Cumartesi, Temmuz 31, 2021

En Alttakiler

Gunter Wallraff'ın ünlü kitabının kapağı. Seksenli yıllarda önce Milliyet'te tefrika edilmiş ve sansasyon ölçüsünde çok konuşulmuştu. Alman bir gazeteci, bile isteye Türk kılığına girerek en ağır işlerde çalışmış ve yaşadıklarını yazmıştı. 

En Alttakiler vurgusu buradan geliyordu, Türkler o yıllarda Almanya'daki en külfetli işlerde çalışıyor, en az parayı alıyor, ırkçılık, ayrımcılık ve ancak sömürüyle anlatabilecek zorluklar yaşıyordu. 

Şaşırmıştık, hem Alamancıların nasıl çalıştırıldıklarını öğreniyorduk hem de en pis işlerde bu kadar ucuza çalışan Türklerden nefret edilmesini anlayamıyorduk. Yazı buraya kadar...

Cuma, Temmuz 30, 2021

Kaderimiz

Sosyal medyada çok paylaşılmış, gurbetçi bir arkadaş, rol yaptığını hissettirerek, üstüne gözyaşı dökerek, "samimiğ" duygularını ifade etmiş etmesine de... anlaşılan o ki pek inandırıcı bulunmamış...makaraya alınmış.  Gergin bir toplum olduk, videoyu servis eden kanalı hesap ederek "bağlam" ciddiye alınmamış da denebilir. 

Yirmili yaşlarımın sonunda Almanya'da yaşayan bir yazarla tanışmıştım, yazları buralara tatile geliyor, geziyor, tozuyor sohbeti de seviyordu. Konuşurken, mesele ettiği için elbette,  lafı illa ki aynı yere getiriyor ve "bir azınlık toplumu olarak Almanya'da yaşadıkları sıkıntılara karşı aydınlarımızın duyarsız olmasından" şikayet ediyordu.

Tabii, hem büyüğümüz hem de nezaket gösteriyoruz, misafir filan, dinliyoruz, burda da var bir sürü dert diyemiyoruz... Bir gelişinde tuhaf bir şey oldu ve bize servis yapan garson çat diye lafa karıştı, "Abi, sen aldığın markları bana versen, ben o sıkıntıları senin adına sahiplenirim, yerim yutarım" filan dedi. Gerilimli, bozlak tadında bir Ortaanadolu şeysi şey oldu yani...sustuk sonra.

Bunca sene sonunda benim anladığım şu, bu memleketin insanları, gurbetçilerle filan ilgilenmiyor, onları tuzu kuru buluyor ve ciddiye almıyor. Editörlük yaptım, onu da biliyorum, "Alamancı" kitabı da satmıyor. Onlara yönelik bir alaka ve empati yok, olanı söylüyorum. 

Para bizi bozmasın derler ya filmlerde, marktı avroydu aramızı bozmuş öyle anlaşılıyor. Bu video için yazılan yorumlara bakarsanız o husumeti, o gerginliği kolayca görebiliyorsunuz. 

Perşembe, Temmuz 29, 2021

Karanlıkta Kahkaha

Nabakov'un ünlü romanında Faruk Geç'in melodramatik kapak resmini görünce şaşırdım. Amerikanvari, hatta 1950'li yılları çağrıştıran çizgileri Nabokov ile uyuşturamadım, tarz ile eserin içeriği-niteliği bana "denk düşmüyor" gibi geldi. Roman, 1964 yılında çıkmış.

İlüstratörler, genellikle kitapta ne anlatıldığını bilmezler, editöryal yönlendirmelere ihtiyaç duyarlar. O yıllarda Faruk Geç, piyasanın yüksek telif alan isimlerinden biri... Hürriyet'te çalışıyor. Görünen o ki, iş onun maharetine bırakılmış... O da neyi iyi biliyorsa, alıştığı gibi, ezbere çizse olacak ölçüde bir kapak çıkarmış, bu da anlaşılıyor. Yani bu kapak, Hürriyet'te çıkan bir çizgi romanının tanıtım görseli-duyurusu olabilirmiş. Güzel ama romanla ilgisiz.

Nabakov, başka bir yöne bakmayı gerektiren bir yazar, yayınevi piyasaya oynamayı tercih etmiş diyerek bahsi kapatalım...

Çarşamba, Temmuz 28, 2021

Kınar hanım ve dayak

Kınar hanım, ilk tiyatrocularımızdan... Darülbedayi'nin ilk kadrolarında yer alan tüm oyuncular gibi o da çok eleştirilmiş, beğenilmemiş ya da teşvik edilmemiştir diyelim. Şimdi böyle hatırlanmıyor ama yirmili yılların yayınlarını taradığınızda sıkça karşılaşıyorsunuz bu eleştirilerle. Seneler önce not almışım, paylaşayım dedim, orijinali elimde değil ama 19 Mart 1926'da çıkmış, "Tiyatrolarda perde arkası” üst başlığıyla çıkan karikatürde Kınar hanım ile Reşat Nuri (Güntekin) konuşturulmuşlar. 

Kınar hanım, "Yeni piyesinizde bana verdiğiniz rolde seyircilerin hoşuna gidecek bir şey var mı?" diye soruyor. Reşad Nuri Bey de güya esprili bir cevap veriyor: "Evet, ilk perdede kocanızdan müthiş bir dayak yiyeceksiniz!.."

Bu kadar zaman geçmiş, insan esprinin gayesini düşünüyor, niye dayak gelmiş akıllarına, hem kadın hem de "evli barklı" olduğu halde sahnede "fink attığı" için olabilir mi, yoksa Ermeni olması akıllardan hiç çıkmamış mı... veya hadi iyimser olalım (!), belki de kaprisli bir oyuncuydu, narsistti, oyunu değil rolünü düşünüyordu, o hicvedilmiş diyelim... Cevabı hiç bilemeyeceğiz, ama hepsinden küçük büyük katkılar aldığını tahmin edebiliriz... 

Ece Ayhan'ın "üzünç sökün edermiş akşamları ağlarken kuyulara kınar hanım'ın denizlerinden" dizesini de moda deyişle "şuraya bırakalım"

Salı, Temmuz 27, 2021

Çakmak ve kül tablası

Kadın bedenini hemen her şeyin içine katan bir "ticari" akıl var, yeri geliyor erotizm, yeri geliyor "bayağılık" ve "kitsch" diyoruz... üzerimizde bir etkisi oluyor ama onu bir başka şeyle kıyaslayınca vasatlığını fark ediyoruz. 

O akıl, normali de etkilediği için haliyle "eleştirilmeli"... Çünkü eleştirilmediği sürece bir farkındalık yaratamayız, saçma der, "pulp" der, geçer gideriz.

İki tane kitsch örneği paylaşacağım, itiraf ediyorum, bu türden zevzek ürünlere meraklıyım... Kadınlar genellikle güzel, narin, uysal ve itaatkar temsil edilirler, cinsel cazibeye indirgenirler filan... Yukarıdaki işçiliği hoş olan ahşap bir kül tablası, alttaki ise döküm çakmak... İkisi de "erotik" bir niyetle, erkek müşterinin ilgisini çekecek biçimde tasarlanmış... 

İlkine külünüzü çırpıyor, cuaranız biteyazdığında o kadın vücuduna bastırarak ateşini söndürüyorsunuz. Hastalıklı bir şey ve hiç anlaşılır gibi değil...Tek kelimeyle düşmanca duruyor. İkincisinde ise tuşa basınca kadının kasıklarından "ateş çıkıyor", sigaranızı yakıyor, tellendiriyorsunuz. Ateşli kadın tahayyülünden yola çıkılmış olmalı... "Kadın yanıyor" filan derler ya, galiba o hesap... Fallik bir sembol sayılan sigarayı yaktığına göre! Neyle neye gönderme yapıldığını, bilenler bilmeyenlere anlatsın. 

