesaplarını takip ediyorlar.

Hem o kişiden nefret ediyorsun hem de takip ediyorsun. Niye? Üstelik bunun yazarlıkla üretmekle ilgisi ne diyeceksiniz...Yazarlık, eleştirmenlik, gazetecilik anlam değiştirdiği ve yaygınlaşıp anonimleştiği için o takipler büyük önem kazandı.

Deşifre etmek için yaşamak diye bir şey sanki bu...

O sağcıyı, o solcuyu, o yeteneksizi, o sefili, o kötü yazarı, o yalakayı, o boş tencereyi niye iz-ler-sin? Hata yapmasını, açık vermesini niye bek-ler-sin? Niye buna bu kadar zaman har-car-sın?...demenin, bir cevap aramanın tek bir faydası yok.

Garip bir karışım oldu. Sanat eleştirisi, siyaset, itiraz tiryakiliği, ergen kahkahası, tahkir ve tezyif, hiciv ile övgü içiçe geçti, başkalaştı, meşrulaştı, mümkün ve herkese normal gelir oldu.

O sebeple bir ahlaki töz aramanın anlamı kalmadı. Çünkü mesele sadece beğenmeme hakkı değil, daha fazlası...Zamanın ruhu ve öfkesi var işin içinde.

Pazartesi, Şubat 10, 2020

Sanat ve skandal


Nüzhet İslimyeli, 1970'de yazmış bunları... Hafif tertip öfkeli, hafif tertip de kehanetçi bir üslupla sanat tarifi yapmış.

Her dönemin kendine özgü olumlanan ve olumsuzlanan eğilimleri oluyor ama galiba değişmeyen tek şey, yaşanan zamanın bir "bunalım" olduğuna ilişkin kolaycı yargı... Geçmişte yazılmış aktüel metinlere bakınca bu karakteristik kendini fazlasıyla belli ediyor. Bağırmayı ve aktüel olmayı önemsediğimizden yaşanan zamandan "tiksinmeyi" ve bunu da herkese duyurarak göstermeyi istiyoruz.

İslimyeli, bunalımı zamanın ruhu olarak işaret etmiş, skandal arayışını bunun bir parçası saymış ve üstüne üstlük, Dali'nin kaybolup gideceğini iddia etmiş... Maksadım, bu faslı tartışmak değil, zaten belli, unutulup giden Dali'nin skandalları oldu, eserleri değil...

Üstelik, "normalin dışında olan yaratıklar da var" derken kimi kastediyor bilemiyorum, acaba eşcinselleri mi?

Bir tane "sanat tanımı" yok, ama o bir taneymiş gibi sabitlemek, onun koruyucu ve hamisi olmak isteyen çok. Bunalım, tam da bu yüzden çıkıyor. Farklı sanat tanımları ya da itibar gören yeni birileri, o hamileri tedirgin ediyor, öfkelendiriyor.

Bugünden tiksinmek de yeni "oyunculardan" hazzetmemek de bunun bir parçası.

Pazar, Şubat 09, 2020

Yanaklar ve dudaklar


Kapağını Faruk Geç çizdiği için aldım bu kitabı, içinde tarih yok ama muhtemel yayın yılı 1970 olmalı... O yıllarda gazeteler yayıncılığa soyunmuşlar, kitap kapaklarını da gazetenin ünlü ressamlarına çizdirmişlerdi.

Bedri Koraman, Faruk Geç ya da Sezgin Burak kapakları daha çok bu yıllardandır...

Kitap kapağı ile gazete ilüstrasyonu farklı tasarım türleri ama sanıyorum o yıllarda çok az kişinin bu konuda bir fikri var... Sonuçta, gazete ressamı da neyi iyi yapıyorsa, onu yapmayı sürdürüyor... Faruk Geç de yeni çizgi romanının duyurusunu nasıl yapıyorsa kapağı da öyle çizmiş...

Kapak şu açıdan ilginç... İki çift var, öndeki çift yanak yanağa... fondakiler ise dudak dudağa...