Çocukken, mahalledeki abiler, genç bir kadından şöyle bahsetmişlerdi, işte o kadar yanıyormuş ki, ıslak kot giyiyor, kendini öyle bastırıyormuş. Daha neler, yok artık diyemeyecek kadar küçüktüm, aklımda kaldı.  Asistanken, fakültenin çaycısı, çayın yanında mutlaka soğuk su isteyen bir kadın hoca için, hiç beklemediğim biçimde "dul ya yanıyo, soğuk su olmadan duramıyo" demişti. Bu türden iştahlı saçmalıklar, yukarıdaki ürünler kadar ilgi çekici elbette, ağzı açık ayran delisi misali coşkuyla konuşuyor erkekler... O sebeple ayrıca anlatmaya gerek kalmadan bu ürünlerin mesajını anlıyorlar. 

Yaşadığımız dönemin en büyük ayrımcılığı kadınlara yönelik nefret... Hani arada kadınlarla ilgili bir facia oluyor ve "anormal" olması nedeniyle kahrediyoruz ya... Asıl mesele, normal görünenin altındaki marazi olanı gün yüzüne çıkarabilmekte... Şöyle düşünelim, o kül tablasında çıplak bir kadın yerine Müslüman din adamı olsa, veya bir Yahudi... belki bir Arap, belki transfer olarak takımdan ayrılan bir yıldız futbolcu... Nasıl olurdu, neye kızardık, ne bizi güldürürdü? Abartarak şunu kendimize soralım, ne kadar Nazi olabiliyoruz?

Pazartesi, Temmuz 26, 2021

Yusuf Atılgan

Parasız yatılı, asker ve edebiyat öğrencisi. Kırkların Cadı Kazanı. Sansaryan ve Tophane’de hükümlü. Parmaksız Hamdi işkencesi, “Konuş ulan Allahsız komünist.” Sonra Manisa’ya kaçış, çiftçilik. Hacırahmanlı Köyü’nde uzun yıllar, büyük şehre mektuplar, küçük hikâyeler, mahlaslar, Kierkegaard çevirileri. Yetmişlerde yeniden İstanbul, yeni bir aşk. Gerçek sevgiyi arayan C.’nin romanı. Türkçenin en güzel ilk romanı. Kumda yatma rahatlığı. Zebercet’in açlığı. Yavaş, çok yavaş, durarak gölgelerde. Modern, üç kere modern, beş kere modern. Yusuf Atılgan, geç kalmış büyük yazar. Bitmemiş bir Canistan. Gitgide büyük, kocaman.

 

Pazar, Temmuz 25, 2021

Evli ve Nişanlı

Ellili yıllardan bir magazin dergisinde rastladım, filmlerdeki aşk sahnelerinde en başarılı olanlar evli ve nişanlı olan çiftlerizmiş. Hem iç gıcıklayıcı bir mambo jambo yapacaksın hem de ahlakçılıkla kendini sağlama alacaksın... Niye başarılılar? Hadi evli olanlar "antrenmanlı" diyelim, nişanlılar da mı öpüşüyor yoksa beyim... derse biri ne olacak? İki cami arasında beynamaz misali...


Cumartesi, Temmuz 24, 2021

Tuborggg içerlerrr

Reklamı sosyal medyada gördüm, Tuborg olunca ayrıca ilgimi çekti. Benim için matrak bir hatırası var Tuborg'un, reklamı vesile ederek anlatayım istedim. Editörlük yaptığım yıllarda, sahiden gerekçesini bilmiyorum, sağda solda yazan birisi, hakkımda "sallamaya" başlamış, tekrar edince e nihayet ben de "duydum". Hem Ankara'da hem de bu türden çevrelerden uzak yaşamama rağmen duyduğuma göre demek ki iş şirazesinden çıkmıştı... 

Bu arkadaşın iddiasına göre ben Tuborg birayı çok seviyormuşum ve çevremdeki genç yazarlara romanlarında-öykülerinde Tuborg biradan bahsetmelerini telkin ediyormuşum. Yazarlara iradesizler diyormuş, bana gülüyormuş falan filan... Şaka filan değil yani, kendi inanıyor mu, dinleyenler inanıyor mu, orası karışık, gel gör ki utanıp sıkılmadan bunu söylüyormuş, nerden aklına gelmiş, zerre ilgim olmadığı halde nasıl böyle uydurmuş akıl sır erdiremedim. 

Gece hayatı olan biri değilim, pek bira sevmem, içersem de Tuborg içmem, hatta hiç içmem, hiiç satın almamış olabilirim. Sahiden bir gün karşılaşırsam, nasıl ve nerden uydurduğunu, niye yaptığını soracağım. 

Şunu hep aklımda tutardım, bir iş yapıyorum, beğenen ve beğenmeyen illa ki olacaktır, narsistik kişiliklerle çalışıyordum, gıybeti, yalanı dolanı mutlaka çıkacaktır, ne yapıyorsam ona odaklanıp bunlardan uzak yaşamaya gayret etmeliydim ve ettim de.

Tabii ki çok saçma olduğu için bu aklımda kaldı, çünkü sağda solda Tuborgla karşılaşıyor, uzaktan da olsa kaçamak bakışlar atıyor, yüreğim pır pır ederek, vakti zamanında masalarda, tivitlerde, ortamlarda konuşulan aşkımızı düşünüyorum. 

Hayır, Oral Orhon

Müzayedelerde bazı ürünler dolaşır durur, kısmetsizlik galiba, bir türlü satılmaz... yukarıdaki orijinal çizimini belki bir yıldır görüyordum, bu işleri ne yazık ki pek bilen olmuyor, ilüstrasyondaki imzayı Tan Oral'a benzettiklerinden onun ismiyle satıyorlardı. 

Bir iki kez uyardım, biraz da sakınıyorum, sokaktan geleni geçeni ikaz eden emekli subay havasında gargara yapıyor gibi görünmekten çekiniyorum. Birinde düzelttiler, Oral Orhon desem de nafile, satılmayınca yine unuttular, başa döndüler... 

Baktım olmuyor, en sonunda resmi ben satın aldım. Orhon'un acemilik döneminden kalma işlerinden biri...Tan Oral ile ilgisi yok. 

Cuma, Temmuz 23, 2021

Kitap okuyanlar


Kitap okuyan çocuğun ismi Haldun Taner... Uzunca bir zamandır kitap okuyan insanların fotoğraflarını topluyorum. Topladıkça o kitaplara, dergiler ve gazeteler de eklendi. Stüdyo fotoğrafları, çalışma masaları, yatakhaneler, sınıflar, parklar, ağaç dipleri ve daha neler neler... İnsanlar sigaralarıyla, içkileriyle, eşleriyle dostlarıyla poz verir de kitapla (gazeteyle, dergiyle) niye vermesin... 

İleride bir gün, iştahım kesilmezse, o fotoğraflarla ilgili bir şeyler yapacağım.


Şu fotoğraftaki melankoliye yakışmamış mı kitap?  

Perşembe, Temmuz 22, 2021

Mezarlarınıza bir pulp bırakacağım

On dokuz ya da yirmi yaşımda Boris Vian'ı keşfettim, daha doğrusu onun mahlasla yazdığı "pulp" romanları...Vernon Sullivan ismiyle hafif erotik, hafif sert ve frapan nitelikli kolay okunan serüven romanları yazmıştı Vian... Kendisinden bekleneceği gibi oyun oynuyor, türün klişelerini tersyüz ediyordu. Örneğin Günlerin Köpüğü'nü okuduğumda şaşırmıştım, daha başka bir üslubu vardı, sanat ve edebiyat iddiası taşıyordu. 

O yaşlardaki ilgilerimden olabilir, Vernon Sullivan'ı daha çok sevmiştim. Tam o havada, tıpkı Vian gibi mahlas kullanarak bir roman bile yazdım. Neil Sedaka diye bir müzisyen vardır, mahlas diye kendime onun adını seçmiştim, hani Vian gibi Amerikanvari olacağım ya, onun yaptığı şarkıları andıran bir pulp estetiği denemiştim. Geçmiş zaman...

Görsel, yakınlardan çıkan aynı isimli romanın grafik roman uyarlaması... Kötü diyemem (kötü derken vasatlığı kastediyorum) ama daha iddialı bir çalışma bekliyordum, bir ölçü varsa, yazıya çok yüklenmişler, o ölçüyü aşmışlar, romanın anlatıcısını sanki daha az katmalıymışlar işin içine... 

Arada sorarlardı, hangi yazar çizgi romana uyarlanabilir diye... "Tabii ki Jules Verne" derdim gülerek... eklerdim "ve tabii ki Mösyö Vernon"... 

Haliyle her roman ve öykü uyarlanabilir çizgi romana... ama kimi yazar daha uyumludur...

Çarşamba, Temmuz 21, 2021

Ahmet Ayık ve büyük bahşiş

Babam esnaftı, çok çok küçük yaşlardan itibaren çalışmak zorunda kaldım, okullar her tatil olduğunda, yani her yaz, her cumartesi, her bayramın son günü sabah sekiz akşam yedi mesaisi yapardım. İnsan çocukluğunu, ergenliğini böyle çalışarak geçirince pek mutlu olamıyor,  yaşıtların gezip tozarken sen tekkeyi bekliyorsun çünkü... Çalıştım ettim diye iki satırda yazdım, o kadar kolay değildi yani...  İlkokuldan üniversiteyi bitirinceye kadar...sürdü de sürdü. Okulun açılmasını tatil yapacağım diye günbegün sayardım. Yirmi iki yaşımda artık çalışmayacağım, okuyacağım diye babamla kavgalar ettim de... ancak öyle, on küsur yıl sonra filan sıyırdım. 

Neyse işte, geçmiş zaman, delip de geçiyor, o günleri güzel hatırlamıyorum ama çocuksun, oyun oynayacaksın, moralini sağlam tutacaksın, bir biçimde idare ediyordum... Bazı müşteriler çalışanlara bahşiş verirlerdi. Dayan çocuğum der gibi teşvik edici bir şeydi bana... Ünlü güreş şampiyonu Ahmet Ayık, "dükkana" gelmiş bir şeyler almış, aldıklarını taksiye taşımıştık, Mıstık Abi ile bana, paylaşmamız için çok çok yüksek bir bahşiş vermişti, o kadar şaşırmış ve mutlu olmuştuk ki hoplayıp zıplıyorduk. Ne oldu? Babam, bu paranın çok yüksek olduğunu söyleyip, benim payımı diğer çalışanlara da paylaştırdı. 

Üniversite hazırlıkta Ahmet Ayık'ın kızıyla aynı sınıfta okumuştum, tanışır tanışmaz anlatmıştım ona... "babam yapar öyle şeyler" demişti. 

Biliyorum, komik ama, Ahmet Ayık benim aklımdaki cömert insanlardan biridir, sempatiyle hatırlarım... Her ne olursa olsun, bir hizmet aldıysam yüzde on ekstra ödemeye çalışırım, aklımın bir köşesinde Ahmet Ayık'ın bana verdiği neşe, on yaşımdaki hoplayıp zıplamalarım vardır. 

Salı, Temmuz 20, 2021

Kurban Bayramı esprisi

Saçma bir bayram esprisi, günümüzden bakınca ergen zekalı diyoruz da o günlerde bunlara gülüyorlarmış, öyle anlaşılıyor,  hoş, bana sorarsanız o gün için de "nahoş" sayacak okur yazar çoktur... bu sebepledir ki "erkek berberinde okunan dergiler" sınıfındandır mizah dergileri... 

Dolmuşun camlarından sarkmış erkekler, kaldırımdaki imkansız etekli genç kadına bakıyorlar: "Fazla doldu yahu! Bu bayanı da alırsak bir kazaya kurban olmayalım"... Şoför "aman bayım buna can kurban" filan türünden bir zevzeklikle "espriyi" patlatıyor... Hoh hoh efekti ekleyelim şu satıra...

 Üst başlık : "Kurban Bayramı yaklaşırken..."

Pazartesi, Temmuz 19, 2021

Allahsız Gençlik

Jaguar, bu kitabı "Tanrısız Gençlik" adıyla yakınlarda yayımladı, anti-faşist bir romandır, güzeldir... bu isimle yayımlanabilir miydi? Veya bu isimle yayımlanınca nasıl anlaşılırdı...

Çocukluğumda iki yıl Adana'da yaşadım, gündelik dilde "Allahsız" sözünü çok duymuş ve şaşırmıştım. Yaşadığımız yerlerin bir aurası var, o aura öncelikli olarak yerel ahlakı, argoyu ve dili etkiliyor, Ankara'da pek duymamıştım, ondan garip gelmiş olmalı.

Bir yaşa kadar Allahsız deyince bu romanı ve Adana'yı hatırladım hep...

Artizzler

Sadece poz veren ergenler değil, fotoğrafçı da artizzmiş... ya da ben bu mambo jamboların hastasıyım... Ne diyor doktorlar, hastalık yok hasta var... 
 

Pazar, Temmuz 18, 2021

Selim İleri

Hep yazmak isteyen çocuk. Hatıra koleksiyoncusu. Hep hatırşinas. Tanışan, konuşan, dinleyen. Meftunu ve tiryakisi edebiyatın. Seferisi sanat sayfalarının. Daha on dokuzunda başlıyor öyküye. Ey yağmur, ey İstanbul. Son elli yılın en çalışkanı. Büyük senarist. Mazi defterinde kafiye. Çizikler, kırıklıklar, kıpırdayan, küsen, yadırganan cümleler. Cehennem Kraliçesi Durağı. Selim İleri, Türkçenin tavan arası ve herkes uyurken göğe bakanı.

Cumartesi, Temmuz 17, 2021

Bu ne cümbüş?


İhap Hulusi'nin [Görey] çizdiği bir radyo reklamına denk geldim. "Eve Gelen Konser" başlığıyla sunulmuş, o yılların karikatürlerini andıran biçimde hazırlanmış. İki erkek aralarında konuşuyorlar, biri diğerine "Yahu! bu ne cümbüş mirasa mı kondun?" diğeri reklamı yapıyor "Hayır azizim, 1936 Modeli yeni bir Telefunken aldım"

İhap Hulusi'nin Avrupalı elegantlığının reklamdaki işlevi hesap edilmiş mi acaba? Müşterilerimiz erkek diye mi düşünülmüş mesela... Kadın yok reklamda veya tüketici olarak aile hayal edilmemiş... Hayal edilen ne derseniz, radyo bir zenginlik göstergesi gibi görülmüş... o sebeple mirasa konmak denmiş... Öyleydi elbette, her eve girmesi istatistiklere göre yarım asır süren pahalı bir lüksten söz ediyoruz, baksanıza "eve gelen konser" "miras" "cümbüş" sıralamışlar. 