Cheek to cheek, sansürden kaçmak isteyen Holivut'un esas oğlanla esas kızı yanak yanağa getirerek bulduğu bir çözüm... Hakeza, Yeşilçam'da  yanak yanağa poz vermeyen kadın ve erkek oyuncumuz yoktur sanıyorum. Öpüşmek uzun müddet özellikle cesaret istemiş, sansür de öpüşme sahnelerini şiddetle makaslamıştır. Yapımcılar da  madem öpüşemiyorlar diyerek oyuncuları yanak yanağa gösterirler. Daha masumane ve romantik durduğu düşünülebilir. Kötü adamları ve meşum kadınları yanak yanağa getirmek filmin gerçeklik vehmini bozar örneğin.

Faruk Geç, uzun yıllar melodram anlattığı için ayrımı güzel istiflemiş... Önde iyiler, arkada kötüler... Önde masumlar, arkada günahkarlar...

Ne bilsin, popüler kültürün nereye varacağını, gerçeklik algısının başkalaşacağını... Çeyrek asır sonra "İyi kızlar cennete, kötü kızlar her yere" deneceğini...

Cumartesi, Şubat 08, 2020

Adalet



Almanya’da okuyanlardan. Dublajın Kıralı Ferdi Tayfur’un kardeşi, dubleli, dumanlı geceler. Mehmet Ali’yle evlilik. Adalet, sanat sosyetesinin neşesi. Gecenin esmeri, tütünlü dedikodu. Tünelin uğultusu ve Maya Galerisi’nde peynirle şarap. Zamanın ipleri ve sanata çekilmiş telgraf. Babıâli’de fitne fücur, Beyoğlu’nda liberter misafir odası. Evinden çıkmayan kadın, agorafobi. Her şairin tanıdığı Adalet, Anadolu’yu bilmeyen İstanbul.

İlüstrasyon: Deniz Karagül

Cuma, Şubat 07, 2020

Bir arka odadan...


Blutv'deki Pavyon serisinin "Yılbaşı Özel" çekiminde kısa bir süreliğine, biraz da tesadüfen bulunmuştum. Mekanı görünce sağı solu gezdim tabi... Arka odalardan birinde, aynaya yapıştırılmış bir yazı ilginçti...

İşletmeden masalara konsomasyon yapan kızlara yönelik bir uyarı yazısı...

Arka oda dediğin de böyle bir şey... Kirli ve "sahici"

Perşembe, Şubat 06, 2020

Son Okuduklarım 39


Koyda, yumuşacık mı demeli, işte öyle bir novella. Sayfiye havası, yazlık rehaveti... Katherine Mansfield, sahilde (özellikle bir evin çevresinde) gezdiriyor bizi. Çocuklar, yaşlılar, yalnızlar, huysuzlar, kediler, mutsuzlar, eksiklik hissedenler, konuşan bahçeler ve köpüren dalgalar... İpek gibi yumuşak ve güçlü, akılda kalan "sahneleri" var.  Kumdan Sokaklar için ne diyebilirim? Paco Roca, Giordino berraklığını, edebiyat tutkusu ve rüya temposunu harmanlamak istemiş.. Ortaya metinlerarası bir hikaye çıkmış. Neyin "gerçek" neyin "rüya" olduğunu güçleştiren bir anlatıcı üslubuna sahip... Doğal olarak kendini tekrar okutuyor, neydi, neyi işaret etti filan...

Sarı Duvar Kağıdı, Charlotte Perkins Gilman'ın ünlü "sembolik" hikayesi... Maria Brzozowska resimlediği için aldım "albümü". İyileşmesi ve rehabilite olması için sarı duvar kağıtlı bir odaya "kapatılan" kadının günbegün "delirmesi" anlatılıyor. Sembolik demem, kadına özgü cinsiyet rolünün kıstırılmışlığını, erkek aklı ve buyurganlığını (hatta sağlık siyasetinin güdüklüğünü) deşifre etmesinden... Görseller ise tararım olarak daha iyi istiflenebilirmiş. Moliéere'in Don Juan'ı "kötüler cezasını bulur" gibi edepli bir çıkarımla nihayetleniyor. Dönem sansürü, öğretme arzusu filan sıralayarak bunu gerekçelendirebiliriz. Final, bugünün okurunu "kesmez" demek istiyorum. Güzel olansa Moliére'in diyaloglarının lezzeti... Büyük ve benzersiz bir gösteri...