Biliyoruz ki, reklam bir hayal satar, bir model sunar, satın almaya teşvik eder. Otuzlu yıllarda siyaseten ve ısrarla "biz" denirken reklamlardaki bireyci kurtuluş-yükseliş çağrısı bana oldum olası ilginç gelir, şunu mu demeliyiz acaba, sen ne eylersen eyle, kapitalizm kazanır...

Cuma, Temmuz 16, 2021

Hınç (1)

Görsel, Tibet'in sinemadaki ilk rolünden, Karaoğlan seriyalinden. Çizgi roman severler, hele Karaoğlan okuyucuları anlatacağım iddiayı-hikayeyi bilirler. 

Dizinin yaratıcısı ve film seriyalinin yapımcı yönetmeni Suat Yalaz, Tibet'in oyuncu olarak başka yapımcılarla çalışmasını bir vefasızlık ve kendisine karşı ihanet sayarak elli yılı geçmiştir, hemen her yerde onu şikayet etti. Yalaz, mağdur edildiğini, kendisi olmasa Tibet'in bir "hiç" olacağına inanıyor ve konuşuyordu. Sayısız röportajında, her çıkardığı dergide bıkmadan usanmadan tekrar tekrar söyledi, kahretti, söylendi. 

Tibet, eğitimli, dil bilen, tiyatrocu bir aileden gelen bir oyuncuydu, ülke vasatının üzerindeydi, Karaoğlan ile yetinmedi, yönetmenliğe kadar varan bir sinema yolculuğu yaşadı. Yalaz da Tibet olmadan iki ayrı film çekti, daha da çekebilirdi, ticari olarak başarısız oldu, daha iyi olduğu işine, kendi deyişiyle ressamlığına geri döndü. Bunlar hayatta olabilecek şeyler, yollar ayrılıyor, tekrar birleşiyor, oluyor olmuyor vs vs... 

Geriye dönüp bakınca, o kadar yıl geçince, kim olsa unutur, söylediği şeyi önemsemez olur, yüreği soğur, "geçmiş zaman" der, yumuşar, başka türlü bakabilir...diye düşünüyor... Ne ki hiiç öyle olmadı, Yalaz sahiden ölene kadar anlattı bunları, hiç vazgeçmedi, dönüp dönüp konuştu, bıkmadan usanmadan yazdı, bir türlü de bu yaptığından yorulmadı... Tibet ise benim bildiğim, iki ya da üç kez Yalaz'a cevap verdi ama o da çok kısa kısa açıklamalardı. Yani  Yalaz konuştu, Tibet susmayı tercih etti denebilir.  

Magazin tarihi gibi oluyor ve olacak, benim derdim o değil ama, bilmeyenler için anlatayım. İki kişi anlaşmazlığa düşmüş ve "darılmışlar", "ayrılmışlar" diyebilirsiniz. O sebeple biraz anlatayım, Tibet'in kendisinden ayrıldığı dönemlerde Yalaz'ın hemen bütün çalışanları ve iş ortaklarıyla anlaşmazlığa düştüğünü, borçlarını ödeyemediği için icraya verildiğini, Bizanslı Zorba filminin gala gecesinde kullandığı arabanın dahi elinden alındığını biliyoruz. Üstelik bunu alacaklarını tahsil edemeyen bir başka çizgi romancı Abdullah Turhan yapmıştı. Demek istediğim, bir tek Tibet ayrılmadı ki, insanlar geçinmek zorundalar... O kadar insan arasından niye Kartal Tibet'i bu kadar konuştu? Ertem Eğilmez ile uzun seneler süren davaları bile oldu mesela...Tibet oyuncu,  bir film iki haftada bitiyor, çektin Karaoğlan'ı sonra ne yapacaktı ki? Haliyle başka filmlerde oynayacaktı... Yalaz, "ben ona güvendim, onu şirketime bağlayan bir mukaveleme yapmadım" diye açıklıyor durumu, Tibet niye imzalasın ki böyle bir anlaşmayı? Yeşilçam o yıllarda  patlama yapmış, herkes film çekiyor, ücretler yüksek değil, oyuncu da film çekecek ki, para kazansın vs vs...Empati kurmamıza bile gerek yok, piyasanın normali bu. 

Üniversitede çalıştığım yıllarda birbirinden nefret eden iki yaşlı hoca vardı, öğrenciler, akademisyenler, idari personel bile aralarındaki o eski gerilimi bilir, bunu espri olarak kullanır, yeri gelir birbirleri hakkında konuşturur, gülüp eğlenirlerdi. Yalaz ile Tibet arasında olanlar öyle de değil, biri konuşuyor, diğeri cevap vermiyordu... acaba diyorum, cevap vermediği için mi bu kadar sene yaşadı bu "hınç"? (Tibet, Karaoğlan'ın rakibi ve alternatifi Tarkan'ı oynamasa unutur muydu hıncını, o da var...bu da bir cevap olabilir, ama hemen verilmiş bir cevap değil)

Magazin tarihi yaptım, onu bırakıp asıl derdime döneyim...Hınç denen o hisse...

İntikam ile dolu bir öfke hissi denebilir mi hınca...veya intikamı güdüleyen öfke... eğer böyle dersek fokur fokur kaynamaya benzetilebilir... Yalaz ihanetin hıncıyla konuşuyordu. Garaz derlerdi eskiden, kinle yazıyor, intikam güdüsüyle sıralıyordu. Bu kadar yıl konuştuğuna göre hıncını alamadı da... 

Belki diyorum, Yalaz "sinema yapabilseydim çizmekten kurtulacaktım" demişti bana, trajik bir itiraftı, "kurtulamadığı" için öfkeleniyordu... Belki kendini en güçlü hissettiği bir dönemdi, değerlendiremediği fırsata hayıflanıyordu. Cevabını hiç bilemeyeceğiz, belki Yalaz da bilmiyordu, ezberden yineliyordu, çünkü böylesi bir hınç bu kadar sene yaşayamaz, bu kadar fokurdayamaz. 

Üzerinden zaman geçince hikaye olarak ilginç duruyor, farkındayım, ben hıncın bu kadar sene yaşatılmasına şaşırıyorum. Enerji mi veriyor insana, gösteriye mi dönüşüyor.

Devam edeceğim.

Perşembe, Temmuz 15, 2021

"Dijital seyirci"

[Nasıl bir seyirci] Dijital seyircisi, televizyon izleyicisinden sanıldığı kadar farklı değil. Yani, on lira veya hadi yirmi lira para ödeyerek bir şey seyreden seyircinin "derinlikli" bir hikaye aradığı, anladığı, istediği, beklediği düşünülüyorsa... bu iyimser bir yorum olur. Sinemada, bilet satın alarak girilen sinemadaki Gişe filmlerini aklımıza getirirsek "manzaranın" farkına varırız sanıyorum...

[Dijitalde platformlar neye bakıyor] maliyet ve sonraki getiri gibi meselelerini bir kenara bırakıyorum, sosyal medyada yazılanlara ve genel olarak seyircinin bir diziye başlayıp sonuna kadar seyredip seyretmediğine bakıyorlar diyebilirim. Televizyona kıyasla daha karışık bir süreç...Sosyal medyada yazılanlar önemseniyor ama manipüle edildiği de biliniyor, yani o derece önemsenmemesi gerektiği de düşünülüyor.