Memelerimin Tarihi'ni içindeki Wolinski vinyetleri için aldım...Sonradan baktım ki, künyede filan ismini geçirmemişler. Halbuki eserin frapan adını bir kenara koyalım, Wolinski hele Fransa'da kitabın yazarından daha ünlüdür. Bizde atlamışlar ya da önemsememişler diyelim. Kitap, eğlenceli, akıllı, ne yazdığının farkında olan bir yazarın elinden çıkmış. İyi bir metin.   Avara Kasnak, yazma idmanı mı demeli, maksat zanaat körelmesin mi, haliyle Ferit Edgü'nün en iyi metinleri değiller, eskiz gibiler. Fülüt Nağmeleri, alt başlığına aldanmayın, ticari kaygılarla eklenmiş, o ölçüde ilgisi yok... Kuzey Amerika yerlilerinin sözlü kültüründen derlenmiş "masallar-meseller" olarak nitelenebilir kitap. Şamanik kültürlerde görülen çıkarımlar, akılda kalıcı nasihatler ve yaşlıların genç nesillere "bilgi aktarımı" olarak görülebilecek öyküler... Yüzyıl, GaleriNev'in her yerde bulunmayan bir Abidin Dino kitabı...Güzel basılmış, iyi hazırlanmış bir sergi kitabı demek daha doğru... Sol sayfada açıklama, sağ tarafta resim, eskiz, ilüstrasyon kullanılarak Dino'nun çizimleri derlenmiş. . Dino, çizerken düşünen biri olduğu için  çok üretmiş bir ressam... Albüm, o toplamdan bir niş...


Gizli Günce'yi hiç bilmiyordum, okurken şaşırdım. Puşkin, iddiaya göre cinsel hayatını anlattığı günlüğünün ancak bir asır sonra yayımlanmasını vasiyet etmiş...Yüz elli yıl sonra ilk kez İngilizcede çıkmış, o günden beri de metnin "sahte" olup olmadığı tartışılıyormuş... Hatta bizde de ufak çapta bir gürültü kopmuş... Çevirinin başında yayıncı eleştiri ve hakaretlere bir cevap niteliğinde metin eklemiş... İşin içine Nazım'ın Puşkin'i çok sevmesi filan bile katılmış... Saçma tartışmalar, yayınevi haklı. Puşkin, coşkulu, yazarlığı ve şairliği kadar hayatıyla da meydan okuyan bir "karakter"... Nasıl öldüğünü düşünün! Okurken, yapar mı yapmaz mı (sahte mi değil mi) diye kendime sordum, Puşkin'in böyle bir metin yazabileceğine inanıyorum. Metne gelince, ha, okumasaydım olurdu, ama meraklı bir okur olarak eksik kalırdım. Diğer yandan herkese göre değil... yine de şunu demem gerekiyor, erotik edebiyatın iyi bir örneği, meraklısı mutlaka okumalı. Bobo, son popüler çizgi kahramanlarımızdan. Çizgili dergiler, tükendiği için yeni işlerin yaygın bir beğeniyle karşılaşması, bu engeli aşabilmesi artık hiç kolay değil. Serkan Altuniğne, bunu başarabilen sayılı üreticilerden biri...  Evcil hayvan beslemek, onlara "insani" karakter atfetmek, metropol orta sınıf sohbetinin bir parçası oldu... Hemen her yerde, bizatihi hayvanseverler tarafından paylaşılan kedi ve köpeklerle ilgili komik videolara, esprilere rastlıyoruz. .. Böyle bakınca Bobo'nun espri dengesi yeni değil, olamaz da... Ne'si ilginç veya başarılı dersek, aptallıkla sevimlilik arası seyreden naif dünyası güzel kurulmuş. İnsanlara iyi gelen, Bobo'nun iyimserliği galiba...