[Tepkiler] Çok çok önemli ve doğrudan beni ilgilendiren bir şey olmadıkça sosyal medyada yazılanları takip etmiyorum. Yanlış ya da eksik söyledim aslında, etmemeye çalışıyorum demem daha doğru, yoksa mutlaka birisi gönderiyor, görmemi istiyor... Ben artık gönderenleri de tuhaf bulduğum bir noktadayım, tepkimi merak ediyorlar çünkü... 

[İşin parçası]İçinde yaşadığımız çağın bir gereği bu, popüler kültür üreticisi iseniz  okur ya da seyirci size ulaşabiliyor, başetmek, bunun işinizin bir parçası olduğunu bilmek zorundasınız...

[Başetmek derken...] Son yayımlanan işimle, Yeşilçam ile ilgili çıkan herhangi bir yazıyı okumadım, kibir olarak okunabilir bu tavrım,  evet kısmen ciddiye alamıyorum, asıl olarak hikayelerle ilgili iştahımı düşürmek istemiyorum. 

[Nasıl bir seyirci 2] Biz ikinci sezonun senaryosunu çekimlerden altı ay önce bitirmişiz, ilki biteli bir yıl olmuş, oyuncu ve menajeri o bitmiş senaryoyu okumuş beğenmiş, oynamayı tercih etmişler, sürprizi yok bu işin, karakterin nerde ne kadar yer aldığı belli... Oyuncu fanları seyrediyor ve sevdiği oyuncunun azlığını "yoksunluk" sayarak soruyor, "niye rolü az" "nasıl kıydınız?" bir kere sorsa anlarım, yazıyor da yazıyor, suçluyor, aylar önce yazılmış bir şeyi günbegün yazdığımı sanıyorlar, o kadar çocuksular, bihaberler...Delice bir şey bu... Bunun nesini konuşacağım, ne kadarını ciddiye alacağım, sahiden kaçmak gerekiyor. İnsan kendini şu noktaya getirmemeli, bu kadar uğraşıyorum, insanlar sadece kızla oğlanın bakışmasını konuşabiliyor, sen de ister istemez, "nerden geldim İstanbul'a" diyebiliyorsun...O dağın gürültüsünü bilecek ve ona göre sağır olacaksın, kendini harap etmeyeceksin demek istiyorum. 

[Dijital seyirci dönüşür mü?] İyi anlatılmış dijital hikayelerin seyirciyi dönüştüreceğine inanılıyor, ben genel olarak iyimser biriyim, olabilir mi diyorsanız, çok mümkün değil cevabını veririm. Zorlamaktan yanayım, mevziler savaşına varım, uğraşıyorum ama... Nasıl anlatsam,  sektörde kime sorsanız yenilikçi, değişime açık ve cesur olduğunu söylüyor veya inanıyor...hakeza seyirci hep farklı bir hikaye olsun istiyor... E çıkan işler niye parlak değil. Çünkü genel seyirci daima çocuk zekalıdır, bu hiç değişmez, seyirci yaşlandıkça, seyir tecrübesi arttıkça, beğenisi geliştikçe azınlığa katılır. Hikaye bombardımanı altında bir seyirci var karşımızda, konuşulur olanı takip edenler diyelim. Her zaman bir azınlık vardı, hep olacak...ve öyle kalacak, yani iyi hikaye ve nitelikli seyirci rüyası memleketin değil, herkesin ve global sinemanın sorunu...veya bir temenni, bir hayal, bir dua...

[Telkin] Kendime hep şunu telkin ediyorum, bunlara takılmamalıyım, ben ne istediğimi biliyorum, hikayeler anlatmak ve yazmak istiyorum, yaptığım işi seviyorum, bir şans veya lütuf olarak görüyorum. Dijitalde televizyona göre bir tık mı desem, iki tık mı... daha derinlikli hikayeler anlatabiliyorum, başı sonu belli... enerjimi işime vermeliyim, herkesi memnun edemem... evimin önünü temiz tutacağım, bir tek buna söz verebilirim. 

[Netflix, Hollywood ve diğer ticari hikayeler] hiçbirine karşı değilim ya da tek tek her birine, hepsine karşıyım demek arasında bence o denli fark yok, varlar zaten, enerji kaybı bu tartışmalar. Sinema filmleri, diziler her zaman ticari hikayelerdir ve çok pahalıdırlar. Birileri bu harcamayı çıkaracak ki yeni bir film daha çekilsin...

[Dijital platformların seyircisi ile ilgili çok soru soruluyor, verdiğim cevapları derledim.]

Çarşamba, Temmuz 14, 2021

Mavi en sıcak renktir

Bizde de yayımlandı diye başlayalım. Jul Maroh'nun çalışması, frankofon kültüründe ve Batı Avrupa'da aşağı yukarı bir on yıldır ilgi çekiyordu, sinemaya uyarlanınca daha da popülerleşti. Mavi en sıcak renktir, bir lezbiyen aşkını anlatıyor, tartışılması normal...Bu mesele konuşulsun isteyenler ile konuşulmasını istemeyenler arasında büyük bir gerilim olduğu için sadece çizgi roman (veya film) değil ahlak ve hayat tartışılıyor demek daha doğru. 

E hikayesi nasıl derseniz, hayli klişe derim, tabii ki bu kötü demek değil, ben büyürken dünyayı Erich Segal'in romanıyla başlayan bir "Love Story" rüzgarı sarmıştı, Mavi en sıcak renktir ile benzetenler olmuş, abartmışlar diyemem...Diğer yandan tahkiyenin melankolisi ve tutkusu güçlü, ergence ve güzel bağırıyor, albümü büyüten de o iştah zaten... Çizgiler insanı çarpmıyor ama enerjisi var... Aşkla çizilmiş hissi veriyorlar. Okutuyor. 

 

Salı, Temmuz 13, 2021

Küçüğün işlediği cinayet

Uzun zaman oldu, elime, akademisyen olabilir, polis olabilir bir meraklının yıllar içinde gazetelerden kesip sakladığı cinayet haberlerinden oluşan bir dosya  geçti. 1930'lu yıllardan başlayarak aşağı yukarı on-on iki yıllık bir dönemden kesilmiş haberlere baktıkça kim bu meraklı diye düşünüp duruyor, tahminlerde bulunuyorum. Bir arkadaşım, o meraklı için avukat da olabilir, savcı da dedi... "Suç bilimi" diye bir şey var, kendince istatistik yapan biri olamaz mı? 

Geçmişte, cinayet haberlerini edebiyattan anlayanlara yazdırırlarmış, hani şiir yazıyorum, öykü yazıyorum, Varlık'ta bir tetkikim neşredildi diyeni, tutar kolundan adliye muhabiri yaparlarmış. Yaz evladım, bize güzel bir kıssadan hisse... Hanfendi güzel mi ağladı, korkunç katil ne vakit höykürdü, Hakim bey, cezayı nasıl kesti gibi gibi... Aşk, kan ve gözyaşı, tekmili birden... 

Yani elimdeki dosyadaki haberlerde vasatlık, bayık bir şairanelik, palavra ve şayia gırla gidiyor...da dönemin dili bu, o senelerde kimseye tuhaf gelmiyordu muhtemelen... Bugünden bakarak "bu cinayet haberlerinden hiç bi salça olmaz" demek haksızlık olur. 

Yukarıdaki haberi seviyorum, fotoğraftaki çocuk katil diye sunulmuş, oysa değil... haberi okuyunca arkadaşını yaraladığını anlıyorsunuz. Para meselesiymiş, Halil ile İbrahim itişmişler, Kamil isimli bir başka çocuk, İbrahim'in kollarından tutmuş, Halil de borcunu ödemeyen oğlanı "arkasından ve kaburga kemiğinden bıçaklamış", e çocuk hastaneye kaldırılmış, yarası önemli değilmiş, pansuman edip yollamışlar... Polis, Halil'in babası Kunduracı Osman'a sinirlenmiş, bu bıçak çocuğun eline nasıl geçmiş şu bu...

Çocuk dört yaşında, ağaç yaşkan eğilir mi diyeceğiz, bunu yazarken ister istemez gülümsedim.

Pazartesi, Temmuz 12, 2021

Tesla'nın Çizgi Romanını Yapmışlar


Nikola Tesla, yaşadığımız zamanın geeker efsanelerinden biri. Yüz yıl önce yaşamış bir bilim adamının global bir ilgiyle tanınması, tuhaf görünebilir. Tesla hakkında sayısız rivayet var, biyografisinde çelişkilere-hiç bilinmeyen dönemlere rastlıyorsunuz ama buna karşın çok tanınıyor, çok konuşuluyor ve çoğu siyaseten romantik yorumlarla hatırlanıyor. Genellikle Edison'la karşılaştırılan ve marjinalize edilerek unutturulan bir deha olduğu iddia ediliyor. Geçen yüzyılın popüler kültüründe başarı hikâyeleri sevilirdi. Sıradan bir insanın azmederek yükselmesi, şöhret kazanması, zengin olması, keşfetmesi, vazgeçmemesi toplumların hoşuna gidiyordu. Bugün başarı hikâyelerinden çok o başarı paradigmasında cilalanan büyük isimlerin gölgesinde kalan, unutulan, özellikle unutturulan insanlar daha fazla ilgi çekiyor.

Edison'la Tesla hikâyesi bunun iyi bir örneği. Fedakâr, disiplinli, insani hırslardan uzak, mütevazi ve perhizci bir bilim insanı olarak resmedilen Edison hikâyesi, Tesla'nın popülerliğinden sonra bütünüyle değişti denebilir. Meğer, bildiğimiz gibi değilmiş, Edison para düşkünü, başarmak için her yolu deneyen hırslı bir tüccarmış. Buna karşın Tesla, ticaretle ya da parayla ilgilenmeyen, insanlara yardım etmek için yaşayan bir misyonermiş ve kapitalizmin cerbezeli dünyasına uyum sağlayamamış vs. Bu iki farklı hikâyeye bakıp modernist pedagojinin sonu mu diyelim hınzırca. Hadi demeyelim. Edison'un azımsanmasını ya da Tesla'nın abartılmasını popüler kültürün dualistik kıyasçı mantığı içinde anlamlandırmak gerekiyor. Herhangi bir popüler kültür ürününün tüketiciler arasında bir benzeriyle kıyaslanmadan değerlendirilemediği, ya mükemmel ya felaket kötü sayıldığı bir anlamlandırma trafiği içinde yaşıyoruz. Bunun siyaseten tekabül ettiği şey de yine romantik bir otorite karşıtı eğilim elbette... Ekseriyetle içeriksiz, belli bir ideolojik payandası olmayan, sadece ve sadece karşıtlık taşıyan bir refleks de denebilir. Örneğin yazıp çizilenlere bakarsak, Tesla'ya en çok kapitalizm karşıtlığı atfediliyor, nasılı nedeni pek de açık değil, Edison kapitalizmin neferi çünkü, muhtemelen bu yetiyor.  

Tesla'nın popülerliğinin, internette ve genç kullanıcılar arasındaki tanınırlığını biliyordum ama itiraf etmem gerekirse, Türkçede biyografik bir çizgi romanının üretileceğini tahmin etmezdim. Soner Tuna yapmış bunu. Tuna, doksanlı yıllardan bu yana -daha çok mizah dergilerinde olmak üzere- çizgi roman üretiyor. Foto-realistik üslubunun, mizah dergileriyle hiç bir zaman uyuşmadığını hatırlatayım. Karikatürize ve naif çizgilerin yanında garip duruyordu üretimleri. Komik değildi, gerçekliği ifade edişi farklıydı. Türkiye'de çizgi romancıların makus talihidir diyelim buna, bu tür çizgileri geçmişte el üstünde tutan gazeteler, artık çizgi roman yayınlamadıkları için işsiz kalan çizerler mizah dergilerinde sığındılar ama boyalı kuş muamelesi de gördüler. Tuna için de böyle oldu, dergiler, satışça düştüklerinde, iyi telifler veremez olduklarında veya birisi sayfasını yetiştiremediğinde bir şeyler anlatma imkanı bulabiliyordu ancak. Üstelik mizah dergilerinin birer birer kapandığı bir dönem olduğu için Soner'in üretimleri kesintiye uğruyordu kaçınılmaz olarak. Neler anlattı? Ekseriyetle edebiyat uyarlamaları yaptı, yavaş ilerleyen, insani meselelere değinen, çizgi roman dendiğinde akla gelmeyen türden anlatılardı bunlar. O sebeple olmalı biyografiler veya edebi nitelikli çalışmalarda akla gelen bir isim oldu hep. Tesla için de bu nedenle tercih edilmiş olmalı.

Güzel sayfaları ve takip edilebilir bir hikâyesi var Tesla'nın. Renk uyumu ve kareler arası devamlılığı benzerleriyle yarışır ölçüde ortalamanın üzerinde. Tek sorun dramatik açıdan hikâye finalinin toparlanamaması olabilir. Hakkını teslim edelim, Tuna güzel bir çaba göstermiş. Gırgır nostaljisiyle yaşayan ve hiç üretmeyen yüzlerce çizeri düşünürsek sahiden hatırı sayılır bir yoğunlaşma bu. Yerli bir biyografik çizgi roman okumak isterseniz ve Tesla'yı hiç duymadıysanız albüm iyi bir başlangıç.     

Radikal Kitap, 27.12.2013         

Pazar, Temmuz 11, 2021

Cinayet manyağı

Kara Murat'ta rastladım bu cümleye, "Aşkım Kılıcımdır" serüveninde esas kızımız, dehşetli kötü adam Yılanlı Mahmut'a söylüyor: "Sen cinayet manyağısın"... Tarihi bir hikayede olur-olmaz tartışmasına girmeyelim, itham edilen şeyin kendisi bana matrak geliyor.

Cuma, Temmuz 09, 2021

Marlon'un kiloları


Gazeteler, aralıklarla kitap yayımcılığı yaparlar ama gazetecilikle kitap yayıncılığı, gazetecilikle editörlük sahiden çok farklı işlerdir. Gazetelerin çıkardığı kitaplar, reklam ve dağıtım güçleriyle ilk anda çok satsa da kısa sürede kaybolur ve unutulup giderler.

Yukarıdaki görsel, Hürriyet Yayınlarından 1978'de yılında çıkan Dul kitabından...Arka kulakta bir şeyler yazılmış, okursanız, magazin diliyle asparagas ve palavra anlattıklarını göreceksiniz... Yazarın bir başka romanı (bu kitap değil yani) filme uyarlanacakmış, rollerden biri için Marlon da düşünülüyormuş ama hayli kilolu olduğu için oynama ihtimali düşükmüş...

Kitapla, romancının edebiyatıyla ilgili tek bir yorum yok...Bu yaşıma kadar hiç şaşmadı, esen rüzgar misali, haldır haldır girişip...depoda kitap çürütmekten ilerisine gidemiyorlar. Gaz,toz, bulut...Tarzları bu, bildikleri bu... ellerinden başka türlüsü de gelmiyor... bunun yanlış olduğunu akıllarına dahi getirmiyorlar, bunu bir sorun olarak göremiyor, kitabın kendisine popüler bir ürün olarak bakmaktan kendilerini alamıyorlar.