Değirmencinin Karısı'nı Tomris Uyar çevirdiği için aldım.Yetişli yıllardan kalma... İsim başlı başına komik. Bir halk hikayesi aslında, sadakatle kocasından başkasını "görmeyen" güzel bir kadının etrafında gelişiyor. Salak erkekler, entrikalar vs. Teatral bir komikliği var, Ahmet Vefik Paşa sahneletebilirmiş... O derece eski ve karton... Ama kurgusu, anlatım biçimi ve neşeli dili güzel... Kapağı Bedri Koraman çizmiş. Milliyet'in mizah dizisinin kapaklarını galiba o çizmişti. O faslı ayrıca sevimli. Bozkır Rüzgarı, Siyah Kalem... Mazhar İpşiroğlu'nun ünlü ressamı anlattığı long seller kitabı...Gençken kitabı pahalı olduğu için alamamıştım, prestij kitap olarak bir üst rafta dururdu, kitabevine her gittiğimde imrenerek baktığımı hatırlıyorum... O tarihlerde gugıl filan da olmadığı için Siyah Kalem nasıl çizmiş, neler çizmiş bakamıyorduk... Moğollar, İslam topraklarını fethettikçe , kendi kültürlerini de beraberlerinde Asya'dan getirirler. Siyah Kalem, resmin yasak olduğu bir dünyaya bozkırın heterodoks unsurlarını taşır. Melez bir üslupla ürettiğinden olmalı, hem kabul görür, hem de bugüne kadar yaşar. İpşiroğlu, sakin ve akademik bir dille o üslubu ve tarihsel dönemi bize anlatır. Okuyup geçiyoruz ama o gün için, çok kültürlü bir okuma ve tarama yapmak gerekiyor, metnin halen yaşıyor olması, bunu başarmasından kaynaklanıyor. 

Çarşamba, Şubat 05, 2020

Zagor, "yerli ve milli"


Seyretmemiştim, nasıl uyarladıklarını az çok tahmin edebiliyorsunuz, böylesi bir filmden insanın beklentisi küçük espriler yakalamak oluyor.

Zagor'un "Heyytt" diye nara atması, Çiko'nun "Dağ başını duman almış"ı söylemesi, etli butlu bir kadının poposunun gözükmesi, kapakta olmasına karşın filmde herhangi bir kızılderilinin görünmemesi filan...  muhabbet açan hoşluklar... kıkırdatıyor...

Senaryo, haliyle dağınık, bir ara Dünyanın Ucundaki Fener'in hikayesine bile dönüyor ... Çiko ve sahilde ortaya çıkan Kaptan Kid'i beğendim... Kazmakürek Bill sanki daha iyi düşünülebilirmiş (Neler diyorum!)

1971'de çekilmiş, Yeşilçam çoktan renkliye geçmiş, film siyah beyaz kalan azınlıktan, bugünün parasıyla 10 ile 15 bin Euro arası bir para harcanmış olmalı... (Neler diyorum 2)

Son söz: Feri Cansel, Ece Cansel için ne düşünüyordu acaba? Acebaa...

Salı, Şubat 04, 2020

Ali Rıza Bey'in Ressamlığı


TOKİ, İstanbul'un Ressamı üst başlığıyla Hoca Ali Rıza'nın çalışmalarını derleyen kallavi ölçülerde iki kitap yayımlamış. Elimde ikinci cildi var, bin sayfayı aşan, iyi basılmış, prestij kitap dediğimiz türden güzel bir çalışma olmuş.

İçinden çıkan bir zarf ve takdim yazısından anladığım kadarıyla, kitap, TOKİ tarafından bir bakana gönderilmiş, o da (oluyor öyle şeyler) çöpe aktarmış...te ordan bana nasip oldu diyelim. İster istemez takdim yazısını okudum, yukarıdaki görsel oradan...

Altını çizdiğim bölüme şaşırmıyorum ama üzülüyorum...

Suret ya, Ali Rıza ressam ya, kitap olarak para harcanmış ya, "Müslümanız" ya... açıklama gereği duymuşlar... Özürcü, defansif, apolejetik mi demeli...bu türden saçmalıklara katlanamıyorum... İlahi idrakin tezahürüymüş...

Ne desem, boş...



Related Posts with Thumbnails