Perşembe, Temmuz 08, 2021

Ortaç

Yusuf Ziya, hep kapının eşiğinde. Dünyalığa dünyalık gerek. Sorsan üflüyor, bu dünya kirli, bu dünya dumanlı, kötü. Penceresi mağdur. Ya ben sana sarılayım ya da sen bana. Hep süvari, hep kaptan. Kırklarda CHP mizah ödülü, halkevi kahkahası. Ellilerde ne çektik biz şu Cehape’den ilenmesi. 27 Mayıs’ta Kahrolsun Menderes! borazanı. Örtülü Ödenek’ten kim para almadı ki savunması. Kim eğilmedi ki devletin karşısında. Hiçbir mevsim ısıtmıyor ellerini. Vitrinlerde yaşatılan şerri hile. Kendini zaman sayan başyazı.

Çarşamba, Temmuz 07, 2021

Yavuz

Deniz ülkesiyiz ama kolektif hafızamızda yeri olan pek gemimiz yoktur. Hani "yüreğimize" dokunmuş, romantize edilmiş, kahramanlığı ya da faciasıyla aklımızda kalmış gemileri kastediyorum. Ertuğrul firkateyni, Dumlupınar denizaltısı, Savarona yatı, Kurtuluş gemisi ve hatta Struma gibi gibi... Galiba, Yavuz kadar yaygın bilinen ve hatırlanan bir başka gemimiz yok! 

Görseldeki Yavuz, kendimden yola çıkacağım, yetmişli yıllarda bile halen konuşulurdu, bir popüler kültür ikonuydu, şimdiki kadar  unutulmamıştı. Milli eğitimde bir gurur vesilesi olarak halen zikredilirdi. Vefasızlıkla hurdaya çıkarıldığını, parçalandığını, o parçalardan da jilet yapıldığını duymuştum, doğru olup olmadığını bilmiyorum ama elime her jilet aldığımda Yavuz'u hatırlardım. Popüler kültür, vefasızlık hikayelerini (romantize ederek cilalamayı) çok sever, miadı dolmuş bir geminin hurdaya çıkmasını bile kederli bir hikayeye çevirerek benim gibi çocukları (ve "çocuk kalplileri" diyelim) efkarlandırabilir... 

Yavuz, Alman gemisiydi, Sivastopol'u topa tutarak bizi büyük savaşa dahil eden iki kruvazörden (diğeri Midilli) biriydi. Almanlar gemileri bize vermiş, içindeki askeri personele Osmanlı üniformaları giydirilmişti. O yıllarda Yavuz kadar büyük ve teknolojik olarak yeni gemimiz yoktu, Almanlar olmasa gemiyi çekip çevirecek bilgiye sahip değildik. Öğrenilir,  öğrendik... 

E Yavuz ne yaptı, tek tek girdiği çatışmalara bakarsak Ruslara karşı gayet başarılıydı... Öyle ki, çok geçmeden bir savaş efsanemize dönüştü, varlığı insanlara iyi geliyordu. Boğaz'ın bekçisi olmuştu, "o varsa Ruslar İstanbul'a inemezdi." Rus gemilerini nasıl batırdığı, nasıl ürküttüğü anlatılıyordu. Sadece Karadeniz'de mi, Gelibolu'da görünmesi dahi orduya moral olmuştu. Kartpostalları satılıyordu. Dergilerde gazetelerde fotoğrafları, poster kıvamında resimleri basılıyordu. O kadar etkileyiciydi ki, sonraki yıllarda cumhuriyet donanmasının bayrak ve amiral gemisi olmuş, Atatürk'ün naaşı dahi ona taşıtılmıştı. Şunu söylesek yanlış olmaz, Yavuz, İttihatçı gelenek ve cumhuriyetçi mitoloji adına açık ara çok önemliydi. 

Bugün niye hatırlanmıyor diye sorsak ne cevaplar verebiliriz? Genel olarak gemiler hiç bir yerde "konuşulmuyor" diyebiliriz. İnsanlar eskisi kadar gemileri önemsemiyorlar. Ulaşım değerleri sanki azaldı veya romantizm faslından arkaik kaldılar, fırtınalar ya da korsanlar, bugünü temsil etmiyorlar, akla gelmiyorlar. Şimdi olsa, biliyoruz ki  Titanik batmazdı...  

E peki özele, bugüne ve yerele -popüler kültürümüze- dönersek, Yavuz bir "kahraman" olarak niye hatırlanmıyor? Bunu mevcut siyasete, dönüşen hakim ideolojiye bağlamak gerekiyor, süregelen ikonları bazen değiştirmek, bazen tersine çevirmek istedikleri aşikar...  Bana, yapılan, Kemalist kanona (ve milli kimlik inşasına) ait bir unsuru bile isteye yok saymak gibi geliyor.

Salı, Temmuz 06, 2021

Adem ile Havva

Fotoğrafı geçenlerde satın aldım, yönetmenliğini Nejat Saydam'ın yaptığı Çıldırtan Arzu (1968) filmindenmiş... Adem ile Havva adıyla  biliniyor, içinde geçen hepi topu üç beş dakikalık "cennet" sahneleri sebebiyle biliniyor demek daha doğru, ki ben de filmi o sebeple izledim. Fikret Hakan Adem'i, Sevda Ferdağ da Havva'yı oynamış, Tanju Gürsu ile Salih güney, Habil-Kabil, Turgut Özatay da Şeytan olmuş. 

Doğrusu, dini bir film sanıyordum, meğer değilmiş, "cennet" bir rüya sahnesi gibi anlatılmış bir şeymiş... Garip ve kafası karışık bir film seyrediyorsunuz, bir yerden sonra "kopuyor", ne yapmak istemişler, niye yapmışlar diye bakakalıyorsunuz. 

Bilenler için yazıyorum, Hoş Memo havasında bir fantezi var filmde, birbirleriyle didişen, hafif deli, ağzı bozuk, kolay öfkelenip kolay kahreden karakterler görüyoruz.  Hiçbirini tek duyguya indirgeyemiyoruz, her konuşma ve eylem, bir öncekini yanlışlayan tutumlarla geliştirilmiş... 

Ana hikayeyi din mitolojisine bağlamak istemişler desem, o da değil... Ta en başta Hayri Esen'in sesiyle "din" ve "ders" havasına giriyoruz, bir imamın ağzından "vettekullahe leallekum" duyuyoruz. E o kadarla kalıyor. Bir biçimde ahlak ve adalet tartışması yapıyorlar sanki ama bunu da unutuyorlar ... Üstelik tezat bir biçimde kadınların ve erkeklerin bol bol soyunduğu bir hikaye bu, dönem için erotik demek gerekiyor... 

Fikret Hakan, marazi bir coşkuyla sağa sola koşturup höykürüyor, dövüyor sövüyor. Adem buysa Adem niye bu kadar "deli" anlayamıyoruz. Allah selamet ve zihin açıklığı versin derler ya... Öyle bir kıvamda (ve sanıyorum seyirci mutlu son istiyor kabulüyle) film bir yere varıyor...

Film tuhaflaştıkça, alelacayip bir Adem ile Havva hikayesi izleyeceğim vehmine kapılan Levent de hayal kırıklığına uğruyor, fotoğraf güzel diyerek, köşesine çekiliyor.

Pazartesi, Temmuz 05, 2021

Mezar başında

Cenazelerde mutlaka rastlamış olmalısınız, insanlar tabutla selfi çekiyorlar, şaşırıp kalıyoruz. Her gün "ajans" gibi "haber" üreten cep telefonu kullanıcılarının günü kurtaran ve manşetini arayan arsızlığı denebilir mi buna? 

Yukarıdaki fotoğraf, muhtemelen otuzlu yıllarda bir mezar başından... Definden sonra mı yoksa bir yıldönümünde mi çekilmiş orasını bilemiyoruz. Sanki iyi kıyafetlerle gelmişler, ölüye mi fotoğrafa mı titizlenmişler belirsiz... Hatıraları olsun istemişler. Selfiye benziyor mu, evet benziyor. 

Selfi dedik, hatıra dedik...İnsan niye fotoğraf çeker ya da çekerdi? Önem verdiği bir şeyi saklamak, önemini belirginleştirmek ve geleceğe bırakmak için mi? Bir fotoğrafçı arkadaş, tabii ki romantize ederek, "ben çekmezsem kaybolacak gibi geliyor" demişti. Hepimizi motive eden güdüler ve hisler farklı... En son Gülten Akın'ın cenazesinde gördüm "tabutla" selfie çektirenleri, onlar kaybolacak hissiyle çekiyor olamazlar, ışığın etrafında pervane olanları andırıyorlardı çünkü...
 

Pazar, Temmuz 04, 2021

Dikdur

Dik dur eğilme...yolundan geri dönme... Hoh hoh... Dikdur diye bir marka olur mu ya diyerek, gülerek yazıyorum, ne düşünmüşler acaba..

Cumartesi, Temmuz 03, 2021

Sevene

Lisedeyken din hocası yazılı yapıyor, tek bir soru yazdırmıştı: "Allah, sevene adaleti verir"... Hadismiş, bir kompozisyon şeklinde açıklayın filan.. Tabii ki yanlış anlamıştım, aslında "Allah, onu sevene adaletini verir" diyordu... Ben yanlış yazınca, lüzumsuz bir biçimde kafa patlatmış, "seven" derken neyi kastediyor, niye daha açıklayıcı değil, neyi ima ediyor diye düşünüp durmuş,  tuhaf yerlerde dolanarak bir cevap yazmıştım. Allah, adaleti sevene-inanana, adalet isteyene adaleti verir falan filan diye diye  kastırmıştım.... 

Halbuki, cevabı basitti, gündelik hayatımda, hele büyürken bu "fikirle" defaatle yüzleşmiştim. Çocukken, oyun oynarken bir mızıkçılıkla, bir haksızlıkla karşılaştığımızda tartışmayı uzatmadan "Allah, hakkımızı getirir" derdik... Allah'ın dengesinde mutlaka eşitleneceğimize inanırdık, haksızlık edersek bir yerden "çıkardı" bu... Korkardık, Allah korkusu benim için en çok birinin hakkını yemekti, onun ilahi adaleti beni bir biçimde cezalandırırdı. Dede çağla yerse, torunun dişi kamaşırdı... Sen iyiysen ve doğruysan, Allah'a da inanıyorsan, mutlaka yardım görürdün-görecektin.

Gündelik hayat ve kanunların ruhu ise dünyada-paralel evrende "yaşar", cenneti ve cehennemi değil bugünü kollarız, iyilik ve kötülüğü, suç ve ceza üzerinden değerlendiririz. Yani olması gereken "hakkaniyeti",  insanların aklettiği kanunlar düzenler ve yaşatır. İnsanlar, kendi adlarına hakkaniyetle karar vermeleri için profesyonellere hak devrederler. Polise ve hakime gerekirse hapsetme ve öldürme hakkını biz veririz. Allah'ın hakkımızı getirmesini yine isteriz ama bu dünyanın hesabı, bu dünyada görülür. Çünkü, toplum(lar) inşa edilirken bir karar vermiş, kendi kaderimizi kendimiz belirlemiş, suçları, suçlar için cezaları, o cezaları seçecek mahkemeleri seçmiş, düzenlemiş ve kabul etmişizdir. Allah'ın cezası Allah'ın bileceği bir meseledir, biz birbirimize, kamu vicdanına karşı sorumluyuzdur. 

Yani hak yiyenlere Allahsız demek, onlara beddua etmek, onları Allaha havale etmek nafiledir, olsa olsa yüreğinizi soğutur ya da haddinden fazla ısıtır. 

Geçen hafta Elmalı Davası ile ilgili sosyal medyada yazılanlara baktım, kanaat önderlerine, sıradan insanlara, siyaseten hükümeti suçlayanlara, hukuksuzluk eleştirisi yapanlara vs vs... Sahiden sadece incelemedim, ana fikirleri bakımından yazılanları kendimce tasnif etmeye çalıştım. Meraklısı ayrıca incelemeli bence... Yaşadığımız dönemle, içinde bulunduğumuz siyasi iklimle ilgili olabilir...adalet ve vicdan tartışmalarının içinde bu kadar çok "Allah" vurgusu yapılması en hafif ifadesiyle "nafile"... bunu adalet sistemine güvenmediğimiz için mi yapıyoruz yoksa dillerinden Allah'ı düşürmeyenleri Allah'ı zikrederek siyaseten hırpalıyor muyuz orası bence karışık... 

Cuma, Temmuz 02, 2021

Ergönültaş

Mendilden bayrak yapmış çocuklar, koştukça tıplatıyor atardamarını memleketin “tüm eserlerinden”. Akıllarda vurdulu kırdılı bir film, Suzi’nin çilleri. Tütün, şiir ve hoyratlık. Alışılmış ıstıraplar, yukarı akan dereler. Yoksul mahalle peyzajı. Yürüdükçe kanayan Edip Cansever, trenden inen Egemen Berköz. Büyük rıhtıma dayalı azınlık gemisi kenar mahalleler. Yağmurun en çok yağdığı evler, mutluluk yalan! Hele ümidin taşocağındaki kadınlar. Engin Ergönültaş, büyük hikâyeci, peri tozu. 

Perşembe, Temmuz 01, 2021

Geçer


Bir ara, geçim derdiyle, bir özel üniversitede ders veriyordum, 2008 filan olmalı. Konuşuyorum, öğrencilerin bir kısmı ne desem yazıyorlar, dikkatimi çekti, Özal diyorum, kalemler oynuyor. Sonra anladım ki çocuklar Özal kim bilmiyorlar, yaşları itibarıyla görmemişler ki onu, benim herkes nasıl olsa biliyor diye öylesine anlattığım bir isim , sınav sorusu olabilir endişesiyle defterlere geçiriliyordu.

ANAP, 1991 yılında iktidarını devretmişti de Limon o günlerde yukarıdaki kapağı yayımlamıştı. Şimdi tarihi vesika oldu, kim kimdi, ne olmuştu, unutuldu gitti, anca işte yaşlılar aramızda laf çeviriyoruz. Ne çok konuşulurdu rüşvetti, ihaleydi, bankaydı, vergi kaçırmaydı...

Bizim için yeni değil bu hikayeler. Para konuşturur denir ya...İlla ki konuşturuyor.

Geçer bugünler diyenlere "geçmiyor" işte filan da diyoruz... Eskilere bakınca daha iyi anlıyorum, aynı dönemler değil, aynı insanlar değil ama hakkaten geçiyor...

Onmuş babanın gün yüzü görmüş bebeleri değiliz ya... Çeke sündüre gidiyoruz ama geçiyor, geçecek. İlkokuldayken 1'den 5'e kadar notlar vardı. Pekiyi (5), İyi (4), Orta (3), Geçer (2), Kaldı (1) olurdu... Geçer dediğim öyle geçer yani...Muhabbetle



Related Posts with Thumbnails